• Toplumsal ilerleme düşüncesi açısından dini veya dini çağrışımı olan her şey 'geri' liği temsil ediyordu, diğer taraftan, her siyasal iktidar gibi kendini eleştireni suçlayarak bertaraf etmek isteyen siyasal iktidarlar için yeni suç unsuru 'gericilik' terimi etrafında oluşuyordu.
  • https://youtu.be/rM6kIXedKVc

    Misyonerlik faailetlerinin temel hareketlerinden biri;

    NOEL

    NASIL KUTLANMAYA BAŞLADI?


    M.S. 336 yılında İmparator Constantin, Roma halkının yüzyıllardır kutladığı ve vazgeçemediği bir Pagan geleneğini olan Saturnus adına yapılan bir haftalık eğlenceyi yeni kabul edilen din Hırıstiyanlıkla bağdaştırmak istedi.

    İmparator Constantin, eğlencelerin yapıldığı yılın aynı tarihlerinde artık Hz. İsa’nın doğum günün kutlanması fikrini ortaya attı. İmparator Constantin’in bu fikri başta İznik Konsülü olmak üzere diğer Hıristiyan din adamlarınca da desteklenmesi üzerine, M.S. 336 yılından itibaren, yüzyıllardır Hasat Tanrısı Saturnus adına yapılan kış dönümü eğlenceleri artık Hz. İsa’nın doğum gününün kutlandığı eğlencelere yani Noel Kutlamalarına dönüştü...

    Niçin Bir Misyonerlik Faaliyetidir?

    Misyonerlik temelinin alt zemininde dini sevdirme yer almaktadır. Contantinin Hristiyanlığı benimsetmek için kullandığı bu yöntem, yüzyıllardır önce kendi dinlerine mensup çocuklara “hediyeleşme “ “ağaç süsleme“ gibi yöntemlerle benimsetilmiş, baba çoçuğunun istediği hediyenin o bölgenin Papa’sına söyleyip, Papa da Noel baba kılığında hediyeyi o şekilde iletmiş, aynı zaman da o hafta içinde yapılan bir yemekle aile içi bağlar sağlam tutulmaya çalışılmıştır. Maalesef faaliyetlerin diğer bir yanı “özendirme“ ise tabiri caizse tıkır tıkır işlemiştir !!!

    PEKİ MİSYONERLERİN BU TUTUMUNA KARŞI BİZLER NELER YAPMALIYIZ?

    Resûlullah Efendimiz buyuruyorlar ki;

    "Kim bir kavme (topluluğa) benzemeye çalışırsa o, onlardandır." (Ebu Davud, libas 4)

    Aşağıda yazacağımız şeyler -gericilik, yobazlık- değildir, bilâkis Cahiliye dönemi adetlerinin temelden söküp atan Peygamberimizin sözleridir. Bizler İslam dine mensubuz ve Resûlullah Efendimiz (s.a.s) gibi bir Peygambere ümmet olmakla kutsandık. Bu kutsanmayı Onun (s.a.s) sözlerini anlatarak ve dahi yaşatarak bir nebze olsun lâyık olmaya çalışabiliriz.

    Bu "Noel kutlama" hâdisesinin aslı, yukarıda da belirttiğimiz üzere Hıristiyan dininin de temelinde yoktur. Sözüm ona entelektüel, modern insanımız; "Yeni yıla nasıl girersen bütün yılın öyle geçer" safsatasına -inanmak istediği için- inanıyor.

    Hâlbuki yeni yıla; Uyuşuk, şuursuz bir bedenle girdiğinin farkında bile değil. Beşer o kadar alt seviye düşünen bir varlık ki mutlu olmak için -yada mutlu olduğuna kendini inandırmak istediği için- kendine özel günler belirleyip "en azından bugün mutlu olayım" düşüncesinde.

    Onların kendi kendilerine bu kadar özel günler tayin etmelerinin sebebi maneviyattan alamadıkları o hazzı, zahiri nesnelerden, objelerden, beşerlerden almaya çalışmalarındandır.

    Bununla ilgili Sokrates'in muazzam bir tespitini size sunmak isteriz;
    "Değersiz insanlar sadece yemek, içmek için yaşarlar.
    Değerli insanlarsa yaşayabillmek için yer, içerler."

    Sokrates tamda kitabın ortasından bir söz söylemiş, bunun için Sokrates olmuş. Boynuna fular takıp, pipo içip, birkaç satır bilgisiyle ben "entelektüelim" diye gezenlere inat az yemeği, az uyumayı ve çok okuyup okuduğunu düşünmeyi öğütlediği için yüzyıllar geçmesine rağmen hâlâ ondan bahsediyoruz.

    Bunun için modern olmak, entelektüel olmak; çam ağacı süsleyip, 10'dan geriye sayıp, millî piyango çekilişini bekleyip, sabah uyandığında uyuşuk bir bedenle uyanmak demek DEĞİLDİR!
    Ancak sizler buna modernlik, çağa ayak uydurmak diyorsanız, biz gene geri kafalı / yobaz olalım Sokrates gibi.

    Şimdi bütün insanlığa diyoruz ki;

    "Dem bu demdir,
    Dem bu dem."

    Gerek şu anınız, gerek yarınınız gerekse yarınlarınız her dem Aşk olsun..
  • 270 syf.
    ·15 günde·6/10
    Not: Bu incelemede Orhan Pamuk’un ‘’Sessiz Ev’’ kitabını dil, anlatım, kurgu, konu olarak dört başlıkta inceleyeceğim. Kitabın içeriğinden bolca örnek vereceğim. Böyle tafsilatlı bir inceleme okunurken kitabın içeriğinden detaylıca bahsedileceği unutulmasın, ona göre okunsun. Yazarın olayları nasıl ele aldığı ve onun yazarlığı da söz konusu kitaba dayanarak açıklanacaktır. Okumadan önce bu yazının ne bir övgü yazısı, ne de bir sövgü yazısı olduğu unutulmasın. Bu yazı sadece ELEŞTİRİ mahiyetindedir. Okuyucuya duyurulur.

    Bundan daha önce bazı konuşmalarda da bahsettiğim gibi, etrafım Orhan Pamuk’u hiç sevmez. Kişilik olarak, karakter olarak ben de sevmem. Bunu bir kenara bırakarak onun romanına adeta bir roman perspektifiyle yaklaşmalıyız. Öyle ya, ben onun romanlarını da roman olarak saymıyordum! Orhan Pamuk’un nasıl bir romancı olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Sessiz Ev kitabı bana yalnızca onun tarzını ve anlatımını öğretti. Oysa daha önemli addedilen diğer kitaplarını okumuş değilim. Yalnız şundan başlayalım: Bir defa bu kitabın yazılış zamanı 1980’li yılların başlarıdır. Tahmin edileceği üzere o yıllarda solun elinde kalan tek cephe olarak edebiyat-sanat cephesi bulunuyordu. Orada da edebiyat otoritelerine karşı(Fethi Naci gibi) genç yeni-sol edebiyatçılar çıkıyor, romanlara farklı bir perspektif getirerek bu otoritelere savaş ilan ediyorlardı. Çünkü edebiyat piyasalaşmaya başlamıştı. Piyasa olan bir şeyin eleştirmenler tarafından beğenilmemesi söz konusu olamazdı; bunlar sanatımızı kısıtlayan, dünyaya entegre olmamızı engelleyen ve artık aşılması gereken şeylerdi. Bir defa eleştirmenlerin edebiyatı artık köhnemişti. Bu sözlerle yola çıktılar; Doğan Hızlan vardı bu işleri yürütenlerden. Orhan Pamuk da daha o yıllardan bu kadronun içindeydi. İşte Sessiz Ev böyle koşullarda, böyle bir iddia taşıyarak ortaya çıkmıştı. O otoriteler de ne yapsınlar? Mecbur bu sürece boyun eğmek durumunda kaldılar. Gene de roman kriterlerinde ve eleştirilerinde ufak bir esneme yapmadılar. Onlar kararlı kaldılar.

    Her şeyden önce Sessiz Ev bir postmodernizm ilanıdır. Sessiz Evin sakinleri olan Recep, Fatma Hanım, Metin, Nilgün, Faruk hep postmodern bir bakışla ele alınmışlardır. Zannediyorum ki yazarımızın her bölümde farklı bir kişinin ağzıyla olaylara yaklaşması, sonra neredeyse her bölümde olan bir iç sorgulama, bir benliğin sorgulanması, ferdi duyguların artık Peyami Safa’ların ötesinde yorumlanması bunun en büyük kanıtıydı. Tabii bir şey daha vardı: Doğu-Batı çatışması. Metnin konusundan ve anlatımından söz açtıysak, devam edelim. Açıkçası bu anlamda ben Orhan Pamuk’un hiç de başarılı bir yazar olduğunu düşünmemiştim. İlk açıklamamda olduğu gibi onun romancılığının da kendisi kadar berbat olduğunu düşünürdüm. Lakin kullandığı dili saymazsak eğer, o gerçekten anlatımda ve kurguda başarılı bir yazardır. Bunu maalesef bu konularda o kadar eleştirimin üstüne söylemek durumundayım. Çünkü o, gerçekten çok az yazarın yapabileceği bilinç akışını farklı bir teknikle yorumlamıştı: Onu diyalogların içerisine serpiştiriyordu(syf.244-245) ve daha önce hiç rastlamadığım şekilde bunu hem anlatımı kopararak(anılarıyla araya devamlı girmesi) hem de nedenselliği(yani anlamı) bozmadan yapıyordu. Yani o anılarıyla sürekli araya girse de, diyalogların kenarına köşesine akıl yürütmeler soksa da metin yine anlaşılıyordu. Bu da benim postmodern romanda/öyküde ilk defa karşıma çıkan garip bir anlatımdır. Zira daha önce öyküde Vüs’at O. Bener’i biliyordum. Bilinç akışı yapacağım diye anlamın canına okumuştu. Bilge Karasu’nun birkaç öyküsünü okulda okumuştuk. Onlara göre bu metin çok daha anlaşılır, hem de anlatım özellikleri açısından da çok nitelikliydi. Bu da yine bize çok önemli bir şeyi kanıtlıyor: Her yazar kendi üslubuyla, tarzıyla okunmalıdır. Mensup olduğu akım, yazar özelinde değerlendirmeler yapmaya yetmez. Yazarların bu özerkliği de daha çok postmodernizmde görülür zaten.

    Velhasıl Sessiz Ev iyi bir ‘’roman’’dı. Tırnak içinde aldım çünkü bundan ve şu yukarıdakilerden fazlası değildi. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi ‘’şaheser’’ filan da değildi. Roman olarak iyiydi. İçeriği bakımından ve kurgusu bakımından da güzeldi. Lakin postmodern gericiliğin, o ferdi dünyalara hapsolmuş anlayışın kitabıydı. Kurgu da anlatım da hep buna özgüydü. Türk toplumuna özgü milli, tarihi, edebi(özellikle divan şiirinden aldığı kısımlara bayıldım) unsurlar da barındırıyordu. Ancak bu saydıklarımın hepsi bir dünya görüşü etrafında olmadığından, bir toplum mesajı içermediğinden ne ele alınan konuların bir kıymeti harbiyesi kaldı ne de diğerlerinin. Doğu-Batı gibi o kadar cemiyeti ilgilendiren meseleleri sen tutup Cennethisar’daki köşke hapsedersen belki anlatımından iyi bir romancı olursun ama iyi bir aydın olamazsın! Ele aldığın konu o kadar zengin ama anlattığın çevre o kadar kısıtlı ki bu yüzden konuyu da ancak sathi yönleriyle ele alabilmişsin. O yüzden mesela bu sorunu çok daha incelikli bir şekilde ele alan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yanından geçemez bu kitap. Zaten iyi bir aydın olamadığın için, bu konularda söz sahibi olamadığın için de verdiğin mesajlar ancak cahillere göre olmuş. Mesela Batının timsali olarak sunduğun Selahattin Darvinoğlu senin romanınla birebir ters düşen bir karakter. Adam toplumcu bir bilince sahip ama Orhan Pamuk Beyefendi onun bu toplumcu yanını görmüyor, bireysel yanını görüyor ve bunun neticesi olarak tam karakteriyle zıt bir biçimde sayfa 83’te ona ‘’Bırak o İstanbul’dakileri, suçları, acıları ve birbirlerine zevkle çektirdikleri işkenceleri içinde çürüsünler!’’ dedirterek her yere aydınlığı ulaştırmak isteyen adamın söyledikleri bu mu diye düşünmemize yol açıyor. Gerçekten büyük bir tezat ve affedilemez bir kusur olarak görüyorum bunu. Adeta her karaktere alelade yapıştırdığı bu bireysel çıkışlar özellikle Selahattin’de fazlasıyla sırıtıyor. Mesela Metin’e müzikli ve danslı bir mekanda söyletilen ‘’Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim!’’(syf. 114) sözü anlaşılabilir. Çünkü yazar benzer vakalar karşısında Hasan’a da benzer şeyler söyleterek onların benzerliğine dikkat çekme amacı güdüyor. Ancak Selahattin’e yukarıdaki sözleri söyletirken ne amacı güdüyor, belli değil! Anlatım ne kadar başarılı olsa da bir eserin değerini tek başına anlatım belirlemez. Onu yazarın kültürü ve dünya görüşü de, düşünceleri de belirler. Nitekim eserin bu yönden fakirliğini sayfa 188’de bizzat yazarın kendi görüşü olduğunu düşündüğüm pasajı aktararak da ispatlamak isterim: ‘’Dünya da var olan ve huzurla, olsa olsa bazen coşku, bazen neşeli bir hüzünle tasvir edilecek ve yaşanılacak bir yerdi; eleştirilecek ve değiştirme ve ele geçirme tutkusuyla içinde kızışarak öfkelenilecek bir yer değil.’’ Böylece zannediyorum artık yazara dar bakışlı diyince bana kızmazlar ve bir kere daha düşünürler. Karşıma çıkan en sefil, en berbat ve tamamen postmodern felsefeye uygun olan bu düşünce, Faruk’un ama aslında yazarımızın aklından geçenlerdir. O, değişim ve dönüşümü dünyaya verilmiş zarar olarak görüyor. ‘’Elde olan neyse onunla yetinin’’ anlamına da söylüyor bunları. Ne yazık ki yazarımızın gözü o yıllarda işkencelerle, katliamlarla imha edilen gençleri görmüyor. Üç kuruş para için çalışan işçileri istismar edenleri görmüyor. İşte kültür dediğimiz ve bir aydını aydın yapan şeyler bunları görmektir ve bu haksızlıkları değiştirmeye çalışmaktır, onları aklamak değil. Buralar ise zannediyorum artık iyi bir romancı ve reklamcı olmanın ötesinde bir şeydir. Yani Orhan Pamuk gibilerinin anlayacağı bir şey değildir. Kitap baştan sona bu Cennethisar’daki köşkün hikayesidir. Orada yaşayan babaannelerini torunlarının ziyaret etmesiyle başlar. Onların bu evde bulundukları müddetçe olaylardan ziyade anılar ön plandadır. Onun arkasından yukarıda anlattığım gibi her kişinin kendi bakışından çevre hakkındaki izlenimler gelir. Metin ve Hasan’ın başına gelenleri saymazsak daha çok çevrenin kişiler üzerindeki psikolojik tezahürleri vardır. Tabii bir yandan biz o yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı da hissederiz. Bu da Hasan ve Nilgün karakteri üzerinden anlatılır. Nilgün komünisttir, çok fazla kitap okuyan ve düşünen, oldukça nahif bir kızdır. Hasan ise mahkum olduğu yoksulluk içerisinde ülkücüler tarafından kandırılmış, onların yönlendirmeleriyle hareket eden, ama aslında bundan rahatsızlık duyan bir karakterdir. Ülkücüler Cennethisar’da zorla para toplarlar, vandallık yaparlar. Hasan da maalesef onların zoruyla bu eylemlere iştirak etmektedir. Kitabın bu kısmı çok eleştirilmiş. Ancak ben burada eleştiriye uygun bir kısım göremedim. Ülkücülerin ve komünistlerin tanımlanması gayet de gerçekçi. Günümüzde de gerçekçi. Zira hepimiz ülkücü denilen kişilerin aydınlanmayla, okumayla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, ancak kırıp dökmeyi bilen 3-5 cahil ya da kandırılmış yoksullardan teşekkül ettiğini az çok biliyoruz. Hatta denebilir ki romanın bu kısmı toplumsal kutuplaşmaya değindiği için artık bireyin sınırlarını aşmıştır. Bu bakımdan eleştiriden ziyade bir övgüye mazhar olmalıdır. Bu kutuplaşmayı bir yana bırakarak ben Hasan karakterine ayrıca değinmek isterim. O, aynı zamanda bulunduğu maddi koşulların ve toplumsal bakışın dışında oldukça idealist biridir. Ben onu Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’e ziyadesiyle benzettim. Mai hayaller kuran ama siyah gerçeklerle muttasıl yüz yüze olan biri. Kitapta onunla benzerlik taşıyan bir karakter de Metin’dir. Metin de para sahibi olmakla övünen ama bir yandan da elindeki paranın kendisini memnun etmediği açıkça ortada olan biridir. Yukarıda müzikli ve danslı bir ortamda söylediği sözlerden alıntı yapmıştım. Ona dayanılarak aslında iç huzuru aradığını, bunca gürültü patırtıdan ve sahtelikten uzak kalmak istediğini görürüz. Nitekim Ceylan’a olan aşkının sonuçlanmaması da bu isteği doruk noktasına çıkartır. Fark edilirse Hasan da benzer bir biçimde bulunduğu çevreden ve onun iradesini zorla elinde tutan ülkücülerden memnun değildi. Yazarın bu anlamda ikisi arasında kurduğu bağlantı aşikardır. Yazarımız kendi fikirlerini beyan etmek amacıyla bir de Faruk karakterini yaratmış. Faruk, tarihçi olan ve ekseriyetle alkol alarak yalnızlığını tatmin eden biridir. Mesleğine çok sıkı bir şekilde bağlı olması, başka bir uğraşısının olmamasından ve yalnızlığını tatmin eden yegane şeylerden biri olmasından ötürüdür. Karısı tarafından terk edilmiş ve o da elbette sistematik bir biçimde yalnızlığa itilmiştir. Zaten kitapta bir anlamda yalnızlık çekmeyen herhangi bir karakter yok. Bizim tüm bu kişilerden ziyade en çok Selahattin-Fatma ilişkisine değinmemiz gerekir. Çünkü yazar burada romanının temel çatışması olan doğu-batı meselesini ele almıştır. Yazarı ben daha çok bu kısımda eleştirmiştim. Selahattin karakteri Allah’a inanmayan, inananları da küçümseyen ve o da bu şekilde yalnızlığa itilmiş, fakat nasılsa bu yalnızlıkla tezat oluşturacak biçimde aynı zamanda insanları aydınlatmayı temel ülkü edinmiş biridir, bir doktordur. Şimdi benim eleştirim bu noktada şöyle oldu: Bu kişi hem toplum tarafından kenara itilmiş hem de topluma hizmet etmeyi amaçlayan biri nasıl olabilir? Bu kişi eğer topluma hizmet etmeyi, onları eğitmeyi amaçlıyorsa yalnızlaşması boşunadır. Ancak yalnızlaşmış ve tamamen yazacağı ansiklopediyle kabuğuna çekilmiş biriyse de(ki romana göre böyle) toplumcu düşünmesi mümkün değildir. Nitekim Selahattin’in de bazen toplumcu, ilerici düşündüğü, bazen de bireyci bir bocalamayla sarsıldığı romanda görülüyor. Ancak Selahattin’in hangisini seçtiği(toplumculuğu mu bireyciliği mi?) konusunda yazar çok müphem davranıyor. Bence bu davranış ele aldığı çatışma açısından değerlendirilirse romanın bir kusurudur. Zira sen burada doğu-batı çatışmasını anlatmayı amaçlıyorsun, doğu ve batıyı net kişiliklerin temsil etmesi lazım. Evet doğuyu temsil eden Fatma karakterinde bir sorun yok, o gayet net. Romanı okuyan muhtemelen çoğu kişinin nefret ettiği ya da yaşlılığına vererek müsamaha gösterdiği Fatma karakteri, oldukça gelenekçi, acımasız ve geri kafalı bir kadındır. Selahattin’le olan birlikteliğinden başlayarak tüm hayatında bu gericilik kendini gösterir. Hizmetçisi Recep’e olan kini de iç sorgulamalarında sürekli ortaya çıkar. Yazar, Selahattin’in karşısına çıkarttığı Fatma karakteriyle gerçekten de doğu-batı çatışmasını bir ucundan yakalamıştır. Ancak yine de toplumcu yaklaşmadığı için başarısız olmuştur. Hizmetçileri Recep’ten de bahsetmek isterim. Tüm bu doğu-batı çatışmasından ya da toplumdaki kutuplaşmalardan zerre kadar etkilenmeyen(nasıl işse bu?) Recep, evin hanımına hizmet eden ve evi geçindiren bir ‘’robot’’tur. Kitabın ilk kısımlarında biraz onun duygularına şahit olsak da genele baktığımızda sıradan bir hizmetçi parçasıdır. Zaten Orhan Pamuk’un hizmetçilerin ya da işçilerin iç dünyasını incelemesi de çok garip olurdu. Zenginlerin dışına çıkamayan Pamuk, tutup da işçilerin ya da hizmetçinin dünyasını yazamaz. O halde kitapta bu karakter fazlalıktır, madem anlatmıyorsun süs olsun diye mi oraya koydun. Keza aynı şekilde onun kardeşi İsmail de hiç üzerinde durulmayan biridir. Bunların hepsi işte kitaptaki fazlalıklardır. Yani genel anlamda oluşturulan karakterleri ve onların iç dünyasını ele alış biçimini beğendim. Fazlalıkları çıkartırsak bence kitabın 150-200 sayfa civarında olması gerekirdi. Bunlara rağmen gene de hem kurgu açısından hem de anlatım açısından iyi. Ancak dediğim gibi, konuyu ele alış biçimi açısından ne yazık ki yetersiz.

    Bu kadar şeyden sonra son olarak kitabın dilinden söz etmek isterim. İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’la ilgili olarak ‘’Onun Türkçesi bozuk, öğrencilerime hiç tavsiye etmem’’ diyor. Haklılık payı var. Zira Orhan Pamuk kurduğu cümleler açısından hem çok garip bir cümle yapısı, hem de gereksiz yere uzun cümleler kullanıyor. Böyle cümlelerde Türkçe cümle yapısının bozulması da kaçınılmaz. Aynı zamanda çok fazla bağlaç kullanıyor, lüzumsuz yere eylemsiler kullanıyor. Bu da elbette metnin akıcılığını kısmen yok eden şeyler. Bir yazarın böyle hatalar yapmasını tasvip etmiyorum. Örneğin sayfa 240’ta kurduğu bir cümlenin başında: ‘’Cesetlerimiz, toprağın iğrenç ve buz gibi sessizliğinde çürürken ve savaş kurbanlarının, içinde yumruğum kadar delikler açılmış gövdeleri ve paramparça olmuş kafatasları ve toprağa dağılan beyinleri, akan gözleri ve kan içindeki yırtık ağızları beton yıkıntıları arasında kokarken, bilinçleri, bilinçlerimiz ah, Hiçliğin bu başsız sonsuz karanlığına gömülüyor;…’’ derken yazarın kitabın genelinde kurduğu cümleleri görmüş oluruz. Aslında yazar bu hataları genelde bilinç akışını kullanırken yapıyor. Yani bilinç akışı yapacağım diye dili bozuyor. Nitekim benzer bir örnek sayfa 82’den verilebilir: ‘’Ilık uykudan kalkışın sıcaklığı yanaklarımda ve aklımda: Rüyayı düşündüm; rüyanın hayalini: Küçükmüşüm, İstanbul’dan çıkıp giden bir tren içindeymişim, tren gittikçe bahçeler görüyormuşum, birbirinin içinde, güzel, eski bahçeler: İstanbul uzakta, biz o bahçeler bahçeler içindeki bahçelerdeyken.’’ Ne demek oluyor bu ‘’Bahçeler bahçeler içindeki bahçeler’’? Yazarın kimi yerlerde bu şekilde saçmaladığını da görmekteyiz. Başka bir yerde, sayfa 45’te yazar düşünüyor, sonra ‘’Düşündüğüne inandığına inanıyor’’. Anlatımı bu şekilde dolaylaması elbette akıcılığa zarar vermiş. Sonra sayfa 239’da ‘’İki saat önce, gazetedeki ölülere dalgın dalgın bakarken, Tıbbiye’de, hastanelerde kırk yıl önce kadavralara bakarken duyduğum korkusuzlukla bakarken,…’’ diye devam eden bir cümle kuruyor ki akıllara zarar. Eylemsilerin bu şekilde tekrar etmesi de metnin akıcılığını zedeliyor. Bunun gibi bir yığın örnek var. Orhan Pamuk’un kitap yazmadan önce çok ciddi bir dil eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Zira roman böyle yazılmaz. Ancak bu konuda yapılan eleştiriler çoğu sefer sınırı aşmış, eserin kendisine yönelik bir eleştiri haline gelmiş. Ben buna karşıyım. Eserin dili de önemlidir ama hep dediğim gibi tek başına önemli değildir. Nitekim diğer kriterlere yukarıda değindik.

    Nihayet yaza yaza bitiremediğim Sessiz Ev incelemesinin sonuna geldim. Eserin neyi anlattığından, yazarın konuları nasıl ele aldığından, dilinden ve anlatımından detaylı olarak bahsettim. Muhtemelen bunu yaparken okuyucuyu da sıktım, ancak detaylı bir incelemede asla atlanmaması gereken şeyleri anlattım. Yazıya başlamadan önce dediğim gibi, bu bir övgü ya da sövgü yazısı olmadı. Bir eleştiri yazısı oldu. Kitap hakkındaki genel kanaatim 10 üzerinden 6’dır. Puan verirken olaylar zincirinden, kurgudan, anlatımdan verdim. Puan kırarken konudan, yazarın ufuksuzluğundan ve dilinden kırdım. Genel anlamda iyi bir romandı ancak ufkumuzu genişleten, bizi derin düşüncelere sevk eden bir kitap değildi. Ancak boş zamanlarımızda okuyabileceğimiz, yorgun zamanlarımızda bize eşlik eden bir kitap olabilir. Bu yüzden kitaptan çok fazla bir şey beklemeyin. Anlatımını ise taktir ettiğimi söylemiştim zaten. Sessiz Ev kitabı hakkında söyleyebileceklerim bu kadardır, umarım bu inceleme faydalı olmuştur. İyi okumalar.
  • 184 syf.
    ·135 günde·Puan vermedi
    Yazarın deyişiyle bu kitap aslında müslümanca düşünmenin, düşünebilmenin bir başka vehçesine ışık tutma niyeti tutuyor. Kullandığımız kelimelerin, kavramların üzerinde yeterli kadar tasarruf sahibi olmadıkça ortaya çıkabilecek müessir hataların ve karışıklıkların önlenemeyeceğine işaret ediyor.

    Rasim Hoca, kitaba başlarken ülkemizdeki kimlik bunalımına değiyor. Bunun sebebinin batılılaşma olduğunu, tarihsel olarak bu batılılaşma eğiliminin Tazminata kadar geri götürebileceğimizi söylüyor. Bu kimlik bunalımın da bir takım kavramları yanlış kullanmamıza neden olduğunu söylüyor. Zaten kitap da bu kavram karmaşasını anlatıyor. Çözümün ise kendi kültürümüzü, yani İslami kimliği referans almakta yaptığını söylüyor.

    Rasim Hoca kavram kargaşası veya karışıklığı derken bir kavramın niyetlere göre tarif edilmesini kastediyor. Örneğin "ilericilik, gericilik" gibi kavramlar kişilerin niyetine göre biçim alabilecek kavramlardandır.

    Bir kavramın başına bir sıfat eklendiğinde o kavram aslında yeniden isimlendiriliyor demektir. Örneğin demokrasi kavramının başına hakiki sıfatı eklenince aslında yeni bir demokrasi anlayışından bahsedimek isteniyor.

    Yazar kimi yerlerde felsefik bir dil kullanmış kitabın ikinci bölümü olan "hakikatın akılla aranması" bölümünde bu tarz bariz bir şekilde ortadadır.
  • 296 syf.
    ·6 günde·10/10
    Okunmaya deger guzel bir kitap . Incelemeyi guzel bir köşe yazısı ile yapmak istiyorum .şimdiden iyi okumalar.

    Bir özgürlük denemesi: Mahabad Kürt Cumhuriyeti

    Destkê bivir ne ji darê be dar nakeve. 
    (Baltanın sapı ağaçtan olmazsa ağaç devrilmez.)

    Kürdistan’ın siyasi ve kültürel tarihi incelenirken en önemli uğraklardan biri olarak 70 yıl önce bugünlerde yıkılan Mahabad Cumhuriyeti çıkar karşımıza..

    Elbette bugün içinden geçtiğimiz dönem, coğrafyamızda yaşadıklarımız hepimiz için ağır ancak yaşadıklarımızın dünden bugüne süregelen çelişkilerden bağımsız olmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor ve her şeye rağmen üretmeye devam etmek gerekiyor.

    İran Kürtleri diğer parçalarda olduğu gibi uzun yıllardan beri merkez hükümetlerinin inkar ve baskılarına karşı mücadele etmeye devam ediyorlardı ancak 1930’da Sımko İsmail Ağa’nın kapsamlı isyanının tamamen bastırılmasından sonra uzun yıllar geriye çekilmişlerdir. Bu dönemden sonra özellikle Irak ve Türkiye Kürtlerinin çıkardığı isyanlar baş göstermeye başladı.

    Ancak durum 2. Paylaşım savaşında İran’da değişmeye başladı…                                              

    Nazi destekçisi Şah Rıza’nın Bölgede oluşturduğu tehdide karşı Müttefik grubunun içinde yer alan Sovyetler Birliği ve İngiltere 1941’de Kuzeyden ve Güneyden İran’a girdi. İngilizler zaten Irak’ı 1. Paylaşım savaşında işgal etmiş buradan da şimdi cephelerini İran’ın Güneyine kaydırıyorlardı. Şah Rıza tahtından İngiliz destekçisi oğlu Muhammed Rıza lehine feragat etti.           

    Bu ortamda Kürtler örgütlenme hamleleri yapmaya başladı..                                                                      

    Bir eğitimci olan Abdülrahman Zabihi’nin girişimi ile 16 Ağustos 1943'te KOMELA (Komeleyê Jinêweyê Kurdistan/Kürdistan Diriliş Topluluğu) kuruldu. Komela, kentli orta sınıf, milliyetçi bir aydın hareketi olarak şekillendi. Amacı büyük ve bağımsız bir Kürdistan kurmak olup, aşiretçiliğe karşı çıkan bu seküler hareket, Niştıman (Vatan) adlı gazeteyi çıkarıp kısa sürede İran’ın dışında Musul-Kerkük-Süleymaniye’de de örgütlenmiştir. Tabii ki buna karşı otoritelerinin sarsılacağını düşünen Kürt feodaller merkez İran hükümeti ile ilişkiler geliştirmeye başlamışlardı. Diğer taraftan aşiretlerin Azerilerle mezhepsel, Sovyetlerle de özellikle güneydekilerin İngilizlerin kışkırtması ile dini çatışmaları durumun kördüğüm olmasına neden oluyordu. İleride bu çelişki ve çatışma açığa çıkacak ve Mahabad’ın önündeki en büyük engel olacaktı.

    Böylece 1944 yılı Komela’nın Sovyetlerle etkileşimi içerisinde ve etkisini arttırarak geçti. Komela, daha sonra Mahabad’ın bayrağı olacak olan kalem, güneş ve buğday başaklarını da barındıran güneşli bayrağı milli bayrak olarak kabul etti, Iraktaki Molla Mustafa Barzani öncülüğündeki sol değerlerden belirlenimle isyana destek mektupları yazdılar. İrandaki Kürtler arasında ileri gelen isimlerden olan Qazi Mıhemmed’ın Komela’nın üyelik teklifini kabul etmesi üzerine Komela’nın etkinliği daha da arttı, Qazi Mıhemmed Komela’da öne çıkan isim oldu.

    Kendisi de bir molla olan Qazi Mıhemmed, görece seküler bir yaşam tarzına sahipti. Örneğin o dönemler kızını okula gönderen sayılı mollalardandı. Bu dönemde Kürt halkının yarısının okuma yazma bilmediği bilenlerin ise Medreselerde eğitim gördüğü düşünülürse Qazi Mıhemmed’in Molla sıfatının İslami değil daha çok sosyal bir karşılığının olduğunu belirtmek gerekir.

    1945 yılı halkın harekete geçirilmesi için basın yayının ve ajitasyonun öne çıktığı yıl oldu. Komela’nın başvurusu üzerine SSCB bölgede ‘Kürdistan-Sovyet Kültürel İlişkiler Cemiyeti’ni kurdu. Nisan 1945’te cemiyetin binası törenle açıldı. Açılış töreninde ‘Dayika Niştıman (Ana Yurt)’ adlı  bir opera sergilendi. Baş kahraman olan genç kadın üç düşmana (Irak, İran ve Türkiye) karşı direniyor ve nihayet üç oğlu tarafından kurtarılıyordu. Kadın düşerken peçesinin altından üzerinde ‘Yaşasın Stalin’ yazan kızıl bir bayrak düşüyordu. Opera, izleyicileri çok duygulandırmıştı. Şimdiye kadar illegal çalışan Komela, Sovyetleri de davet ettiği bir toplantı ile gizli örgütlenmeye son verdi.

    İran’da seküler ulusal partilerin örgütlenmesi için Lenin’in Avrupa solu için önerdiği bir taktik olan Demokrat Partilerin kuruluşunu, Stalin, bölgedeki Kürt ve Azerilerin örgütlerinin kullanması için önerdi. Bu doğrultuda Kürtler, 25 Ağustos 1945’te 105 kişilik kurucu üye ile İKDP'yi (İran Kürdistan Demokrasi Partisi) kurdu. Kurulan KDP daha sonra Irak’taki Kürt hareketine de örnek olacaktı. Eylül’de de Azeriler demokrat partilerini kurdular. İKDP’nin kuruluşu ile Komela’nın üyelerinin tamamına yakını bu partiye geçti. Aşiretler hala tam olarak kapsanamasa da devletin kurulacağına kesin gözle bakıldığı için yönetimin dışında kalmak istemeyen feodaller partide yer almaya başladı. Bu arada İngiliz ve Sovyet hakimiyet alanı dışında olan, Urmiye gölü yakınlarındaki Qazi Mıhemmed’ın kontrolündeki Mahabad’da halk gün sayıyordu, 12 Ocak 1945’te Tebriz’de Azeri demokratlar özerkliklerini ilan etmişlerdi.

    Irak’ta İngilizlere iki kez yenildikten sonra yaklaşık 3000 kişi ile gelen Mustafa Barzani de Mahabad’a varmıştı artık. Kasım ayında Sovyetlerin gönderdiği matbaa ile günlük basılan ‘Kürdistan’ gazetesi Kürt bölgesinde elden ele dolaşıyordu, propaganda yoğunlaşmıştı, amaç ihtilale güçlü hazırlamaktı. Sovyetler, Kürtlere 1.200 Tüfek yolladı.

    22 Ocak 1946 günü Sovyet temsilci ve subaylarının da bulunduğu bir miting ile Çarçıra meydanında Qazi Mıhemmed Mahabad Kürt Cumhuriyetini ilan etti. Cumhuriyetin sınırları başkent Mahabad ile beraber 7 ili kapsıyordu. 13 bakan ve 30 parlamenterden oluşan devletin başkanı Qazi Mıhemmed seçildi. Devletin bakanlık ve parlamenterlik gibi önemli mevkilerine aşiret reisleri seçildi, amaç aşiretleri küstürmemekti.

    Komela’nın tasarladığı bayrak parlamento binasına asılıp milli bayrak seçildi ve Kürd şair Dildar’ın 1938’de Bağdat’ta hapisteyken Sorani lehçesiyle yazdığı ‘Ey Reqîb’ şiiri bestelenerek milli marş ilan edildi.

    Sovyetlerin aracılığı ile 3 Mayıs 1946'da Mahabad Cumhuriyeti ve Azerbaycan Hükümeti arasında ‘Kürdistan-Azerbaycan Dostluk anlaşması’ imzalandı. Sovyetler Kürtlere 5000 Tüfek yolladı.                                                                       

    Çıkarılan iki tane günlük gazetenin yanında, aylık Hawar ve Agır dergileri bir de kadınların çıkardığı Helale dergisi yayına başladı.

    Dünya klasikleri Kürtçe basıldı.

    Kürtçe eğitim dili oldu ve ilköğretim zorunlu hale getirildi. Yetişkinler için akşam kursları kuruldu. Kadınların toplumsal yaşama katılımı arttırılarak sosyal kurumlarda görev almaları sağlandı. Yüzbaşı Kak Selaheddin gibi Sovyet subaylar Kürt güçlerinin düzenli bir ordu kurmaları için Mahabad’a geldi.

    Kürt Halk Ozanları Enstitüsü kuruldu.

    Tebrize öğrenci yollanarak eğitim görmeleri sağlandı.

    Ancak feodal gericilik bu ilerlemelere karşı çıkarak otoritelerini yitirme çekincesi ile zararlı bir muhalefete başladı. Diğer yandan da müttefik arayışındaydılar. Merkezi hükümetin başbakan yardımcılığını alacak kadar güçlenen İran Komünist Partisi, 1946 yılının sonlarına doğru İngilizlerin Basra’ya yığınak yapmaya başlaması, güneydeki Bahtiyari ve Kaşkavi Kürtlerini kışkırtmaya başlaması ve Şah’ı desteklemesi ile gerilemeye başladı. Bu ortamda Mahabad’ın aşiretleri denetime atadığı temsilciler dahi İngiliz propagandasından etkilenerek Şah ile temasa geçtiler.

    Şahın elini güçlendiren bu gelişmeler üzerine ABD İran Büyükelçisi Şaha açık destek verip kurulan devletlere ve Sovyetlere karşı savunmada askeri ve siyasi destek vereceğini, Ortadoğu’da gerekirse ‘kurşun sıkmaktan’ sakınmayacağını dile gitirdi.. İngiltere ve ABD İran’ın BM’ye sınırları ihlal edildiği gerekçesi ile başvurmasını destekledi. Artık BM de devredeydi…

    Sınırlarında kurulan devletlere müdahaleyi gündeme getiren İran hükümetine, Sovyet temsilcinin karşı çıkması üzerine ABD bunun İran hükümetinin hakkı olduğunu dile getirerek tekrar dahil oldu. On milyonlarca insanını faşizme karşı savaşırken yitiren ve ağır tahribata uğrayan Sovyetler baskılara dayanamayıp Mayıs 1946’da İran’dan çekildi. Yapılan anlaşmalar da hükümsüz kaldı, Sovyetler hiçbir hak elde edemedi İran’dan.

    Sovyetler çekilir çekilmez İran, Azerbaycan’a saldırıp hükümeti düşürdü, yöneticileri öldürdü. Bunun üzerine zaten tüm aşiretlerin neredeyse yalnız bıraktığı Qazi Mıhemmed, şehri Kürt aşiretlerinin öncülüğünde işgale gelen İran ordusu ile aşiretlerin niyetinin şehri talan etmek olduğunu bilmesinden dolayı aşiretlerin döndürülmesi karşılığında kendisinin teslim olacağını belirtti. Aşiretlerin geri gönderilmesi ve Qazi’nin teslim olması ile Ordu Mahabad’ı işgal etti. 17 Ocak 1946 günü İran ordusu Mahabad’ı teslim aldı. Qazi Mıhemmed ve 15 dolayında yönetici 30 Mart 1947’de idam edildi. Mustafa Barzani bir süre direndikten sonra kaçmak zorunda kaldı ve Sovyetlere sığınarak 11 yıl Sovyetlerde yaşadı.

    Yıllar sonra Eylül 1973’te İKDP’nin 3. Kongresinde Cumhuriyet döneminde feodallerle ve gericilerle yapılan ittifaklara dair yapılan şu tespit Mahabad’a dair en büyük ders olarak tarihe geçmiştir:

    ‘Birçok oportünist ve mevki düşkünü, Cumhuriyet hükümetinin yönetimine sızmayı başardı. Bu durumun yıkıcı sonuçları oldu…’

    Çalışmada kullanılan kimi kaynaklar:

    1. Kürdistan Tarihi: E.I Vasilyeva- M.A Hasretyan- M.S Lazerev- O.I Jigalina- S.X. Mıhoyan, Rusçadan Çeviren İbrahım Kale 1. Baskı 2001
    2. “Barzani” Yazar: Dr. M. Sıraç Bilgin Avesta Yayınları
    3. Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi Peri Yayınları
  • Her toplumun yapısında, hem kendinden önceki nizamların kalıntı, hem kendinden sonraki nizamların tohumları vardır. Bunların her ikisi, toplumun yapısında hem için için birikirler. Hem devamlı olarak çarpışırlar. Eğer ihtilâl, yahut ayaklanmalar, yeninin, gelecek nizamın tohumlarının yeşermesi, filizlenmesi şeklinde olursa, o ihtilâl bir ileri harekettir. Yeni bir sosyal aşamadır. Çağın akışına uymuştur. Eğer toplumun içinde kımıldayanlar, eski nizamın artıkları, döküntüleri ve tarihî ömrünü yaşamış ilkeler ve organlarsa, o zaman bu ayaklanma veya ihtilâl bir irtica olur. Gericilik olur. Muzaffer olsa bile ömrü yoktur. Çünkü temeller çürümüştür ve bir zaferin eğreti dayanakları er geç çökecektir.
  • Bir kimse, geleceği veya yeni şeyleri gözlüyorsa, onun ilerici olması doğaldır. Örneğin Sosyalizmi isteyen kimseler, Sosyalizmin tarihin gelecekteki vaadlerinden olduğu; ortaya çıktığı günden beri böylesi bir iddiaya sahip olduğu ve bunu teklif ettiği için, ilerici düşünceye sahiptirler. Buna göre, bu, ilerici bir düşünce biçimidir. İslam da Arap cahiliyetine oranla ileri bir adımdı ve bu yüzden kendi zamanında ilerici sayılıyordu. Peygamber ilerici, kâfirler gerici idi. Bir ülkeyi "şura" sistemiyle yönetmek de, padişahlık ve benzeri yöntemlerle yönetme tarzına göre ilerici bir düşünce sayılmaktadır. Eğer Montesquieu'nün görüşünü mutlakiyetçi saltanat görüşüyle karşılaştırırsanız, onun görüşü diğerine göre ilerici sayılır. Eskiler, birini saltanat tahtına oturtup bütün güçleri kendisine teslim ediyor, sonra da ondan aynı zamanda adil olmasını isteyerek, kendisine öğütler veriyorlardı Montesquieu burada bir yanlışın gizli olduğunu söyledi: Bu yanlış, bütün imkân ve güçler tek bir kimsenin eline bırakıldığında o kişiden başka bir gücün alındığı hususuydu. Alınan bu güç, adil olabilme gücüdür. O kimse her türlü seçme özgürlüğüne sahiptir, ama tek bir ihtiyar onun elinde değildir. Bu, o kimsenin artık adil olmamasıdır.
    Montesquieu'nün önerisi, gücü bir tek kişide toplayamayacağımız, toplamamamız, bu gücü parçalara ayırmamız gerektiği şeklindeydi. Çünkü bir kimse ne kadar iyi, iyi niyetli, merhametli ve adil de olsa, gene de insandır. Bütün seçme özgürlüklerini kendisine verdiğinizde, onu zulüm karşısında seçeneksiz bırakmış olursunuz. O halde bu seçme gücünün ayrılması, çeşitli birey ve kurumlara verilmesi gerekir. Montesquieu'nün saltanatçı düşünceye karşı olan bu görüşü ilerici bir düşünceydi ve saltanatçı sistem düşüncesi Montesquieu'den sonra gerici bir düşünce sayıldı. (