• Allah’ın niçin bu zulüm ve sömürüye müsaade ettiği sorulabilir. Bu soru, adaletin bu yeryüzü şartlarında tam olarak gerçekleşmesi gerektiği düşüncesinin dışavurumundan başka
    bir şey değildir. Bu düşünceye göre zulüm ve haksızlık hemen ve şimdi cezalandırılmalıdır, aksi takdirde Allah –hâşâ- haksızlığa göz yumarak bu haksızlığın ortağı olmuş olur. Oysa gerçek böyle değildir. Rabbimiz, bir imtihan gereği yeryüzünde insanların birbirine yaptığı haksızlıklara derhal müdahale etmemektdir. Bu durum onun bu haksızlıklardan habersiz ve gafil olduğu anlamına gelmediği gibi bunları onayladığı anlamına da gelme-mektedir. Nitekim Rabbimiz bu konuda şöyle buyurur:
    “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Ancak, Allah onları (cezalandırmayı), korkudan gözlerin dışarı
    fırlayacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42)
    O halde bu dünya, adaletin yüzde yüz tecelli edeceği bir mekân değildir. Nitekim sadece açlık konusu değil bu husus diğer konular için de böyledir. Söz gelimi bu dünya şartların-
    da milyonlarca kişi haksız yere savaş sebebiyle öldürülmekte, yurtlarından sürgün edilmekte, tecavüze uğramakta, malların-
    dan edilmektedir. Bütün bu durumlarda haksızlıkları yapanlara hemen ve derhal ceza verilmemektedir. Çünkü her haksızlık ya-
    pana bizzat ilahi müdahale ile ceza verilecek olsaydı o takdirde yeryüzünde “Allah’ı inkâr” diye bir şey söz konusu olmaz, herkes
    ister istemez Allah’a boyun eğer ve bu durum da imtihana aykırı olurdu.
    Başta açlık olmak üzere savaşlarda ölüm, tecavüz vb. suçların mağdurunun küçük ve masum çocuklar olması meselesine
    gelince; burada da yukarıda belirttiğimiz husus geçerlidir. Allah, bu dünya ölçeğinde toplumların karşılaştıkları felaketlerde -imtihanın devam etmesi sebebiyle- herhangi birini istisna etmemektedir. Söz gelimi bir deprem olduğunda bu depremde çoluk-çocuk, genç-yaşlı, kadın-erkek binlerce kişi ölmektedir. Bir
    trafik kazasında çocuk-büyük birlikte ölmektedir. Bir yangında
    büyük öldüğü gibi küçük de ölmektedir. Bir gemi battığında gemideki büyük şahıslar boğulduğu gibi çocuklar da boğulmaktadır. Bu gibi tabii veya beşerî felaket veya toplu ölüm durumlarında eğer Rabbimiz ilahî bir müdahalede bulunarak çocukları kurtarmış olsa bu defa yine imtihanın sırrı ortadan kalkacak, herkes ilahî müdahaleyi görmüş olacağından ister istemez iman etmiş olacaktır. Nitekim Hz. Peygamber döneminde küçük kız çocukları diri diri toprağa gömülmekteydi. Rabbimiz bundan habersiz olmadığını, gün gelip diri diri gömülen kız çocuğuna “senin ne suçun vardı ki seni diri diri toprağa gömdüler?” diyerek onun intikamını alacağını belirtmektedir. Bütün bunlardan sonra her mümine düşen şey Rabbimizin her iş ve fiilinde bizim bildiğimiz ve bilmediğimiz nice hikmetler bulunabileceğini düşünerek şöyle dua etmektir:
    “Rabbimiz! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederiz, senin bize
    öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm ve
    hakîm olan ancak sensin, dediler.” (Bakara, 32)
  • Solarken

    karaya çekilmiş, çürümeye terk edilmiş
    yaşlı bir gemi iskeleti gibi direniyorum zamana
    şimdi kimsenin hatırlamadığı
    alelade bir törenle sudan çıkarıldım
    üstelik hemen kıyısına oturtuldu gövdem suyun
    kederli şarkılar düz onları söyleyeceğim
    acıdır insanın yanıbaşındakine özlemi

    ölüme alışmak kolay seni öldü bilmeli
    dalga sesleri yalan, deniz fenerleri yalan
    çıkıp gidesim yok, gökte ağaç izleri
    yüzmeye bir uzuv bırakmamış kimseler buna
    sanki bir adım daha atsam ağlamayı bırakacağım
    uzun denizler aşasım var boğazlardan geçesim var
    elimin uzanmadığı dallara konan kuşlara selam ederim
    ölüme kavuşmak kolay, seni öldü bilmeli
    seni öldü bilmeli, şükredecek haldeyim
  • 168 syf.
    ·Puan vermedi
    Isık gölü çevresinde bir kasabada gelişiyor olaylar. Minik bir çocuk var, isimsiz, anonim.
    Orozkul, Mümin dede, öğretmen hanım, yaşlı kadınlar, askerler vs. değişik karakterler var. En çok Mümin dedeyi sevdim. Zavallı adamcağız boynuzlu Maral geyiklerine bir saplantısı var. Onları çok seviyor, torununu da. Çok saf biri. Bu karakter hüzün veriyor insana. Temiz kalpli, güçsüz biridir Mümin dede. Çocuk, hayaller dünyasında yaşayan bir çocuk işte, başka bir özelliği yok. Hikayenin sonunda ölüyor çocuk. Mutlu son yok yani. Yine de çok güzel bir eser. (Spoiler vermeden duramadım, ne yapayım. )
    Okumanızı tavsiye ederim.
  • 174 syf.
    ·22 günde·Beğendi·8/10
    Hayatta her zaman var olan iyi -kötü ikileminin en iyi şekilde yansıtıldığı bir roman. Bazen "keşke böyle olmasaydı," dediğim, böyle bir sonu haketmeyen bir roman oldu benim için. Bir efsaneye inanarak yaşamına devam eden, hayatı boyunca kimseyi kırmadan yaşamaya çalışan, ama bu durumun hayatındaki bireylerce kullanıldığı yaşlı koca bir adam.. yanında büyüttüğü torununa da faydalı olmak adına bir şeyler öğreten, koruyan ama sonrasında onu hayal kırıklığına uğratan bir adam..
    Çok sürükleyiciydi. Her sayfasını ayrı bir doyumla okuduğum bir roman oldu benim için.
    Tavsiye ederim.
  • İçi bal fıçılarıyla dolu bir gemi limana yaklaştı. İşçiler bal fıçılarını boşalttıkları sırada fakir olduğu her hâlinden belli olan yaşlı bir kadın elinde küçük bir kâseyle çıkageldi. Balların sahibi olan tâcirin yanına gidip, kendisine kâse dolusu bal vermesini istedi. Tâcirin sessiz kalıp kendisine bal vermediğini gören yaşlı kadın ümitsizce geri döndü...
    Yaşlı kadın oradan ayrılınca tâcir, olaya şahit olan genç çalışanını çağırıp yaşlı kadını takip etmesini ve evine bir fıçı dolusu bal götürmesini söyledi. Genç adam şaşırıp kalmıştı:
    -Kadıncağız sizden azıcık bal istedi, vermediniz; şimdi ise bir fıçı bal gönderiyorsunuz!?
    Tacir cevap verdi:
    -“ Ey genç! O kendi miktarınca ve ihtiyacı kadar ister, ben de kendi miktarımca ve gücüm kadar bağışladım...”
    “Allah'ım!...
    Bizim ihtiyaç kâselerimiz küçük ve derinliği azdır...
    Sen de kendi cömertliğin miktarınca bana, akraba ve dostlarıma, kardeşlerime ve bu küçük kıssayı okuyanlara isteklerinin kat-kat üstünde bağışta bulun yâ Rabbi”!...
    Amin.... Amin... Amin...
  • 144 syf.
    Utopia – Thomas More

    Thomas More 1478-1535 yılları arasında yaşam sürmüş, İngiliz yazar, devlet adamı ve hukukçudur. Birçok kamu görevini üstlenmiştir. Hümanist kişiliği ile göze çarpan More, ideal bir siyasi sistemi konu aldığı Ütopya eserini 1516' kaleme almıştır. Yazar ideolojisi uğruna can vermiştir. Kral Henry’nin öfkesini üzerine çekmiş ve kral tarafından idam ettirilmiştir.1935 yılında Papa Pius tarafından bir aziz olarak Katolik Kilisesi tarafından azizler listesine eklenmiştir. Thomas More ütopik sosyalizminin kurucusudur. Ayrıca Utopia 16.yüzyıla kadar toplumcu düşünce alanında verilmiş en önemli eserdir.

    Utopia –Özet-

    Thomas More'un ortak mülkiyeti savunduğu eser, bir sistem eleştirisidir. More, ütopyayı İngiltere'yi eleştirmek adına yazmıştır. Thomas more'un sınıfsız bir toplum hayalinin yazıya dökülmüş halidir Ütopya. Kitapta ideal devlet anlatılmaktadır. Yaşlı bir denizci olan Raphael, Thomas More’a son seyahati sırasında keşfettiği bir ada ülkesi olan ütopyayı anlatır.  Bu adadaki insanlar ihtiyaçları kadar üretip ihtiyaçları kadar tüketim yapıyorlardır. Ve insanlar tüm adadaki farklılıklara, doğadaki tüm gerçekliklere kucak açmış durumdadırlar. Aralarında inanılmaz bir organizasyon olan bu ülke vatandaşları günde sadece 6 saat çalışıyorlar kalan vakitlerinde sosyal faaliyetlere, hobilere, sanata ve benzeri aktivitelere ayırıyorlardır.  Bu da bu ülke vatandaşlarının kendilerini sosyal anlamda geliştirdiğini, bir fark yarattığını gösteriyor. Kitapta 3 karakter mevcuttur. Birincisi Ütopus, Thomas more'un kendisi, ikincisi Raphael, gemi kaptanı ve gilas vardır. ütopus 54 şehri olan bir ülke tasarlamıştır. Bu ülkede bütün şehirler aynı planlanmıştır. Evler kimsenin mülk değildir. 30 hane halkı bir yönetim kurabiliyor. Her mahallede bir yemek pişirme yeri var herkes yemeğini oradan temin ediyor. Herkes aynı giyiniyor. İnsanların siyaset konuşması yasaktır. Yasalar açıktır dolayısıyla avukatlara ihtiyacı yoktur. Altın ve gümüşe değer verilmiyordur. Bu ülkede bütün dinlere tolerans gösterilmiş, dinsizler de kabul edilmiştir. Ütopya bir adalet ülkesidir. Kitabın bir kesitinde adalet şu şekilde gösterilmiştir:“Raphael, tıpkı More gibi, hırsızlık yapanı ölümle cezalandırmanın hem haksızlık olduğuna, hem de hırsızlığın cezaların en ağırıyla bile önlenemeyeceğine inanır. Çünkü ona ne yaparlarsa yapsınlar, açlıktan ölmemek için çalan bir adamın,gene çalmaktan başka çaresi yoktur. Raphael, "Hırsızlara en ağır cezaları verecek yerde toplumun bütün üyelerine yaşama olanakları sağlarsanız ve kimse kellesi pahasına çalmak zorunda kalmazsa, daha iyi olmaz mı?" diye sorar. Raphael'e göre hırsızlığın nedeni İngiltere'deki yürekler acısı yoksulluktur; yoksulluğun başlıca nedeni de, toprağı tekellerinde tutan soylulardır: "Bu yararsız, bu bal vermez arılar, başkalarının alın teriyle geçinmekte, daha fazla kazanmak için topraklarında çalışanların derisini yüzmekte, bunun dışında başka gelir kaynağı bilmemektedir”Burada adalet sisteminin nasıl olduğunu görmekteyiz. İkinci bölüme başlıklar halinde analiz kısmında ayrıntılı bir şekilde yer verilecektir.

    Utopia –Analiz-

    1-Ütopyada Amaurote, şehirler ve yönetim

    54 şehirden oluşan Ütopya Kral Ütopus yönetimindedir. Şehirlerin hepsi aynıdır. Hepsinde aynı dil konuşulur. Ütopya ülkesi Ütopus fethetmeden önce barbar, vahşi ve kaba bir ülkedir. Ütopus bu ülkeyi uysal ve nazik bir ülkeye çevirmiştir. Aynı töre ve kurumların olduğu ülkenin, 54 şehrinde de devlet yapısı aynıdır. Amaurote adında bir başkentleri vardır. Amaurotenin başkent olma sebebi tam ortada yer almasıdır. Bu ülkede 30 aile bir yönetici seçer ve yönetici görevini kötüye kullanmadığı sürece istediği kadar yönetici olarak kalabilir. Ütopyada evler aynı tasarlanmıştır ve her 10 yılda bir insanlar evlerini değiştirir. Böylelikle Özel mülkiyet ortadan kalkar. Komünizm öğretisine benzer bir şekilde “Ortak mal” anlayışına vurgu yapılmıştır. Amaruote şu şekilde anlatılmıştır. “Bir Utopia şehrini bilen, hepsini bilir. Çünkü bölge özellikleri dışında, bütün şehirler birbirine benzer. Onun için size herhangi bir şehri anlatabilirdim ama Amaurote şehrini seçiyorum. Çünkü orası Millet Meclisinin ve hükümetin bulunduğu yerdir. Bundan ötürü de bütün öteki şehirlerden daha ünlü ve önemlidir.” Aynı zamanda Kimin ne ihtiyacı varsa onu şehirden bir ücret ödemeden alması Durkheim’in Organik ve Mekanik dayanışması ile açıklanabilir. Durkheim organik dayanışmada bir “muhtaciyet” ‘den bahseder fakat burada bir komünizm öğretisine vurgu yapılmıştır. Bu durumun avantaj ve dezavantajları olsa da herhangi bir hak gaspına neden olmamıştır. Aynı zamanda Ütopya’nın yönetim şeklinin John Locke’un liberalizmine benzer bir yönetim şekli olduğunu görüyoruz. “Otuz aile her yıl, eski dilde syphogrant, yeni dilde philarch denilen bir baş seçerler. On syphogrant, 300 aile ile birlikte, eski dilde tranibore, yeni dilde baş philarch denilen birisinin buyruğu altındadırlar. 200 syphogrant, en dürüst, en uygun kimseyi seçeceklerine and içtikten sonra, halkın gösterdiği dört adaydan birini, gizli oyla başkan seçerler. Şehir dörde bölünmüş olduğu için, her bölümün bir adayı Kurultaya sunulmuştur. Başkan, zorbalığa kaçmadığı sürece, ömrü boyunca yerinde kalır. Tranibore'lerse, her yıl seçilirler, ağır bir neden olmadıkça da değiştirilmezler. Bütün öbür görevler de bir yıllıktır. Tranibore'ler her üç günde bir, gerekirse daha sık, başkanla birlikte toplanır, memleket işlerini görüşürler.” Ütopyada doğa durumunda var olan toplum sözleşmesini de görmekteyiz. Toplumun rızası ön planda tutulmuştur bu yaklaşımda.  Demokrasinin üst düzeylerde olduğunun bir nevi kanıtıdır.

    2- Bilim, Sanat ve Uğraşlar

    Ütopya'da tarımı herkes bilmek zorundadır. Çocukluk döneminde görerek öğrenirler. Bunun dışında genelde zor işlerle erkekler uğraşır fakat hafif  işlere de bakarlar. Kadınlar ise yün ve keten işleri ile uğraşırlar. Ütopyalılar günde 6 saat çalışırlar. Geride kalan vakitlerini ise kendilerini geliştirecek kişisel uğraşlara, sanata ayırırlar. “Bu noktada Raphael, günde altı saat çalışarak devletin çarklarının dönemeyeceği gibi gelebilecek eleştirilere cevap vererek, herkesin çalışması durumunda sistemin çok rahat bir şekilde çarklarını döndürebilir, çünkü diğer ülkelerde birçok insan, başka insanların emeği üzerine geçimlerini geçirdiklerini, bu faktörü göz önüne alındığında bu durumun anlaşılabilir olduğu ortaya çıkacaktır.” Aileye en yaşlı olan yönetir yerleşik bir düzen hâkimdir gençlerin yaşlılara hizmet ettiği, herkesin birbirine saygı gösterdiği bir toplumdur.


    3-Ütopya’da Köleler, Hastalar, Evlilik ve Önemli Diğer Konular

    Ütopya’da insanların cezalandırılmasında toplumun yararı gözetilmektedir. Diğer ülkelere nazaran kötü muamele yoktur. Bir suç işlendiğinde onu çalışma alanına sevk ederler. Kölelerin boyunlarına altın zincir asarlar. Böylelikle halk altını değeriz olarak görmeye başlar. Eğer görevlerini iyi yaparlarsa ve pişman olurlarsa halk oylamasıyla affedilebilirler. Bunun yanında ütopyada öbür dünya inancı vardır. Hastalara önem verirler. Gündelik işlerinin dışında hastalarla ilgilenirler. Eğer hastaların hastalıkları çok ilerlemiş veya iyileşmeyeceğine inanıyorlarsa, hayatlarına son verebilirler. Ütopyada evlilik yaşı kadınlar için 18 erkekler için 21’dır. Eşler ayrılamazlar. Evlilik kuralları vardır. Bu kuralların dışına çıkılırsa kölelikle cezalandırılırlar. Aile yapısında 10'dan az 16'dan fazla kişi olmasına izin yoktur. Ütopyada herkes savaşmayı bilir mecbur kalmadıkça kimse savaşa başvurmaz. Dini inançlarında özgürlerdir.