Akşit Göktürk

Akşit Göktürk

YazarÇevirmen
7.8/10
595 Kişi
·
1.849
Okunma
·
9
Beğeni
·
1249
Gösterim
Adı:
Akşit Göktürk
Unvan:
Eleştirmen,yazar,dilbilimci
Doğum:
Van, 1934
Ölüm:
İstanbul, 1988
(d. 27 Aralık 1934, Van - ö. 26 Şubat 1988, İstanbul), edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). 1961'de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965'te doktorasını verdi; 1972'de doçent, 1978'de profesör oldu. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde (1964-65) ve Almanya'da Konstanz Üniversitesi'nde (1970, 1974-76) araştırmacı olarak çalıştı. Uppsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çeviri kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1958'den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde inceleme yazıları ve çeviriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot. E. Kästner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanınan Göktürk'ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çeviri, Dillerin Dili'dir (1986).
"... düşünür okur, her kesinleyici bilginin, olguların değişken akışını görmezden gelmek olduğunu."
Akşit Göktürk
Sayfa 134 - Yapı Kredi Yayınları 7.Basım
"Kitapçı raflarında ya da vitrinlerde bir alıcı, bir okur bekleyen yüzlerce binlerce kitap, bildik bir dünya ortasında, bütününü bilemediğimiz bir belli belirsiz dünyanın taşıyıcılarıdır."
Akşit Göktürk
Sayfa 11 - Yapı Kredi Yayınları 7.Basım
"gözle görülür varlığımız, yani görünüşümüz, geniş bir çevreye yayılan öbür görülemeyen varlığımıza kıyasla çok geçici olduğu için, görülmeyen varlığımız ölümden sonra da herhangi bir biçimde şu ya da bu kişiyle bitişerek yaşamını sürdürebilir, bazı yerlere dadanabilirdi. Belki de-belki."
Akşit Göktürk
Sayfa 93 - Yapı Kredi Yayınları
"Kocaman, dolambaçlı bir bahçe gibi, sanat yapıtı, insanın çok değişik yollara girmesine elverişlidir, bu yolların sayısı, kesişen kavuşan yolaklarla daha da artar."
Umberto Eco
Akşit Göktürk
Sayfa 83 - Yapı Kredi Yayınları 7.Basım
"Başlangıçta söz vardı. Ancak, insandı sözü söz eden.Sözü düşüncenin, bilginin, yaratıcılığın etkili aracı olarak kullanan."
Akşit Göktürk
Sayfa 7 - Yapı Kredi Yayınları
64 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Rus edebiyatı deyince akla belli isimler geliyorsa, Tolstoy mutlaka ilk gelenlerdendir. Tolstoy’un bendeki karşılığıysa bir bilgedir. Fikirleri ve eserleri sadece kendi ülkesinde değil tüm dünyada O’na belli bir saygınlık kazandırmıştır. Kitapta Gorki’nin anlattıklarına bakarsak ölümü sonrasında Rus halkının tepkileri de bir bilgeyi uğurlama hüznünde olmuş.

Genel girişten sonra gelelim kitaba; Kitap zaman olarak, Tolstoy’un ağır hastalandığı ve iyileşme sürecini geçirdiği Gaspra’daki dönemi ve Yasnaya Polyana’dan ayrılışı ile ölümü sonrasındaki zamanları temel almakta. Anlatıcımız olan Gorki, Tolstoy’un ağır hastalığı zamanlarında Çehov ve diğer birkaç sanatçıyla birlikte Tolstoy’a arkadaşlık etmiş. Zaten kitapta o dönemde Gorki’nin izlenimleri ve Tolstoy’la yaptığı sohbetler sonrası tuttuğu notların derlenmesiyle oluşuyor. Kitabın sonunda bir de Tolstoy’un ölümü ertesi Gorki’nin yazdığı uzunca bir mektup var. Bu mektupta da yine Gorki’nin Tolstoy’a dair fikirleri ve ortak anıları mevcut. Peki Gorki’nin Tolstoy’a bakışı nedir? Kitabın yönünü belirleyen kilit soru bu. Bir methiye mi? Yoksa yergi mi? Cevap ikisi de değil. Gorki, Tolstoy’a büyük hayranlık duyan ve sürekli O’na gerek zihninde gerekse de şifahen sorular yönelterek Tolstoy’u anlamaya çalışan birisi sadece. Kitap da bu çabanın eseri. Birini ya da bir şeyi tanımanın en basit ve pratik yolu ona sorular sorarak yaklaşmaktır. Aksi takdirde duyulan hayranlık saman alevi gibi geçici, sabun köpüğü gibi boştur. Zira anlamadan kolay öven kolayca da sövecektir. Bu eseri de öne çıkaran taraf Gorki’nin hakkaniyetli yaklaşarak Tolstoy’u öznel bir biçimde değerlendirmeye çalışması. Evet, yeri geliyor övüyor yeri geliyor endişelerini dile getiriyor ve eleştiriyor.

Gorki’nin notlarından gidecek olursak, Tolstoy’un bahsedilen dönemde en çok söz açtığı konular; Tanrı, köylüler ve kadın, edebiyattansa arada bir bahsediyor.

O’nu en çok uğraştıran ve açıktan açığa kemiren düşünce, Tanrı düşüncesi. Hatta onun bu konudaki huzursuz ve arayan tavrı yaşamını Kont Tolstoy olmaktan ermiş Leon olma çizgisine taşımıştır (Bu konuyu Tolstoy’dan İtiraflarım kitabında ayrıntılı olarak dinlemek mümkün). Gorki’yse bunu bir türlü anlayamaz. Tolstoy’a bu konuda sürekli farklı sorular sorar. Tolstoy her seferinde karışık, belirsiz cevaplarla deyim yerindeyse topu taca atar. En sonunda Gorki “O’nun, Tanrı’yla çok şüpheli ilişkileri var” sonucuna varır.

Tolstoy’un karmaşık düşüncelerinin olduğu ve söz açtığı diğer konu ise kadın konusudur. Bu konuda çok konuşmayı sever, etrafına zorlayıcı sorular sorar, bazen kızar Gorki’yi kızdıracak şekilde kaba ve keskin konuşur. Bazense bu konuda ne kadar pişmanlıkları olduğundan dem vurur. Gorki, kadınlara karşı açıktan düşmanlık tavrı sergilemesi üzerine tahminde bulunur ve der ki:

“Kadınlara amansız bir düşmanlık besliyor bence, onları cezalandırmaktan hoşlanıyor… Alabileceği bütün tatları alamamış bir erkeğin düşmanlığı bu, ya da ruhun “gövdenin aşağılık dürtülerine” karşı düşmanlığı. Ama gene de düşmanlık işte, soğuk bir şey, Anna Karenina’daki gibi.” Tabii bu Gorki’nin tahmini. Bu cephe alışın ardında, pişmanlıkları ya da başka nedenler de olabilir.

Köylüleri sever, onların hayat bilgisi ve yaşam gücü bakımından daha üstün olduklarına inanır ve onlara dair hikayeler anlatır. Konuşurken de köylü deyimleri kullanmayı tercih eder.

Edebiyat konusundan konuşmaktan hoşlanmayan Tolstoy, yine de bu sohbetler esnasında, birtakım yazarlar hakkında görüşlerde bulunuyor. Yakın arkadaşı Çehov’u severken, Dostoyevski’yi ise mistik doğu felsefesi ve inanışlarına yabancı olduğu için ruhu rahatsız ve karmaşık yazan biri olarak gördüğünü ve ondan pek hoşlanmadığını anlıyoruz. Yine Dickens ve diğer bazı yazarlara dair de yorum ve benzetmelerde bulunuyor.

Gorki, Tolstoy’a çok büyük saygı duyuyor. Hatta ölümünden sonra kendini öksüz kalmış hissedip ağlayacak kadar. Hayranlığı, Tolstoy’un jest ve mimikleriyle, fiziksel duruşuyla ve zihinsel kararlılığıyla, zekâsı ve bilgece tavırlarıyla, anlattığı konularda muhatabında saygı uyandıracak bir hâle gelmesi ve adeta muhatabı karşısında büyümesiyle daha da artıyor ve Gorki bu konuda şunları söylüyor:

“Herkes gibi ben de onun, dahi adının en çok yaraşacağı bir kişi olduğunu biliyorum; daha karmaşık, daha karşıt, böyle her yönüyle büyük bir kişi daha yoktur – evet, evet, her yönüyle büyük…-bir kutsal kişinin ermişin yaşamı; ama hiç şüphesiz onun büyüklüğü, kutsallığı insan oluşunda, çılgın, ezici güzellikte bir insan; bütün insanoğullarından biri.”

