Necib Mahfuz

Necib Mahfuz

8.0/10
281 Kişi
·
683
Okunma
·
78
Beğeni
·
5.326
Gösterim
Adı:
Necib Mahfuz
Unvan:
1988 Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Mısırlı Yazar
Doğum:
Kahire, Mısır, 11 Aralık 1911
Ölüm:
Kahire, Mısır, 30 Ağustos 2006
Necib Mahfuz (Mısır telaffuz: [næˈɡiːb mɑħˈfuːzˤ]), 1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mısırlı yazardır (11 Aralık 1911 - 30 Ağustos 2006). Nobel ödülü kazanan ilk müslüman ve tek Arap yazardır. "Ortadoğu'nun Balzac'ı" olarak tanınır. Hayatı Mahfuz, Kahire'nin Cemaliye bölgesinde 6 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir tüccarın oğlu olan Mahfuz, adını kendisini doğurtan Profesör Necib Paşa Mahfuz'dan aldı. 70 yıllık kariyeri boyunca 34 roman, 350 küsur kısa hikâye yayımladı. Kitaplarının çoğunda, hayatının tamamını geçirdiği ve Nobel ödülünü almak için bile ayrılmadığı Kahire'nin tarihi mahallelerindeki yaşamı; modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan sıradan insaları anlattı; pek çok kitabı Arap fimlerine konu oldu. Edebiyata olan ilgisi, 1920'lerde Mustafa Lutfi el-Manfuluti'nin makale ve şiirlerini okumasıyla başlanıştı. Abbas Mahmud el-Akkad, Taha Hüseyin, İbrahim el-Mazinî, M. Hüseyin Heykel, ilk dönemde kendilerinden en çok etkilendiği yazarlar arasındadır. Yazı hayatına, 1928'de Selame Musa'nın çıkardığı el-Mecelle el-Cedide dergisinde yayımladığı değini yazıları ve öykülerle başladı. Kahire Üniversitesi'nde felsefe öğremi gören Mahfuz'un ilk romanı Abes el-Akdar 1939'da yayımlandı. 1957'de yazdığı Kahire Üçlemesi ile Arap edebiyatının tanınmış bir ismi oldu. Bu üçlemede Kahire'de yaşayan bir ailenin üç kuşağının 1. Dünya Savaşı ve 1952'deki Nasır darbesine kadar olan dönemde yaşadıklarını ve Mısır toplumununu değişimini anlattı. Değişik kurumlarda çalışan Mahfuz, en son Kültür Bakanlığında müsteşar olarak görev yaptı. 1971'de söz konusu görevinden emekli olmasından sonra, el-Ahram gazetesinde yazar olarak çalışmıştır. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'a İsrail ile yaptığı barış antlaşmasında verdiği açık destekten ötürü birçok Arap ülkesinde kitapları yasaklandı. 1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonra bu yasaklar kalktı. 1989 yılında Mısırlı köktendinci Ömer Abdülrahman tarafından hakkında ölüm fetvası çıkartılan Mahfuz, 1994 yılında Kahire'deki evinin önünde bıçaklı saldırıya uğradı. Saldırıdan yaralı kurtulan Mahfuz, sağ kolundaki sinirler zedelendiği için yazmakta büyük güçlük çekmeye başladıysa da ilerleyen yaşına rağmen edebiyattan kopmadı ve kısa hikâyeler yazmaya devam etti. 2006 Temmuz'unda düşerek kafasından yaralandı. 30 Ağustos 2006 günü Kahire'de 95 yaşında vefat etti. Mahfuz ülser, böbrek ve kalp rahatsızlıklarından mustaripti. 31 Ağustos 2006 günü Kahire'de devlet töreniyle uğurlandı.
''Yazmak düşünüp, hissedebilen insanların harcıdır, gece kulüpleri ve barlardan çıkmayan zevk düşkünlerinin değil. Fakat kötü zamanlardayız. Eğitimlerini şüphesiz bir sirkte alan ve numaralarını sergileyecek en uygun saha olarak gazeteciliği seçen türedilerle, palyaçolarla çalışmaya mahkumuz."
İnsanın ülkesi, nerede mutluluk ve onurlu bir hayat bulabiliyorsa orasıdır.
Necib Mahfuz
Sayfa 72 - Kırmızı Kedi
İnsanın kendine paspas olacak bir kalbin yanından geçip gitmesi tuhaf değil mi?
Tek bir saat, bazen bütün ömre, hatta fazlasına değer.
Necib Mahfuz
Sayfa 191 - HİTKİTAP - Temmuz - 2016
NECİB MAHFUZ VE KİTAP YASAKLAMA HAKKINDA

1000k'dan önce yazarın hayatını öğrenme, düşünceleri ışığında eserleri ile buluşma gibi bir hedefim olmamıştı hiç. Şimdi ise kitabı okuduktan sonra ilk düşündüğüm olgu. Necib Mahfuz 1988 Nobel ödüllü, Mısır orijinli ve zamanında kitapları yasaklanmış, hakkında 'fetva' verilmiş bir yazar. Aziz Nesin'in Salman Rushdie'ye ait Şeytan Ayetleri kitabını çevirmesine ilişkin tartışmalar sonrası radyoda kendini savunduğu sırada 93 yılında çevirmek istediğini söylediği kitap da Mahfuz'un Cebelavi Sokağı'nın Çocukları Hatta Mahfuz için Cebelavi Çocukları olmasaydı Şeytan Ayetleri yazılamazdı denmiş ve yazar 1994 yılında kılpayı ölümden dönmüş. ( Şeytan Ayetleri'nin Türkçesi basıldı mı bilemiyorum.)

Türkiye’de de kitapları toplatmak, yasaklamak ya da yazarlarını yargılamak, hedef göstermek sıradan olaylar. Tüm yasaklanan kitaplar diye bir liste yapılsaydı karşımıza sadece kitap isimlerinden oluşsa bile muhtemelen bir kaç cilti bulacak bir seri çıkardı. Çünkü sadece Türkiye'de bugüne kadar olanlar 23000'i geçmiş durumdaymış.

Genel olarak bazı sebepler ön plana çıkıyor yasaklama mevzusunda. Halkı suça teşvik etmesi, halkın bir kesimini diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmesi, müstehcen olması, komünizm/siyonizm/..izm propagandası yapması, dine saldırı/dini değerleri aşağılaması en popüler nedenler. Mesela Bülbülü Öldürmek 'ırkçılık' içerdiği için, Alice Harikalar Diyarında 'hayvanlara haddinden fazla insan özellikleri yüklenmiş olmasının insanlara hakaret sayılacağı' gibi trajikomik sebeplerle çeşitli ülkelerde yasaklanmış.

Şimdi asıl soru bazı kitaplar yasaklanmalı mı ya da her kitap illa basılmalı mıdır? Bazı kısımları çıkartılması uygun mudur? Şu aralar Ankara grubunda Şibumi okunduğu için örnek ondan verilebilir, çıplak elle adam öldürme vs. (Gerçi Tuco Herrera sansürsüz ilk basımına sahipmiş :)) durması gereken kısımlar mıdır? Manevi değerleri aşağılamada bir sınır var mıdır yoksa sınırsız bir özgürlük içinde yazanlara hoşgörü mü duymamız gerekir? Şartlı, amalı cevaplarım, kırmızı çizgilerim var benim de bir çoğumuz gibi.

Kitaba gelirsek akıcı, sürükleyici, meraklandırıcı bir konusu, dört koldan bilinç akışı ile, iç monologlarla dolu, bir günümüzde, bir geçmişte seyreden bir anlatımı var. Beğenilmeyecek gibi değil. Sadece önemli bir sorun güzide ülkemizde Arapça aslından çeviren bulunamadığı için sanırım İngilizce'den çevrilmiş Kırmızı Kedi Yayınevi'nde. Lanet olsun'lar havada uçuşuyor.

Necmettin Zafer in #29041902 etkinliğiyle okudum. Nobel ödüllü yazarlara beklerim hepinizi.
Necib Mahfuz, Kahire üçlemesi serisinin bu ikinci kitabında, Ahmet Abdülcevat ve ailesini anlatmaya devam ediyor.

Aradan yıllar geçmiş, aileye yeni üyeler katılmış. Aileden ve çevresindeki insanlardan maalesef ki gerek ölümler ve gerekse başka sebeplerden dolayı ayrılanlar olmuştur. Artık 1910 lu yıllar gerilerde kalmış, 1920 li yıllar yaşanmaktadır.

Serinin bu ikinci kitabı olan Şevk Sarayının ilk üçte birlik bölümünde yazar, ailenin yıllar sonraki bu yeni şeklini özetledikten sonra, son üçte ikilik kısmında esas olaylara giriyor. Saray Gezisinde Ahmet Abdülcevat ön planda olarak tüm aile fertleri , geniş bir şekilde anlatılırken, Şevk Sarayında ağırlıklı olarak olaylar, Ahmet Abdülcevat, Yasin ve Kemal üzerinden kurgulanmaktadır. Diğer aile fertleri ve kişiler sadece gerektiği ölçüde anlatılmaktadır. Dönemin gelişen siyasi olaylarına ise daha nadir ve satır aralıklarında yer verilmektedir.

Sonuç olarak, Şevk Sarayı da beğenerek okuduğum kitaplar arasında yerini aldı. Okunmasını da tavsiye ederim.
1988 yılında nobel edebiyat ödülü alan ve bu ödülü almış ilk müslüman yazar olan Necip Mahfuz'un okuduğum ilk kitabı.Ve açıkça itiraf etmeliyim ki yazarın yazım tekniğine,anlatımına hayran kaldım.sanki bir kitap yazmamışta,eline kalemi kağıdı almış herhangi bir şey konuşur gibi çok rahat bir şekilde başlamış yazmaya ve karalamasız,müsveddesiz direkt yazıp bitirmiş gibi bir his bıraktı bende.Kitap o kadar akıcı ki,hani bir deyim vardır ya; su gibi akıp gidiyor diye işte aynen öyle.300 sayfalık kitabı iki oturma da bitirdim çıktım.insan elinden bırakamıyor.kitap ta 1940 lı yıllar da ,daha doğrusu ikinci dünya savaşı yıllarında,Mısır'ın Kahire şehrindeki küçük bir sokaktaki insanların,yaşantıları, birbirleriyle ve sokak dışı kesimdeki insanlarla olan ilişkileri anlatılıyor.karakterler o kadar iyi seçilmiş ki neredeyse her çeşit insana rastlamak mümkün.ama başta da dediğim gibi benim için yazarın yazış özelliği daha çok ön plana çıktı.eğer diğer kitapları da bu şekilde güzel,net ve akıcı bir dille yazılmış ise, ben daha çoook Necip Mahfuz eseri okurum gibi geliyor bana.
Bir ailenin ve Mısır'ın yaklaşık 40 yıl süren bir dönemini anlatan, Kahire Üçlemesi adlı serinin son kitabı. ,''Assolistler hep en son çıkarlar'' deyimi ve gerçeği vardır ya, işte Necib Mahfuz tam bu söze uygun olarak seriyi böylesine muhteşem bir kitapla sonlandırmış.

Şeker Sokağın da artık torunlar büyümüş olduğundan , ağırlıklı olarak, onların yaşamı da dahil edilerek , aileden geriye kalanların dramları ve yine dönemin siyasi olayları anlatılmakta. Yazar müthiş bir ustalıkla adeta ''bundan önceki bin sayfa tutan iki kitabı size, bu kitaba ve bu sona hazırlık için okuttum ''der gibi yazmış. Serinin kitaplarının hepsi ayrı ayrı anlatımlar ve özellikler taşısa da, ortak yönleri hepsinin de harika olması. Ama en muhteşemi,en vurucusu bana göre bu son kitap olan Şeker Sokağı. İnanın bana insanı bir çok yönden aşırı derecede etkiliyor.

Kahire Üçlemesi insanlara, o kadar çok mesajlar veriyor ki bunu 1300 sayfa tutan seriyi bitirdiğinizde daha çok farkediyorsunuz. Aslında bu serinin tamamı hakkında ayrıca bir inceleme yazısı yazmanın daha doğru olacağı kanısındayım. Ama şu anda yazamayacağım.

Mutlaka okunması gereken bir üçlü kitap serisi diyerek sözlerimi noktalıyorum.
İlk kez Necip Mahfuz okudum arkadaşlar. Yazarın Nobel ödüllü bir yazar olmasına rağmen bu kadar az okunmasına da şaşırdım. Eser kısa 160 sayfalık bir kitap arkadaşlar. Kısa olduğuna bakmayın edebi açıdan çok zengin bir kitap. Yazarın Nobel alması kesinlikle boşuna değil bence. Dili çok güzel, akıcı ve aralardaki küçük alıntılar gerçekten çok güzel bir dil oluşturmuş.

Konusunu az buçuk Albert Camus – Yabancı’ya benzettim. Romanın ana karakteri Ömer adlı vurdumduymaz bir baba. Önce rahatsız sanıyorsunuz ama romanda sona doğru gelindikçe şizofren bir baba olduğunu anlıyorsunuz. Bu sürece kadar ki romanın içeriğinde; zamparalık, şairlik, aşk, siyaset konuları işlenmiş. Ruhunu kaybeden Ömer’in iç dünyasındaki savaşı. Hastalığını kendisi çözmek için arayışlara girmekte olan ana karakterin yaptıkları ile oluşmuş bir roman.

Spoiler vermemek adına çok derine inmiyorum arkadaşlar ama kanımca güzel bir kitap. Tavsiye ederim..
Uzun zamandır okumak istediğim bir romandı "Midak Sokağı". Öncelikle eserin dilinin gayet akıcı olduğunu belirtmeliyim. Mısır'ın ara sokaklarından birinde Midak Sokağı'nda geçiyor olaylar. Mahalle insanları zaman ve mekan içinde realist bir tutumla ele alınmış. Karakterler çeşitli ve de çok sayıdadır.

# Yoksul bir kenar mahallenin içinde yaşayan insanların olağanüstü ya da gösterişli olmayan hikayeleri, psikolojik çözümlemeleri oldukça iyi betimlenmiş. Zaman ikinci dünya savaşı yıllarıdır. İnsanlar para sahibi olabilmek, sosyal sınıf atlayabilmek için İngiliz Ordusuna yazılırlar. Savaş bitince işinden olan insanların üzüldüğünü görürüz.

#Midak sokağı kendi sakinleriyle özdeşleşmiş gibidir. Bunun dışında bir dünya hayal edenler romanda cezalandırılmış gibi geldi. Ya da bu sokak dışında bir hayat hayal edenler bunu sadece maddi kaygılar ve yükselme hırsıyla yaptıkları için, yazar, onların trajik sonlarını anlatmış bize. Necip Mahfuz'un İskenderiye'ye gitmek dışında Kahire'yi hiç terk etmediği, hatta Nobel Ödülünü almaya bile ailesinden birini gönderdiği bilinmekte. Yazarın hayatını okursanız, eserdeki otobiyografik unsurları keşfedebilirsiniz.

# Mahalle insanlarının sosyal yaşayışları, inançları, gelenekleri anlatılırken, satır aralarında eleştiriyi sezebilirsiniz.

#Kentteki İngiliz varlığının halkın duygu ve düşünce dünyalarını nasıl etkilediğini görüyoruz: Mahalle berberi Abbas iyi niyetli, dürüst ve hırsları olmayan bir gençtir. Ve hırslı, güzel Hamide'yi elde edebilmek için, onunla evlenebilmek için İngiliz Ordusu'na yazılır örneğin. Ya da kahvecilik yapan Kirşa'nın oğlu Hüseyin de burun kıvırdığı bu mahalleden kurtulmak için orduya yazılır.

Hepinize keyifli okumalar dilerim...
Necib Mahfuz'un okuduğum dördüncü kitabı.(Öncekiler: Midak Sokağı,Zamanın Hükmü,Başkanın öldürüldüğü gün). Saray Gezisi, aynı zamanda yazarın 1988 yılı Nobel Edebiyat ödülünü almasında büyük etken olan Kahire Üçlemesi adlı seri eserinin ilk kitabı.

Yazarın daha önceki okuduğum üç kitabına göre neredeyse kıyaslanamayacak düzeyde bir üstünlük mevcut. Kitaptaki olaylar, onlara göre , daha kapsamlı, daha ayrıntılı,daha geniş ve daha derinlikli olarak anlatılmış.

Kitabın konusu, 1910' lu yılların Kahire'sinde geçiyor. Ailesine karşı çok katı fakat aile dışı dünyaya ve arkadaşlarına karşı çok sevecen,şakacı ve güler yüzlü bir kişilik yapısı sergileyen, aynı zamanda eğlenceye ve kadınlara düşkün bir aile reisi olan tüccar Ahmet Abdülcevat ve ailesinin yaşadıkları olaylar anlatılıyor. Kitabın ilk üçte ikilik kısmı tamamen Abdülcevat ve ailesinin tanıtılmasına ve o dönem Kahire'sindeki yaşam şeklinin anlatımına ayrılmış.Son üçte birlik kısım ise Mısır'daki özgürlük hareketlerinin başladığı 1919 olaylarına ayrılmış. Tabii ki bu olaylar anlatırlırken tamamen Abdülcevat ve ailesinin üzerinden kurgulanarak bize aktarılmış.

Necib Mahfuz'un diğer kitaplarında olduğu gibi bu kitabında da müthiş bir akıcılık var. Serinin ilk kitabı olmasına rağmen, kesinlikle sıkılmadan okunuyor. O dönem ve siyasal olaylar çok başarılı bir şekilde yansıtılmış.

Ben kitabı büyük beğeniyle okudum. Üçlemenin diğer kitaplarını da okuyacağım.
Necip Mahfuzun en sevilen en çok okunan ödüllü kitabı.
Gerçekten hertürlü övgüyü hertürlü beğeniyi hakediyor.
Kitabı okurken sokak sakinlerinin yanındaymış gibi hissediyorsunuz kendinizi.
Kirşanın kahvehanesindeki sohbetleri dinleyen bir müşteri, Kamil amcanın her zaman köşesinde oturup Abbasla laflaması duyan bir sokak sakini gibi hissedebilirsiniz kendinizi.
Tasviri,kelimelerin rengi,cümlelerin güzelliği kitabın akıcılığı insanı mest ediyor doğrusu.
Kitapta sürekli duygu değişimi yaşayabilirsiniz;
Hamidenin tutkusu, hırsı, fikirleri,özgüveni sizi kızdırabilir.Bir yandanda Abbas masum aşkı sizi gülümsetebilir.
Midak Sokağı , kendinizden ,çevrenizden mutlaka birşeyler bulabileceğiniz bir kitap.
Şiddetle tabsiye edilir.
Necip Mahfuz, bu kısa kitabında esas olarak dramatik bir aşk hikayesini anlatıyor. Tabii ki her kitabında olduğu gibi ülkesinde gelişen siyasal,sosyal ve ekonomik olaylar eşliğinde bir fon oluşturarak bunu gerçekleştiriyor. Yalnız bu defa farklı bir yöntem kullanmış.Direkt bir ağızdan anlatım yerine , karakterler dönüşümlü olarak ,bölümler halinde gelişmeleri kendileri anlatıyorlar. Tabii burada konu devamlılığının ve akıcılığın mükemmel bir şekilde sağlanmış olması da yazarın ne derece usta olduğunu bize gösteriyor. Yazarın okuduğum diğer kitaplarına göre biraz daha basit konulu olsa da, en azından yazım tekniği açısından okumaya değer bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Necib Mahfuz'un 1919 dan başlayan ve 1970 lerin sonuna kadar olan, Mısır tarihindeki önemli olayları,esas itibariyle 1930 lu yıllardan başlayarak ,bir aileyi ön plana çıkartıp hızlı bir şekilde anlattığı kısacık bir kitap.bu kadar yıllık bir tarihi bu kadar kısa bir kitapta başarılı bir şekilde anlatmak ancak Necip Mahfuz gibi usta bir yazarın yapabileceği bir iş olsa gerek ki, yazar da bunu başarmıştır.Kitabı okudukça insan bazı şeylerin tarih boyunca defalarca yaşanmasının kesinlikle bir tesadüf olamadığını,bu durumların olsa olsa insanların bilerek cahil bırakılmalarından kaynaklandığını daha iyi anlıyor. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Yazarın biyografisi

Adı:
Necib Mahfuz
Unvan:
1988 Nobel Edebiyat Ödülü Sahibi Mısırlı Yazar
Doğum:
Kahire, Mısır, 11 Aralık 1911
Ölüm:
Kahire, Mısır, 30 Ağustos 2006
Necib Mahfuz (Mısır telaffuz: [næˈɡiːb mɑħˈfuːzˤ]), 1988 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Mısırlı yazardır (11 Aralık 1911 - 30 Ağustos 2006). Nobel ödülü kazanan ilk müslüman ve tek Arap yazardır. "Ortadoğu'nun Balzac'ı" olarak tanınır. Hayatı Mahfuz, Kahire'nin Cemaliye bölgesinde 6 çocuklu bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geldi. Bir tüccarın oğlu olan Mahfuz, adını kendisini doğurtan Profesör Necib Paşa Mahfuz'dan aldı. 70 yıllık kariyeri boyunca 34 roman, 350 küsur kısa hikâye yayımladı. Kitaplarının çoğunda, hayatının tamamını geçirdiği ve Nobel ödülünü almak için bile ayrılmadığı Kahire'nin tarihi mahallelerindeki yaşamı; modern ve geleneksel yaşam arasında denge kurmaya çalışan sıradan insaları anlattı; pek çok kitabı Arap fimlerine konu oldu. Edebiyata olan ilgisi, 1920'lerde Mustafa Lutfi el-Manfuluti'nin makale ve şiirlerini okumasıyla başlanıştı. Abbas Mahmud el-Akkad, Taha Hüseyin, İbrahim el-Mazinî, M. Hüseyin Heykel, ilk dönemde kendilerinden en çok etkilendiği yazarlar arasındadır. Yazı hayatına, 1928'de Selame Musa'nın çıkardığı el-Mecelle el-Cedide dergisinde yayımladığı değini yazıları ve öykülerle başladı. Kahire Üniversitesi'nde felsefe öğremi gören Mahfuz'un ilk romanı Abes el-Akdar 1939'da yayımlandı. 1957'de yazdığı Kahire Üçlemesi ile Arap edebiyatının tanınmış bir ismi oldu. Bu üçlemede Kahire'de yaşayan bir ailenin üç kuşağının 1. Dünya Savaşı ve 1952'deki Nasır darbesine kadar olan dönemde yaşadıklarını ve Mısır toplumununu değişimini anlattı. Değişik kurumlarda çalışan Mahfuz, en son Kültür Bakanlığında müsteşar olarak görev yaptı. 1971'de söz konusu görevinden emekli olmasından sonra, el-Ahram gazetesinde yazar olarak çalışmıştır. Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat'a İsrail ile yaptığı barış antlaşmasında verdiği açık destekten ötürü birçok Arap ülkesinde kitapları yasaklandı. 1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldıktan sonra bu yasaklar kalktı. 1989 yılında Mısırlı köktendinci Ömer Abdülrahman tarafından hakkında ölüm fetvası çıkartılan Mahfuz, 1994 yılında Kahire'deki evinin önünde bıçaklı saldırıya uğradı. Saldırıdan yaralı kurtulan Mahfuz, sağ kolundaki sinirler zedelendiği için yazmakta büyük güçlük çekmeye başladıysa da ilerleyen yaşına rağmen edebiyattan kopmadı ve kısa hikâyeler yazmaya devam etti. 2006 Temmuz'unda düşerek kafasından yaralandı. 30 Ağustos 2006 günü Kahire'de 95 yaşında vefat etti. Mahfuz ülser, böbrek ve kalp rahatsızlıklarından mustaripti. 31 Ağustos 2006 günü Kahire'de devlet töreniyle uğurlandı.

Yazar istatistikleri

  • 78 okur beğendi.
  • 683 okur okudu.
  • 22 okur okuyor.
  • 501 okur okuyacak.
  • 8 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları