George Orwell

George Orwell

8.8/10
11.843 Kişi
·
33.162
Okunma
·
4.233
Beğeni
·
50.823
Gösterim
Adı:
George Orwell
Tam adı:
Eric Arthur Blair
Unvan:
İngiliz yazar
Doğum:
Motihari, Bihar, Hindistan, 25 Haziran 1903
Ölüm:
Londra, İngiltere, 21 Ocak 1950
Eric Arthur Blair (George Orwell), 1903 yılında, babasının devlet memuru olduğu Büyük Britanya İmparatorluğu'nun bir dominyonu olan Hindistan'da doğar. Aile 1907'de İngiltere'ye döner, Orwell 1917'de Eton'a girer; orada yayınlanan çeşitli okul dergilerinde sürekli olarak yazıları çıkar. 1922 ile 1927 arasında, o tarihte yine bir Büyük Britanya sömürgesi olan Birmanya'da (bugünkü adıyla Myanmar) İmparatorluğun Hindistan Emniyet İdaresinde çalışır. İlk romanı olan Burmese Days (Birmanya Günleri, 1934) o yıllarda yaşadıklarından esinlendiği bir yapıttır. Bunun arkasından yıllarca süren bir yoksulluk dönemi gelir. Paris'te iki yıl geçirdikten sonra İngiltere'ye döner ve bir yandan birbiri arkası sıra özel öğretmenlik, öğretmenlik, kitapçı dükkanı tezgahtarlığı gibi işler yaparken öte yandan da pek çok süreli yayında eleştiri ve makaleleri çıkar. Down and Out in Paris and London (Paris Ve Londra'da Beş Parasız) başlıklı kitabı 1933'te yayınlanır. Toplumcu ve barışçı hareketlerde öncülük eden yayıncı ve yazar Victor Gollancz tarafından 1936 yılında Lancashire ve Yorkshire'da işsizliğin çok yoğun olduğu bölgeleri gezip incelemekle görevlendirilir. The Road to Wigan Pier (Wigan İskelesi Yolu, 1937) orada gördüğü yoksulluğun güçlü bir betimlemesidir. 1936 sonlarında İspanya'ya giderek Cumhuriyetçiler safında yer alır ve orada yaralanır. Homage to Catalonia (Katalonya'ya Selam, 1938) İspanya iç savaşını anlatır. 1938'de bir hastaneye kaldırılır ve o tarihten sonra sağlığı hiçbir zaman tam düzelmez. Fas'ta altı ay geçirir ve orada Coming up for Air (Hava Almaya Çıkma, 1939[Fransızca çevirinin başlığı: Un peu d'Air frais, Biraz Temiz Hava] adlı ve geçmişe özlemiyle savaş ve nazizm tehdidi altında gördüğü gelecekle ilgili tedirginliğini anlatan kitabını yazar. İkinci Dünya Savaşı sırasında sivil savunmada görev alır ve 1941 - 1943 yılları arasında BBC'nin dış haberler servisinde çalışır. Tribune gazetesinin yazın bölümü sorumlusu olarak sürekli bir politika ve yazın yorumları sayfası hazırlar. Bununla aynı zamanda önceleri Observer, sonra Manchester Evening Newsgazetelerinde de çalışır. Tek siyasi simgesel yapıtı olan Animal Farm (Hayvanlar Çiftliği) 1945'te yayınlanır; kendisine dünya çapındaki ününü kazandıran bu roman ve Nineteen Eighty-Four (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, 1949) olur.

George Orwell Ocak 1950'de Londra'da ölür. Ölümünden birkaç gün önce geniş bilgisiyle ünlü gazeteci Desmond MacCarthy ona yolladığı yılbaşı kutlamasında şöyle yazıyordu: "Siz, İngiliz yazınında silinmez bir iz bıraktınız... Kuşağınızın az sayıdaki anımsanmaya değer yazarlarından birisiniz."
İnsan üretmeden tüketen tek yaratıktır. Süt vermez, yumurta yumurtlamaz, sabanı çekecek gücü yoktur, tavşan yakalayacak kadar hızlı koşamaz. Gene de tüm hayvanların efendisidir.
Bilinçleninceye kadar asla başkaldıramayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.
" insan insana nasıl hükmeder ,Winston?
Winston biraz düsünüp "Acı çektirerek " dedi.
George Orwell
Sayfa 302 - Can yayinlari
Biz düşmanlarımızı yok etmek için uğraşmayız, onları değiştiririz. Bilmem, anlatabiliyor muyum ?
Atıp tutmak kolay.
Bendeki dertler sende olaydı görürdüm seni.
George Orwell
Sayfa 94 - Can Yayınları 61.Basım
Canlı cenazeye dönüşmüşsün.
Görebiliyor musun?
George Orwell
Sayfa 293 - Can Yayınları 61.Basım
İnsanoğlu, kendinden başka hiçbir yaratığın çıkarını gözetmez.
70 yıllık bir fener.

Çok çabuk unuttuk ülkede olanları. Unutmak ve kanıksamak en sevdiğimiz şeyler oldu. "X kişi ne yapsa her zaman haklıdır." kafasından çıkmadığımız sürece bize her yer Hayvan Çiftliği'ydi.

İktidarın açıklamalarının sorgulanmaksızın kabul edilmesini sağlayan ve sürekli hırlayan köpeklerimiz kömür, köprüler, yollar, makarna ve din sömürüsü oldu.

Anlamasak bile kabullendik, çünkü anlamak ve sorgulamak için enerji sarf etmektense kabullenip Hülooğ demek, bize dayatılan şeyleri harfiyen kabul etmek daha kolaydı. Dönüşüm'deki böcek olduk en sonunda ve dönüştüğümüz rolü hiiiiç sorgulamadan başarılı bir şekilde oynadık.

Hayvan Çiftliği toplantıları gibi söylenen her şeyin bir gün mutlaka tamamen değişeceğini bile bile hep birilerinin mitinglerine gittik, vaatlerini dinledik, geleceğe dair ütopik hayaller kurduk bir distopyanın içinde olduğumuzu bile bile. Ama olmadı. Olumsuz olayların suçunu hep üstüne atabileceğimiz Snowball'larımız oldu. Rus uçağı düştü suç Snowball'undu. Çiftliğimize darbe yapıldı suç Snowball'undu. Yolda ayağımız takılıp düştü, nefesimiz sıkıştı, kahvemiz kalmadı ama suç hep Snowball'undu.

Cebren ve hile ile aziz Hayvan Çiftliği'nin, bütün domuzları zaptedilmiş, bütün ahırlarına girilmiş, bütün sürüleri dağıtılmış olduktan ve çiftliğin her köşesi bilfiil işgal edildikten sonra ne anlamı kaldı ki somut ayaklanmaların? Manevi ayaklanmalarımız olmadığı sürece, ilk ve daimi liderimiz Koca Reis'in yaptıklarını, her konuda eşitliği getirdiğini hatırlamadığımız sürece ne anlamı kalır her gün televizyonlar karşısında geviş getirmemizin?

Daha az rakam, daha çok yemek istedi halk. Fakat onlar her zaman daha çok rakam ve daha az yemekle dönüş yaptı. Hiçbir zaman karın doyurmayacak olan anlaşılmaz laf kalabalığı rakamlardan bahsedildi fakat çiftlikte iş saatlerinin artırılmasının rakamlarından kimse bahsetmedi. İşsizlik rakamlarının artmasından kimse bahsetmedi, çiftliğini koruma uğruna ölen hayvanlar hep unutuldu, bütün hayvanlar başından beri eşitti ama bazı hayvanlar öbürlerinden daha eşit oldu çünkü onlar çiftliğe yapılan maddi, manevi darbelere karşı hiç savaşmayıp ahırlarında öylece izleyenlerdendi.

Başka çiftliklerle yeri geldi dost olduk, yeri geldi düşman olduk. Çiftliğimize her gün yeni yeni yollar yapıldığı söylenirken yolsuz yolsuz kimlerle dost veya düşman oluyorduk? Adalet terazisinin bir tarafında birileri her gün ağırlığını basıyorken biz evdeki koltuklarımıza ağırlığımızı basmayı kendimiz için yeterli mi bulduk?

Acaba Orwell'dan sadece 1 yıl önce doğmuş olan ve Orwell'la aynı yıllarda yaşamış olan Nazım Hikmet, bu kitabın yazıldığının üzerinden bir kaç yıl geçtikten sonra 1947 yılında dile getirdiği Dünyanın En Tuhaf Mahluku'ndaki şiirinin şu dizeleriyle
"ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende.
ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
— demeğe de dilim varmıyor ama —
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!"
birlikte Hayvan Çiftliği'ndeki hayvanlara bir selam mı çakıyordu?

E kabahatin çoğu senin çiftliğimdeki bütün Clover'lar, bütün Boxer'lar, bütün Benjamin'ler, bütün Muriel'ler. Çünkü biz artık her şeyi kadere bağladık. Kendi başarısızlıklarımızı ve herhangi bir şey için çaba göstermeyişlerimizi öylece kabullendik ve dününü bile unutan hayvanlara dönüştük.

Çok gizli toplantılar yapıldı, her yer Snowball her yer ihanet her yer paralel dendi. Devran aynı manzara farklı oldu ve bu sefer tezgah altı değil göstere göstere yapıldı her şey. Paranın kıble olduğu yerde 40 tahıl da 40 yem de 40 rekat da nafileydi. Bütün olanların farkındaydın ama sen yine de reddettin, 40 domuz, 40 katır ya da 40 satır yaşasın adalet dedin. Ama zaten hep Boxer gibi suçlular alındı içeri sebep gösterilmeksizin. Çapulcu oldu bütün çiftlikteki hayvanların yeni adı.

Ama ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardı ki Napoleon gibiler elini kolunu sallaya sallaya ülkeyi talan etti. Neyse ki nutku tutulmayanlar vardı azınlıkta da olsa.

Her şeyin farkındalığında olan fakat sessizliğini şimdilik içlerindeki o sevgide korumaya çalışanlardı onlar.
Distopik Kitaplar Serisi Vol 7

George Orwell'in kaleminden nadide bir eser daha. Distopik kitapların dalgalarına kapılmışken, 1984'ü okumamak ayıp olurdu. Orwell'in kalemini hem yaptığı mükemmel sistem eleştirileri, hem de insana dair yaptığı psikolojik tahlilleri sayesinde çok seviyorum. Hayvan Çiftliği kitabında da olduğu gibi, her ne kadar herkes Hayvan Çiftliği kitabına Komünizm/Sosyalizm eleştirisi dese de, benim gözümde adam akıllı bir sistem ve siyaset eleştirisidir.

1984 kitabında önümüze serilen distopik dünya ile yine siyaset eleştirisini çok güzel dile getirmiş Orwell. Üç büyük devletin ki bunlar: Okyanusya, Avrasya ve Doğuasya. Sürekli birbiriyle savaş halinde olan bu devletlerden Okyanusya'nın Londra şehrinde yaşayan, yılı tam olarak kestiremese de 1984 olarak tahmin eden baş karakter Winston Smith ile başlıyoruz olaylara. Halkın %85'i proleterlerden oluşuyor ve de kimse proleterlerin ne yaptığına pek karışmıyor. Geriye kalan %15 Parti üyelerini oluşturuyor. Tabi bunlar da ikiye ayrılıyor iç parti ve dış parti üyesi diye. Ana karakterimiz Winston Smith bir dış parti üyesi. Onun gibi her dış parti üyesi evlerinde, sokaklarda, parti binasında sürekli tele-ekranlar tarafından izleniyor. İzlenme sebepleri ise düşünce suçu. Yani Parti'nin size sunduğu en küçük bilgiye dahi şeksiz şüphesiz inanmanız gerekiyor. Zaten düşünce suçuna yakalanmamak oldukça zor iş. Çünkü parti size geçmişi hep değiştirerek sunuyor. Üretim noktasında size yüzde onbeş gibi bir hedef vaad etti diyelim. Yıl sonunda büyüme yüzde on mu oldu, hiç sorun değil. Çünkü belgelere bakacak olursanız yüzde on beşin silinip yerine yüzde beşin yazıldığını göreceksiniz. Partinin sunduğu hizmet bununla da bitmiyor, Yenisöylem diye bir dil de sunuyor size. Bu yeni dilde kelimeler azaltılmış durumda ve böylelikle geniş çaplı düşünmeniz daha kolay engellenmiş oluyor.

Yapı itibariyle böyle bir dünyanın içinde buluyorsunuz kendinizi. Kurgu olarak kitap akıcı ilerliyor. Sadece Parti'nin SAVAŞ BARIŞTIR, ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR, CAHİLLİK GÜÇTÜR sloganının açıklandığı yer bir miktar sıkıcı olabiliyor. Geriye kalan kısmı merak uyandırıcı bir şekilde sürükleyici devam ediyor.

Distopik dünyamızı tanıtıp, kitabımızın kurgusunu da anlattığımıza göre gelelim kitapta verilmek istenilen meseja. Sadece bir kaç cümle ile dile getirmek isterim. Yönetime gelen kim olursa olsun, getirdiği sistem ne olursa olsun insanın içindeki kötülük yapma kapasitesi yüzünden sistemler daima bozulma ihtimalini kendi içinde barındırır. Baskıcı rejimi ortadan kaldırmak için adalet diyerek gelenler başa geçtikten sonra kendi baskıcı rejimini kurar. İktidar olmanın tadını aldıktan sonra kapitalist sisteme uyup halkı sömürmek bir vicdan meselesi olmaktan çıkıyor maalesef. Ve asıl gücü oluşturan proleterler, yine iktidarın elinde olan tarih, medya ve eğitim ile, eskisine oranla daha mutlu bir hayat sürdüğüne inandırılır, başkaldırması engellenir.

Siyaseti ve dünya üzerinde sadece azınlık bir kısma saadet kazandıran günümüz ekonomisini eleştiren, benim nadide distopik kitaplarım içinde yerini alan bir kitaptır 1984. Okunması şiddetle tavsiye edilir.
Yazarın okuduğum ilk eseriydi. Kitabı araştırırken şu çarpıcı cümleyi görünce çok heyecanlanmıştım:
Hayvanlar eşittir bazı hayvanlar daha eşittir.
Kitap peri masalı tarzında da olsa kendini okutturan anlatımı ile içine çeken bir üslubu var.Üstelik her bir karakteri gerçek yaşamımızda fazlasıyla örneği var.
Başlangıçta adil bir sistem kurmak için yola çıkan hayvanlar yolda bulduklarıyla güç zehirlenmesi yaşıyor..Özetle bu arkadaşlar
Türk halkının her bir ferdinin günümüzde yaşanılan olayların idrakine varması için enfes bir eser ...
Keyifli okumalar...
1984

Ne demeli şimdi?

Kitaplar bu yüzden sevilir aziz dostum. Azınlık tarafından benimsenmesi, bir kuble "yarardan" değildir. İnsanın bedenine vuran aydınlığın, karanlıkla buluşan ekinoks çizgisinde saklıdır cevheri. Ve bu cevher ki her zihinde aynı etkiyi yaratmaz.

"Ya beyazsındır ya da kara." Öyle bir şey yok aziz dostum! İnsan gridir. Kimisi karaya yakın kimisi beyaza.

1984...
Kitabın içeriğine dair inceleme yapmayı , insanların merakını gidermekten öteye geçmediğini farkettiğimden beri, daha çok kitabın üzerimde yarattığı etkiyi dile getirmeyi daha doğru buluyorum fakat burda ufak bir atıfta bulunup "senztez" in buharından faydalanarak küçük bir istisna yapmak istiyorum.

Açıkçası, klasik olarak evreni simülasyondan ibaret olarak düşünmek ya da yapay boyut dedğimiz adeta bilgisayar yazılımı gibi kurgulamak fikri birçok "cesur yeni insan" tarafından düşüncesinde dile getirilmiştir. 1984' ün bana en büyük getirisi, en çokta da bu noktada geçmişin ne derece değiştirilebileceği düşüncesi olmuştur. Ve tabi ki yeni bir dil yaratmanın sıfır zihin üzerine ne derece etki edebileceği...

Düşünün bi, üç beş bilim insanı bir araya geliyor ve kısıtlı bir dil yaratıyor. Kişiler 100 kelime hazinesiyle düşünebiliyorlar. Ve bu 100 kelimenin 80' i itaat, boyun eğmek, saygı göstermek, söyleneni yapmak, kurallara uymak, gelmek, gitmek v.s.

Kısıtlı düşünen insanın davranışları da kısıtlı olmaz mıydı?

Hoşgörü, sevgi, mutluluk, iyi, güzel, yakışıklı, saadet gibi duyguların tanımlaması olmadan kişiler ne kadar özgür düşünebilirdi? Benlikleri kendileri tarafından ne derece günümüz insanları gibi biliçli bir şekilde kabul görürdü? Benlik kişinin kendisine özgü düşünceleri değil midir?

Acı...

Bir insanı seviyorsunuz... Anne gibi, kardeş gibi, sevgili gibi, eş gibi, hayvan sevgisi gibi...

Onun beyinlerini günlerce aç bırakılmış farelerin kemirmelerini düşünmeyi sevebilir misiniz?
İzlemek?
Ya da İSTEMEK?
Öyle ya istemek?

İşte bunun cevabını da sürekli düşünmekle beraber, yapılan Nazi deneyleri ve 1984 sayesinde Koca bir Evet olduğunu bilmek, bizi ahlak ile etiği tekrar sorgulamanın yoluna götürmesi beni de üzüyor aziz dostum.

Sınırsız veya sınırlı olan tek bir şey varsa o da zihin midir?

Öyle midir?

Neden olmasın?
~STALİN ÇİFTLİĞİ~

Sevgili 1K üyeleri, incelememe başlamadan şunu belirtmek isterim ki böylesi önemli bir kitabı değerlendirmek herkes için zor olsa gerek. Sözüm ona kitabın nesnel degerlendirilmesini çok güç bulmaktayım. Çünkü George Orwell' da kitabını yaşadığı talihsiz olaylar sonrası yazması ve onun bir nevî Rusya (Stalin) yüzünden "genel ideoloji" ye taşlamada bulunması yazarın da gayet öznel bir yaklaşım gösterdiğinin kanıtı olduğunu düşünüyorum. Zira o da bunun farkındaymış ki Çapski' nin (Orwell' ın Sovyetler Birliği' ndeki çalışma kampından ve Katin Kıyımı' ndan kurtulmuş, Paris' e gelen bir arkadaşı) anlattıklarından etkilenip kitabında daha sonradan yaptığı bir değişikliktir. Bu değişiklik şudur. Komün rejimini benimseyen çiftlik saldırıya uğrar, hayvanlar korkuya kapılmıştır. [Güvercinler uçuştular, Napoléon (Stalin) da dahil bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar]. --> [ Güvercinler havaya uçuştular, +Napoléon dışında+ bütün hayvanlar kendilerini karınüstü yere atıp yüzlerini kapattılar....]

Burdaki değişiklik Sovyetler Birliğinden kaçan ve rejime karşı olan Orwell' ın arkadaşı Çapski' nin onca acılar yaşamasına karşın Rusya' yı Alman boyunduruğundan" Stalin' in kişiliğinin ve büyüklüğünün" kurtardığını söyler.
"Almanlar, Moskova' yı ele geçirmek üzereyken Stalin kentte kaldı. Moskova' yı onun gözü pekliği kurtardı" der.

Tabi bu değişiklik üzerine Orwell' ın da bir çift sözü vardır. "Böylelikle, Alman saldırısı sırasında Moskova' dan ayrılmayan Stalin' e haksızlık etmemiş oldum. "

Sayın 1K üyeleri... Naçizane görüşüm şudur ki bir toplumun rejim değişikliğinin tamamlanması için ciddi bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Hele ki bu rejim komün rejimi ise. Rusya' da komünizm tam manada başarılı olamadıysa bunun sebeplerini yüzlerce belgeyle ispatlamak mümkündür ama benim için özet niteliğinde bir sebep vardır ki Komünizm' e giden yol sosyalizmden geçmektedir. Das Kapital' i okumuş her insanın komünizm' in kötü bir şey olmadığını zaten anlamıştır. Dedelerimizin Komün rejimini bizlere "dinsizlik" ve dolaysıyla "şeytan işi" söylemlerini dikkate almazsak tabi...

Ben bu açıdan da Orwell' ın komünizmi anlamadığını, kötü bir örnek olan Rusya' nın sadece içinde bulunduğu kötü şartların
dünyaya yansıtılmasının ve yine Orwell' ın kitabını yazmasına esin kaynağı olduğunu düşünüyorum. Yani Orwell, bugün Türkiye' de yaşamış olsaydı, Cumhuriyet ile yönetilen Diktatörlük rejimi karşısında ciddi bir Cumhuriyet düşmanı olabilirdi...

(Spoiler) Çiftlik sahibi çiftlikten ilk kovulduğu zaman komün rejimiyle birlikte hayvanların eşit oldukları ile ilgili ilkeler vardı... Napoléon çiftlik başına geçmeden önce her insanın içinde yaşamak istediği bir distopyadan bahseder... Bunun neresi kötüdür anlamıyorum. Yani rejimin tukaka olmasının nedeni Napoléon ise, bence kötü olan rejim değil, kişilerin kendisidir. Stalin' i eleştirmek eğer rejimi eleştirmekse konuşmamın başında olduğu gibi nesnel bir değerlendirmeden söz edilemez.

Stalin 1927’de kolektivizasyon kararı verdiğinde işlerin trajikleşmesindeki nedene bakacak olursak NEP döneminde zenginleşen köylüleri yani kulakları görürüz. NEP dönemi, bir zorunluluk olarak, Savaş Komünizmi sonrası gelmiş, bu dönemde köylülüğün ticaret yapmasının önü açılmıştır. Bir geri adım olan ve köylülüğün önünü açan NEP’i Lenin önermişti ancak Bolşevik Parti içindeki “işçi muhalefetini” oluşturan Şliyapnikov, Kollontay ve Stalin’i eleştirenlerin dillerden düşürmediği Trotsky eleştirmiş ve NEP’e karşı çıkmıştı. Ama kolektivizasyonu başlatan Stalin NEP’i savunmuştu. Yani, köylülüğe savaş açtığı iddia edilen Stalin aynı zamanda köylülüğün önünü açan NEP’in uygulanmasını sağlamıştı.

Yani kısacası (Lenin toprakları herkese dağıttı. Ama herkes tarlayı ekmedi. 10 birim tarladan 3 birim ürün elde edildi. Bu durum Rusya' da açlık ölümlerine yol açtı. Uzun vadede Rusya' nın sefalet içinde dışa bağımlı olmasına neden olacaktı. Stalin bunu fark etti, toprakları geri aldı, sadece topraktan gelen köylüye verdi arazileri. 10 birim tarladan 10 birim ürün elde edildi. Tabi bu geri alımın nasıl olduğu da aşikar...)

Ben yine de haksızlık etmeyeceğim, kitabı çok fazla beğendim. Akıcı dili, lafı dolandırmaması hoşuma gitti. Edebî derinliği olmamasına karşın ciddi bir hayranlık beslediğimi söyleyebilirim yazara karşı. 1984 etkisi olsa gerek.
Ayrıca kitabı 3 ayda yazmış. Teşekkürler George Orwell.

İyi okumalar...
Daha önce pek çok kitapta karşımıza çıkan yöneten-yönetilen ilişkisinin doğası “Bin dokuz yüz seksen dört” ün de ana sorununu oluşturuyor. Yazar “oligarşik kollektivizm” olarak tanımladığı yönetim şeklinin, kitleleri nasıl pasifize ettiğini, onları nasıl sömürdüğünü ve bilinçlerini nasıl egemenlik altına aldığını göstermeye çalışıyor bizlere. Bilim ve teknolojik ilerlemeye karşı olan yönetim, bireylerin dış dünyayla ve geçmişleriyle olan bağlarını da her gün biraz daha fazla kopartıyor. Küçük ve ayrıcalıklı bir azınlığın büyük bir çoğunluğu yönettiği yönetim şekli olan oligarşi, yeni bir sosyalizm, kitaptaki adıyla ingsos (ingiliz sosyalizmi) olarak karşımıza çıkıyor. Fakat sosyalizmin evrensel ilkelerini hiçe sayan bir sosyalizm bu. Dolayısıyla da ne eşitlikten ne de özgürlükten bahsetmek mümkün. İşte Orwell da Marx’ta olduğu gibi umudun ve kurtuluşun proleterlerde olduğunu düşünüyor ve bu sınıfın bilinçlenip örgütlendiği aşamada devrimin gerçekleşeceğini söylüyor.
“Bin dokuz yüz seksen dört” ü mutlaka okuyun. Okuyun ki, bireyler arası eşitliğin, özgürlüğün, bilimin, bilinçlenmenin, etrafımızdaki gerçekliği farkında olmanın, düşünce ve konuşma özgürlüğünün aslında hayatımızda ne kadar da önemli bir yer teşkil ettiğini farkedin.
Kitapta bütün olaylar aslında çiftlikle geçiyor.Bay Jones çiftlikte ki hayvanları kendi kölesi gibi çalıştırıyor.Üstüne üstlük karşılıgında sadece ölmeyecek kadar karınlarını doyuruyor.Hayvanların arasında yaşlı bir hayvan var.Orada ki hayvanlar ona koca reis diyorlar.Sonra bir gün bu koca reis bir rüya görüyor ve bunun üzerine çiftlikte ki bütün hayvanları toplantıya çagırıyor.Toplantıda ölecegini ve artık köle gibi çalısmayı bırakmalısınız diyor.Daha sonra rüyasını anlatıyor çiftlikte ki hayvanlara.Daha sonra aradan 3gün geçtikten sonra koca reis ölüyor.Burası çok önemli ki.Ölmeden önce bütün hayvanların ufkunu açmıştı.Bu şekilde ilerliyor olay.Uzun zamandır okumak isteyipte okuyamadıgım bir kitapyı aslında.İyi ki okumuşum.Sizin okumanızı isterim.
İlgiyle ve merakla okuduğum bir kitap oldu, çoğu okuyucunun söylediği gibi yazarın "Hayvan Çiftliği" kitabının genişletilmiş versiyonu gibi...

Kitabı okumaya başlarken kitabın özetinde yazdığı gibi ütopik bir hikaye okuyacağımı düşünmüştüm ama okudukça aslında olayların günümüzde fazlasıyla yaşandığını fark ettim. Özellikle şu günlerde mutlaka her okuyucunun okuması ve dersler çıkarması gereken bir roman olduğunu düşünüyorum.

Kitapta insanlar üzerinde kullanılan "Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder, şu anı kontrol eden geçmişi de kontrol eder." yöntemi sanki günümüz dünyasının yöneticileri tarafından çok iyi öğrenilmiş ve uygulanıyor gibi... Okuyun mutlaka, okuduktan sonra bireyselliğin ve özgürlüğün önemini daha iyi anlayacaksınız ama asıl soru şu: İki kere iki kaç eder?
Kısa ve dolu kitap. Benim okuduğum Can Yayınları'nın bastığı basımdı. 152 sayfadan oluşuyor. Bunun yaklaşık 30 sayfası resim. Dolayısıyla bir günde okunabilecek bir kitap. Fakat kısa olması, resimli olması sizi yanıltmasın 500 sayfalık bir çok kitaptan daha değerli bir kitap. Bu yönüyle kesinlikle bir çocuk kitabı değil.

Kitap şekil olarak bir sosyalizm eleştirisi gibi geliyor. Tabi tartışmalı bir durum bu. Sosyalizm hakkında yeterli bilgiye sahip değilim. Fakat gördüğüm kadarıyla bir Sosyalizm eleştirisinden çok insanın kendisine doğru bir eleştiri var. Şahsi düşüncem kitap 1984 kitabının bir uyarlaması gibi. Sorgulamadan inanan, benimseyen insanlara bir eleştiri var. Sistem ister Kapitalizm olsun, ister Sosyalizm olsun onu yöneten, ona tabi olanlar biziz. bu bakımdan insanların içindeki o "kötülükler" devreye girince sistemin adı ve biçiminin hiçbir önemi kalmıyor. Örneğin günümüz Türkiye'sinde de aynı durum var: Tek adam ve ona sorgusuz, karşılıksız bir şekilde itaat eden kimseler. Misal Türkiye'nin Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş sürecinde de, Rusya'nın Sosyalizm'e geçişinde de ezilen kesimler neredeyse hep aynı olmuştur. Çünkü insan ve zihniyeti değişmiyor. Bu bakımdan sistemi vesaire değiştirmeden önce "sıradan" insanlar olarak önce biz değişmeliyiz. Yoksa dünyanın en iyi, en demokratik yasalarını da getirsen hiçbir etki doğurmaz. Kişisel kanaatim insanlar da ancak ve ancak kitap okuyarak, kişisel gelişimlerini tamamlayarak gelişebilir.

Velhasıl, bu kitap bende olduğu gibi okurları bu tür düşüncelere yönlendirdiği ve doğamızdaki kötülükleri apaçık yüzümüze vurduğu için gayet değerli, okunulması gerekilen bir kitap diye düşünüyorum.

Herkese iyi okumalar dilerim.
Bayadır aldığım fakat okumaya bir türlü fırsat bulamadığım ama okumak için de her zaman fırsat kolladığım bir kitaptı. Bla bla bla...
Büyük bir beklentiyle başladım ve aynı heyecanla bitirdim. Sağ olsun hayal kırıklığına uğratmadı.
Orwell'in ütopyası; geçmişin kontrol altına alındığı, karanlık, baskıcı bir yönetim ve bu yönetimin yaptıklarını bilen ve buna kabullenen insanlar...
Çok sağlam bir kurgu ve zekice dizayn edilmiş ayrıntılar...
Okurken sürekli günümüzle bağlantılar kurmaya çalıştım.
Kafka'nın da dediği gibi "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi kafamıza vurulan bir darbe gibi sarsmıyorsa, niye okumaya zahmet edelim ki?"
Gerçekten herkesin ölmeden önce okuması gereken bir kitap çok beğendim tek kötü tarafı heyecanla okudum ve hemen bitti.

Yazarın biyografisi

Adı:
George Orwell
Tam adı:
Eric Arthur Blair
Unvan:
İngiliz yazar
Doğum:
Motihari, Bihar, Hindistan, 25 Haziran 1903
Ölüm:
Londra, İngiltere, 21 Ocak 1950
Eric Arthur Blair (George Orwell), 1903 yılında, babasının devlet memuru olduğu Büyük Britanya İmparatorluğu'nun bir dominyonu olan Hindistan'da doğar. Aile 1907'de İngiltere'ye döner, Orwell 1917'de Eton'a girer; orada yayınlanan çeşitli okul dergilerinde sürekli olarak yazıları çıkar. 1922 ile 1927 arasında, o tarihte yine bir Büyük Britanya sömürgesi olan Birmanya'da (bugünkü adıyla Myanmar) İmparatorluğun Hindistan Emniyet İdaresinde çalışır. İlk romanı olan Burmese Days (Birmanya Günleri, 1934) o yıllarda yaşadıklarından esinlendiği bir yapıttır. Bunun arkasından yıllarca süren bir yoksulluk dönemi gelir. Paris'te iki yıl geçirdikten sonra İngiltere'ye döner ve bir yandan birbiri arkası sıra özel öğretmenlik, öğretmenlik, kitapçı dükkanı tezgahtarlığı gibi işler yaparken öte yandan da pek çok süreli yayında eleştiri ve makaleleri çıkar. Down and Out in Paris and London (Paris Ve Londra'da Beş Parasız) başlıklı kitabı 1933'te yayınlanır. Toplumcu ve barışçı hareketlerde öncülük eden yayıncı ve yazar Victor Gollancz tarafından 1936 yılında Lancashire ve Yorkshire'da işsizliğin çok yoğun olduğu bölgeleri gezip incelemekle görevlendirilir. The Road to Wigan Pier (Wigan İskelesi Yolu, 1937) orada gördüğü yoksulluğun güçlü bir betimlemesidir. 1936 sonlarında İspanya'ya giderek Cumhuriyetçiler safında yer alır ve orada yaralanır. Homage to Catalonia (Katalonya'ya Selam, 1938) İspanya iç savaşını anlatır. 1938'de bir hastaneye kaldırılır ve o tarihten sonra sağlığı hiçbir zaman tam düzelmez. Fas'ta altı ay geçirir ve orada Coming up for Air (Hava Almaya Çıkma, 1939[Fransızca çevirinin başlığı: Un peu d'Air frais, Biraz Temiz Hava] adlı ve geçmişe özlemiyle savaş ve nazizm tehdidi altında gördüğü gelecekle ilgili tedirginliğini anlatan kitabını yazar. İkinci Dünya Savaşı sırasında sivil savunmada görev alır ve 1941 - 1943 yılları arasında BBC'nin dış haberler servisinde çalışır. Tribune gazetesinin yazın bölümü sorumlusu olarak sürekli bir politika ve yazın yorumları sayfası hazırlar. Bununla aynı zamanda önceleri Observer, sonra Manchester Evening Newsgazetelerinde de çalışır. Tek siyasi simgesel yapıtı olan Animal Farm (Hayvanlar Çiftliği) 1945'te yayınlanır; kendisine dünya çapındaki ününü kazandıran bu roman ve Nineteen Eighty-Four (Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, 1949) olur.

George Orwell Ocak 1950'de Londra'da ölür. Ölümünden birkaç gün önce geniş bilgisiyle ünlü gazeteci Desmond MacCarthy ona yolladığı yılbaşı kutlamasında şöyle yazıyordu: "Siz, İngiliz yazınında silinmez bir iz bıraktınız... Kuşağınızın az sayıdaki anımsanmaya değer yazarlarından birisiniz."

Yazar istatistikleri

  • 4.233 okur beğendi.
  • 33.162 okur okudu.
  • 1.221 okur okuyor.
  • 20.348 okur okuyacak.
  • 671 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları