• Okunmaya deger guzel bir kitap . Incelemeyi guzel bir köşe yazısı ile yapmak istiyorum .şimdiden iyi okumalar.

    Bir özgürlük denemesi: Mahabad Kürt Cumhuriyeti

    Destkê bivir ne ji darê be dar nakeve. 
    (Baltanın sapı ağaçtan olmazsa ağaç devrilmez.)

    Kürdistan’ın siyasi ve kültürel tarihi incelenirken en önemli uğraklardan biri olarak 70 yıl önce bugünlerde yıkılan Mahabad Cumhuriyeti çıkar karşımıza..

    Elbette bugün içinden geçtiğimiz dönem, coğrafyamızda yaşadıklarımız hepimiz için ağır ancak yaşadıklarımızın dünden bugüne süregelen çelişkilerden bağımsız olmadığını göz önünde bulundurmak gerekiyor ve her şeye rağmen üretmeye devam etmek gerekiyor.

    İran Kürtleri diğer parçalarda olduğu gibi uzun yıllardan beri merkez hükümetlerinin inkar ve baskılarına karşı mücadele etmeye devam ediyorlardı ancak 1930’da Sımko İsmail Ağa’nın kapsamlı isyanının tamamen bastırılmasından sonra uzun yıllar geriye çekilmişlerdir. Bu dönemden sonra özellikle Irak ve Türkiye Kürtlerinin çıkardığı isyanlar baş göstermeye başladı.

    Ancak durum 2. Paylaşım savaşında İran’da değişmeye başladı…                                              

    Nazi destekçisi Şah Rıza’nın Bölgede oluşturduğu tehdide karşı Müttefik grubunun içinde yer alan Sovyetler Birliği ve İngiltere 1941’de Kuzeyden ve Güneyden İran’a girdi. İngilizler zaten Irak’ı 1. Paylaşım savaşında işgal etmiş buradan da şimdi cephelerini İran’ın Güneyine kaydırıyorlardı. Şah Rıza tahtından İngiliz destekçisi oğlu Muhammed Rıza lehine feragat etti.           

    Bu ortamda Kürtler örgütlenme hamleleri yapmaya başladı..                                                                      

    Bir eğitimci olan Abdülrahman Zabihi’nin girişimi ile 16 Ağustos 1943'te KOMELA (Komeleyê Jinêweyê Kurdistan/Kürdistan Diriliş Topluluğu) kuruldu. Komela, kentli orta sınıf, milliyetçi bir aydın hareketi olarak şekillendi. Amacı büyük ve bağımsız bir Kürdistan kurmak olup, aşiretçiliğe karşı çıkan bu seküler hareket, Niştıman (Vatan) adlı gazeteyi çıkarıp kısa sürede İran’ın dışında Musul-Kerkük-Süleymaniye’de de örgütlenmiştir. Tabii ki buna karşı otoritelerinin sarsılacağını düşünen Kürt feodaller merkez İran hükümeti ile ilişkiler geliştirmeye başlamışlardı. Diğer taraftan aşiretlerin Azerilerle mezhepsel, Sovyetlerle de özellikle güneydekilerin İngilizlerin kışkırtması ile dini çatışmaları durumun kördüğüm olmasına neden oluyordu. İleride bu çelişki ve çatışma açığa çıkacak ve Mahabad’ın önündeki en büyük engel olacaktı.

    Böylece 1944 yılı Komela’nın Sovyetlerle etkileşimi içerisinde ve etkisini arttırarak geçti. Komela, daha sonra Mahabad’ın bayrağı olacak olan kalem, güneş ve buğday başaklarını da barındıran güneşli bayrağı milli bayrak olarak kabul etti, Iraktaki Molla Mustafa Barzani öncülüğündeki sol değerlerden belirlenimle isyana destek mektupları yazdılar. İrandaki Kürtler arasında ileri gelen isimlerden olan Qazi Mıhemmed’ın Komela’nın üyelik teklifini kabul etmesi üzerine Komela’nın etkinliği daha da arttı, Qazi Mıhemmed Komela’da öne çıkan isim oldu.

    Kendisi de bir molla olan Qazi Mıhemmed, görece seküler bir yaşam tarzına sahipti. Örneğin o dönemler kızını okula gönderen sayılı mollalardandı. Bu dönemde Kürt halkının yarısının okuma yazma bilmediği bilenlerin ise Medreselerde eğitim gördüğü düşünülürse Qazi Mıhemmed’in Molla sıfatının İslami değil daha çok sosyal bir karşılığının olduğunu belirtmek gerekir.

    1945 yılı halkın harekete geçirilmesi için basın yayının ve ajitasyonun öne çıktığı yıl oldu. Komela’nın başvurusu üzerine SSCB bölgede ‘Kürdistan-Sovyet Kültürel İlişkiler Cemiyeti’ni kurdu. Nisan 1945’te cemiyetin binası törenle açıldı. Açılış töreninde ‘Dayika Niştıman (Ana Yurt)’ adlı  bir opera sergilendi. Baş kahraman olan genç kadın üç düşmana (Irak, İran ve Türkiye) karşı direniyor ve nihayet üç oğlu tarafından kurtarılıyordu. Kadın düşerken peçesinin altından üzerinde ‘Yaşasın Stalin’ yazan kızıl bir bayrak düşüyordu. Opera, izleyicileri çok duygulandırmıştı. Şimdiye kadar illegal çalışan Komela, Sovyetleri de davet ettiği bir toplantı ile gizli örgütlenmeye son verdi.

    İran’da seküler ulusal partilerin örgütlenmesi için Lenin’in Avrupa solu için önerdiği bir taktik olan Demokrat Partilerin kuruluşunu, Stalin, bölgedeki Kürt ve Azerilerin örgütlerinin kullanması için önerdi. Bu doğrultuda Kürtler, 25 Ağustos 1945’te 105 kişilik kurucu üye ile İKDP'yi (İran Kürdistan Demokrasi Partisi) kurdu. Kurulan KDP daha sonra Irak’taki Kürt hareketine de örnek olacaktı. Eylül’de de Azeriler demokrat partilerini kurdular. İKDP’nin kuruluşu ile Komela’nın üyelerinin tamamına yakını bu partiye geçti. Aşiretler hala tam olarak kapsanamasa da devletin kurulacağına kesin gözle bakıldığı için yönetimin dışında kalmak istemeyen feodaller partide yer almaya başladı. Bu arada İngiliz ve Sovyet hakimiyet alanı dışında olan, Urmiye gölü yakınlarındaki Qazi Mıhemmed’ın kontrolündeki Mahabad’da halk gün sayıyordu, 12 Ocak 1945’te Tebriz’de Azeri demokratlar özerkliklerini ilan etmişlerdi.

    Irak’ta İngilizlere iki kez yenildikten sonra yaklaşık 3000 kişi ile gelen Mustafa Barzani de Mahabad’a varmıştı artık. Kasım ayında Sovyetlerin gönderdiği matbaa ile günlük basılan ‘Kürdistan’ gazetesi Kürt bölgesinde elden ele dolaşıyordu, propaganda yoğunlaşmıştı, amaç ihtilale güçlü hazırlamaktı. Sovyetler, Kürtlere 1.200 Tüfek yolladı.

    22 Ocak 1946 günü Sovyet temsilci ve subaylarının da bulunduğu bir miting ile Çarçıra meydanında Qazi Mıhemmed Mahabad Kürt Cumhuriyetini ilan etti. Cumhuriyetin sınırları başkent Mahabad ile beraber 7 ili kapsıyordu. 13 bakan ve 30 parlamenterden oluşan devletin başkanı Qazi Mıhemmed seçildi. Devletin bakanlık ve parlamenterlik gibi önemli mevkilerine aşiret reisleri seçildi, amaç aşiretleri küstürmemekti.

    Komela’nın tasarladığı bayrak parlamento binasına asılıp milli bayrak seçildi ve Kürd şair Dildar’ın 1938’de Bağdat’ta hapisteyken Sorani lehçesiyle yazdığı ‘Ey Reqîb’ şiiri bestelenerek milli marş ilan edildi.

    Sovyetlerin aracılığı ile 3 Mayıs 1946'da Mahabad Cumhuriyeti ve Azerbaycan Hükümeti arasında ‘Kürdistan-Azerbaycan Dostluk anlaşması’ imzalandı. Sovyetler Kürtlere 5000 Tüfek yolladı.                                                                       

    Çıkarılan iki tane günlük gazetenin yanında, aylık Hawar ve Agır dergileri bir de kadınların çıkardığı Helale dergisi yayına başladı.

    Dünya klasikleri Kürtçe basıldı.

    Kürtçe eğitim dili oldu ve ilköğretim zorunlu hale getirildi. Yetişkinler için akşam kursları kuruldu. Kadınların toplumsal yaşama katılımı arttırılarak sosyal kurumlarda görev almaları sağlandı. Yüzbaşı Kak Selaheddin gibi Sovyet subaylar Kürt güçlerinin düzenli bir ordu kurmaları için Mahabad’a geldi.

    Kürt Halk Ozanları Enstitüsü kuruldu.

    Tebrize öğrenci yollanarak eğitim görmeleri sağlandı.

    Ancak feodal gericilik bu ilerlemelere karşı çıkarak otoritelerini yitirme çekincesi ile zararlı bir muhalefete başladı. Diğer yandan da müttefik arayışındaydılar. Merkezi hükümetin başbakan yardımcılığını alacak kadar güçlenen İran Komünist Partisi, 1946 yılının sonlarına doğru İngilizlerin Basra’ya yığınak yapmaya başlaması, güneydeki Bahtiyari ve Kaşkavi Kürtlerini kışkırtmaya başlaması ve Şah’ı desteklemesi ile gerilemeye başladı. Bu ortamda Mahabad’ın aşiretleri denetime atadığı temsilciler dahi İngiliz propagandasından etkilenerek Şah ile temasa geçtiler.

    Şahın elini güçlendiren bu gelişmeler üzerine ABD İran Büyükelçisi Şaha açık destek verip kurulan devletlere ve Sovyetlere karşı savunmada askeri ve siyasi destek vereceğini, Ortadoğu’da gerekirse ‘kurşun sıkmaktan’ sakınmayacağını dile gitirdi.. İngiltere ve ABD İran’ın BM’ye sınırları ihlal edildiği gerekçesi ile başvurmasını destekledi. Artık BM de devredeydi…

    Sınırlarında kurulan devletlere müdahaleyi gündeme getiren İran hükümetine, Sovyet temsilcinin karşı çıkması üzerine ABD bunun İran hükümetinin hakkı olduğunu dile getirerek tekrar dahil oldu. On milyonlarca insanını faşizme karşı savaşırken yitiren ve ağır tahribata uğrayan Sovyetler baskılara dayanamayıp Mayıs 1946’da İran’dan çekildi. Yapılan anlaşmalar da hükümsüz kaldı, Sovyetler hiçbir hak elde edemedi İran’dan.

    Sovyetler çekilir çekilmez İran, Azerbaycan’a saldırıp hükümeti düşürdü, yöneticileri öldürdü. Bunun üzerine zaten tüm aşiretlerin neredeyse yalnız bıraktığı Qazi Mıhemmed, şehri Kürt aşiretlerinin öncülüğünde işgale gelen İran ordusu ile aşiretlerin niyetinin şehri talan etmek olduğunu bilmesinden dolayı aşiretlerin döndürülmesi karşılığında kendisinin teslim olacağını belirtti. Aşiretlerin geri gönderilmesi ve Qazi’nin teslim olması ile Ordu Mahabad’ı işgal etti. 17 Ocak 1946 günü İran ordusu Mahabad’ı teslim aldı. Qazi Mıhemmed ve 15 dolayında yönetici 30 Mart 1947’de idam edildi. Mustafa Barzani bir süre direndikten sonra kaçmak zorunda kaldı ve Sovyetlere sığınarak 11 yıl Sovyetlerde yaşadı.

    Yıllar sonra Eylül 1973’te İKDP’nin 3. Kongresinde Cumhuriyet döneminde feodallerle ve gericilerle yapılan ittifaklara dair yapılan şu tespit Mahabad’a dair en büyük ders olarak tarihe geçmiştir:

    ‘Birçok oportünist ve mevki düşkünü, Cumhuriyet hükümetinin yönetimine sızmayı başardı. Bu durumun yıkıcı sonuçları oldu…’

    Çalışmada kullanılan kimi kaynaklar:

    1. Kürdistan Tarihi: E.I Vasilyeva- M.A Hasretyan- M.S Lazerev- O.I Jigalina- S.X. Mıhoyan, Rusçadan Çeviren İbrahım Kale 1. Baskı 2001
    2. “Barzani” Yazar: Dr. M. Sıraç Bilgin Avesta Yayınları
    3. Yeni ve Yakın Çağda Kürt Siyaset Tarihi Peri Yayınları
  • Her toplumun yapısında, hem kendinden önceki nizamların kalıntı, hem kendinden sonraki nizamların tohumları vardır. Bunların her ikisi, toplumun yapısında hem için için birikirler. Hem devamlı olarak çarpışırlar. Eğer ihtilâl, yahut ayaklanmalar, yeninin, gelecek nizamın tohumlarının yeşermesi, filizlenmesi şeklinde olursa, o ihtilâl bir ileri harekettir. Yeni bir sosyal aşamadır. Çağın akışına uymuştur. Eğer toplumun içinde kımıldayanlar, eski nizamın artıkları, döküntüleri ve tarihî ömrünü yaşamış ilkeler ve organlarsa, o zaman bu ayaklanma veya ihtilâl bir irtica olur. Gericilik olur. Muzaffer olsa bile ömrü yoktur. Çünkü temeller çürümüştür ve bir zaferin eğreti dayanakları er geç çökecektir.
  • Bir kimse, geleceği veya yeni şeyleri gözlüyorsa, onun ilerici olması doğaldır. Örneğin Sosyalizmi isteyen kimseler, Sosyalizmin tarihin gelecekteki vaadlerinden olduğu; ortaya çıktığı günden beri böylesi bir iddiaya sahip olduğu ve bunu teklif ettiği için, ilerici düşünceye sahiptirler. Buna göre, bu, ilerici bir düşünce biçimidir. İslam da Arap cahiliyetine oranla ileri bir adımdı ve bu yüzden kendi zamanında ilerici sayılıyordu. Peygamber ilerici, kâfirler gerici idi. Bir ülkeyi "şura" sistemiyle yönetmek de, padişahlık ve benzeri yöntemlerle yönetme tarzına göre ilerici bir düşünce sayılmaktadır. Eğer Montesquieu'nün görüşünü mutlakiyetçi saltanat görüşüyle karşılaştırırsanız, onun görüşü diğerine göre ilerici sayılır. Eskiler, birini saltanat tahtına oturtup bütün güçleri kendisine teslim ediyor, sonra da ondan aynı zamanda adil olmasını isteyerek, kendisine öğütler veriyorlardı Montesquieu burada bir yanlışın gizli olduğunu söyledi: Bu yanlış, bütün imkân ve güçler tek bir kimsenin eline bırakıldığında o kişiden başka bir gücün alındığı hususuydu. Alınan bu güç, adil olabilme gücüdür. O kimse her türlü seçme özgürlüğüne sahiptir, ama tek bir ihtiyar onun elinde değildir. Bu, o kimsenin artık adil olmamasıdır.
    Montesquieu'nün önerisi, gücü bir tek kişide toplayamayacağımız, toplamamamız, bu gücü parçalara ayırmamız gerektiği şeklindeydi. Çünkü bir kimse ne kadar iyi, iyi niyetli, merhametli ve adil de olsa, gene de insandır. Bütün seçme özgürlüklerini kendisine verdiğinizde, onu zulüm karşısında seçeneksiz bırakmış olursunuz. O halde bu seçme gücünün ayrılması, çeşitli birey ve kurumlara verilmesi gerekir. Montesquieu'nün saltanatçı düşünceye karşı olan bu görüşü ilerici bir düşünceydi ve saltanatçı sistem düşüncesi Montesquieu'den sonra gerici bir düşünce sayıldı. (
  • Müsterih = Bütün kaygılardan kurtulup gönlü rahata kavuşan, içi rahat olan.

    İrtica = Gericilik.

    Muhtıra = Bir devletin başka bir devlete politik sorunlarla ilgili olarak yolladığı uyarı yazısı.
  • Oysa, herkes bilir ki, dinsel fanatizm; Hristiyan, Yahudi, Müslüman ya da Hindu, ne türlü olursa olsun dinsel gericilik, dışlanma ya da sefaletten beslenir. Terörizmle savaş, bu durumda, zorunlu olarak ölçüsüz sefaletle, adaletin yadsınması ve açlıkla savaşmak anlamına gelecektir.
  • Eser, Mısırlı ünlü bir akademisyen ve yazar olan Mahmud Hamdi ZAKZUK’un çoğunluğunu el-Ehram gazetesinde yayınladığı makalelerinden oluşmaktadır. Bununla beraber kitap yazarın çeşitli ülkelerde katıldığı sempozyum ve konferanslarda sunduğu bazı tebliğlerini de içermektedir. Yazar kitabın başında küreselleşme konusuna dikkatleri çekerek Müslümanların bu meseleye bakış açılarını irdeliyor. Küreselleşme konusunda Müslümanların bakış açısı birbirine zıt iki fikirde yoğunlaşmaktadır. Bir kısmı İslam’ın küreselleşmeyi kesinlikle reddettiği fikrini öne süren ve bu konuya tamamen sırt çevirenlerden oluşmakta. Diğer bir kısmıysa İslam’ın küreselleşme karşısında yetersiz kaldığı dolaysıyla İslam esaslarını böyle bir çağda savunmanın gericilik olacağını ileri sürenlerden oluşmaktadır. Müslümanların geri kalmışlığı, dinin kendisinden değil duyarsız anlayışlar katılaşmış donuk fikirler ve bunu İslam’ın kendisi zannedip kendileri gibi düşünmeyenleri kolaylıkla küfürle itham eden sığ anlayışlardan kaynaklanmaktadır. Yazar, İslam’ın küreselleşme karşısındaki durumunu söz konusu bu iki marjinal yaklaşımdan farklı yorumlar. Ona göre, İslam özü itibarıyla iletişime ve diyaloga sürekli açık bir din olarak küreselleşmenin önünde engel değil tam tersine imkân sunar. İslam’ın özünde yeniliğe sürekli açık bir din olduğunu söyleyen yazar, buna: “Allah her yüzyılda bir müceddid gönderir” Hadisini delil gösterir. Ayrıca İkbal’in “İctihad İslam’ın hareket kaynağıdır” ifadesiyle de bu meseleyi destekler.


    Girişten sonra dört bölümden oluşan bu eser, birinci bölümde İslam ve asrın değişimleri, ikinci bölümde İslam ve Batı, üçüncü bölümde çağın meseleleri ve dördüncü bölümde ise geleceğin beklentileri başlıkları altında çeşitli makaleleri ele alır. 

    Yazar birinci bölümde küreselleşme çağında İslam başlıklı makaleyi iki yönden ele alıyor. Öncelikle ölçüler ve tutumları kritik eder. Batıdan ithal edilen fikir, düşünce, iktisat, demokrasi gibi meselelere karşılık İslam dünyasında iki akımın oluştuğunu dile getirir. Bunların birincisi mutlak reddedenler ikincisi ise mutlak kabul edenlerdir. Bu iki kesim de birbirlerini çok ağır bir şekilde eleştirirler. Biz ise der yazar, “Ne küreselleşmenin karşısındayız ne de yanında, sadece ona ve diğer ithal edilen akımlara karşı bilinçli ve eleştirel bir bakış açısına sahibiz.” Yazar, İslam için diğer fikri akımlar karşısında endişelenmek gereksizdir der. Çünkü İslam, sıradan akımlar gibi geçici olarak ortaya çıkmış bir fikir ya da olgu değildir. Yazara göre küreselleşme önce ekonomi alanında başlayıp sonra siyasi ve kültürel alanlara kadar uzanmış hiçbir şekilde reddedilemeyecek bir gerçektir. “Bu gerçekliğin karşısında yapılması gereken onunla işbirliği yapmaktır. Bu işbirliğini yaparken ise gerçeğin tamamının şer yahut hayır olmadığını göz önünde bulundurmalıyız.”  Müslümanların yapması gereken en önemli vazifelerden birini de şu ifadelerle ortaya koyar: “Müslümanlar hiç gecikmeden kendi ekonomik bloklarını kurmalıdır.” Batı küreselleşme yoluyla bazı kalıplarını bize dayatmaktadır. Özellikle de sosyal, ailesel ve cinsel bazı kabullerine bizi de teşvik etmektedir. Küreselleşmeye karşı kapılarımızı tamamen kapatmak kesinlikle çözüm oluşturmaz. Zira internet televizyon ve diğer birçok iletişim aracıyla zaten evimize girmiştir. Müslümanların küreselleşme konusunda özellikle demokrasi, insan hakları ve çoğulculuk gibi kavramları takip etmesi gerekir. Ancak yönetimi sadece demokrasi olarak dayatmak yanlış bir yoldur. Bunda İslam’ın temel savı “şura”dır. Şura, esas tutulmakla beraber yere ve zamana göre yönetim biçimi değiştirilebilir. 

    Yazar İslami küreselleşmeyi bazı evrensel değerler üzerinden şu ifadeleriyle özetler: “İslami küreselleşme, insani değerleri ve ahlak ilkelerini yaymayı bütün insanlığın insanlık onurunu korumayı; herkese eşitlik ve özgürlük hakkı tanımayı; canı, malı, aklı, inancı, şerefi himaye etmeyi, insanlar arasında adaleti ikame etmeyi, aile kurumunu düzeltmeyi, kadına saygı gösterilmesini ve sömürüyü engellemeyi hedefler.” Buna karşılık Modern Küreselleşme, özgürleştirme adı altında bireyi ahlaki, dini ve örfi bütün değerlerden tamamen soyutlayarak adeta bir yokluk seviyesine düşürür.

    Küreselleşme çağında İslam başlığının ikinci kısmı olan amaçlar ve araçlar bölümünde yazar, İslam’ın ekseninde döndüğü temel konunun Allah’ın varlığı ve birliği konusu olduğunu ve insan hayatını baştan sona dizayn eden meselenin, bu ontoloji üzerinde şekillendiğini ifade eder. Kur’an’daki ayetlerle de sabit olan imanın fıtriliği bu meseleyi daha da netleştirir. İslam, gerek dünya hayatında gerekse ahiret hayatı konusunda amaç-araç dengesinin gözetilmesini ister. Bu bağlamda yeryüzünün imarı ve medeniyetin inşası İslam’ın en az diğer farzlar kadar ehemmiyet verdiği bir konudur. Bu da Müslümanlar için farz kılınan ilim ile mümkün olabilir.

    Yazar, Müslümanların dünya devletleri karşısında geri kaldıkları üzerinde özellikle durur. Bu konuda gücü elinde bulunduramayan Müslümanların, sürekli dünya dengelerinde etkisiz elemen olarak kalacaklarını vurgular. Eleştiriye açık bir ifadeyle bu konuyu ortaya koyan yazar, “ içinde bulunduğumuz şu çağda zayıflar için yer yoktur” der. Müslümanların bu devirde acınacak bir vaziyette darmadağın olduklarını ifade eder ve biraz da abartıya kaçarak Müslümanlar için “Karmaşık dünyada şaşırıp kalmış bir topluluk” ifadesini kullanır. 

    Yazar, İslam Âleminin endişeleri başlığı altında Müslümanların özellikle özeleştiride bulunmaları gerekliliğini vurgular. Biz iyiyiz demekle hakikate gözümüzü kapatmış oluruz. Suçu batıya atmakla da sadece kendimizi geçici olarak rahatlatırız. Bütün bunların yerine gerçek bir özeleştiri yapmak durumundayız. Düşünce ve fikir üretme konusunda ne kadar geri kaldığımıza dikkat çeken yazar, batıyı eleştirmeyi bile yine batılılardan öğreniyoruz der. Küreselleşmeye dönük eleştirilerimizin çoğu maalesef yine batı menşelidir. Bilgi güç dengesini sürekli vurgulayarak “öyle bir dünyada yaşıyoruz ki orada ne zayıflara merhamet olunur, ne de güçlülerden başkasına saygı gösterilir, bilgisi olanın gücü de vardır, gücü olan saygı görür” der.

    İkinci bölümde Doğu ve Batı başlığı altında yazar, bu iki medeniyetin arasına set çekmeye çalışan batılı fikirleri çürütmeye çalışır. Bazı batılı düşünürlere karşı en ciddi eleştirilerini ortaya koyar, Doğu ve Batı medeniyeti kaynak itibariyle bir bütündür, bu iki medeniyetin birbiriyle ayrı olduğu düşüncesi gerçekliğe aykırıdır der. Nitekim 1900 lerin başında “doğu doğudadır, batı batıda; ikisi asla bir araya gelemez” diyen Kipling ve 1993 te “Medeniyetler çatışması” teziyle gündeme gelen Huntington’un bu düşüncelerinin temelinde sömürü zihniyeti yatar. Buna karşılık yazar “evrensel işbirliği” tezi üzerinden konuyu işlemeye devam eder. Bütün medeniyetlerin temelinde şüphesiz din yatar. Doğu medeniyetinin temeli İslam, Batı medeniyetinin temeli de Hıristiyanlıktır. Ancak şunu vurgulamak gerekir ki Hıristiyanlık da doğu temellidir. Bu anlamda Doğu-Batı arasında hem din hem de kültür üzerinden net sınırlar çizilemez. Kültürel anlamda ayrışmanın gerçekliğe aykırı oluşunu Yunan felsefesinin Müslümanlar üzerinden batıya aktarılması ve Endülüs tecrübesini nazara vererek örneklendirir.

    Batı’da İslam’ın geleceği başlığı altında, Batı’da Müslüman göçmenler ve Müslüman olan Batılılar üzerinden İslam’ın yeni bir yüzünün ortaya çıktığı vurgulanmaktadır. Batı’da İslam’ın hızla artması bu yüzü her geçen gün belirgin hale getiriyor. İşte bu gerçeklik İslam’ın batıdaki yanlış imajını düzeltmek için en iyi fırsattır. Bununla beraber eserde İslam’ın Batı’daki varlığı ve yaşadığı problemlere de ayrı bir başlık ayrılmıştır. Bu konuda, maalesef İslam karşıtı bazı gruplar medya başta olmak üzere Batı’daki İslam imajına çok ciddi zararlar vermektedirler. İslam’ı karalamaya çalışanlara Batılıların sahip çıkması ve İslam’ı sindirmek için var gücüyle çalışanların oluşu yazara şu soruyu sorduruyor. “Peki, dünyada o kadar din arasında neden sadece İslam bu haksız muameleye uğramaktadır?” Batı’daki yanlış İslam algısı ve sebepleri başlığında ise, Batı’nın İslam’a karşı yanlış algısının tarihi bir kine dayandığını ifade eder. Özellikle Haçlı seferlerinin oluşumu için İslam’a çok çirkin iftiralar atılmış ve bu tarihi kin maalesef hala bazı bakış açılarını şekillendirmektedir. Bununla beraber Avrupa’da bazı okullarda İslam’ı karalama faaliyetleri de devam etmektedir. Bu anlamda yakın tarihte meydana gelen Bosna-Hersek ve Kosova faciaları Avrupa’nın ikiyüzlü tutumunun en bariz göstergelerindendir.

     Yazar İslam’ın Batı’daki dayanaklarını üç boyutta ele alır. Birincisi İslam âlemiyle bağlantılı olan boyutudur. Bu kısımda Müslümanlara düşen vazifeler, Batı’da yaşayan Müslümanlarla irtibat halinde olmaları ve onların haklarını bütün uluslar arası görüşmelerde öncelemelidir. Ayrıca İslam dünyasında insan hakları, demokrasi ve insan onuru İslam’ın öngördüğü çerçevede hep gündemde tutulmalı bu bağlamda gerekleri yerine getirilmelidir. Bir diğer vazife ise İslam’ın tarih boyunca Hıristiyanlığa ve Semavî dinlere gösterdiği hoşgörüyü sürekli göz ününe sermeli. İkinci boyut ise Batı’daki Müslümanlarla alakalı olan kısımdır. Bu noktadan Batı’daki Müslümanlara düşen vazifelerin başında birlik olmaları, dar hizipçi ve siyasi tartışmalardan uzak kalmaları gelir. Aynı zamanda Batı zihniyetini iyi anlamaları ve bu yolla onlarla iletişime geçmelerinin ehemmiyeti de önem arz eder. Belki de en önemlisi, diğerlerinin gözünde İslam için parlak bir imaj çizmeleri gerekir. Batılılarla ortak ilmi sempozyumlar yapılmalı, ortak olumlu noktalara dikkat çekip pozitif diyaloglar kurulmalıdır. Atılan adımlar, yaşanılan toplumun realiteleri göz ününe alınarak atılmalı. Üçüncü boyut ise Batıyla ilgili olan kısmıdır. Burada Batı’ya düşen en önemli vazife medya ve okullardan başlayarak yanlış İslam imajının düzeltilmesinin gerekliliğidir.

    Eserin belki de en önemli başlıklarından biri sayılabilecek Avrupa’daki Arap-İslam mirası makalesidir. Yazar burada yazma eserlerin Batılılar tarafından nasıl incelendiğini ele alır. Bununla beraber Doğu’da yapılan tercüme faaliyetleri başta olmak üzere bilimin gelişmesi adına yapılan birçok faaliyetin Batı medeniyetine dayanak oluşturduğu üzerinde durulur. Avrupalı oryantalistlerin elyazması eserlerin toplanmasında çok katkıları olmuştur. Bunların başında da Hollanda’nın Leiden üniversitesi gelir. Bir dönem Avrupa’da Doğuyla ticaret yapan gemilerin yanlarında elyazması eser getirmelerini şart koşan yasalar çıkartılmıştır. Uzun bir dönem Doğu’dan Batı’ya legal ve illegal yollardan binlerce elyazması eser taşınmıştır. Bu yolla Batı’ya taşınan eserlerin sayısı yüz binleri bulmuştur. Yine bu eserlerin inceleme ve yayınlamasında da Oryantalistlerin sayısız faaliyeti olmuştur. İbn Hişam’dan Zamahşeri’ye kadar birçok temel İslam kaynaklarını yayınlamışlardır. Bu konuda Doğu eserlerinin Batı dillerine sayısız tercümelerini de dile getirmek gerekir. Bütün bu faaliyetler Arap mirasının Avrupa’daki etkilerini gözler önüne serer. Yazar, Oryantalistlerin Arap eserlerine hizmeti konusunda Carl Brockelmann (ö. 1956)’a özel bir yer verir. Onun “Arap Eserleri Tarihi” adlı büyük eseri yarım asra yakın muazzam bir emeğinin neticesidir.

    Yazar eserin üçüncü bölümünde çağın meselelerini masaya yatırır. Bu anlamda İslam ve dinler arası diyalog konusuna ayrı bir önem verir. Yazar dinler arası diyalog konusunda Kur’an’dan (Âli İmran-64) ve Hadislerden deliller getirir. Bu konuda Hans Küng’un şu ifadeleriyle meseleyi özetler: “Dünyada barışın sağlanması, dinler arasında bir barış sağlanmasına bağlıdır. Dinler arasındaki bu barış ise, dinler arası diyalog kurulmadıkça gerçekleşmez.” Yazar, yeniçağ ve medeniyetler arası diyalog seçimi başlığı altında dünyanın diyalog dışında bir çıkar yolunun olmadığına dikkatleri çeker. Huntington’un “Medeniyetler Çatışması”, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” hatta ABD eski başkanı Nixon’un “Batı’nın İslam Dünyasıyla Kaçınılmaz Çatışması” tezlerine rağmen dünyanın diyalog dışında bir tercihi olamaz der. Özellikle Soğuk savaş döneminin iki kutuplu dünyası Soğuk savaşın bitmesiyle Sovyetler’in yerini İslam dünyasına bırakması tezi de çokça dillendirildi. Yine de yazar bütün bunlara karşın kendi tezini şöyle özetler: “Biz, her ne kadar küreselleşme tarafından, diğerlerini kışkırtacak olan belli değerler ve sistemler yayılmaya çalışılsa da yeniçağda medeniyetler arasında çatışmaların olmayacağını iddia ediyoruz.” Yazar bu tezini ise, dünya problemlerinin ortak oluşuna, medeniyetler arası çatışma tezlerine olan ciddi tepkilere, başta İngiltere olmak üzere bazı Batılı devlet adamlarının diyalog yanlısı tavır ve söylemlerine dayandırır. Doksanların en popüler gündemlerinden biri olan “Kolonlama” meselesine gelince; yazar, İnsan kolonlanmasını hem İslam’a hem de fıtrata göre şaibeli bulur. Konunun ihtisas sahibi kimselerce iyice araştırılması gerektiğini vurgular. Bu meselenin en tehlikeli boyutu ise aile, anne-baba, akrabalık gibi insanlığın temeli sayılabilecek ilişkilerin sonu olabileceğinden hareketle ihtiyatla yaklaşmak gerektiğini ifade eder.

    Son bölümde geleceğin beklentileri üzerinde duran yazar, yirmi birinci yüzyılda İslam başlığı altında İslam’ın, özünde bütün farklı boyutlarıyla birlikte bir yaşam dini oluşuna dikkatleri çeker. İnsanı, İslam öğretileri çerçevesinde çizdiği formül olan “üç çember” ile izah eder. Bu formülü, insanın kendisiyle, Allah’la ve varlıkla olan bağı diye niteler. Konunun devamında insanın iki yönlü oluşunu yani beden ruh dengesini anlatır. Allah’ın temel emirlerinden olan ilmin farziyetine ittibası ile gerçekleşecek olan. İnsanın şerefli kılınışı, manasını bulacaktır. Yazar eseri modern çağda dinlerin rolü konusuyla bitirir. Bu konuda bütün dinlerin ortak görüşlerini şu şekilde sıralar: 1. Ailenin korunması, 2. Savaşların durdurulması, 3. Zulümlerin durması ve 4. Bağnazlığın ortadan kaldırılması.

    Yazar eserinde, İnsanlık ve İslam âleminin temel problemlerini ele aldığı yılların güncel meseleleri ışığında yorumlamaya ve çözüm yolları sunmaya çalışmıştır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki, eserde öne sürülen bazı çözüm önerileri şimdinin değerleri karşısında hükmünü yitirecek kadar zamana yenilmiştir. Yine de bundan yaklaşık yirmi sene önce yazarın ele aldığı problemlerin aynen devam ettiğini de üzülerek ifade etmek zorundayız. Ümit ederiz ki bu fikri gayretler pratiğe de yansır ve istikbaldeki nesiller özellikle İslam âlemini kuşatan karabulutlar yerine aydınlık günlere gözlerini açarlar.                      
  • -Boş ver! Zamanımızda bu tür dualara kimsenin aldırdığı yok. Okulda bize bunların gericilik olduğunu, cehalet devrine ait şeyler olduğunu öğrettiler. Şimdi insanlar uzayda geziyor.

    -Uzayın ne ilgisi var bununla. Uzayda gezmek dua
    etmeyi unutmamıza sebep olabilir mi? Zaten uzayda gezenlerin sayısını parmaklarınla bile sayabilirsin. Ama bütün öteki insanlar yeryüzünde yaşamaya devam ediyor. Ve insanları yaşatan , uzay değil, dünyadır. Atalarımız, babalarımız hep dünyada yaşadılar. Uzayla bir işimiz yok bizim. İsteyen gitsin uzayda yaşasın. Onların gelenekleri onlara, bizim törelerimiz bize aittir.

    -Söylemesi kolay Boske, Koçkorbayev gibi herifler eski adetlerimizi yermekten, aşağılamaktan hiç geri kalmıyorlar. Hatta evlenme düğünlerimizi bile gereği gibi yapmıyormuşuz. "Nikâh sırasında niçin öpüşmüyorsunuz?“ diyorlar bize. Gelin kaynatasıyla niçin dansetmiyor? diyorlar. Çocuklarımıza da iyi adlar vermiyormuşuz. Sözde, yeni doğanlara verilecek isimler için bir 'Yeni isimler listesi’ varmış. Yukarıdakiler onaylamış bu listeyi. Bizim ananelerimize uygun isimler yerine bunları vermeliymişiz çocuklarımıza. Hatta ölülerimizin gömülmesine bile karışıyorlar. Ölülerimizi kendi âdetlerimize göre gömdüğümüz için bize çıkışıyor, kavga ediyorlar. Nerdeyse insanlara nasıl ağlamaları gerektiğini de öğretecekler! Eski usule göre ağlamayın, gözyaşlarınızı yeni usule göre dökmelisiniz, diyorlar.