Buna rağmen Gorki, yeri geliyor Tolstoy’da nefret ettiği yanlardan ve kendisinde endişe yaratan taraflardan da bahsederek Tolstoy’u eleştirmekten geri durmuyor. Orantısız şekilde aşırı gelişmiş bireyselliğini korkunç bulurken, kadınlar hakkındaki görüşlerine tahammül edemez, din konusundaki vicdanı önceleyen ve insanı sıkıştıran, ona belirli sınırlar çizen anlayışı da dogmatik bir sıkıştırma olarak görür, acı çekmeye yatkın inancını bir türlü kabullenemez. Zaten Gorki’nin Tanrı inancı da yoktur. Bu konuda Tolstoy, Gorki’nin üzerine gittiğinde verecek cevap bulamaz ve zor anlar yaşar. Yani bu konuda epey farklıdırlar.

Tolstoy, sürekli arayışı, düşünceleri ve acı çekmeye olan inancı nedeniyle mutlu değildir. Sürekli “mutluyum, çok mutluyum, sonsuz mutlu” demesine rağmen cümlesinin sonuna “acı çekmek” i de ekler. Hayatını yakından gözlemleyen Gorki, onun mutlu olduğuna inanmaz ve şöyle der:

“Ama o hiçbir zaman mutlu değildi, hiçbir zaman, hiçbir yerde; adım gibi biliyorum bunu: Ne “bilgelik kitaplarında” ne “bir atın sırtında” ne de “bir kadının kollarında” buldu “yeryüzü cennetinin” bütün tatlarını. Fazlaca usa bağlı böyle bir şey için, yaşamayı, insanları fazlaca tanıyor.”

Ana hatlarına değindiğim, kusurlarıyla birlikte verilen bu “huzursuz bilge” yi anıları ve görüşleriyle anlatan kısa kitapla, Tolstoy’a dair birçok konuda fikir sahibi olmak ve O’na biraz daha yaklaşmak mümkün.

“Sorularında amansız, cevaplarında ise çekingendi, bütün bilge kişiler gibi.”
148 syf.
kütüphanede tesadüfen denk geldiğim ve daha ilk cümlesiyle beni içine çeken bir kitap oldu.Okadar keyifliydi ki okurken bitmesini hiç istemedim. İnsanın varoluşundan bu yana kadın ve erkeği esprili bir kalemle dile getiren yazar,Adem ve Havva'nın düşüncelerini günlük şeklinde okuyucuya sunmuş.
Birbirlerini ilk gördüklerinde hissettikleri,yasak meyve,cennetten düşüş, şeytan kavramlarına mizahi bir biçimde yaklaşarak,ilgi çekici bir hava yakalamayı başarmış.Özellikle beni güldüren tarafı
Günümüze değin,hiç değişmemiş olan kadın erkek ilişkisini harika bir dille anlatmış olması Havva'nın Adem'i neden sevdiğine dair sorgulamaları ? Aşk,Annelik,korku,ahlak,ölüm gibi duygularla ilk kez tanışan bu iki insanın gözünden dünyaya bakmak
çok çok keyifliydi
108 syf.
·7 günde·Puan vermedi
Yazar değindiği konular üzerinde dolandırmadan net bir anlatımla anlatmak istediklerini dile getirmiş.
Bunu yaparken de daha çok Roma ve Antik Yunan düşünür, filozof ve yöneticilerinden örnekler vermiş.
Her konu üzerinde kısa kısa ve anlaşılır denemeler yazmış olması okumayı gayet kolaylaştırıyor.
Yalnız yazarımız Bacon zamanında rüşvet suçlamasını kabul ederek tüm malvarlığını buna karşılık aldığı cezada yitirmiştir. Ve kitapta bir bölümde rüşvetin zararlarından bahsetmesi fazlasıyla ironik olmuştur:)
129 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Bir yalancıdır insan. Kendi kendini kandıran bir yalancı. Hem bir kez kandırmayagörsün iendini; düşer yalanının ardına, dolaşır. Burnunun ucunda bir fosfor parçasıdır sanki o yalan.
#davidherbertlawrence #ankakuşu
Lawrence, yüzyılımızın okurlarına öyle çarpıcı, içten, başarılı, soyut-somut ilişkisini o kadar derin işlemiş kiruh bedende can bulmuş sanki
Kitapta birçok deneme mevcut. Demokrasi, Din, Roman ile Duygular, Sevgi, Kitaplar, Yaşamlar ve dahası...
Roman yaşantısının her yönünü irdeleyen Lawrence, bireyin toplumla ilişkisini, çağdaş insanın kendi doğal benliğini sorgulamasına yön veriyor. Kendi benliğinden yola çıkarak düşüncelerinin resmini çiziyor adetaİnsan soyunun duygusal çarkının işleyişi acımayı da beraberinde getirdiğini okurken daha da iyi anlıyorsunuz.
Doğanın insanlarla eşit hakları olduğunu, düşünceden eylemle geçiş sürecinin bu noktada uzadığının da altını çiziyor
"İnsan sevgide yetkin duruma sokulabilir, yalnız sevgi yaratığı olabilir"

Son olarak belirtmek isterim ki, okurken az çok kendimi daha iyi tanımış oldum. Duyguların bu kadar hâkim olduğu ancak bu kadar iyi kaleme alınabilirdiHer satırını çizdiğim bu kitap, bana göre başucu kitabı niteliğindeEğer yazarla tanışmadıysanız, tanışma kitabınız için harika bir seçim olacaktır
Mutlaka okumanızı öneririm
"Bence, bir insanın benliği Kendi kendinin yasasıdır: insanın kendisinin değil, dikkat edin️Benlik, kendi kendinin yasasıdır."
Keyifle, aynı hissiyatla okumanız ümidiyle
223 syf.
·3 günde·Beğendi·Puan vermedi
Denemeleri okumadan önce Bacon’un hayatını öğrenmek okuma serüveninizin değerini arttırır çünkü Bacon, denemeleri yazarken yaşadıklarından, bilgi birikiminden yola çıkıyor. Ve bunu okurken fark ediyorsunuz. Çoğu okuyucunun aklına denemeler deyince Montaigne gelse de bu denemeler Montaigne’nin tarzından biraz farklı. Montaigne, okurken bana söyleşi hissi vermişti. Bacon okurken daha çok hayatta nasıl davranmam gerektiğine dair öğütler veren bir büyüğümü dinliyor gibiydim.

Denemelerin altmıştan fazla başlığı var. Çok farklı konularda çoğunlukla hâlâ geçerliliğini koruyan bilgiler verilmiş. Tabii her metni kendi dönemine göre değerlendirmek gerekir. Bunu söyledim çünkü birçok kez Türklerin barbar insanlar olduğuna dair kesin yargıları var. Ve kadınları da erkeklerden eksik gören birkaç cümle.

Kitapta bol bol Latince alıntılar var. İtalik yazılan bu cümlelerin çevirisi denemenin hemen arkasında verilmiş. Bu kadar alıntı için sürekli sayfa çevirmek okuma hızını düşüren bir ayrıntıydı.

Bir nefeste okumak sıkıcı gelebilir ancak günde birkaç denemeyi okuyarak, kitaptan nefret etmeden güzelce okuyabilirsiniz. Altını çizdiğim çok fazla cümle oldu. Keyifli okumalar herkese.


https://www.instagram.com/...?igshid=4x1pnzesdbzq
129 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
İlk şiirlerinin 1909' da yayınlanmasıyla edebiyat dünyasına giren David Herbert Lawrence, 1930' da ölümüne dek edebiyat dünyasına roman, öykü, düşünce yazıları, eleştirileriyle de katkıda bulunmuştur. 15 adet denemenin derlemesiyle Türkçeye çevrilen Anka Kuşu, hem ayrı ayrı deneme olarak bakınca hem de denemelerine toplu halde bakınca şunu farkettirir; sınırları olmayan, geniş bir alanı kapsayan güzel ama bir o kadar da yorucu seyahate benzer, tıpkı hayat gibi. Bir başucu kitabı gibi her anınızda yanınızda bulundurabileceğiniz, genellikle okurken zihninizi yoracak, özellikle deneme okurlarının kaçırmaması gerektiğini düşündüğüm bir kitap :)
392 syf.
·1 günde·7/10
1925-28 yılları arasında Lawrence, İtalya’da Lady Charrterley’in Sevgilisi’ni artarda üç kez yazdı. Tüm yazarlık yaşamı boyunca yazılmayı tasarlanan, yazımlım sürecini Toscana doğasının tam içinde gerçekleştirmiş, çağının gerçekleriyle hesaplaşan, kadın ve erkeğin ilişkisine çağının ötesinde bir anlam veren, sonsuzluğa seslenmeyi amaçlayan bir kitap Lady Chartterley’in Sevgilisi. 20. yüzyılda daha yoğun bir şekilde hissedilen insanın insana yabancılaşmasının, duygunun insan bedeninden yok olarak yerini çirkin ve çıkarcı şehvetlere bırakılması, paranın insan yaşamının yegane gayesi olması gerektiği algısı romanda yoğun bir şekilde eleştirilir.

