George Orwell

George Orwell

Yazar
8.8/10
14.732 Kişi
·
42.711
Okunma
·
4.900
Beğeni
·
59.311
Gösterim
Adı:
George Orwell
Tam adı:
Eric Arthur Blair
Unvan:
İngiliz yazar
Doğum:
Motihari, Bihar, Hindistan, 25 Haziran 1903
Ölüm:
Londra, İngiltere, 21 Ocak 1950
Eric Arthur Blair (George Orwell), 1903 yılında, babasının devlet memuru olduğu Büyük Britanya İmparatorluğu'nun bir dominyonu olan Hindistan'da doğar. Aile 1907'de İngiltere'ye döner, Orwell 1917'de Eton'a girer; orada yayınlanan çeşitli okul dergilerinde sürekli olarak yazıları çıkar. 1922 ile 1927 arasında, o tarihte yine bir Büyük Britanya sömürgesi olan Birmanya'da (bugünkü adıyla Myanmar) İmparatorluğun Hindistan Emniyet İdaresinde çalışır. İlk romanı olan Burmese Days (Birmanya Günleri, 1934) o yıllarda yaşadıklarından esinlendiği bir yapıttır. Bunun arkasından yıllarca süren bir yoksulluk dönemi gelir. Paris'te iki yıl geçirdikten sonra İngiltere'ye döner ve bir yandan birbiri arkası sıra özel öğretmenlik, öğretmenlik, kitapçı dükkanı tezgahtarlığı gibi işler yaparken öte yandan da pek çok süreli yayında eleştiri ve makaleleri çıkar. Down and Out in Paris and London (Paris Ve Londra'da Beş Parasız) başlıklı kitabı 1933'te yayınlanır. Toplumcu ve barışçı hareketlerde öncülük eden yayıncı ve yazar Victor Gollancz tarafından 1936 yılında Lancashire ve Yorkshire'da işsizliğin çok yoğun olduğu bölgeleri gezip incelemekle görevlendirilir. The Road to Wigan Pier (Wigan İskelesi Yolu, 1937) orada gördüğü yoksulluğun güçlü bir betimlemesidir. 1936 sonlarında İspanya'ya giderek Cumhuriyetçiler safında yer alır ve orada yaralanır. Homage to Catalonia (Katalonya'ya Selam, 1938) İspanya iç savaşını anlatır. 1938'de bir hastaneye kaldırılır ve o tarihten sonra sağlığı hiçbir zaman tam düzelmez. Fas'ta altı ay geçirir ve orada Coming up for Air (Hava Almaya Çıkma, 1939[Fransızca çevirinin başlığı: Un peu d'Air frais, Biraz Temiz Hava] adlı ve geçmişe özlemiyle savaş ve nazizm tehdidi altında gördüğü gelecekle ilgili tedirginliğini anlatan kitabını yazar. İkinci Dünya Savaşı sırasında sivil savunmada görev alır ve 1941 - 1943 yılları arasında BBC'nin dış haberler servisinde çalışır. Tribune gazetesinin yazın bölümü sorumlusu olarak sürekli bir politika ve yazın yorumları sayfası hazırlar. Bununla aynı zamanda önceleri Observer, sonra Manchester Evening Newsgazetelerinde de çalışır. Tek siyasi simgesel yapıtı olan Animal Farm (Hayvanlar Çiftliği) 1945'te yayınlanır; kendisine dünya çapındaki ününü kazandıran bu roman ve Nineteen Eighty-Four (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, 1949) olur.

George Orwell Ocak 1950'de Londra'da ölür. Ölümünden birkaç gün önce geniş bilgisiyle ünlü gazeteci Desmond MacCarthy ona yolladığı yılbaşı kutlamasında şöyle yazıyordu: "Siz, İngiliz yazınında silinmez bir iz bıraktınız... Kuşağınızın az sayıdaki anımsanmaya değer yazarlarından birisiniz."
İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.
" insan insana nasıl hükmeder ,Winston?
Winston biraz düsünüp "Acı çektirerek " dedi.
George Orwell
Sayfa 302 - Can yayinlari
O günler bir daha gelmeyecek demek istemiyorum.
İçimizdeki histen söz ediyorum.
George Orwell
Sayfa 117 - Can Yayınları 11.Basım
Adam ölmüş.

Etraftaki bir çok insanın belki de ölmüş olduğu kafama dank etti.
Bir insanın kalbi durunca öldüğünü söyleriz.

Belki insan asıl beyni durunca ölüyor, yeni bir düşünceyi idrak etme gücünü yitirince.
George Orwell
Sayfa 176 - Can Yayınları 11.Basım
Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. Bilmem, anlatabiliyor muyum ?
"Animal
You're an animal
Don't take anything less" Muse

70 yıllık bir fener.

Çok çabuk unuttuk ülkede olanları. Unutmak ve kanıksamak en sevdiğimiz şeyler oldu. "X kişi ne yapsa her zaman haklıdır." kafasından çıkmadığımız sürece bize her yer Hayvan Çiftliği'ydi.

İktidarın açıklamalarının sorgulanmaksızın kabul edilmesini sağlayan ve sürekli hırlayan köpeklerimiz kömür, köprüler, yollar, makarna ve din sömürüsü oldu.

Anlamasak bile kabullendik, çünkü anlamak ve sorgulamak için enerji sarf etmektense kabullenip Hülooğ demek, bize dayatılan şeyleri harfiyen kabul etmek daha kolaydı. Dönüşüm'deki böcek olduk en sonunda ve dönüştüğümüz rolü hiiiiç sorgulamadan başarılı bir şekilde oynadık.

Hayvan Çiftliği toplantıları gibi söylenen her şeyin bir gün mutlaka tamamen değişeceğini bile bile hep birilerinin mitinglerine gittik, vaatlerini dinledik, geleceğe dair ütopik hayaller kurduk bir distopyanın içinde olduğumuzu bile bile. Ama olmadı. Olumsuz olayların suçunu hep üstüne atabileceğimiz Snowball'larımız oldu. Rus uçağı düştü suç Snowball'undu. Çiftliğimize darbe yapıldı suç Snowball'undu. Yolda ayağımız takılıp düştü, nefesimiz sıkıştı, kahvemiz kalmadı ama suç hep Snowball'undu.

Cebren ve hile ile aziz Hayvan Çiftliği'nin, bütün domuzları zaptedilmiş, bütün ahırlarına girilmiş, bütün sürüleri dağıtılmış olduktan ve çiftliğin her köşesi bilfiil işgal edildikten sonra ne anlamı kaldı ki somut ayaklanmaların? Manevi ayaklanmalarımız olmadığı sürece, ilk ve daimi liderimiz Koca Reis'in yaptıklarını, her konuda eşitliği getirdiğini hatırlamadığımız sürece ne anlamı kalır her gün televizyonlar karşısında geviş getirmemizin?

Daha az rakam, daha çok yemek istedi halk. Fakat onlar her zaman daha çok rakam ve daha az yemekle dönüş yaptı. Hiçbir zaman karın doyurmayacak olan anlaşılmaz laf kalabalığı rakamlardan bahsedildi fakat çiftlikte iş saatlerinin artırılmasının rakamlarından kimse bahsetmedi. İşsizlik rakamlarının artmasından kimse bahsetmedi, çiftliğini koruma uğruna ölen hayvanlar hep unutuldu, bütün hayvanlar başından beri eşitti ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşit oldu çünkü onlar çiftliğe yapılan maddi, manevi darbelere karşı hiç savaşmayıp ahırlarında öylece izleyenlerdendi.

Başka çiftliklerle yeri geldi dost olduk, yeri geldi düşman olduk. Çiftliğimize her gün yeni yeni yollar yapıldığı söylenirken yolsuz yolsuz kimlerle dost veya düşman oluyorduk? Adalet terazisinin bir tarafında birileri her gün ağırlığını basıyorken biz evdeki koltuklarımıza ağırlığımızı basmayı kendimiz için yeterli mi bulduk?

Acaba Orwell'dan sadece 1 yıl önce doğmuş olan ve Orwell'la aynı yıllarda yaşamış olan Nazım Hikmet, bu kitabın yazıldığının üzerinden bir kaç yıl geçtikten sonra 1947 yılında dile getirdiği Dünyanın En Tuhaf Mahluku'ndaki şiirinin şu dizeleriyle
"ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!"
birlikte Hayvan Çiftliği'ndeki hayvanlara bir selam mı çakıyordu?

E kabahatin çoğu senin çiftliğimdeki bütün Clover'lar, bütün Boxer'lar, bütün Benjamin'ler, bütün Muriel'ler. Çünkü biz artık her şeyi kadere bağladık. Kendi başarısızlıklarımızı ve herhangi bir şey için çaba göstermeyişlerimizi öylece kabullendik ve dününü bile unutan hayvanlara dönüştük.

Çok gizli toplantılar yapıldı, her yer Snowball her yer ihanet her yer paralel dendi. Devran aynı manzara farklı oldu ve bu sefer tezgah altı değil göstere göstere yapıldı her şey. Paranın kıble olduğu yerde 40 tahıl da 40 yem de 40 rekat da nafileydi. Bütün olanların farkındaydın ama sen yine de reddettin, 40 domuz, 40 katır ya da 40 satır yaşasın adalet dedin. Ama zaten hep Boxer gibi suçlular alındı içeri sebep gösterilmeksizin. Çapulcu oldu bütün çiftlikteki hayvanların yeni adı.

Ama ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardı ki Napoleon gibiler elini kolunu sallaya sallaya ülkeyi talan etti. Neyse ki nutku tutulmayanlar vardı azınlıkta da olsa.

Her şeyin farkındalığında olan fakat sessizliğini şimdilik içlerindeki o sevgide korumaya çalışanlardı onlar.
1984 alıntılarını yorumladığım video:
https://www.youtube.com/watch?v=dK1thKZa9ik

"Who are you to wave your finger?
You must have been out your head!"
"Sen kim olduğunu sanıyorsun da bana parmağını sallıyorsun?
Kafayı sıyırmış olmalısın!" Tool*

UYARI : Bu inceleme yazılırken hiçbir kitap yakılmamış, haplanmamış veya fiziksel şiddet görmemiştir.

https://image.ibb.co/fETD4e/1.jpg

1984 : Evet beyler, uzat kolları, uzat kolları. Aranızda konuşmayın. Ben izin vermediğim sürece siz konuşamazsınız. Burada otorite benim. Nerede olduğunuzun farkında olun. Sabah içtimasında konuşan birisi olursa hayatta en korktuğunuz şeylerin gerçek olduğu 101 Numaralı Oda'da bulursunuz kendinizi. Sayımız 8 olmalı, Fahrenheit 451 nerede?

https://image.ibb.co/epdkHz/2.jpg

F451 : Buradayım efendim! Geldim, yetiştim işte! Umberto Eco'nun meşhur Gülün Adı kitabı için büyük bir kitap yakma töreni düzenledik biraz önce. Geç kaldığım için özür dilerim hem sizden hem Büyük Birader'den.

1984 : Bir daha böyle şeyler istemiyorum, herkes vaktinde burada sıraya geçmiş olacak!

F451 : Emredersiniz.

https://image.ibb.co/dbAXxz/3.jpg

1984 : 1,2,3,...8. Tamam sayı doğru, rahat oturuş pozisyonuna geçebilirsiniz. Parti'nin geleceği, onun sonsuz iktidarının sürekliliği ve sizlerin kesintisiz refahı için birkaç şey anlatmam gerekli.

https://image.ibb.co/cNHCxz/4.jpg

1984 : Öncelikle, içinde bulunduğunuz distopik dünyanın ve panoptikonun farkında olun. Bu bir rica değil, emirdir. Hepiniz birer distopya kitabısınız ve bağlı olduğunuz bu türün tanımlarını bilmek zorundasınız.

Distopya, anti-ütopya demektir. Ütopya Yunanca'da olmayan yer, güzel yer anlamlarına gelebilirken distopya ise bunun tam tersidir. Genellikle distopyalar geleceğe duyulan kaygıdan dolayı yazılmış olumsuz senaryolardır, baskıcı bir sistem ve totaliter bir devlet modeli bulunmaktadır.

Yaşamakta zorunlu olduğunuz bu dünya içerisinde renkler sadece bana aittir, sizi bir panoptikonun içerisinde yaşadığınızı unutturmamak adına elimizden geldiği kadar renklerinizden ve duygularınızdan arındırmaya çalışırız. Arkamda gördüğünüz Büyük Birader adındaki liderimize sınırsız ve sorgusuz itaat bekleriz. Panoptikon, mahkumların görülebileceği duygusu nedeniyle davranışlarını kurallara uygun yapmasına sebep olduğu modern bir hapishane modelidir. Evet, şu anki insanların çağdaş sandığı hayatları ve sizin renksiz hayatlarınız kelimenin tam anlamıyla bir panoptikondur diyebiliriz. Burada bulunduğunuz distopyanın müdürü ise Büyük Birader'dir. O her zaman sizi izler. O her zaman sizin 2x2'nin sonucunun 5 olduğuna sınırsız itaat etmenizi ister. Çünkü Parti böyle dediyse bu böyledir.

Bu arada görevleriniz tam olarak neydi bana hatırlatın.

F451 : Ben sabah akşam tür fark etmeksizin kitap yakarım. İnsanların kitap okuyamaması için elimden geleni yaparım. Çünkü kitap insanı cahilliğinden arındırır ve bu eylem 1984'ün içinde geçen "CAHİLLİK GÜÇTÜR." ilkesine ters düşer.
Büyük Birader'in emirlerinin dışına çıkarsam ceza alacağımı, fobilerin gerçek olduğu 101 Numaralı Oda'yı boylayacağımı bilirim.

Cesur Yeni Dünya : Ben insanları Ford Sistemi adını verdiğim, Tanrı'nın Ford olduğu ve doğan her yeni bebeğin ebeveyn bilincinden yoksun, şartlandırılarak doğduğu bir model içerisinde yönetirim. Soma adlı bir mutluluk hapını bir distopyanın içinde olduklarını unutsunlar diye onlara içiririm ki hiçbir zaman bu acımasız durumun farkında olamasınlar. Benim dünyamda da kitap okumak yasaktır, bebekleri ürettikten hemen sonra bebekler bir kitaplığa doğru emekletilir, kitaplara tam ulaşacağı sırada onlara elektrik verilir ve bu bireyler bir daha kitaplara hayatları boyunca dokunamaz.

Otomatik Portakal : Ben şiddetin meşrulaştırıldığı yerin tam kendisiyim. Fiziksel ya da manevi her şekilde, her saniyede halkın gözü önünde ve çekinmeden şiddet uygularım.

Çarpışma : Ben teknolojinin, arabaların, makineleşmenin distopyasıyım. Makinenin verdiği haz ve hızın, arabaların birbirleriyle çarpışmasının bana cinsel mekanizmaları hatırlattığı bir senaryoda anlatırım her şeyimi.

1984 : Tamam, tamam! Kes, kes. Yeter bu kadar! Hadi, herkes görevlerinin başına! Mesai vakti!

https://image.ibb.co/b5CCxz/5.jpg

F451 : Seni yakmak istemiyorum NA1, kitap okuyanları anında yakalayan Mekanik Tazı'dan zorla kaçtım da buraya geldim, seni kesinlikle yakamam ben. Umarım 1984 bizi görmez.

NA1 : Başımız belaya girecek.

1984 : Benden ve Büyük Birader'den asla kaçamazsınız! Ona sınırsız itaat etmeli ve sonsuz sevgi duymalısınız. Aynı askerde size öğretildiği gibi, itaat et, rahat et felsefesi geçerlidir! Bu sistemde eğer bir hatanız olursa siz Büyük Birader'i sevecek hale gelene kadar cezayı, işkenceyi hak etmiş olursunuz.

https://image.ibb.co/e6qAje/6.jpg

C.Y.D. : Abi kafam çok güzel. Birkaç Soma hapı attım bir distopyanın içerisinde olduğumu unutayım diye. Kafam güzel ama nasıl güzel, o kadar güzel ki, o kadar güzel ki. Nasıl böyle... Neyse Havva'nın Üç Kızı, biliyorsun ki 1984 distopyasının içerisinde sadece Parti'nin soyunu devam ettirebilecek verimli döllere izin verilir, yani bu işi Damızlık Kızın Öyküsü ile yapmam gerekiyordu ama artık bu kafanın da etkisiyle senle olmuş oldu, bunu Büyük Birader ve 1984'ün kesinlikle duymaması gerek.

Havva'nın Üç Kızı : Ah, kesinlikle bir skandal olacak, hem de büyük bir skandal, ateizm, günah, bombalı patlamalar, laiklik, tarikat, Mevlana, bekaret, yobaz, falan filan.

1984 : Ne yazık ki, kadere bak, kadere bak. Kimler kimlerle beraber yan yana geliyor!! Büyük Birader sizi her yerde, her zaman izler. Yaşamış olduğunuz Okyanusya içerisinde izinsiz cinsel ilişkiye ve Parti'den olmayan insanlarla takılmaya nasıl cüret edersiniz! Bu sınırlar içerisinde böyle bir ilişki kesinlikle yasaktır. Elif Şafak'la kimse takılmayacak bundan sonra! Derhal 101 Numaralı Oda'ya!

https://image.ibb.co/e8934e/7.jpg

O.P : Tamam kardeşlerim, kaçmayın artık lütfen. Efendim, kaçmayın sizi dövmeyeceğim. Kendimi riske atıyorum ama bu işten gerçekten sıkıldım artık kardeşlerim.
1984 : Senin görevin şiddeti meşrulaştırmaktır, sen bunun için distopyasın! Derhal 101 Numaralı Oda'ya!

https://image.ibb.co/ewoKcz/8.jpg

Çarpışma : Hayır yani, arabaların çarpışmasının, makineleşmenin erotizmi nasıl bir distopyadır? Arabalar yollarında gitsin, herkesi işine ve evine getirsin götürsün işte...
F451 : Çok suçluyum, artık hiçbir kitabı yakmak istemiyorum.
C.Y.D. : Bu distopyanın artık net olarak farkındalığındayım, Soma hapı atıp bunu görmezden gelmek istemiyorum.

1984 : İtaat edin, rahat edin! Genellikle disiplinden dolayı olsa da bu iktidarın içerisinde disiplinin olmadığı yerde kan ve gözyaşı vardır! Unutmayın. Hepiniz birer distopyasınız, özellikle de F451'i 2.kez uyarıyorum zaten. Şimdi doğru hepiniz 101 Numaralı Oda'ya!

Beyler, beyler... Sizi anlamakta güçlük çekiyorum gerçekten. 302. sayfamda da belirttiğim gibi; "Eski reformcuların hayalini kurduğu o enayi, zevk düşkünü ütopyaların tam tersi bir dünya." içerisindesiniz. Enayi mi olmak istiyorsunuz yani gerçekten?

https://image.ibb.co/g021qK/9.jpg

Ütopya, Devlet : Merhaba, biz bugünkü toplantı için gelm...
1984 : Siz de kimsiniz enayiler?! Çıkın dışarı, yanlış kapı! Yoldaş olmayan kimse buraya giremez!
Ütopya : Arkadaşlar, bu Büyük Birader dedikleri 2 boyutlu kağıt parçasından başka bir şey değil, görmüyor musunuz bunu gerçekten? Bunu göremeyecek kadar at gözlükleriyle mi dolaşıyorsunuz? Biraz içinde bulunduğunuz hayatı, benliğinizi sorgulay...
1984 : Muhafızlar çıkarın dışarı bunları, hemen!

https://image.ibb.co/bRG5Hz/10.jpg

1984 : Ben mimarlığın, cinselliğin, yaşamanın, iktidarın, etimolojinin distopyasıyım. Konuşacağınız duygu yoksunu kelimeleri bile ben belirlerim. Dün söylediğim şey bugün geçerli olmayabilir. Bugün doğru bildiğiniz gerçek, bir bakmışsınız yarın bambaşka bir gerçeklik haline dönüşmüş. Bellek deliğine onun evrağını attım mı bu dünyadan o bilgi silinir gider. Her söylediğimi halkımın 1 gün sonra hemencecik unutması bu sayededir. Düşmanımızın bugün Goldstein olduğunu söylüyorsam, bu kişi yarın başka birisi olabilir ve siz bunu hatırlamazsınız, hatırlasanız bile kanıtınız kalmamış olur. İktidar için yapmayacağım şey yoktur, gerekirse dini satın alır size tekrar satarım, Tanrılık rolünü Büyük Birader'e veririm, her türlü hırsızlığı ve kötülüğü yaparım ama siz yapamazsınız!

Ayrıca istediğim kadınla da takılırım, kim söylemiş takılmanın yasak olduğunu? Zaten sen kim olduğunu sanıyorsun da bana parmağını sallıyorsun, bana itaat etmiyorsun? Kafayı sıyırmış olmalısın!

O anda, fobilerin gerçek olduğu 101 Numaralı Oda'dan gürültülü sesler yükselmekteydi. Renksizlik, duygusuzluk, sınırsız ve sorgusuz itaat ilk günkü gibi hüküm sürmekteydi. Tek fark ise bütün distopyaların ortak özelliğinde olduğu gibi umut olmayan geleceğin kaygı duyulan senaryosunun esas gerçeklik olmasıydı. Bu yaşamın içinde hayatta kalabilmek sorgusuz itaate ve Büyük Birader'i koşulsuz sevmeye bağlıydı. Onlar Büyük Birader'in götünün kılıydı!

https://image.ibb.co/eNGGPe/11.jpg

Umut varsa halkın %85'ini oluşturan proletaryaya -yani alt sınıfa- aitti. 252. sayfada dendiği gibi, birbirlerinin varlığından ve gücünden habersiz olan bu topluluk, düşünmeyi hiçbir zaman öğrenmedikleri halde yeryüzünün dört bir yöresinde, aralarına nefret ve yalan duvarları girmiş de olsa bir gün dünyayı alt üst edebilecek gücü yüreklerinde, içlerinde biriktirmekteydi. Umut, varsa eğer, proleterlerdeydi!

Tam da o anda, dışarıdan geçen onlarca arabanın oluşturduğu görgüsüz, sayısızca maganda içeren konvoyun önündeki kamyonetten bu gürültüyü bastıran daha ikna edici bir vaat işitiliyordu :

"SAVAŞ BARIŞTIR
ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR
CAHİLLİK GÜÇTÜR."

*Epigrafta bahsi geçen şarkı : https://www.youtube.com/watch?v=R2F_hGwD26g
Hayatımın her döneminde okuyabilecağim kitaplar arasındadır 1984. Diktatörlüğü ve iktidarın kendi çıkarları için yapabileceklerini en iyi anlatan kitaptır sanırım. George Orwell, bu kitabında ütopik bir dünya kurmuş gibi görünsede bana göre büyük öngörü sahibiymiş. Okurken sürekli olarak bu dönemle kıyasladım kitabı.

Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya yaşanan savaşlar sonucu üçe bölünmüş ülkelerdir. Ülkenin dört bir yanında posterleri olan, despot lider Big Brother' in yönettiği Okyanusya, yasaklar ve korkularla sindirilmiştir. Her evde bulunması zorunlu olan tele ekran ( bir çeşit televizyon) ile özel hayat ortadan kaldırılmıştır. Bu tele ekranlar sayesinde parti propaganda yapıyor, isyankarlara karşı nefret aşılıyor insanlara. Aynı zamanda bu ekranlar sayesinde insanların yaptığı her şey görülüp, dinleniyor. Bangır bangır eşitlikten bahseden yöneticiler ve halk arasındaki yaşam kalitesi uçurumlar kadar. Ama yozlaştırılıp, uyutulan halk bunun bilincinde dahi değil. Sistemin ( partinin) insandan önemli olduğu bir dönem yaşanıyor. Sorgulamak, düşünmek, aşık olmak, yakın arkadaşlık kurmak...sistemin istemediği ve sisteme zarar verecek her türlü duygu ve düşünce yasak. Bu duygu ve düşüncelerin yasak olduğu Okyanusya' da aksi bir durum olursa Düşünce Polisi tarafından yakalanıp, idamla ya da işkenceyle cezalandırılıyor insanlar. Sevginin olmadığı kendi anne, babasını Düşünce Polisine şikayet eden çocukların ülkesi haline gelmiştir Okyanusya. İşte insanların robotlaştırıldığı bu ruhsuz ve totaliter rejime karşı olan Winston Smith' in aşkını ve isyanını anlatan olağanüstü bir kitap.
Öncelikle şunu söyleyeyim, kitap bir çırpıda okunabilen bir kitap. Sizler için üşenmedim tek tek boş olan sayfaları ve sadece resimlerin olduğu sayfaları saydım: toplamda -yanlışım yoksa- 46 sayfası zaten boş. Geriye okunacak 106 sayfa kalıyor. Ee bi zahmet o kadarcık sayfayı da okuyuverin (:

Kitabı okuyup da beğenmeyen pek azdır diye sanıyorum. Ancak okuyanların büyük bir çoğunluğunun aklında kalan tek veya en belirgin ifade: "BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR. AMA BAZI HAYVANLAR ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTİR." kalıbı sanırım. Tamamen bu cümleye odaklanmanın yetersiz olduğunu düşünüyorum.

Bir yandan bu kadar çok göz önünde olan, bu kadar bilinen ve sevilen bir kitabı neden daha önce okumadım diye kendime kızıyorum. Bir yandan da farkettim ki bu sıralar, okuduğum kitaplarda hep günümüze ışık tutan detaylar görüyorum. Ya ben çok hayalciyim ya da bizim kuşağın şahit olduğu birçok olay "tarih tekerrürden ibarettir" sözünü tasdikler nitelikte...

Tabii ki bu kitap yalnızca bizim dönemimiz için ders alınacak bir kitap değil; tarihi olayları farklı bir açıdan değerlendirmemize veya tarihsel bazı olayları tekrar sorgulamamıza kapı aralayan bir başyapıt niteliği de taşıyor.

Kitabı okumuş veya okumamış herkesin, bu kitabı daha iyi anlaması için farklı kaynaklardan 1905 Rus Devrimini, 1917 Ekim Devrimini öte yandan Stalin ve Troçki arasında ki çekişmeyi detaylıca incelemelerinde yarar buluyorum. Zira özellikle Ekim Devrimi ve Stalin-Troçki çekişmesi kitabın özünü oluşturmaktadır. Kitapta tasvir edilen karakterlerin gerçekte kimleri temsil ettiğini anlamak açısından da bu araştırmaları yapmak faydalı olacaktır.

Kitabın genel konusunu, "insanlarca ütopik bulunan bir hayale tam ulaşılabilecekken, güç zehirlenmesi yaşayan Stalin'in bu ütopik dünyayı distopik bir cehenneme çevirmesi..." şeklinde özetlersem pek de yanlış olmaz sanırım.

Dikkatimi çeken nokta ise kurgunun hayvanlar üzerine kurulmuş olması. Burada da yazarın bir göndermesi olduğunu düşünüyorum. Özellikle de gücü elinde bulunduran hayvanların, tür olarak domuz olması bence yazarın taş üstüne taş atma maksadıyla tercih ettiği bir durum. Ve çiftlikte ki hayvanları da gözden kaçırmayın derim, özellikle de koyunları...

Bir başka dikkatimi çeken husus da yazarın kendisi ve eseri arasında ki alaka üzerine... Bilindiği üzere George Orwell (Gerçek adıyla Eric Arthur Blair), kendisini sosyalist olarak tanımlayan bir yazar. Kitap incelemelerinde ve kitap üzerine yaptığım sohbetlerde dikkatimi çeken gariplik ise kitabın sanki sosyalizme karşı yapılan bir taşlamaymış gibi anlaşılması... Bana kalırsa ben sosyalistim diyen birinin sosyalizmi böyle dehşet verici bir şekilde taşlaması zaten mantıksız. Ki zaten kitabın doğrudan doğruya Stalin'i hedef aldığı da aşikar.
(Bazıları da komünizme yönelik bir taşlama olduğunu iddia ediyor.)

Öte yandan takdir edilesi bir başka nokta da, -biraz araştırdıysanız- kendisini "ben sosyalistim" diye tanımlayan birinin, hayatı boyunca kendi ideolojileriyle her daim örtüşmese bile haklının, doğrunun peşinden koşuyor olması ve bu kitabında da Stalin'in hakkını gözetiyor olması.
Kitabı yazdıktan sonra, Çapski adlı bir arkadaşının II. Dünya Savaşı sırasında Stalin'in göstermiş olduğu cesarete vurgu yapması üzerine, kitapta çok ufak bir kelime düzeltmesinde bulunuyor yazarımız. Çiftliğe insanlar tarafından saldırı yapıldığı anı konu alan kısımda "...bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar." şeklinde geçen ifadeyi, George Orwell, sırf Stalin'in cesareti konusunda ona haksızlık etmemek adına: "Napoléon dışında bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar" şeklinde düzeltiyor. Bu bile onun hak ve haklı konusunda ne kadar hassas bir kişiliğe sahip olduğunun bir göstergesi...

Velhasıl kelam, yazarına ayrı eserine apayrı saygı duyduğum bir incelemeydi. Biraz uzun oldu lakin buna değdiğini düşünüyorum. Herkese iyi okumalar! (:
George Orwell ' in daha önce 1984 kitabını okumuş ve çok beğenmiştim. Kısa bir süre önce bu kitabı tekrar okuyunca Hayvan Çiftliği ' ni de okumam gerektiği kanaatine vardım. Bu iki kitap bana göre gelmiş geçmiş en iyi kitaplar arasındadır.

Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerine zulmeden, emeklerini sömüren çiftlik sahibini domuzların planıyla devirip, yönetimi ele geçirirler. Amaç; eşit ve daha iyi koşullarda yaşayabilmektir. Başta her şey iyi gider. Her hayvan gücünün yettiği kadar çalışır, güçsüz ve zayıflar korunur. Zamanla domuzlar yeni yasalar koyar ve üstünlüğü ele geçirirler. Sözde bunları onların iyilikleri için yaptıklarını söylerler. Eşit bir hayat için başkaldırmış olan hayvanlar için bir şey değişmez. Domuzlar yönetici, diğer hayvanlar yine işçi muamelesi görür.

Hayvan Çiftliği sosyalizme, Stalin Dönemi' ne ve çarlık devrimine yapılmış bir eleştiridir. Ama aynı zamanda bugünü ve bugünün sistemini de tahmin edip eleştirmiş gibi. Orwell yine öngörüsünü konuşturmuş. Diktatör yönetimi, kokuşmuş düzeni, eşitsizliği, adaletsizliği,ayrımcılığı,sömürüyü net bir şekilde görüyorsunuz kitapta. Yazar öyle başarılı betimlemeler yapmışki kendiniz yaşıyor ve kahramanların hayvanlar olduğunu unutuyorsunuz. Tıpkı günümüzdeki gibi kitapta da körü körüne mutlak bir inançla, sorgusuz sualsiz biat eden koyunlar okuyucuyu çıldırtıyor. Domuzların adaletsizliği, emek hırsızlığıysa iki kat çıldırtıyor.

Kitabın dili ağır değil ve oldukça akıcı. Vakit bulup okuyabilirseniz 2-3 günde rahatlıkla bitirebilirsiniz. Kitabı Can Yayınları' ndan okudum ve çeviri çok başarılı. Çeviriyi yapan Celal Üster' in yine kitap hakkındaki düşüncelerini yazdığı uzunca bir yazı var. Kitabı daha iyi anlamak adına okumanızı tavsiye ederim. Velhasılıkelam çok güzel bir kitap, kesinlikle okuyun...
Bu siteye katılmadan önce yüksek oranda kendi fikrime göre, hani derler ya ‘keyfe keder’ okuyordum. Elbette bazı kitaplar hayal kırıklığına yol açıyordu. Bu da en iyi ihtimalle zaman kaybı demek. Fakat burada seçimlerimi çoğunluğa göre yapıyorum. Bunun da şimdiye kadar bir zararını görmedim (elbette benim nefsim de özel olduğumu, toplumdan farklı kitaplar okumam gerektiğini çünkü benim diğerlerinden daha iyi, daha farklı ve daha kaliteli bir okuyucu olduğumu söylüyor, söylüyor da, beni kandıramıyor, sıradan bir insandan fazlası olmadığımı biliyorum).

Gelelim kitaba. Hayvan çiftliği az önce okuduğunuz paragrafa göre yaptığım tercihlerden biri. Kitabın başında biraz paniğe kapıldım desem yalan olmaz. Zira (en başlarını kastederek söylüyorum) bir ara bu, bir çocuk masalı mı yoksa diye korktum bile. Oysa bu kitap, masalsı anlatımıyla (biraz hayal ürünü elbette ki) takdire şayan bir şekilde açıklamış politik oyunları.

Hayvanların birbirine yoldaş diye seslenmesi Stalin dönemine eleştiri gibi geldi bana. Dinin sömürülmesine de değinmiş, eşitlik ve adalet parolasıyla yola çıkanların yönetimi ele geçirdikçe yavaş yavaş kanunları nasıl kendi istedikleri gibi çevirdiklerini görünce acınası bir tebessüm kapladı yüzümü. Zira (George Orwell 1903-1950) yazar bu kitabı epey önceleri yazmış olmasına rağmen, politik entrikaların hem dününe, hem de yarınına ışık tutuyor. Çünkü adımdan emin olduğum kadar eminim ki aynı sahtekarlıklar insanlık var olduğu sürece yapılacak.

Özellikle şu bölümler aklıma yer etti. Eminim yıllar sonra bile bu örnekleri (Allah ömür verirse) kullanıyor olacağım.
Hayvanlar çiftliğin yönetimini ele geçirme planı kurarken kendilerine ‘Dört ayak iyi, iki ayak kötü!’ sloganını seçiyorlar. Çiftçiye yaptıkları darbeden sonra da yönetimi ele geçirip kanunlar belirliyorlar. Her hayvan eşit çalışıp, eşit yiyecek. Hiçbir hayvan yatakta yatmayacak. Hiçbir hayvan içki içmeyecek vs. Yönetime gelen domuzlar (bu, bir hakaret sıfatı değil çünkü gerçekten domuz hayvanı yönetimi ele alıyor) zamanla kuralları öyle güzel değiştiriyorlar ki Şüphe edip soranlara da hemen kılıf hazırlıyorlar. Sadece bir örnek vereyim (kitabı okuyacak olanlara bir şeyler bırakalım); domuzlar (yönetici sınıfı) içki içmeye başlayınca diğer hayvanlar bunun yasak olduğunu söylüyor ve şu yanıtı alıyorlar: Kurallarda içki içmek yasak değil. ‘Aşırı’ içki içmek yasak. :))

Okuduğum için çok mutlu olduğum kitaplardan biri. Eleştiri böyle yapılır işte. Çok beğendim. İyi okumalar diliyorum.
1984

Ne demeli şimdi?

Kitaplar bu yüzden sevilir aziz dostum. Azınlık tarafından benimsenmesi, bir kuble "yarardan" değildir. İnsanın bedenine vuran aydınlığın, karanlıkla buluşan ekinoks çizgisinde saklıdır cevheri. Ve bu cevher ki her zihinde aynı etkiyi yaratmaz.

"Ya beyazsındır ya da kara." Öyle bir şey yok aziz dostum! İnsan gridir. Kimisi karaya yakın kimisi beyaza.

1984...
Kitabın içeriğine dair inceleme yapmayı , insanların merakını gidermekten öteye geçmediğini farkettiğimden beri, daha çok kitabın üzerimde yarattığı etkiyi dile getirmeyi daha doğru buluyorum fakat burda ufak bir atıfta bulunup "senztez" in buharından faydalanarak küçük bir istisna yapmak istiyorum.

Açıkçası, klasik olarak evreni simülasyondan ibaret olarak düşünmek ya da yapay boyut dedğimiz adeta bilgisayar yazılımı gibi kurgulamak fikri birçok "cesur yeni insan" tarafından düşüncesinde dile getirilmiştir. 1984' ün bana en büyük getirisi, en çokta da bu noktada geçmişin ne derece değiştirilebileceği düşüncesi olmuştur. Ve tabi ki yeni bir dil yaratmanın sıfır zihin üzerine ne derece etki edebileceği...

Düşünün bi, üç beş bilim insanı bir araya geliyor ve kısıtlı bir dil yaratıyor. Kişiler 100 kelime hazinesiyle düşünebiliyorlar. Ve bu 100 kelimenin 80' i itaat, boyun eğmek, saygı göstermek, söyleneni yapmak, kurallara uymak, gelmek, gitmek v.s.

Kısıtlı düşünen insanın davranışları da kısıtlı olmaz mıydı?

Hoşgörü, sevgi, mutluluk, iyi, güzel, yakışıklı, saadet gibi duyguların tanımlaması olmadan kişiler ne kadar özgür düşünebilirdi? Benlikleri kendileri tarafından ne derece günümüz insanları gibi biliçli bir şekilde kabul görürdü? Benlik kişinin kendisine özgü düşünceleri değil midir?

Acı...

Bir insanı seviyorsunuz... Anne gibi, kardeş gibi, sevgili gibi, eş gibi, hayvan sevgisi gibi...

Onun beyinlerini günlerce aç bırakılmış farelerin kemirmelerini düşünmeyi sevebilir misiniz?
İzlemek?
Ya da İSTEMEK?
Öyle ya istemek?

İşte bunun cevabını da sürekli düşünmekle beraber, yapılan Nazi deneyleri ve 1984 sayesinde Koca bir Evet olduğunu bilmek, bizi ahlak ile etiği tekrar sorgulamanın yoluna götürmesi beni de üzüyor aziz dostum.

Sınırsız veya sınırlı olan tek bir şey varsa o da zihin midir?

Öyle midir?

Neden olmasın?
Yazarın okuduğum ilk eseriydi. Kitabı araştırırken şu çarpıcı cümleyi görünce çok heyecanlanmıştım:
Hayvanlar eşittir bazı hayvanlar daha eşittir.
Kitap peri masalı tarzında da olsa kendini okutturan anlatımı ile içine çeken bir üslubu var.Üstelik her bir karakteri gerçek yaşamımızda fazlasıyla örneği var.
Başlangıçta adil bir sistem kurmak için yola çıkan hayvanlar yolda bulduklarıyla güç zehirlenmesi yaşıyor..Özetle bu arkadaşlar
Türk halkının her bir ferdinin günümüzde yaşanılan olayların idrakine varması için enfes bir eser ...
Keyifli okumalar...
~STALİN ÇİFTLİĞİ~

Sevgili 1K üyeleri, incelememe başlamadan şunu belirtmek isterim ki böylesi önemli bir kitabı değerlendirmek herkes için zor olsa gerek. Sözüm ona kitabın nesnel degerlendirilmesini çok güç bulmaktayım. Çünkü George Orwell' da kitabını yaşadığı talihsiz olaylar sonrası yazması ve onun bir nevî Rusya (Stalin) yüzünden "genel ideoloji" ye taşlamada bulunması yazarın da gayet öznel bir yaklaşım gösterdiğinin kanıtı olduğunu düşünüyorum. Zira o da bunun farkındaymış ki Çapski' nin (Orwell' ın Sovyetler Birliği' ndeki çalışma kampından ve Katin Kıyımı' ndan kurtulmuş, Paris' e gelen bir arkadaşı) anlattıklarından etkilenip kitabında daha sonradan yaptığı bir değişikliktir. Bu değişiklik şudur. Komün rejimini benimseyen çiftlik saldırıya uğrar, hayvanlar korkuya kapılmıştır. [Güvercinler uçuştular, Napoléon (Stalin) da dahil bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar]. --> [ Güvercinler havaya uçuştular, +Napoléon dışında+ bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar....]

Burdaki değişiklik Sovyetler Birliğinden kaçan ve rejime karşı olan Orwell' ın arkadaşı Çapski' nin onca acılar yaşamasına karşın Rusya' yı Alman boyunduruğundan" Stalin' in kişiliğinin ve büyüklüğünün" kurtardığını söyler.
"Almanlar, Moskova' yı ele geçirmek üzereyken Stalin kentte kaldı. Moskova' yı onun gözü pekliği kurtardı" der.

Tabi bu değişiklik üzerine Orwell' ın da bir çift sözü vardır. "Böylelikle, Alman saldırısı sırasında Moskova' dan ayrılmayan Stalin' e haksızlık etmemiş oldum. "

Sayın 1K üyeleri... Naçizane görüşüm şudur ki bir toplumun rejim değişikliğinin tamamlanması için ciddi bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Hele ki bu rejim komün rejimi ise. Rusya' da komünizm tam manada başarılı olamadıysa bunun sebeplerini yüzlerce belgeyle ispatlamak mümkündür ama benim için özet niteliğinde bir sebep vardır ki Komünizm' e giden yol sosyalizmden geçmektedir. Das Kapital' i okumuş her insanın komünizm' in kötü bir şey olmadığını zaten anlamıştır. Dedelerimizin Komün rejimini bizlere "dinsizlik" ve dolaysıyla "şeytan işi" söylemlerini dikkate almazsak tabi...

Ben bu açıdan da Orwell' ın komünizmi anlamadığını, kötü bir örnek olan Rusya' nın sadece içinde bulunduğu kötü şartların
dünyaya yansıtılmasının ve yine Orwell' ın kitabını yazmasına esin kaynağı olduğunu düşünüyorum. Yani Orwell, bugün Türkiye' de yaşamış olsaydı, Cumhuriyet ile yönetilen Diktatörlük rejimi karşısında ciddi bir Cumhuriyet düşmanı olabilirdi...

(Spoiler) Çiftlik sahibi çiftlikten ilk kovulduğu zaman komün rejimiyle birlikte hayvanların eşit oldukları ile ilgili ilkeler vardı... Napoléon çiftlik başına geçmeden önce her insanın içinde yaşamak istediği bir distopyadan bahseder... Bunun neresi kötüdür anlamıyorum. Yani rejimin tukaka olmasının nedeni Napoléon ise, bence kötü olan rejim değil, kişilerin kendisidir. Stalin' i eleştirmek eğer rejimi eleştirmekse konuşmamın başında olduğu gibi nesnel bir değerlendirmeden söz edilemez.

Stalin 1927’de kolektivizasyon kararı verdiğinde işlerin trajikleşmesindeki nedene bakacak olursak NEP döneminde zenginleşen köylüleri yani kulakları görürüz. NEP dönemi, bir zorunluluk olarak, Savaş Komünizmi sonrası gelmiş, bu dönemde köylülüğün ticaret yapmasının önü açılmıştır. Bir geri adım olan ve köylülüğün önünü açan NEP’i Lenin önermişti ancak Bolşevik Parti içindeki “işçi muhalefetini” oluşturan Şliyapnikov, Kollontay ve Stalin’i eleştirenlerin dillerden düşürmediği Trotsky eleştirmiş ve NEP’e karşı çıkmıştı. Ama kolektivizasyonu başlatan Stalin NEP’i savunmuştu. Yani, köylülüğe savaş açtığı iddia edilen Stalin aynı zamanda köylülüğün önünü açan NEP’in uygulanmasını sağlamıştı.

Yani kısacası (Lenin toprakları herkese dağıttı. Ama herkes tarlayı ekmedi. 10 birim tarladan 3 birim ürün elde edildi. Bu durum Rusya' da açlık ölümlerine yol açtı. Uzun vadede Rusya' nın sefalet içinde dışa bağımlı olmasına neden olacaktı. Stalin bunu fark etti, toprakları geri aldı, sadece topraktan gelen köylüye verdi arazileri. 10 birim tarladan 10 birim ürün elde edildi. Tabi bu geri alımın nasıl olduğu da aşikar...)

Ben yine de haksızlık etmeyeceğim, kitabı çok fazla beğendim. Akıcı dili, lafı dolandırmaması hoşuma gitti. Edebî derinliği olmamasına karşın ciddi bir hayranlık beslediğimi söyleyebilirim yazara karşı. 1984 etkisi olsa gerek.
Ayrıca kitabı 3 ayda yazmış. Teşekkürler George Orwell.

İyi okumalar...
Daha önce pek çok kitapta karşımıza çıkan yöneten-yönetilen ilişkisinin doğası “Bin dokuz yüz seksen dört” ün de ana sorununu oluşturuyor. Yazar “oligarşik kollektivizm” olarak tanımladığı yönetim şeklinin, kitleleri nasıl pasifize ettiğini, onları nasıl sömürdüğünü ve bilinçlerini nasıl egemenlik altına aldığını göstermeye çalışıyor bizlere. Bilim ve teknolojik ilerlemeye karşı olan yönetim, bireylerin dış dünyayla ve geçmişleriyle olan bağlarını da her gün biraz daha fazla kopartıyor. Küçük ve ayrıcalıklı bir azınlığın büyük bir çoğunluğu yönettiği yönetim şekli olan oligarşi, yeni bir sosyalizm, kitaptaki adıyla ingsos (ingiliz sosyalizmi) olarak karşımıza çıkıyor. Fakat sosyalizmin evrensel ilkelerini hiçe sayan bir sosyalizm bu. Dolayısıyla da ne eşitlikten ne de özgürlükten bahsetmek mümkün. İşte Orwell da Marx’ta olduğu gibi umudun ve kurtuluşun proleterlerde olduğunu düşünüyor ve bu sınıfın bilinçlenip örgütlendiği aşamada devrimin gerçekleşeceğini söylüyor.
“Bin dokuz yüz seksen dört” ü mutlaka okuyun. Okuyun ki, bireyler arası eşitliğin, özgürlüğün, bilimin, bilinçlenmenin, etrafımızdaki gerçekliği farkında olmanın, düşünce ve konuşma özgürlüğünün aslında hayatımızda ne kadar da önemli bir yer teşkil ettiğini farkedin.

Yazarın biyografisi

Adı:
George Orwell
Tam adı:
Eric Arthur Blair
Unvan:
İngiliz yazar
Doğum:
Motihari, Bihar, Hindistan, 25 Haziran 1903
Ölüm:
Londra, İngiltere, 21 Ocak 1950
Eric Arthur Blair (George Orwell), 1903 yılında, babasının devlet memuru olduğu Büyük Britanya İmparatorluğu'nun bir dominyonu olan Hindistan'da doğar. Aile 1907'de İngiltere'ye döner, Orwell 1917'de Eton'a girer; orada yayınlanan çeşitli okul dergilerinde sürekli olarak yazıları çıkar. 1922 ile 1927 arasında, o tarihte yine bir Büyük Britanya sömürgesi olan Birmanya'da (bugünkü adıyla Myanmar) İmparatorluğun Hindistan Emniyet İdaresinde çalışır. İlk romanı olan Burmese Days (Birmanya Günleri, 1934) o yıllarda yaşadıklarından esinlendiği bir yapıttır. Bunun arkasından yıllarca süren bir yoksulluk dönemi gelir. Paris'te iki yıl geçirdikten sonra İngiltere'ye döner ve bir yandan birbiri arkası sıra özel öğretmenlik, öğretmenlik, kitapçı dükkanı tezgahtarlığı gibi işler yaparken öte yandan da pek çok süreli yayında eleştiri ve makaleleri çıkar. Down and Out in Paris and London (Paris Ve Londra'da Beş Parasız) başlıklı kitabı 1933'te yayınlanır. Toplumcu ve barışçı hareketlerde öncülük eden yayıncı ve yazar Victor Gollancz tarafından 1936 yılında Lancashire ve Yorkshire'da işsizliğin çok yoğun olduğu bölgeleri gezip incelemekle görevlendirilir. The Road to Wigan Pier (Wigan İskelesi Yolu, 1937) orada gördüğü yoksulluğun güçlü bir betimlemesidir. 1936 sonlarında İspanya'ya giderek Cumhuriyetçiler safında yer alır ve orada yaralanır. Homage to Catalonia (Katalonya'ya Selam, 1938) İspanya iç savaşını anlatır. 1938'de bir hastaneye kaldırılır ve o tarihten sonra sağlığı hiçbir zaman tam düzelmez. Fas'ta altı ay geçirir ve orada Coming up for Air (Hava Almaya Çıkma, 1939[Fransızca çevirinin başlığı: Un peu d'Air frais, Biraz Temiz Hava] adlı ve geçmişe özlemiyle savaş ve nazizm tehdidi altında gördüğü gelecekle ilgili tedirginliğini anlatan kitabını yazar. İkinci Dünya Savaşı sırasında sivil savunmada görev alır ve 1941 - 1943 yılları arasında BBC'nin dış haberler servisinde çalışır. Tribune gazetesinin yazın bölümü sorumlusu olarak sürekli bir politika ve yazın yorumları sayfası hazırlar. Bununla aynı zamanda önceleri Observer, sonra Manchester Evening Newsgazetelerinde de çalışır. Tek siyasi simgesel yapıtı olan Animal Farm (Hayvanlar Çiftliği) 1945'te yayınlanır; kendisine dünya çapındaki ününü kazandıran bu roman ve Nineteen Eighty-Four (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, 1949) olur.

George Orwell Ocak 1950'de Londra'da ölür. Ölümünden birkaç gün önce geniş bilgisiyle ünlü gazeteci Desmond MacCarthy ona yolladığı yılbaşı kutlamasında şöyle yazıyordu: "Siz, İngiliz yazınında silinmez bir iz bıraktınız... Kuşağınızın az sayıdaki anımsanmaya değer yazarlarından birisiniz."

Yazar istatistikleri

  • 4.900 okur beğendi.
  • 42.711 okur okudu.
  • 1.526 okur okuyor.
  • 24.386 okur okuyacak.
  • 885 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları