Michel Foucault

Michel Foucault

Yazar
8.6/10
241 Kişi
·
814
Okunma
·
431
Beğeni
·
20.987
Gösterim
Adı:
Michel Foucault
Tam adı:
Paul-Michel Foucault
Unvan:
Filozof
Doğum:
Poitiers , Fransa, 15 Ekim 1926
Ölüm:
Paris , Fransa, 25 Hazira 1984
Michel Foucault (Turkish: [miʃɛl fuko]; doğum adı Paul-Michel Foucault) (15 Ekim 1926 -25 Haziran 1984), Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve sosyolog. 15 Ekim 1926’da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris’teki 4. Henry Lisesi’ne girdi. 1946’da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı.

Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır.

1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960’da Fransaya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Delilik ve Medeniyet" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.

Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.

1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu.

1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970’de en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı.

Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.

1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ayetullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur.

Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger’in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud’un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir.

25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle vefat etmiştir.

Foucault' un felsefi yönünün anlaşılması, bir sosyal bilimler öğrencisi için aşılması ayrıcalık getirecek bir eşiktir. Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genel geçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Faucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.
İnsanların yaşamını, hokkabazların ve dedikoducuların insafına bırakmaktansa, yargıç - hekimlere emanet edilmelidir. Güçlünün ve zenginin yaşamının, güçsüz ve yoksunun yaşamından daha değerli olmadığı kararını verecek olan onlardır.
Gören bakış hükmeden bakıştır; tabiî kendisini nasıl tâbi kılacağını bilmekle beraber, kendi efendilerine de hükmeder. "Karanlıklara ihtiyaç duyan despotizmdir, fakat görkemle ışıldayan özgürlük kendi varlığını sadece insanları aydınlatabilen her türden ışıklarla kuşatılmış olarak devam ettirebilir; fakat zorbalık kendini sadece halkların uykusu sırasında yerleştirebilir ve benimsetebilir... Başka ulusları politik otoritenizle değil, hükümetlerinizle değil ama yetenekleriniz ve bilgilerinizle kendinize bağlayın... Halklar için, boyunduruğu önünde eğilenleri hiç tiksindirmeyen bir diktatörlük vardır: Bu, dehanın diktatörlüğüdür."
"Sayısız güneş sistemlerinin ateşiyle yıkanmış evrenin bir köşesindeki bir kıvrımda bir gün bir gezegen ortaya çıktı,gezegenin üzerinde zeki hayvanlar bilgiyi keşfettiler. Bu,'evren tarihi'nin en gurur verici ve en yalancı dakikası oldu".
Michel Foucault
Sayfa 168 - Ayrıntı
FOUCAUlT: Ben sadece ilk cümlenize cevap vermek istiyorum, eğer polise karşı verdiğiniz savaşın adil olduğuna inanmıyorsanız, bu savaşa girmeyeceğinizi söylediğiniz cümleye. Size Spinoza'dan mülhem bir cevap verip proletaryanın egemen sınıfa savaş açma nedeninin bu savaşın adil olduğuna inanması olmadığını söyleyeceğim. Proletarya egemen sınıfla savaşır, çünkü tarihte ilk defa olarak iktidarı ele geçirmek istemektedir. Ve egemen sınıfın iktidarını alaşağı edeceği içindir ki, bu savaşın adil olduğunu düşünür.
***Foucault'ya göre her çağ, bilimsel söylemi mümkün kılan bir bilgi "parmaklığı" ile karakterize olur. Foucault bunu "epistem" (bilgi) olarak adlandırır. Epistem, bir çağın neleri düşünüp neleri düşünemeyeceğini belirler. (- y.h.n)
Uzun zaman dilin zamanın efendisi olduğuna, verilmiş
sözdeki gelecek bağı gibi bellek ve anlatı değerinde olduğuna; kehanet ve tarih olduğuna inanıldı; aynı zamanda bu hükümranlıkta hakikatin
görünür ve ebedi bedenini ortaya çıkarma gücü­ne sahip olduğuna inanıldı; özünün sözcüklerin
biçiminde ya da onları titreten solukta olduğuna
inanıldı. Oysa o yalnızca biçimsiz bir söylenti ve
ışıldamadır, gücü saklanmasındadır; bu nedenle
zamanın erozyonuyla tek ve aynı şeydir; derinliksiz unutma ve bekleyişin saydam boşluğudur.
445 syf.
·8/10
Kitap çevirinin de etkisi ile, zaman zaman ağır ve anlaşılmaz bi hal alabiliyor. Fakat bu olumsuzluğa rağmen, cezalandıranın yani egemen gücün zamanla hedefinin değişimini anlatıyor. Ve can alıcı bir soru soruyor, ''Şimdiye kadar bedenimizi hedef alan egemen güç, bedenimizden vazgeçip neyi hedef almaktadır ?'' Bu sorudan hareketle, cezaların artık bilincimize yöneldiğini ve bunun modern enstitüleri doğurduğunu belirtiyor, örneğin psikoloji kurumları ve hapishaneler gibi. Kitap bir derya, bir ara içinde yüzmeniz dileği ile..
64 syf.
·1 günde·9/10
Felsefeyle arama mesafe koymuştum kafamı daha çok derslerimle meşgul etmek için ama sınavıma az bir zaman kala bu kitabın beni dağıtmasına müsaade ettim ve başlamadan önce şunu söyleyeyim; puanım 9/10 çünkü bu tadına doyamadığım sohbetin bu kadar çabuk bitmesine sinirlendim. Güzel kitaplar bu kadar çabuk sonlanmamalı.

Ben Michel Foucault’u, şu an ismini yazarken kitabın kapağından yardım alacak kadar az tanıyorum. Sadece ismi kulağımda olan biriydi, kendisini çok duydum. Peki bu cahilliğimle bu incelemeyi yazmaya nasıl cüret edebiliyorum? Hiç inceleme yazılmamış ve yazmak istedim. Ayrıca kitabın bende uyandırdıklarına, bana kattıklarına da değinmek isterim. Yazma nedenimi kimseye açıklama zorunluluğum yok ama hani olur da Foucault’la ilgilenen biri gelip bu kitaba yazılan incelemeyi okumak isterse baştan ne bekleyeceğini bilsin. Ya da beklemeyeceğini 🤦‍️ Anladığınız gibi elde çok malzeme yok yani. Neyse devam...

Ben bilinçli olarak kitap okumaya başladığımdan, geçen sene Martin Eden’le başlayan süreçten beri okuduğum ve içlerinde hiç bilmediğim denizlerde yüzdüğüm kitapların beni alıp başka limanlara bırakmasına izin verdim. Yani Jack London kitabında Nietzsche’den dem vurduysa gittim Nietzsche’yi araştırdım, okudum ettim. Nietzsche de bana Schopenhauer’ı verdi. Schopenhauer ile bambaşka bir alemin içine daldım. Okurken çok başka şeyler hissettim, deneyimledim. Sadece London için değil, bu devam eden süreçte kimi okuduysam onun uğradığı yerlere ben de uğradım. Bazen bu konaklamam çok uzun sürdü (Schopenhauer’ın birden fazla kitabını okumam gibi) bazen de Cioran ile ilgili 5 dakikalık bir YouTube videosu izlemek kadar kısa. Bu gezintilerim hâlâ daha devam ediyor. Birkaç hafta önce Martin Eden’ı tekrar okumuştum. İlk okumamda da Spencer dikkatimi çekmişti ama o zaman İlk Prensipler kitabının Türkçe baskısının olduğundan haberim yoktu. Sadece D&R’da Devlete Karşı İnsan kitabını görüp tek kitabı o diye anında sipariş etmiştim. London’ı bu kadar çok etkileyen bu adamı tanımak için. İkinci okuyuşumda, Levent Cinemre sağolsun, dipnotlar sayesinde yıllar önce İlk Prensipler’in Türkçe’ye de çevrildiğini ama basımının çok uzun zaman önce durduğunu öğrendim. (Martin Eden’ı ilk okuduğun yayınevi İlya’ydı ve çok ama çok kötü bir çeviriydi. O berbat çeviriye rağmen J. London beni nasıl tesiri altına aldı, ne büyük bir adam siz hesap edin artık. 2. Kitap iş bankası, Levent Cinemre çevirisi ve şu an elimde beklettiğim, biraz zaman geçince okuyacağım Engin Yayıncılık baskısı vaaar. Koyu bir Londonkolik ya da Martin Eden fanıyız anlayacağınız vesselam) Kitap karaborsaya düşmüştü anlayacağınız. Yani ikinci eş kitap sitelerinde legal olarak satılıyor ama RESMEN KARA BORSA. 65 lira fiyat konur mu o kitaba el insaf ya. Kitabın değerine paha biçmiyorum zaten haddim de değil ama daha önce 15 liraya satılmış yakın zamanda. Neyse öğrenciyiz dedik yalvar yakar anca 53 liraya düşürebildik ve aldık. O da hâlâ beklemede, okumadım daha.

Neyse konudan çok saptım ama mevzuyu Güzel Tehlike kitabıyla nasıl tanıştığıma bağlayacağım şimdi. (yani umarımm) Artık bu kitap seçim şeklime siz maymun iştahçılık mı dersiniz, tembellik, avamlık ve saçmalık mı dersiniz bilmiyorum. Ben London’a çok güvendiğim için hiç tereddüt etmedim onun referansında kitaplar almakta da okumakta da. Hani diğer kitaplar için belki araştırmadan etmeden atlamam yanlış olabilir. Okuyacaklar listemin kabarıklığı da bundandır. O an okuduğum kitapta adı geçen yazarla/şairle daha sonra tanışmak üzere sözleşiyorum onun kitaplarını okuma listeme ekleyerek. Ama bunlara ömrüm yeter mi ya da hevesim kalır mı ilerde bilmiyorum. İnsanın yapacak bir şeylerinin olduğunu bilmesi, daha çoook okunacak şey var düşüncesi hayatı biraz daha katlanılabilir kılıyor belki.

5. paragraf ve hâlâ Foucault ile ilgili çıt yok -_- Neyse başlıyorum. Bu kitabı da bir başka kitapta görüp aldığımı düşünüyorsunuz muhtemelen ama hayır. Tamamem tesadüf eseri (ya da asla tesadüf değildir belki aslında) inceliğinden de aklım çelinerek aldım. Bir günde okur bitiririm diye düşündüm. Nitekim öyle de oldu ama çok canlar yandı bitene kadar.

Ne zaman böyle kitapları okuduğumda kendimi spastik ve yetersiz hissetmeyi bırakacağım bilmiyorum. Uzun uzun cümlelere ve bu felsefi jargona alışabilecek miyim, çabalarsam olacak mı yoksa zorlamanın manası yok mu bilmiyorum ama uğraşıyorum. Bu uğraştan da büyük zevk alıyorum ama hayatıma yansıtma noktasında noksan gösteriyorum. Felsefi sohbetlere dahil olsam konuşabilir miyim?? 404 NOT FOUND

Anlamak için tekrar tekrar okuduğum onlarca cümle, yine anlamını google’dan arattığım, hiç bilmediğim birsürü kelime oldu. Buna rağmen bir kitabın her satırında mı huzur bulur insan. O bana ilk okuyuşta karmaşık gelen cümleyi, birkaç kelime arayışı ve 2-3 tekrar okuyuşundan sonra anlamanın verdiği hazzı nasıl tarif edebilirim ki. Basamak atlıyor gibi hissediyorum entelektüel anlamda ya da bu anladığıma sevindiğim şeyler bu kulvarda takılanlar için ilkokul seviyesinde sindirmesi çok kolay şeylerdir ve sevincim cahilliğimden gelmedir ama sonuçta bir aydınlanma yaşıyor muyum, yaşıyorum. Benim için bu anlık haz bile yeterlidir. Çok fazla bir şey söyleyemiyorum yine bu kitap hakkında birikimimin yetersizliğinden ötürü ama benim gibi beynini yakmayı, tamlamaları bol cümlelerin ve bilinmezlerin arasında kaybolmayı ve felsefeyi az biraz ilgisi olan herkesi kesinlikle tatmin edeceğini düşündüğüm bir kitap. Bu arada seninle de en kısa zamanda, başkasının söyleşisi aracılığıyla değil birebir tanışacağız Michel Foucault. Bu kez ismini yardım almadan yazdım.
336 syf.
·1 günde·9/10
Foucault ve arkadaşları yaklaşık 150 yıl önce işlenmiş bir cinayetin anatomisini sunuyorlar okuyuculara. Yargıç kararları, zamanın gazeteleri, tanıklar, doktorlar; görüş birlikleri, görüş ayrılıkları... Gerçekten çok farklı bir olay, zaten dönemin Fransa’sında da çok geniş bir yer buluyor kendisine. Birçok gazete ve makaleye konu oluyor. Hatta gazete yayınlarının ve davanın üzerine halk olayla hemhal olup kendi görüşlerini belirten birçok yazı yolluyor gazetelere.

Rivière’in cinayetten sonra hapishanede yazdığı, 71 sayfalık hatırat gerçekten her anlamda çok çarpıcı. İnsana birçok şeyi sorgulatıyor.

Cinayetin haklı gerekçeleri olabilir mi?
Cinayetin altında yatan nedenler?
Cinayeti işleyen kişinin ruh hali?
Cinayeti işleme nedeni?
Cinayetler salt bireysel nedenlerle mi işlenirler?

Hatırat sonrasında ise akılda şu sorular kalıyor;

Akıl sağlığı yerinde miydi, yoksa yerinde değil miydi?
Hatıratı ona ne verebilirdi?
Cezası ne olmalıydı?

Birçok şey soru işareti olarak kalıyor. Lakin bunlar eserin çözebileceği şeyler değiller. Hepsi zamanının problemleri; gerek yargı, gerek sağlık, gerekse de toplum...
59 syf.
·1 günde·8/10
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Bu bir kitap değildir.

Nasıl yani? Eee basbayağı aşağıda gayet de resmi ve cismi, kapağı, belirli boyutları, renkleri, içerisine girince çeşitli bilgileri olan bir kitap değil mi yani bu? Tam olarak öyle değil.

Gördüğümüz her zaman gördüğümüz gibi olmayabilir.

Nasıl ki bir nesne, tuvale ya da resme aktarılırken kendiliğini kaybediyorsa ve biz sadece bu resimde o nesnenin desenini görüyorsak, böylece bu görselin tam anlamıyla bir kitap olabilmesi için de bizim sanallıktan ibaret olan bir imajı görüyor olmamamız gerekirdi. Biraz daha tümdengelelim.

Eğer ortada "bu bir kitap değildir" cümlesi varsa bu ileri sürüş cümlesi de doğal olarak bir kitap olmayacaktır. Çünkü bu sadece bir cümledir, kitap değildir. Ayrıca aşağıdaki resim bir kitabın sadece görüntüsüdür, desenidir, sanal yüklemesidir, gerçek kitap boyutlarından bambaşka nicelikteki dijital boyutlara sahip olan, ağırlığı bile dijital niceliklerle tasvir edilen, bir ekran içerisine sıkıştırılmış, arka kapağındaki yazının bile kendisinin sağ tarafına yerleştirilerek okunmasını sağlattıran, içerisindeki sayfalarıyla beraber değil sadece kapağı görünen bir görüntüden ibarettir.

"Bu bir kitap değildir." diye bir cümle ileri sürüyorsam, bu cümledeki "bu" zamiri de bize kitabın gerçekliğini sunmaz. Çünkü "bu" da bir kitap değildir. Ayrıca bu aşağıda gördüğünüz çerçeve, kitabın görseli, bu yazıların bütünü, onun kitap olmamasına dair söylenen herhangi bir şey de kitap değildir. Kitabın altta gördüğünüz sanal görüntüsü, elinizde tuttuğunuz kitapların her zaman alıştığınız görüntülerine istediği kadar benzetilmeye çalışılsın, istendiği kadar "bu bir kitaptır" ya da "bu bir kitap değildir" densin ne alttaki görüntüye ne de bu cümlelere karşı çıkan bir ileri sürüştür bunlar, yani bunlar da kitap değildir.

Hiçbir yerde bir kitap göremiyorum hala. Şu an size buradan bir kitap fotoğrafı paylaşsam bu da benim bunu yansıtış aracımdır.

Benim bu kitaptan anladığım :
Herkesin piposuna kimse karışamaz.

Benim bu kitabı farklı yere koymamın sebebi : René Magritte'in pek çok tablosuna karşı bir Foucault bakışı yakalayabilmek, öğrenildiğinde ufku iki katına çıkaran şeyler kategorisinde kendine yer bulabilmektir.
336 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10
"Her insan, büyük gaddarlıklar içeren eylemler gerçekleştirme yetisine sahiptir."

İncelemeye başlarken kitabı bitirdiğimde kafamda canlanan şu soruyu yazmak istiyorum. Aslında kitabın genelini incelediğinizde Foucault'da beliren şu soru ile ortak bir karşılaşma yaşıyoruz. Riviere gerçekten kurtarılabilir miydi? ya da hafifletici sebeplerden faydalanabilir miydi?

Kitap tam anlamıyla bu soru etrafında dönüp duran psikolojik ve sosyolojik bir analiz taşıyor. Bu analizler de psikiyatrik bir bakışla yorumlanıyor. Riviere cinayetleri işledikten sonra bir çok doktor ve profesör tarafından inceleniyor, dinleniyor ve araştırılıyor. Ancak hem o dönemin bilim yetersizliği hem de Riviere'in eşsiz bir sapkınlığı olması nedeni ile bütün çalışmalar yetersiz kalıyor. Bir yerde bu yetersizlik Riviere'nin ölümü ile sonuçlanan olaylar dizisi haline dönüşüyor. Şunu da belirtmek gerekir ki bu sırf bir cinayet hikayesi değildir. Dönemin sosyolojik ve kültürel yapısı özellikle Foucault'un taşrada yaşayan emekçi sınıfın yapısına dair fikirleri ve bu taşrada ki toplumsal yapının aslında bir şekilde Pierre Riviere'yi nasıl dışlanmış, yalnızlaştırılmış bir canavara dönüştürdüğünü de gözler önüne seriyor. Kitabın bir bölümünde şu durumdan bahsediyor. "Riviere 4 yaşından itibaren değişmeye başladı onu iyileştirmesi gereken ise toplumdu ancak bunda başarılı olamadılar." Bu doğrultuda Riviere'nin adli portresine baktığımızda Foucault ve arkadaşlarının gizli kalmış bir çok bölgeyi aydınlatarak işlenmiş olan suçun bütün sorumluluğunu Pierre Riviere'den almış olduklarını görürüz. Üzerine daha çok şey yazılabilir olmasına rağmen

Foucault'un şu sözleri Riviere'nin cinayetleri işlemesini net bir şekilde ifade ediyor. Diyor ki "Cinayet, iktidar ve halk arasında mutlak sadelikte bir ilişki kurmaktadır: öldürme emri ve öldürme yasağı; öldürülmek, idam edilmek: gönüllü kurbanlık, dayatılan ceza; bellek, unutuş." Ve ekliyor; "Riviere'nin anlatı cinayetini hazırlaması işte bu karanlık savaş üzerinde temellendi ve bu savaş aracılığıyla anlatı cinayeti ile kurbansal ve şanlı cinayetler tarihi arasındaki ilişkiyi sağlamıştı, ya da daha doğrusu, kendi elleriyle tarihi bir cinayet gerçekleştirmişti."

Şimdi sormamız gereken son bir soru kalıyor. Oda kitabın sonunda karşımıza çıkıyor.

"Sömürgeci, yayılmacı siyaset nezdinde "vatan uğruna" cinayetlerin normal, meşru sayıldığı toplumda, ailesinin fertlerini katleden bir köylü nereye oturtulmalıdır?"
68 syf.
·11 günde·10/10
“İktidar” ın, bizim de katılmamızla, suç ortaklığımızla düzenlediği “ söylem” lerle,
‘çağdaşlık’ adına, yaşam alanlarımızda bizi nasıl aldattığı, kurulmasına katıldığımız “ düzen” içinde bizi nasıl biçimlendirdiği, hizaya soktuğu, istediği itaat noktasına getirdiği... Oluşturduğu “ hastalık”, “ delilik”, “ suçluluk”, “ cinsellik” alanlarıyla, insanca özgürlüğümüzü nasıl ‘düzenlediği’, bedenimizi nasıl ‘terbiye’ ettiği, ‘zihni’mizi nasıl 'sağlıklı’ kıldığı, ‘eğilimlerimizi’ nasıl ‘yönlendirdiği’ —bizi nasıl “ iyileştirdiği...
Bu “ iyilik” bizi bugün huzursuz edebiliyorsa; ‘çağdaş’ toplumun artık ‘gönül rahatlığı’yla geriye çekebildiği, ama her an yeniden kurulabilecek bir baskıya hazır tuttuğu iktidar mekanizmaları içinde, rahat etmenin rahatsızlığını duyuyorsak; Batılı insanın refah içinde vicdan azabı çekişine
yakınlaşıyorsak, bu,—garip ya işte— çağdaşlaştığımızdandır. Foucault da, çağdaşlığın gereklerinden biridir —ya da, biriydi, mi demeli, artık...
71 syf.
·Puan vermedi
Michel Foucault ve Chomsky'nin tartışmalardan oluşan bu kitabı, televizyon programından kitaba aktarılmış. Çok keyifli tartışmaların döndüğü bu tartışmada Chomsky, Foucault'ya göre oldukça gençtir. Dil çalışmaları ve felsefi politik yaklaşımı henüz terü tazedir. Foucault, Chomsky'yi Yapı-sökume uğratır bir kaç yerde. Özellikle politik ve felsefi tartışmalarda. O bildik küstah ifadeleri ve kendinden emin münferit özgünlüğü insanı pek çok yerde güldürür. Insan doğası, öz tartışmalarının, politik tartışmaların döndüğü bir atmosferi kitabı okurken hissedebiliyorsunuz.
445 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Foucault'nun Hapishanenin Doğuşu kitabını okumayanlara öncelikli tavsiyem, bir an önce okumalaridir. Fransız ceza hukukunun disipline edici yöntemsel değişimini konu ettiği bu kitap, Damiens diye bir vatandaşın Kral'a karşı giriştiği suikast sonucu, Damiens'in korkunç şekilde cezalandirmasini konu edinir. Tabi okumayanlar bunun tarihsel bir roman olduğunu sanabilirler ancak Foucault'nun yapmaya çalıştığı şey, 18. Yy Fransa'sinda ceza yontemindeki radikal dönüşümü incelemek. Timarhaneler, Hapishaneler, Engizisyon, disipliner ceza teknikleri vs.. Hatta Jakobenler döneminde icat edilen giyotinin insan bedeni üzerindeki etkilerini de inceler. Siyasa ve ekonomik donusumun ceza sisteminde yaratmış olduğu dönüşüm ile beraber, celladin yerini teknisyenler ordusunun alması Foucault'nun aydınlanmaya olan radikal eleştirisini de günyüzüne çıkarır.
445 syf.
·Puan vermedi
Michel Foucault hem felsefeci hem tarihçi yönü olması muteber bir kaynak oluşturmasına katkı sağlamış. "Ceza" nın tarihini ele alırken sosyolojik değişim motifini işlemiş. Kitapta en başından beri iktidarın birey ve toplum üzerinde hükmetme arzusuna şahit oluyorsunuz. Ceza ilk zamanlarda iktidarın insan bedenine hükmetme gücü yani "azap" şeklinde kendini gösterirken bu "eza" ya doğru evrilmeye başlamış; yani artık ruh ve zihne hükmetme ile güçlenmiş diyebiliriz. Suçlunun cezalandırilmasindan ziyade suçun sebepleri bulunarak disiplin adıyla yok etme yoluna gidilmiş. Modernleşen zaman ile birlikte yeni bir siyasi anatomi oluşumunda ceza sosyolojik bir materyal olarak kullaniliyor. Banthom'in panoptikan hapishane modeli disiplin adıyla güzellenerek normalleşen makineleşen bireyler üretmek hedefleniyor. Bu model okurken size George Orwell'ın 1984 kitabını ve ordaki izlenme hislerini anımsatacaktır. Kitabi okurken yaşam hapishanesinde olduğumu hissettim. Keyifli okumalar demek isterdim ama sanmıyorum.
798 syf.
·Beğendi·Puan vermedi
Bu eser ne ilginçtir deliliğin düşünsel anlamda geri düşündüğümüz çağ ve toplumlarda daha özgür bi durum ortaya koyduğunu anlatiyor.onceleri hayatın icin de olan deli sonra modernite ile beraber bir nevi hapishaneye tıkılıyor.ve süreç aydınlanma aklın üstün olduğu toplumlarda devirde oluyor.deli ve aklını kaçıranlar yeniden tanımlanıp aslında cik daha vahim bir süreci yaşıyorlar.boylece aklı töz alan modern insan delinin negatif kimliği ile kendini tanımlıyor kendini meşrulaştırıyor...acaba diom onlara bu süreç dayatan bizler mi deliyiz ...

Yazarın biyografisi

Adı:
Michel Foucault
Tam adı:
Paul-Michel Foucault
Unvan:
Filozof
Doğum:
Poitiers , Fransa, 15 Ekim 1926
Ölüm:
Paris , Fransa, 25 Hazira 1984
Michel Foucault (Turkish: [miʃɛl fuko]; doğum adı Paul-Michel Foucault) (15 Ekim 1926 -25 Haziran 1984), Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve sosyolog. 15 Ekim 1926’da Poitiers'de doğdu. Babası, oğlunun kendi kariyerini takip etmesini isteyen bir cerrahtı. Foucault, Saint-Stanislas Okulunu bitirdikten sonra, saygın bir okul olan Paris’teki 4. Henry Lisesi’ne girdi. 1946’da, daha önce sınavlarında başarısız olduğu École Normale Supérieure’e kabul edilen dördüncü öğrenciydi. İkinci Dünya Savaşı sırasında Poitiers, Alman ordularının işgali altında kaldı.

Maurice Merleau-Ponty ile felsefe çalıştı. 1948’de felsefe diplomasını, 1950’de psikoloji diplomasını aldı ve 1952’de psikopatoloji diplomasıyla ödüllendirildi. 1950-1953 yılları arasında Fransa Komünist Partisi'nde yer almıştır. Partiye girişi Louis Althusser aracılığıyla olmuştur. Ancak Stalin'in Sovyetler Birliği'nde izlediği politikalar onu partiden soğutmuş ve bir süre sonra partiden ayrılmıştır.

1954’ten itibaren dört yıl İsveç’te Uppsala Üniversitesi’nde doktora tezini yazdı. Zamanın Uppsala Üniversitesinin pozitivist damarı Foucault'un tezini bilimsel bulmayıp kabul etmedi. Birer yıl da Varşova ve Hamburg Üniversitelerinde Fransızca öğretti. 1960’da Fransaya Clermont-Ferrand Üniversitesine felsefe bölüm başkanı olarak döndü. "Delilik ve Medeniyet" (Folie et déraison. Histoire de la folie à l'âge classique) kitabındaki teziyle doktorayla ödüllendirildi. Aynı yıl Foucault, kendinden on yaş küçük olan felsefe öğrencisi Daniel Defert’la tanıştı. Defert’ın politik aktivizmi çalışmalarında ona yol gösterdi. Foucault, Defert’la aralarındaki ilişki için çok sonraları bunun zaman zaman da aşka benzeyen uzun soluklu bir tutku ilişkisi olduğunu söyledi.

Foucault’nun ikinci önemli eseri "Kelimeler ve Şeyler" (Les mots et les choses) 1966’da yayımlanan karşılaştırmalı bir ekonomi, doğa ve dil bilimleri çalışmasıydı. Çok satan bu kitap Foucault’nun adının tanınmasında büyük rol oynadı.

1966-1968 arasında Defert’la birlikte Tunus’a gitti ve birlikte tekrar Paris’e döndüler. Foucault, Vicennes’deki Paris-VIII Üniversitesi’nde Felsefe bölüm başkanı oldu, Defert da sosyoloji bölümünde ders vermeye başladı. 1968 öğrenci hareketinden oldukça etkilendiler. Aynı yıl Foucault başka aydınlarla beraber Hapishane Bilgilendirme Grubu’nu (Groupe d'information sur les prisons) kurdu.

1969’da "Bilginin Arkeolojisi"’ni (Archéologie du savoir) yayımladı. 1970’de en önemli araştırma enstitülerinden biri olan Fransa Koleji’ne Düşünce Sistemleri Tarihi profesörü olarak seçildi. 1975’te belki de en etkili kitabı olan "Hapishanenin Doğuşu"’nu (La naissance de la prison) yayımladı.

Ömrünün kalan yıllarında kendini "Cinselliğin Tarihi" (Histoire de la sexualité) çalışmasına adadı. 1976’da ilk cildini yayımladı, çalışmasını tam bitirememiş olsa da ikinci ve üçüncü ciltler 1984’teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.

1978'li yıllarda İran'da Şah karşıtı gösteriler ayyuka çıktığında Foucault, Corriere della Sera ve Le Nouvel Observateur dergilerine muhabirlik yapmış, İran'ı ziyaret etmiştir. Paris'te Ayetullah Humeyni ile görüşmüş, İran'daki muhalefet liderleri ve gösteriye katılan insanlarla mülakatlar gerçekleştirmiştir. İran'a ilişkin "Ruhsuz dünyanın ruhu" gibi yazdığı makaleler ve kullandığı "siyasi ruhanilik" kavramı ilginçtir. Bu makaleler İngilizceye çok sonradan tercüme edilmiş, özellikle 11 Eylül saldırılarının ardından ilgi görmüş; siyasal İslam, İran-Batı ilişkileri bağlamında incelenen metinler olmuştur.

Michel Foucault, daha çok toplumdaki daimi doğruları inceleyen bir filozoftu. Nietzsche ve Heidegger’in düşüncelerinden oldukça etkilenen Foucault, çalışmalarında çoğunlukla Karl Marx ve Sigmund Freud’un fikirleriyle mücadele etti. Hapishaneler, polis, sigorta, delilik, eşcinsellik ve sosyal haklar konularında çalıştı. Bütün çalışmalarını modernitenin bireyler üstündeki etkisi ve getirdiği yeni iktidar ilişkileri üstüne kurdu. Öte yandan Gerard Raul'a verdiği röportajda post-modernist yahut post-yapısalcı olarak tasnif edilmeyi reddettiğini söylemiştir.

25 Haziran 1984'te Paris'te yakalandığı AIDS hastalığı nedeniyle vefat etmiştir.

Foucault' un felsefi yönünün anlaşılması, bir sosyal bilimler öğrencisi için aşılması ayrıcalık getirecek bir eşiktir. Foucault toplumdaki daimi doğruların oluşum sürecini modernist bir bakış açısı olarak görür ve kökten reddeder. Postmodernite kendini genel geçer doğruların aksine hareket eden bireylerde ve düşünüşlerde bulur. Bu nedenledir ki Foucault deliler üzerinde araştırmalar yapmıştır. Deliler ona göre toplumun daimi doğrularına uygun hareket edemeyen bireylerdir. Toplumun genelini bir oda içerisinde gören Faucault bütün düşüncelerin, hareketlerin bu daimi doğrular çerçevesinde yahut kıskacı altında ortaya çıktığını iddia eder. Gay, lezbiyen, transseksüel, biseksüel oryantasyonlar daimi doğrulardan ayrı doğrular çerçevesinde oluştukları için postmodernitenin varoluşunu ve moderniteden çıkıldığını gösterir (modernite bu kavramları asla kabul edemezdi). Foucault kendi çalışmalarının bile genel geçer daimi doğrulardan olmaması gerektiğine inanır ve çalışmalarının kullanıldıktan sonra atılmasını öğütler.

Yazar istatistikleri

  • 431 okur beğendi.
  • 814 okur okudu.
  • 47 okur okuyor.
  • 2.465 okur okuyacak.
  • 49 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları