Akşit Göktürk

Akşit Göktürk

YazarÇevirmen
8.0/10
257 Kişi
·
637
Okunma
·
5
Beğeni
·
737
Gösterim
Adı:
Akşit Göktürk
Unvan:
Eleştirmen,yazar,dilbilimci
Doğum:
Van, 1934
Ölüm:
İstanbul, 1988
(d. 27 Aralık 1934, Van - ö. 26 Şubat 1988, İstanbul), edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). 1961'de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965'te doktorasını verdi; 1972'de doçent, 1978'de profesör oldu. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde (1964-65) ve Almanya'da Konstanz Üniversitesi'nde (1970, 1974-76) araştırmacı olarak çalıştı. Uppsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çeviri kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1958'den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde inceleme yazıları ve çeviriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot. E. Kästner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanınan Göktürk'ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çeviri, Dillerin Dili'dir (1986).
'Çeviriden bize ne?' diyecek halimiz yok. En dar, en 'teknik' anlamıyla da ele alsak, çeviri yaşamımızın temel öğelerinden biri haline gelmiş.
...yazınsal çevirinin önemli bir işlevi, daha önce çok işitmiş bile olsak, iyice tanımadığımız bir düşsel kurmaca dünyayı açabilmesidir bize.
Akşit Göktürk
Sayfa 14 - 1. Baskı, 1994
İnsanın kendi yaşam çevresi dışındaki olgularla düşleri bilme çabasının bir sonucudur çeviri. Değişik toplulukların birbirleriyle paylaşabilme yoludur. Bu yol, insanoğlunun ayrı diller konuşması gerçeğinin yanı sıra, Babil'den beri hep var olagelmiştir. Bu yönüyle tek tek diller ötesinde ortak bir dildir çeviri, dillerin dilidir. Kıskanç bir tanrının, insanoğlunu bölüp dağıtmasından doğan olumsuz sonuçlara, Prometheus'ça bir başkaldırmadır.
Akşit Göktürk
Sayfa 15 - 1. Baskı, 1994
Ortega y Gasset şöyle belirtiyor görüşünü: "Çeviri özgün metnin tıpkısı değildir. Aynı yapıtın başka bir sözcük dağarcığıyla oluşması değildir, böyle olmayı da amaçlayamaz. Şunu özellikle belirtip vurgulamamız gerekir, çeviri kendine özgü ölçütleriyle, amaçlarıyla apayrı, bütün öbür yazın türlerinden başka, özel bir yazın türüdür." (1983, s.65)
Akşit Göktürk
Sayfa 42 - 1. Baskı, 1994
"Shakespeare karın doyurmaz", "çok okuyandan korkulur", "oku oku budur sonu", "bunca şeyi okuyacağına sokakta limon satsan zengin olmuştun şimdi" türünden yargılar yürüten açıkgöz işadamının, uyanık güvenlik görevlisinin,bilgiç yöneticinin, küskün düzmece aydının sözlerine gülüp geçerek.
Evet, gönüllü yazın okuru aranıyor!
Bu örneklerde ada ortamı, yalnız dünya ile karşıtlığı, bir sürgün yeri ya da barınak olarak benimsenmesi açısından anlam kazanmakla kalmaz, kişiliklerin, bilinçaltı tepkilerin açıklanmasına, birey-toplum arasındaki bu çatışmanın ruhbilimsel bir çözümlenmesine, romanın amacı gereğince katkıda bulunur.
Akşit Göktürk
Sayfa 130 - Yapı Kredi Yayınları
Kloepfer, yazın çevirisi tanımını şöyle oluşturur sonunda: "Çeviri, yaratarak yazmaktır -ama gelişigüzel anlamda, olanı yeniden yazmak ya da aktarmak değil, yazarlığın yazarlığıdır. Novalis belki de bu anlamda, ozanınozanı diye söz ediyordu çevirmenden."
Akşit Göktürk
Sayfa 40 - 1. Baskı, 1994
64 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Rus edebiyatı deyince akla belli isimler geliyorsa, Tolstoy mutlaka ilk gelenlerdendir. Tolstoy’un bendeki karşılığıysa bir bilgedir. Fikirleri ve eserleri sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada O’na belli bir saygınlık kazandırmıştır. Kitapta Gorki’nin anlattıklarına bakarsak ölümü sonrasında Rus halkının tepkileri de bir bilgeyi uğurlama hüznünde olmuş.

Genel girişten sonra gelelim kitaba; Kitap zaman olarak, Tolstoy’un ağır hastalandığı ve iyileşme sürecini geçirdiği Gaspra’daki dönemi ve Yasnaya Polyana’dan ayrılışı ile ölümü sonrasındaki zamanları temel almakta. Anlatıcımız olan Gorki, Tolstoy’un ağır hastalığı zamanlarında Çehov ve diğer birkaç sanatçıyla birlikte Tolstoy’a arkadaşlık etmiş. Zaten kitapta o dönemde Gorki’nin izlenimleri ve Tolstoy’la yaptığı sohbetler sonrası tuttuğu notların derlenmesiyle oluşuyor. Kitabın sonunda bir de Tolstoy’un ölümü ertesi Gorki’nin yazdığı uzunca bir mektup var. Bu mektupta da yine Gorki’nin Tolstoy’a dair fikirleri ve ortak anıları mevcut. Peki Gorki’nin Tolstoy’a bakışı nedir? Kitabın yönünü belirleyen kilit soru bu. Bir methiye mi? Yoksa yergi mi? Cevap ikisi de değil. Gorki, Tolstoy’a büyük hayranlık duyan ve sürekli O’na gerek zihninde gerekse de şifahen sorular yönelterek Tolstoy’u anlamaya çalışan birisi sadece. Kitap da bu çabanın eseri. Birini ya da bir şeyi tanımanın en basit ve pratik yolu ona sorular sorarak yaklaşmaktır. Aksi takdirde duyulan hayranlık saman alevi gibi geçici, sabun köpüğü gibi boştur. Zira anlamadan kolay öven kolayca da sövecektir. Bu eseri de öne çıkaran taraf Gorki’nin hakkaniyetli yaklaşarak Tolstoy’u öznel bir biçimde değerlendirmeye çalışması. Evet, yeri geliyor övüyor yeri geliyor endişelerini dile getiriyor ve eleştiriyor.

Gorki’nin notlarından gidecek olursak, Tolstoy’un bahsedilen dönemde en çok söz açtığı konular; Tanrı, köylüler ve kadın, edebiyattansa arada bir bahsediyor.

O’nu en çok uğraştıran ve açıktan açığa kemiren düşünce, Tanrı düşüncesi. Hatta onun bu konudaki huzursuz ve arayan tavrı yaşamını Kont Tolstoy olmaktan ermiş Leon olma çizgisine taşımıştır (Bu konuyu Tolstoy’dan İtiraflarım kitabında ayrıntılı olarak dinlemek mümkün). Gorki’yse bunu bir türlü anlayamaz. Tolstoy’a bu konuda sürekli farklı sorular sorar. Tolstoy her seferinde karışık, belirsiz cevaplarla deyim yerindeyse topu taca atar. En sonunda Gorki “O’nun, Tanrı’yla çok şüpheli ilişkileri var” sonucuna varır.

Tolstoy’un karmaşık düşüncelerinin olduğu ve söz açtığı diğer konu ise kadın konusudur. Bu konuda çok konuşmayı sever, etrafına zorlayıcı sorular sorar, bazen kızar Gorki’yi kızdıracak şekilde kaba ve keskin konuşur. Bazense bu konuda ne kadar pişmanlıkları olduğundan dem vurur. Gorki, kadınlara karşı açıktan düşmanlık tavrı sergilemesi üzerine tahminde bulunur ve der ki:

“Kadınlara amansız bir düşmanlık besliyor bence, onları cezalandırmaktan hoşlanıyor… Alabileceği bütün tatları alamamış bir erkeğin düşmanlığı bu, ya da ruhun “gövdenin aşağılık dürtülerine” karşı düşmanlığı. Ama gene de düşmanlık işte, soğuk bir şey, Anna Karenina’daki gibi.” Tabii bu Gorki’nin tahmini. Bu cephe alışın ardında, pişmanlıkları ya da başka nedenler de olabilir.

Köylüleri sever, onların hayat bilgisi ve yaşam gücü bakımından daha üstün olduklarına inanır ve onlara dair hikayeler anlatır. Konuşurken de köylü deyimleri kullanmayı tercih eder.

Edebiyat konusundan konuşmaktan hoşlanmayan Tolstoy, yine de bu sohbetler esnasında, birtakım yazarlar hakkında görüşlerde bulunuyor. Yakın arkadaşı Çehov’u severken, Dostoyevski’yi ise mistik doğu felsefesi ve inanışlarına yabancı olduğu için ruhu rahatsız ve karmaşık yazan biri olarak gördüğünü ve ondan pek hoşlanmadığını anlıyoruz. Yine Dickens ve diğer bazı yazarlara dair de yorum ve benzetmelerde bulunuyor.

Gorki, Tolstoy’a çok büyük saygı duyuyor. Hatta ölümünden sonra kendini öksüz kalmış hissedip ağlayacak kadar. Hayranlığı, Tolstoy’un jest ve mimikleriyle, fiziksel duruşuyla ve zihinsel kararlılığıyla, zekâsı ve bilgece tavırlarıyla, anlattığı konularda muhatabında saygı uyandıracak bir hâle gelmesi ve adeta muhatabı karşısında büyümesiyle daha da artıyor ve Gorki bu konuda şunları söylüyor:

“Herkes gibi ben de onun, dahi adının en çok yaraşacağı bir kişi olduğunu biliyorum; daha karmaşık, daha karşıt, böyle her yönüyle büyük bir kişi daha yoktur – evet, evet, her yönüyle büyük…-bir kutsal kişinin ermişin yaşamı; ama hiç şüphesiz onun büyüklüğü, kutsallığı insan oluşunda, çılgın, ezici güzellikte bir insan; bütün insanoğullarından biri.”

Buna rağmen Gorki, yeri geliyor Tolstoy’da nefret ettiği yanlardan ve kendisinde endişe yaratan taraflardan da bahsederek Tolstoy’u eleştirmekten geri durmuyor. Orantısız şekilde aşırı gelişmiş bireyselliğini korkunç bulurken, kadınlar hakkındaki görüşlerine tahammül edemez, din konusundaki vicdanı önceleyen ve insanı sıkıştıran, ona belirli sınırlar çizen anlayışı da dogmatik bir sıkıştırma olarak görür, acı çekmeye yatkın inancını bir türlü kabullenemez. Zaten Gorki’nin Tanrı inancı da yoktur. Bu konuda Tolstoy, Gorki’nin üzerine gittiğinde verecek cevap bulamaz ve zor anlar yaşar. Yani bu konuda epey farklıdırlar.

Tolstoy, sürekli arayışı, düşünceleri ve acı çekmeye olan inancı nedeniyle mutlu değildir. Sürekli “mutluyum, çok mutluyum, sonsuz mutlu” demesine rağmen cümlesinin sonuna “acı çekmek” i de ekler. Hayatını yakından gözlemleyen Gorki, onun mutlu olduğuna inanmaz ve şöyle der:

“Ama o hiçbir zaman mutlu değildi, hiçbir zaman, hiçbir yerde; adım gibi biliyorum bunu: Ne “bilgelik kitaplarında” ne “bir atın sırtında” ne de “bir kadının kollarında” buldu “yeryüzü cennetinin” bütün tatlarını. Fazlaca usa bağlı böyle bir şey için, yaşamayı, insanları fazlaca tanıyor.”

Ana hatlarına değindiğim, kusurlarıyla birlikte verilen bu “huzursuz bilge” yi anıları ve görüşleriyle anlatan kısa kitapla, Tolstoy’a dair birçok konuda fikir sahibi olmak ve O’na biraz daha yaklaşmak mümkün.

“Sorularında amansız, cevaplarında ise çekingendi, bütün bilge kişiler gibi.”
148 syf.
kütüphanede tesadüfen denk geldiğim ve daha ilk cümlesiyle beni içine çeken bir kitap oldu.Okadar keyifliydi ki okurken bitmesini hiç istemedim. İnsanın varoluşundan bu yana kadın ve erkeği esprili bir kalemle dile getiren yazar,Adem ve Havva'nın düşüncelerini günlük şeklinde okuyucuya sunmuş.
Birbirlerini ilk gördüklerinde hissettikleri,yasak meyve,cennetten düşüş, şeytan kavramlarına mizahi bir biçimde yaklaşarak,ilgi çekici bir hava yakalamayı başarmış.Özellikle beni güldüren tarafı
Günümüze değin,hiç değişmemiş olan kadın erkek ilişkisini harika bir dille anlatmış olması Havva'nın Adem'i neden sevdiğine dair sorgulamaları ? Aşk,Annelik,korku,ahlak,ölüm gibi duygularla ilk kez tanışan bu iki insanın gözünden dünyaya bakmak
çok çok keyifliydi
154 syf.
·2 günde
İnanmak güzel şey ben seviyorum. Bazı şeylerin sorgulamasını yapmıyorum.(ayetler) Ama hadislerin sorgulamasını bilim ile yapıyorum. Hadisin sahih olduğuna yada olmadığına o şekilde karar veriyorum. Bu benim yöntemim. Din ile bilim birlikte gidebilirliği mümkün iki kavram ama nereden bakacağınıza bağlı tabiki. Bu eserde bir başka bakış açısı yaratabilecek düzeyde okunmasını tavsiye edebileceğim bir eser. Benim severek yaptığım bir okuma oldu.
223 syf.
·3 günde·Puan vermedi
Yazar kendi dönemine göre iyi iş çıkarmış. Tanrı’lar üstüne adlı denemesi, inancımdan dolayı pek hoşuma gitmesede ve bazı konuların artık günümüzle alakası kalmamış olması haricinde sürükleyici bir kitap olduğunu düşünüyorum
192 syf.
·2 günde·7/10
Jimenez'in şiirsel bir dille yazdığı bu eser aynı zamanda bir romanın parçası ve yarı-otobiyografik olma özelliğini taşıyor. Yazar burada can yoldaşı, biricik sevgilisi Platero yani eşeği ile doğduğu yere olan yolculuklarını anlatıyor. Öyle ki her cümlede, her kelimede sevgi, özlem, doğallık ve masumiyet var. Uzun süre memleketinden ayrı kalan yazar sonunda evine geri dönüyor. Yolculuk esnasında eşeğiyle birlikte kimi zaman trajik kimi zaman komik olaylara şahit oluyor. Yolculuk boyunca sıla hasreti fazlasıyla ön plana çıkıyor. Basit insanların basit hayatları onlara eşlik ediyor. Yazar bazen kendinden bazen de eşeğinden bahsediyor. İnsan ile hayvan arasındaki dostluk çok güzel bir şekilde aktarılıyor. Bunun yanında arkadaşlık, mutluluk, yalnızlık, umut gibi temalar hep bu konuşmalar aracılığıyla veriliyor. Eşeğiyle konuşarak aslında yazar okuyucuyla konuşuyor. Gördükleri kişiler onu biraz tuhaf karşılıyor, hatta ona deli diyenler oluyor. Yazar tüm yolculuk boyunca bir gözlemci rolüne bürünüyor. Her şeyi sevgiyle yâd etmesi, her kötü olayda iyi bir şeyler bulması ve sonsuz iyimserliği okuma zevkine ayrı bir hava katıyor.

Yetişkinler için olduğu kadar çocuklar için de yazılmış bir eser. Yetişkinler bunu metaforik bir havayla okuyabilirler ya da küçük bir çocuğun gözünden yazar ve eşeğinin maceralarını, talihsizliklerini olduğu gibi kabul edebilirler. Şayet ben bir çocuk gibi okumayı seçtim ve kitap bitince içim çocuksu bir mutlulukla doldu.
148 syf.
·5 günde·8/10
Okuduğum ilk Mark Twain kitabıydı. Bu yönüyle iyi bir yerden başladığımı düşünüyorum. Kitabı beğendim. Özellikle de yazarın mizahi ve basit dilini.
Adem'le Havva'nın Güncesi kadın erkek ilişkilerini masalsı bir tatla ve ilk insanın gözüyle anlatıldığı çok güzel bir hikaye.
İlk insan da olsa modern zaman insanı da olsa kadın göre erkek, erkeğe göre kadın hep böyle sanırım. Bu değişmez bir doğa kanunu olsa gerek.
148 syf.
·8/10
Kitap Âdem'le Havva'nın Güncesi ile başlıyor ve toplamda 7 kısa hikaye barındırıyor. Birbirleriyle tanışmaları,yasak elma ve cennetten kovulmalarını okuyacaksınız. Ha bir de Habil ile Kabil de var tabi. Fazlasıyla farklıydı diyebilirim. Farklı bir bakış açısı farklı bir ütopya olduğunu düşünüyorum. Özellikle Adem'in iç sesleri beni fazlasıyla güldürdü. Kısa sürede okuyacağınız keyifli bir kitap bana sorarsanız. Beni etkileyen bir diğer hikaye ise , 1 milyonluk banknot. Çulsuz bir adamın elindeki bir milyonluk banknot ile bir aylık yaşamını konu alıyor. Seveceksiniz bence siz de.
223 syf.
·4/10
her deneme kitabında olan konu başlıkları bu kitapta da var.fakat Bacon'da yadsınamaz bir Türk düşmanlığı var. Bazen çok sinir bozucu boyutlara çıkabiliyor bu. Her kötü davranış, barbarlık vs. Türkler üstünden örnekleniyor kitapta. o yüzden ister istemez insanın canını sıkabiliyor bazen.
148 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
tam bir erkekler ne söyler kadınlar ne anlarhikayesi..
bir solukta bitiyor.. ilk sayfalarda yüzünüzde beliren tebessüm, son sayfaya kadar terketmiyor sizi, hatta öykü bittikten sonra epey bir süre o mutluluk hali, yüksek sesle şarkı söyleme isteği devam ediyor.. 

--- spoiler ---

***adem: en hoşlandığı şey de her gördüğü nesneye ad takmak...ben artık hiç bir şeye ad takamaz oldum. yeni yaratık karşımıza çıkan herşeye, daha ben ağzımı açmaya kalkmadan bir ad koyuveriyor... ad koyma işi alabildiğine sürüp gidiyor. ben ne yapsam, ne etsem durumu değiştiremiyorum...
***havva: son bir iki gündür varlıklara ad takma işini bütünüyle üzerime aldım. böylece omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi görünüyor. bu alanda pek yeteneği yok çünkü. ne kadar kendini sıksa akla yakın bir ad bulamıyordu. ama kendisinin bu eksikliğini anladığımı da sezdirmiyorum ona. ne zaman yeni bir yaratıkla karşılaşsak , o sessiz bocalayışının açığa çıkmasına fırsat vermeden,hemen bir ad buluveriyorum. kıracağı potlardan bir çoğunun böylece önüne geçtim...

***adem: yeni yaratık hiç aralıksız konuşuyor... şu konuşması olmasaydı hiç değilse! durmak dinlenmek bilmiyor.. omzumun üstünde, kulağımın dibinde, bir o yanımda bir bu yanımda.. eskiden ne sessiz ne gürültüsüz yerdi burası... sesini kesip birkaç dakikacık susabilse, baş dinlendirici bir görünüşü olacak. bu durumda onu seyretmekten kıvanç bile duyabilirim. 
***havva: bütün hafta tanışmak için ardında dolaştım.hep benim konuşmam gerekti, çünkü o biraz sıkılgan... benim yanında bulunmamdan hoşlanıyor, biz çoğulunu elimden geldiğince sık sık kullanıyorum, böylece kendisini de söz konusu etmem hoşuna gidiyor... çok az konuşuyor. belki de pek zeki olmadığı için. kendisini üzen bu durumunu gizlemek istiyor belki.çok yazık böyle bir şeye üzülmesi, zeka dedikleri şey nedir ki, insanın gerçek değeri yüreğinde yatar...

***havva: ...gittim yosunlu kayaya oturarak ayaklarımı suya batırdım. konuşabileceğim, seyredebileceğim bir arkadaşın yokluğunu çektiğim zamanlar hep oraya giderim. derenin suları üstünde çok güzel bembeyaz bir gövdenin resmi belirir. resim ne de olsa ama o resimle oyalanmak bile büsbütün yalnız kalmaktan yeğdir. konuşurum, o da konuşur, üzülürüm o da üzülür, duygudaşlığı ile beni avutur.. gerçekten iyi bir arkadaş bana, tek arkadaşım, kız kardeşim..
***adem: .. gene her zamanki gibi suda kendini seyrederken, göle düştü. neredeyse boğuluyordu..
320 syf.
Bakıldığında, kendi döneminin verebildiği yeterlilikle halen günümüz dünyasına ışık tutabilen fikirleri, özellikle edebiyat ve felsefe alanında kendini göstermektedir. Ele aldığı konular itibariyle ahlaki değerlerden tutun da toplum içinde önem arz eden pek çok konuyu, edindiği anlayış ile gayet anlaşılabilir, zengin imgelerle donatılmış yalın bir dil kullanarak, hiç değilse bahsi geçen kendine özgü görüşleri birkaç sayfa ile olsa da aktararak, insanlara üzerinden asırlar geçse dahi yılların eskitemeyeceği davranış ve düşünceleri farklı bir perspektif ile sunmaktadır.

Yazar ile ilk defa tanıştığım bu eserde; Bacon, benim için okuyucuya iletmek istediği her bir düşünce ögesini yeri geldiğinde fikri yollarla yeri geldiğinde ham bir şekilde yutmasına vesile olarak ona farklı algılayışlar aşılamak istemiştir.

Yazarın biyografisi

Adı:
Akşit Göktürk
Unvan:
Eleştirmen,yazar,dilbilimci
Doğum:
Van, 1934
Ölüm:
İstanbul, 1988
(d. 27 Aralık 1934, Van - ö. 26 Şubat 1988, İstanbul), edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). 1961'de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965'te doktorasını verdi; 1972'de doçent, 1978'de profesör oldu. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde (1964-65) ve Almanya'da Konstanz Üniversitesi'nde (1970, 1974-76) araştırmacı olarak çalıştı. Uppsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çeviri kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1958'den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde inceleme yazıları ve çeviriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot. E. Kästner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanınan Göktürk'ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çeviri, Dillerin Dili'dir (1986).

Yazar istatistikleri

  • 5 okur beğendi.
  • 637 okur okudu.
  • 18 okur okuyor.
  • 596 okur okuyacak.
  • 14 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları