• Yazmak yaralarıma merhem oluyor. İçimin yangınını dindiriyor şu ateşin önünde. Yazmak başka türlü bir şey; sıcacık karnında insan hayatı bütüyor. Kendini iyileştirmek gibi...
  • Yoğun olarak Selçuklular döneminde Anadolu'ya gelen Yörüklerin yerleşik hayata geçebilmesi oldukça uzun bir zaman almıştır. Yörükler son olarak 1865 yıllında, Derviş Paşa komutasındaki Osmanlı Fırka-i Islâhiyye ordusunun baskısıyla yerleşik hayata geçmeye zorlanmıştır. Türkmen Beyleri orduyla kavgaya tutuşmuş, çok kan akmış, çok can yitip gitmiştir.

    Osmanlı'da 1683'ten sonraki dönemde, yapılmakta olan seferler nedeniyle taşrada bulunan idarecilerin büyük çoğunluğunun sefere gitmiş olmasına bağlı olarak, ortaya çıkan otorite boşluğu, Anadolu’nun birçok bölgesinde karmaşanın, eşkıyalık olaylarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ortaya çıkan aşiret kavgaları, karmaşa, eşkıyalık olaylarının en önemli unsurlarının arasında konar ve göçer olarak yaşayan Yörük aşiretleri vardır.

    Çukurova bölgesinde yaşayan konar ve göçer aşiretler, bölgenin iklim özellikleri ile birlikte, sahip oldukları hayvanlarına otlak bulmak amacıyla, yaz mevsimlerinde yaylaya giderler. Yaylaya gidiş ve gelişler sırasında bu aşiretlerin mensupları, yolları üzerinde bulunan yerlerdeki yerleşik halkın köyleri ve arazilerine zarar vermekteydiler. Genellikle ekili arazileri hayvanlarına otlatan bu aşiretlerin mensupları, bazı dönemlerde ise, adam öldürme, mal gaspı ile kadın ve kız kaçırma olaylarına da neden olmaktaydılar. Osmanlı bu durumu devletin varlığını ve yerleşik hayatın esası olan can ve mal güvenliğini tehdit eder bir hal olarak görmüştür.

    Bu aşiretlerin devlete vergi ödememesi, asker vermemesi gibi durumlarda söz konusudur. Osmanlı'nın ekonomik durumu ve asker ihtiyacı gibi durumlar da bu aşiretlerin düzenini sağlamak amacıyla zorunlu iskânlarına sebep olmuştur. Osmanlı bu iskân faaliyetleriyle her zaman için siyasi, iktisadi, askeri, sosyal vs. alanlarda hep bir çıkar, bir fayda ummuştur.

    Devlet idaresine karşı itaatsiz davranan ve eşkıyalık olaylarına karışan aşiret mensuplarına karşı yürütülen askerî faaliyetlerin sıklığına rağmen, Yörüklerin, tam olarak itaat altına alınması mümkün olmamıştır. Yapılan askerî harekatların sonucunda, dağlık bölgelere kaçarak buralara sığınan aşiret mensupları, kaçacak yerleri kalmadığı zaman, affedilmelerini talep etmişler ve çoğunlukla da affedilmişlerdir. Ayrıca yaylak-kışlak hayatı yaşayan Yörükler bu yaşam tarzlarından ötürü yerleşik hayatı bir türlü benimseyememişler ve yerleşik hayata adapte olamamışlardır.

    Bu Yörük aşiretleri yıllarca hem birbirleriyle, hem de başları sıkışınca birlik olup devlete karşı mücadele etmiş, kavga etmiş ve çatışmışlardır.

    Nitekim dünya ne Osmanlı Paşalarına, ne de Türkmen Yörük Beylerine kalmıştır. Geçip giden seneler nice yiğitleri alıp gitti. Nice geleneği, adeti, töreyi, güzelliği unutturdu. Derviş Paşa'nın zalimliği, Mürsel Bey'in Kozanoğlu'nun yiğitliği, Demirciler Piri Yörük kocası bu ocağın son ustası Haydar Usta'nın yaptığı göz kamaştıran kılıçları, güzellikleriyle dillere destan olan burnu hırızmalı Yörük kızları ve Ceren, ünü İran'dan Turan'a, Umur'dan Şam'a ulaşmış Türkmen destanları, Türkmen Ozanları, Yörük kilimleri, Yörük Ağaları, kolunda şahin gezdirip kuş avlayan Yörük çocukları ve Kerem, küsüp dağlara yaslanan Yörük gençleri ve Halil senelerdir dilden dile, kulaktan kulağa, nesilden nesile anlatılır durur.

    Son olarak kitaptan uzunca bir alıntı ekliyor, sizi Yaşar Kemal'in eşsiz üslubuyla baş başa bırakıyor, iyi okumalar diliyorum.

    "Kalktık Horasandan sökün eyledik. Parlar omuzumuzda uzun şelfeler. Kurt sürüleri gibi dağıldık dünyaya, yayıldık mağrıptan maşrıka dek. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımızı Sind suyuna, Nil suyuna sürdük. Memleketler, kaleler, şehirler aldık, devletler kurduk. Harran ovasına, Mezopotamyaya, Arabistan çölüne, Anadoluya, Kafkas dağlarına, geniş Rus bozkırlarına, on bin, yüz bin kara çadırla kartallar gibi indik. Uzun, yedi direkli, keçi kılından kara çadırlarımız… Her birinin içi insan hünerinin en büyük, en güzel, en ince renkleri, nakışlarıyla işlenmişti. Ya şelfelerimiz, ya kılıçlarımız, hançerlerimiz, fildişi sapları altın işleme tüfeklerimiz, dibeklerimiz ,hırızma, gerdanlık, tepeliklerimiz, kilim, keçe, çullarımız… Harran ovasında binlerce kişi ceylanlara karışıp semah döndük. Ulu şahinler gibi. Şölenler tuttuk, kutsal cemler büyüttük… Ulu denizlerden ulu denizlere dalgalarca çalkalandık. O kıyıdan bu kıyıya vurduk. Kaleler, şehirler, memleketler, ırklar, soylar karşımızda boyun eğdi. Tutsak kıldık bir çağı. Çok şey yaptık insanoğluna. Ama onları hiçbir zaman aşağılamadık, insanları aşağılamak geleneğimizde yoktu. Yoksula, yetime, düşmüşe, kadına, hangi soydan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun dokunmadık, saygıda kusur etmedik. Dost olsun, düşman olsun onları bizim düşkünümüzden, yaşlımızdan, çocuğumuzdan, kadınımızdan ayırt etmedik. Elaman demişin kılına dokunmadık. Kalın, işlemeli, türlü damgalı yurtlar yaptık keçelerden, sıcak sağlam. Hiçbir saray böylesine bu yurtlar gibi görkemli olamazdı. Dünyanın üstünde konduk kalktık, özgür, tutsak, yenilmiş, yenmiş… Yüzyıllar geçti, parça parça bölündük, küçüldük, kara çadırlar soldu. Ulu dağlara, sulara, topraklara, ovalara, ülkelere ad verip, damgamızı bastık. Anadoluda karşımıza çıktı Kayseri dağı, Ağrı, Süphan, Nemrut, Binboğa, Cilo dağı… Vardık Anadoluda da karşımıza çıktı Kızılırmak, Yeşilırmak, Sakarya, Seyhan, Ceyhan suyu… Anadolu ovası, Tuz gölü, kehribar sarısı üzümleriyle Ege ovaları… Ve adlarımızı verdik sulara, ovalara, dağlara. Anadolu’nun her karış toprağına damgamızı bastık. Her karış toprağına bir ad bulduk, obamızın adını koyduk. Unutulmasın, bir ulu toprakta, soyumuz boy versin diye… Düşürdüler bizi tozlu yollara, aşırdılar bizi karlı dağlardan. Düşürdüler bizi halden hallere… Anadolu’nun taşıyla toprağıyla akan suyu, esen yeliyle, binlerce yıldan bu yana işlenmiş, gelişmiş, yeşermiş, boy atmış kervansarayları, sarayları, tapınakları, ulu şehirleri, türküleri, gelenekleri, görgüsü, bilgisiyle bir olduk kaynaştık. Etle kemik gibi… Yağmurla toprak gibi… Her bölüğümüz bir ilde, bir ülkede, bir toprak parçasında kaldı… Çadırımızın her bir parçası bir yerde unutuldu, bir toprakta çürüdü. Gür, sonsuz, ulu, kaynayan bir su gibi bir kökten çıktık. Göz göz olduk… Dağıldık, ufaldık, azala azala tükendik, bittik. Artık türkülerimiz belki de hiç söylenmeyecek, semahlarımız dönülmeyecek, dostlar, canlar, erenler bir yürek olamayacak. Ay gün bizim baktığımız gibi doğmayacak, batmayacak. Usumuz, geleneğimiz, göreneğimiz, ağacın tomurcuklanması, yelin esmesi, insanın doğması, büyümesi, ölmesi üstüne düşüncelerimiz, duygularımız, bilinmeyecek, anılmayacak. Çiçeğin açması, kaplanın heykirmesi, yağmurun yağması üstüne, toprağın yeşermesi, bir kartalın yumurtlaması, bir tor şahinin, uzun boyunlu tor atların alıştırılması, dünyaya, her yaratığa sevgimiz, dostluğumuz, onlardan bir parça olma gücünün harikulade sağlamlığı hiç bilinmeyecek, namımız insan soylarınca söylenmeyecek. Birdenbire değil, binlerce yıldan bu yana azala azala, ufalana, küçüle, her toprakta bir parçamızı bırakarak tükendik… Bir aydınlık su gibi bu toprağın üstünden aktık. Geldik Anadoluda da karşımıza çıktı Kayseri dağı. Ulu, temiz, alımlı, yakışıklı, ışığa batmış. Kırmızı yakut gözlü, uzun boyunlu atlarımız… Harran ovasında, Mezopotamyada yüz bin ulu kartal konmuş gibi kıl kara çadırlarımız. Binlerce kişi, binlerce ceylanla birlikte semah tuttuk üç gün üç gece, kırk gün, kırk gece…"
    (sf.263)
  • Bu yılın başlarında bazı yazarların eserlerini okuma hedefi koymuştum, ilki Rasim Özdenören'di. Toplam 6 eserini hedeflemiştim. Şimdi bu okuma sürecinde nasıl bir yol izlediğimi paylaşmak istiyorum.
    Ben kitapları okumadan önce hepsinin içindekiler kısmına bir göz attım. Yazarın kavramlara karşı duruşunu çözersem denemelerini daha iyi anlarım diyordum. Bu sebeple öncelikle "Kafa Karıştıran Kelimeler" kitabıyla başladım. Bu kitapta daha çok bazı terim, olgu ve akımlar ele alınmış. Ardından "Müslümanca Düşünmek Üzerine Denemeler" kitabıyla devam ettim. Kavramlara karşı duruşunun hangi düşünce ile temellenip yükseldiğini öğrenmeye çalıştım. Sonra "Müslümanca Yaşamak" kitabını okudum. Bu düşüncelerin yaşantımızda nasıl yer bulduğunu ve uygulanabilirliğini okumaktı amacım. Sonra "Düşünsel Duruş" kitabını okuyacaktım, ama hacmi ve ele aldığı konular itibariyle onu okumam biraz sürdü. Bu kitapların ardından bir mola maksadı ile Gül Yetistiren Adam'ı okumak istedim. Yazarın hikayesiydi bu kitap. Diğer kitaplar bana günlerce yaşantımı sorgulatmıştı o sebeple biraz değişiklik olsun istemiştim ama yanlış düşünmüşüm. Gül Yetiştiren Adam resmen beni çarptı ve günlerce kendime gelemedim. Benim küçük molam bir kazaya dönüştü Son kitabım ise "Yeniden İnanmak"tı. Gerçekten sonuncu olarak bu kitabı okumak güzel bir kararmış. Yeniden İnanmak bize "yanlış boyun eğişimiz" ile ilgili güzel reçeteler veriyor, Sahabelerimizi örnek göstererek yaşantımıza yeni baştan başlamamız gerektiğini anlatıyor. İslam'ı düşüncelerimizde, kalbimizde ve yaşantımızda bir kılabilmenin öneminden ve yollarından bahsetmiş.
    Bu kitapları okurken "Hayat ve Ben ve Kelimeler" (2014) belgeselini de izledim. Bu belgeselde kendisi ve arkadaşları yaşantısını anlatıyor. Tavsiyeler üzerine "Yedi Güzel Adam" dizisine baktım ancak tv kültürüm olmadığı için sanırım, dizinin içinde işlenen bazı olaylar ve süresi beni sıktı devam edemedim. O sebeple sadece bazı kesitlere baktım. Recep Garip'in "Yedi Bilge" kitabından Rasim Özdenören ile ilgili kısımları okudum. Burada benim ilgimi çeken bir alıntı Arif Ay'dan "yazılarına pusula koysanız, hep kıbleyi gösterir" Arkadaşlarının ve onu tanıyanların düşüncelerini duydukça zihnimdeki Rasim Özdenören profili daha iyi şekillendi diyebilirim.
    Geç tanıştığım ya da okumakta geciktiğim bir yazar demeyeceğim çünkü bazı kitaplar bizim zamanımızı bekliyorlar. :) Kendimce nasıl bir yol izlediğimi paylaşmak istedim. Daha güzel ve kapsamlı bir program da yapılabilirdi ama ben böyle bir süreç hazırlamışım. Keyifliydi, güzeldi. Çok şey sorguladım, yeni meraklarım ve hassasiyetlerim oluştu. Paylaşmak istedim.
    Hayırlı günler :)