https://www.youtube.com/watch?v=ONo1fMFXihA
58 syf.
·Beğendi·9/10
Eserin orijinali (existentialism from dostoyevski to sartre) 1956 yılında 320! Evet yanlış okumadınız 320 sayfa olarak yayımlanır. Şu an YKY'de 58 sayfa olmasını garip karşılıyor olabilirsiniz ama çeviri döneminin özellikle Düşünce kitaplarının hızla dilimize kazandırıldığı 60'larda kitabı özet olarak çevirmek çok da yadırganmıyordu (zaten 320 sayfa olarak çevirselerdi bugün bu kitabı okuyanların çoğu da okumazdı, okuyanlar da bu konuda tez yazan üniversite öğrencileri olurdu - Not¹'de bu konuya eğileceğiz)
Kitap bu kadar kısaltılmış olsa bile içinde nadide düşünceler de yok değildir. Kitapta Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ve Jean-Paul Sartre 'a eşantiyon olarak Karl Jaspers Martin Heidegger ve Friedrich Nietzsche veriliyor (Nietzsche hususu daha önce de dile getirdiğim gibi tartışmalı)

Kitabın giriş cümlesi hemen sizi etkisi altına alan bir pasaj ile başlar "herhangi bir düşünce okulundan olmamak , herhangi bir inançlar kümesini , özellikle sistemleri yetersiz görmek. Sığlığını , bilgiçliğini ve yaşamdan yoksunluğunu ileri sürerek gelenekçi felsefeyi açıkça küçümsemek , işte varoluşçuluğun çıkış noktası''
Yeraltından Notlar üzerinden yapılan Fyodor Mihayloviç Dostoyevski analizi okumak size yeni şeyler katabilir. Neden? Bilenler bilir Jean-Paul Sartre 'ın Varoluşçuluğun mihenk taşı olan o cümleyi "Varoluş Öz'den önce gelir" İşte Dostoyevski bunun dibini eşeliyor. Bu düşünceyi temel alacak olursak zaten Nietzsche konusu da biraz açıklığa kavuşur. Nietzsche kendinden gizleyemediği bir Schopenhauer sevicisiydi. Nietzsche, Pesimistliğini Allah'u Ekber dağlarına çıkarayım derken Nihilizm'in sularına çivileme çakılıyor. Egzistansiyalizm, Nihilizm değildir hele hele Pesimizmin bir varyasyonu hiç değildir. Existance -izm bunların üstünde bir 'Var' olmaklık savaşıdır. Kimse kusura bakmasın da "Ben Yaşar Usta, Ben" bu savaşı bir köhneliğe kurban ettirmem.
Kitaba dönecek olursak (daha doğrusu kitapçık!) lisans zamanlarında elimden düşürmediğim okuması gayet keyif veren, 58 sayfa olduğunu düşünecek olursak sindire sindire yaptığı analizleri orijinal eserlerden birebir takip ederek okuduğum için birkaç haftayı bulmuştu bitirmek.
Walter Kaufmann okumanın en lezzetli tarafı yaptığı karşılaştırmalardır. "...Kierkegaard bir birey olarak karşımıza çıkar. dostoyevski ise bi ze bir dünya sunar . ikiside son derece rahatsız edicidir, ama bu rahatsızlık dostoyevski’de yıldırıcı bir genişlikten , kierkegaard’da ise buruk bir darlıktan doğar . insan kierkedaard’dan gelirde dostoyevskiye dalarsa , küçük bir odada büyütüldükten sonra , ansızın okyanus ortasındaki bir yelkenliye bırakılıvermiş gibi kendini yitirir.." ( Walter Kaufmann , Dostoyevski'den Sartre'a Varoluşçuluk , s.12)
Not¹: Kitabın yeni baskısının olmadığı hâlâ bir muamma konusudur. Yaptığın küçük birkaç araştırma beni şu düşünceye sevk etti: Kitabın basımı yapıldığı zamanlarda (1960lar) bir kitabın, belli bir bölümünü çevirip yayımlamak ya da özetleyerek yayımlamak yadırganacak bir şey değildi ama 21. Yüzyıl Türkiye'sinde hadi yap bakalım. Yer mi Anadolu çocuğu hemen çıkıp "Bu ne len gardeşim, siz bizimnen dalga mı geçiyorsunuz ulen, bu kitabın orijinali 320 sayfa kim kimi koparıyor" diyip o Yayınevini tivitırda yerin dibine sokar.
154 syf.
·2 günde
İnanmak güzel şey ben seviyorum. Bazı şeylerin sorgulamasını yapmıyorum.(ayetler) Ama hadislerin sorgulamasını bilim ile yapıyorum. Hadisin sahih olduğuna yada olmadığına o şekilde karar veriyorum. Bu benim yöntemim. Din ile bilim birlikte gidebilirliği mümkün iki kavram ama nereden bakacağınıza bağlı tabiki. Bu eserde bir başka bakış açısı yaratabilecek düzeyde okunmasını tavsiye edebileceğim bir eser. Benim severek yaptığım bir okuma oldu.
223 syf.
·37 günde
Monteigne'nin Denemeler'inden sonra Bacon'ın Denemeler'i biraz geride kalmış geldi. Bu demek değildir ki Bacon'ın kitabı kötü, aksine güzel konulara değinmiş. Monteigne'den bir miktar daha uzundu bölümleri. Keyifle okudum, vaktim olmadığı zamanlarda bile iki- üç deneme okumak keyif veriyordu. Deneme okumak biraz da düşünce şeklimizi olgunlaştırıyor, eleştirel yaklaşmamızı sağlıyor. İnsan olabilmenin en temel noktası düşüncedir bence. Bunu da bu tür çok güzel geliştiriyor. Her gün bir sayfa okumak dahi biz fark etmesek de sorgulatıyor. Hâlâ deneme okumaya başlamadıysanız en kısa sürede başlayın derim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Akşit Göktürk
Unvan:
Eleştirmen,yazar,dilbilimci
Doğum:
Van, 1934
Ölüm:
İstanbul, 1988
(d. 27 Aralık 1934, Van - ö. 26 Şubat 1988, İstanbul), edebiyat eleştirmeni, yazar ve dilbilimci.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1960). 1961'de aynı fakülteye asistan olarak girdi. 1965'te doktorasını verdi; 1972'de doçent, 1978'de profesör oldu. İngiltere'de Nottingham Üniversitesi'nde (1964-65) ve Almanya'da Konstanz Üniversitesi'nde (1970, 1974-76) araştırmacı olarak çalıştı. Uppsala (İsveç) ve Batı Berlin üniversitelerinde çeviri kuramları ve yöntemleri konulu seminerler yönetti. Robinson Crusoe'nun Türkçedeki ilk tam çevirisiyle 1969 Türk Dil Kurumu (TDK) Çeviri Ödülü'nü kazandı. 1975-83 arasında TDK Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu.
1958'den sonra Varlık, Yeni Dergi, Türk Dili, Yeni Ufuklar, Çağdaş Eleştiri gibi dergilerde inceleme yazıları ve çeviriler yayımlayan Göktürk, eleştirilerinde dil çözümlemelerine ve üslup sorunlarına ağırlık verdi.
D. H. Lawrence, T. S. Eliot. E. Kästner, F. Dürrenmatt gibi yazarlardan yaptığı çevrilerle tanınan Göktürk'ün başlıca yapıtları Edebiyatta Ada (1973), Okuma Uğraşı (1979) ve Çeviri, Dillerin Dili'dir (1986).

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 1.849 okur okudu.
  • 68 okur okuyor.
  • 1.416 okur okuyacak.
  • 33 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları