• -Boş ver! Zamanımızda bu tür dualara kimsenin aldırdığı yok. Okulda bize bunların gericilik olduğunu, cehalet devrine ait şeyler olduğunu öğrettiler. Şimdi insanlar uzayda geziyor.

    -Uzayın ne ilgisi var bununla. Uzayda gezmek dua
    etmeyi unutmamıza sebep olabilir mi? Zaten uzayda gezenlerin sayısını parmaklarınla bile sayabilirsin. Ama bütün öteki insanlar yeryüzünde yaşamaya devam ediyor. Ve insanları yaşatan , uzay değil, dünyadır. Atalarımız, babalarımız hep dünyada yaşadılar. Uzayla bir işimiz yok bizim. İsteyen gitsin uzayda yaşasın. Onların gelenekleri onlara, bizim törelerimiz bize aittir.

    -Söylemesi kolay Boske, Koçkorbayev gibi herifler eski adetlerimizi yermekten, aşağılamaktan hiç geri kalmıyorlar. Hatta evlenme düğünlerimizi bile gereği gibi yapmıyormuşuz. "Nikâh sırasında niçin öpüşmüyorsunuz?“ diyorlar bize. Gelin kaynatasıyla niçin dansetmiyor? diyorlar. Çocuklarımıza da iyi adlar vermiyormuşuz. Sözde, yeni doğanlara verilecek isimler için bir 'Yeni isimler listesi’ varmış. Yukarıdakiler onaylamış bu listeyi. Bizim ananelerimize uygun isimler yerine bunları vermeliymişiz çocuklarımıza. Hatta ölülerimizin gömülmesine bile karışıyorlar. Ölülerimizi kendi âdetlerimize göre gömdüğümüz için bize çıkışıyor, kavga ediyorlar. Nerdeyse insanlara nasıl ağlamaları gerektiğini de öğretecekler! Eski usule göre ağlamayın, gözyaşlarınızı yeni usule göre dökmelisiniz, diyorlar.
  • "Gerçek entellektüel bir devrin şuuru olmak zorundadır" diyor Cemil Meriç ve kendisi bunu başarmış. Bir devrin, yaşadığı dönemin gerçeklerini tüm çıplaklığıyla görmekle kalmamış şu an halen yazdıklarıyla bizlere ışık tutmakta.
    'Bu Ülke' hakkında bir tanım yapmak gerekirse şunu diyebiliriz: Bir düşünce mabedi. İçinde siyasetten edebiyata, tarihten felseye, geçmişten geleceğe, gerçekten hayale her türlü düşüncenin var olduğu bir mabed. Aslında Cemil Meriç'in ta kendisi bu mabed. Kitap hakkında şöyle diyor üstad " Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata  bu kitabı yazmak için geldim; etimin eti, kemiğimin kemiği.". Gerçektende onunla bütünleşmiş, kendisinin tüm duygularının içinde yer bulduğu bir biyografi de denilebilir.

    Kitap beş bölümden oluşuyor ve Kanaviçe adlı, Cemil Meriç'in kitapta geçen kelime, kişi, tanım, olaylar vb. hakkında açıklamalar yaptığı  sözlük mahiyetinde son bir bölüm bulunmakta.

    İlk bölüm çok sevdiğim bir şair olan Nef'i'nin de eserinin ismi olan 'Siham-ı Kaza' yani; Kaza Okları. Dil konusunu ele almakta ilk bölümde ve şunu demektedir: Kelam bütünüyle haysiyettir. Ve kamus bir milletin hafızasıdır. Türk yazarı aslına bakarsak da tüm Türk milleti dil kirlendiği, değiştiği, yabancılaşmaya başladığı için şanssızdır. Sonrasında idrakimize giydirilen deli gömlekleri hakkında açıklamalarda bulunur;  izmler. Kişiyi şuursuzlaştıran; tarih, millet ve kişilik bilincinden yoksun bırakan ideolojiler. Üstada göre tüm ideolojilere kapıyı açmak, hepsini tanımak ve tartışmak  gerekiyor. Ancak  hiçbir zaman onların kuklası olmamak...

    Türk aydının sıkça tekrarladığı bu ülkede yaşanmayacağı konusu, bu konuda aslında son noktayı çok güzel koymuş Üstad: "Vatanlarını yaşanmaz bulanlar, vatanlarını yaşanmazlaştıranlardır." Ve yine bu aydınlar için vazgeçilmez bir ahlaksızlık olan: çağdaşlaşmak. Avrupa'nın ülkemize sürdüğü tıpkı kokain ve LSD tarzı abes bir ihraç ürünü.
     
    Yeni yeni kavramlarla doldurmaya başladık dilimizi. Ancak hiçbiri diğerinin yerini dolduramadı; ne öğretmen hocanın, ne de öğrenci talebenin.
    Sonrasında ise dergi, gazete ve kitap hakkında inceleme ve açıklamalarda bulunur Cemil Meriç.
    Ona göre kitap geleceğe yollanan mektup, gazete ise 'an'ın ta kendisidir. Dergi ise hür düşüncenin kalesi.
    Kitaplar yani bir nevi kurtarıcımız. Okudukça düşünecek düşündükçe harekete geçeceğiz daha fazlasını öğrenmeyi, anlamayı arzulayacağız.
    Roman konusunda ise romanın Batıda çıkan bir ifşa olduğunu düşünür, bizde ise tanzimata kadar roman yoktur çünkü bizim ifşa edilecek yaralarımız yoktur.
     
    Doğu-Batı ve Avrupalılaşma çekişmesi üzerinde de uzunca duran Cemil Meriç Doğu ile Batı arasındaki diyaloğun mutlu sonla bitmeyecegini biliyordu. "Avrupa Şarkı tanımaz" diyen Namık Kemal yanılıyordu üstada göre. Asıl biz onları tanımıyorduk daha doğrusu onların istediği kadar onların istediği şekilde tanıyorduk. Ve mağlubiyetimiz bundandı.

    Cemil Meriç, ülkeyi Fransız İhtilalinden beri su  alan bir gemiye benzetir. Osmanlı başka medeniyetlerin varlığını ilk o zaman fark eder. Bu tarihte ne imanını ne haysiyetini kaybetmemiştir. Avrupaya zirveden bakmaktadır. Avrupa maddedir, Osmanlı ruh. Zamanla bu tanınmayan diyardan gelen saldırılar karşısında önce gücünden şüphe eder, sonra hayret yerini hayranlığa en sonunda da teslimiyete bırakır. Maddecilik imparatorluğu esir alır. Ki halen de başımızın belası maddecilik. Osmanlı'nın direnişi azaldıkça Avrupa'nın  saldırıları artmaktadır. Aydın kendini Avrupa'ya bırakmış, halk ise oyunu sezmekte kendini maziye, mukaddese sığınmak zorunda bulmuş. Ancak elinden ne gelir ki halkın.

    Tanzimat sonrası Türk aydını için "Müstağrip( Batı hayranı)" sıfatını layık görür Meriç, ne kadar da yerine oturmuş bir sıfat olmuştur. Onlara göre medeniyet Avrupa medeniyetidir. Ve bunu halka benimsetmeye çalıştıkça batışımız için de çalışmış oldular.

    Edebiyat konusunda da yabancılaşmışızdır. Yunanperestlik akımına kapılan Yahya Kemal ve Yakup Kadri'yi eleştirerek devam eder Üstad edebiyat eleştirilerine. Servet-i Fünun'la zerdüştlük eleştirisine geçer Meriç.Zerdüşt Avrupa'lıdır ve amacı Islamiyet'i yok etmek, hafızalardan silmektir. Edebiyat elestirilerine bazı şair, yazar ve aydınların hayatları üzerinden devam eder. Celal Sıla, Ahmet Ağaoğlu, Ali Kemal...

    İkinci bölüm yani "Biz ve Onlar". Metternich adlı devlet adamının şu tavsiyesine kulak vermemiz gerekir bu bölümde; "Türk kalınız". Avrupalılaşmak sonumuz olacaktır. Bu bölümde Hristiyanlık, demokrasi ve İslâmiyet  üzerinde duran Cemil Meriç'e göre İslamiyet demokrasinin en ileri seviyesidir. Islamiyette insanlar her alanda eşit ve kardeştir, dilenci halifeye eştir. Ve hükmeden Allah'tır der İslamiye'te göre ve hakimiyet devredilemez. Hürriyet ve hak konularında da karşılaştırır Avrupa ile Islamiyet'i.

    "Aydınların Dini: İzmler" adlı yazısında kültür ve irfanı karşılaştırır Meriç. Aydınımız Tanzimattan beri İslamiyeti ve mukaddesatı yok etmeye çalışmak yönünden  Avrupaya köle olmuş durumdadır ona göre.

    Türkiye'ye hakim ideolojileri üçe ayırır Meriç: İlki hiçbir dünya görüşüne bağlı olmayan,  tarihe düşman tahripkar kısımdır. Bu ideolojiye göre Osmanlı barbar, İslâmiyet gericilik... Biz Hititler'in, Sümerliler'in çocuğuyduk. İkincisi bir nasyonal sosyalizmdi. Son olarak ise sosyalizmler... Meriç'e göre mahiyetleri gereği bu üç ideoloji birer dindi.

    İslamiyet ve Hristiyanlık üzerinde de geniş bir çerçevede durmuş, bölümün sonuna yaklaşırken sosyoloji üzerine eleştirilerde bulunmuştur Cemil Meriç. Max ve Weber' in anlaşamazken Doğu söz konusu olunca nasıl birlik olduğunu incelemiştir.

    Üçüncü bölüm: "Münzevi Yıldızlar". Bu bölümde Cemil Meriç dehayı anlatır, inceler örnekleriyle. Dante, İbn-i Haldun, Balzac, Said Nursi...

    Son iki bölüm yani " Fildişi Kuleden" ve " Bâki Kalan"  ise Üstadın aforizmalarında oluşur.
  • Severek okudum. Herkese tavsiye ediyorum. "Mucize" kitabını sevdiyseniz bu kitaba da bayılacaksınız. Zaman zaman güldüren, zaman zaman yürek parçalayan bu hikâye, iki ana kahramanın bakış açılarından anlatılıyor... İç içe geçen öyküleri okurları zorbalık, gericilik ve hoşgörü; arkadaşlığın gerçek anlamı, bir aile olmanın ne anlama geldiği gibi konularda düşündürecek.
  • kitaptan;

    "batı uygarlığında okumayazma, "aman okuryazar olalım da bize batı medeniyeti densin" diye gerçekleştirilmiş bir şey değildir. ortaçağlı toplumlarda halkın okumayazmalı olması değil, olmaması normal bir şeydir. bu uygarlıktan çıkıp çağdaş ekonomi uygarlığına giren toplumlarda okuryazarlık önüne geçilemez bir sonuç olur; ekonomik ve teknolojik yaşamına yeni unsurlar giren köylü okumayazma öğrenmekte hiç sakınca görmez. fakat durgun ve kapalı bir köy toplumu içinde, ancak kendine yetecek üretimi, karısını ya da karılarını, çocuklarını, eşeğini ya da öküzünü seferber edip zar-zor yapan köylü için modern eğitimin uygulanabileceğini sanmak, bu köylerin yaşamından tümden habersiz olmayı gerektirir. eğitim alanındaki başarısızlıklara çare olarak çıkan köy enstitüleri programı (ki kendi içinde başlı başına başarılı ve bütünlü bir kalkınma planı ile neler yapılabileceğini göstermiştir) uygulanınca bunun eski "maarifçilik" tipinden ayrı, toplumsal yapı üzerine etki yapacak bir iş olduğu görüldüğünden bütün gericilik güçlerinin kıyameti koparması, kemalizmin sadece bir kesimde olsun gerçekleştirilmesini bile istemediklerini gösterir."..
    Hoş bir eser...
  • Çok sevdiğim bir arkadaşın kütüphanesinde görmüştüm bu kitabı, yazar üzerine ve kitap üzerine o kadar heyecanlı konuşuyordu ki “Bu kitabı okumalıyım” diye içimden geçirdim. İçimden geçirdiğim kelimeleri meğerse dıştan da söylemişim. Önce arkadaştan zorla kitabı aldım okuyacağım diye, sonra baktım kütüphanemde yer alması gereken bir eser, kendime de bir tane sipariş ettim.
    Cengiz ÖZAKINCI araştırmacı yazar kimliğinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
    -Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı
    - İBLİSİN KIBLESİ United States Of İrtica
    - Dünden Bugüne Türklerde DİL ve DİN
    - Amerikan İmparatorluğunun Sonu EURO-DOLAR SAVAŞI
    gibi araştırma kitaplarının yanında
    -Münevver
    -Neveser
    gibi romanları da bulunmaktadır.
    Yazarın akıcı bir dili olmakla birlikte savlarını belgelerle destekleyerek farazi konuşmadığını açık ediyor bizlere. Daha önceleri başka yayınevlerinde çıkan kitaplarını, artık kendi yayınevi olan “Otopsi Yayınları” altında basmaktadır. Aynı zamanda “Bütün Dünya” dergisinde yazılarına rastlayabilirsiniz.
    Kitaba gelince; ilk bölümde yazar bazı kavramlara açıklık getiriyor. İlericilik, gericilik, muhafazakârlık gibi kavramları nasıl kullandığımızı ve aslında ne manaya geldiklerini hiç sıkmadan anlatması ile kitabın içine çekiyor bizleri.
    “İlerici olsun, gerici olsun, tutucu olsun genellikle bütün ideolojiler kendilerine geçmişte bir kök arar, geçmişte düşlerinin gerçekleşmiş olduğu bir dönem yaşandığı savını ortaya atar; bir yitirilmiş cennet imgesi yaratır ve geçmişte yitirilmiş olan o cennet düzeni yeniden ve daha üst düzeyde kurmayı bir ülkü olarak gösterir (Syf.46)” ifadesinde yer alan Yitirilmiş Cennet olgusu bütün dinler ve birçok ideoloji tarafından nasıl oluşturulduğu, belgeler dahlinde anlatılıyor.
    İlerleyen bölümlerde bütün semavi dinlerin ve hatta çok tanrılı dinlerin gerici düşünceleri, bu gerici düşünceleri uygularken kullandıkları zorlamalar ve katliamlar, dinlerin bilimle tartılması genel olarak anlatılmaya çalışılıyor. Tabi ki yine belgelerle..
    Asıl, kitabın ismine dair (İslam’da Bilimin Yükselişi ve Çöküşü) mevzular ilgi çekici ve hayret verici bir şekilde yazarın kaleminden dökülüyor. İslam’ın VIII-XII yüzyılları arasında yaşamış olduğu bilimsel devrimlerin kökenini yazar; Eski Yunan ve Yakındoğu öğretilerini baz alan usa dayalı bilimciliği savunan Mutezile görüşünün İslam Devletleri tarafından benimsenmesi ve bu görüşe dair medreselerin açılıp, eğitimin us yürütme (mantık) üzerine inşa edilmesi olarak gösteriyor.
    Eski Yunan düşünürlerinin bilimsel bilgi ve deneyimlerini Hristiyan olduktan sonra şeytanlaştıran Batı, Aydınlanma çağında özellikle Endülüs’te bulunan İslam âlimleri tarafından öğrenmeleri oldukça ironik.
    İslam’da Akılcılığa karşı devrim Gazzali nezdinde ortaya çıkıyor. Çöküşün etmenlerinden en önemlisini Haçlı saldırıları olarak gören yazar; Haçlı saldırılarının yakıp yıkmasından çok haçlı saldırılarına karşı duracak itaatkar Müslüman halkın olmamasından kaynaklı olduğuna dem vuruyor. Çünkü o dönem, bilime ve sanata kendini adamış halkı ikna etmek hamasi ve dini propaganda ile başarılı olamıyor. Din adına savaşacak insanları bulmakta zorlanıyorlar. Tam tersi durum Haçlı ordularında mevcut, Bilimden ve sanattan uzak milletleri Papa rahatlıkla dini kullanarak bir araya getirebilmiş. Bunu gören İslam devletleri Sufiliği kullanarak insanları din adına bir araya getirmeye çalışmıştır. Gazzali özelinde yürütülen bu çalışmalar, us yürütmenin dinsel inançları olumsuz yönde etkilediği görüşünü kabul edip yaymaya başladılar.
    Bilimsel Yükseliş ve Çöküşün sebeplerini, sonuçlarını ve bilimin gerekliliğini kitabın birçok yerinde görebiliyoruz. Yazar, tekrarlardan kaçamamış ve birçok yerde bazı hususları defa ker anlatmak durumunda kalmış. Ancak ben, yazarın bu tekrarlamaları özellikle yaptığını düşünüyorum. Çünkü yineleyip daha fazla etki yapması ve akılda daha çok yer etmesini istemiş olabilir yazar.
    Kitabı çok seveceğinize ve birçok karanlık konuyu aydınlatacağına eminim.
    Not: Haddim olmayarak, Editöryel açıdan tekrar incelenmesi gerekiyor kanımca.
    • Hangi yönetim biçimi kişilerin düşünce üretme yetilerinin özgürce gelişimine köstek oluyorsa, o yönetim biçimi gericidir. (Syf.35)
    • Form, Biçim demektir.
    Deform, ilk biçimin bozulması demektir.
    Reform ise, özgün, bozulmamış, ilk biçime geri dönülmesi demektir. (Syf.55)
    • “Tarihsel açıdan insan bilimle dini anlaşmaz iki kutup olarak görebilir… Ama ben, “kozmik din duygusu” nun bilimsel araştırmada en güçlü ve en soylu itme gücü olduğuna inanıyorum…” Albert Einstein (Syf.127)
    • ....ilerleme, yalnızca bilimsel düşünceyle özgür araştırmaların yapılabildiği, bir önceki kuşağın ürettiği bilgileri bir sonraki kuşağa özgürce aktarabildiği, yabancı toplumların bilgi ve deneyimlerinin çeviri yoluyla edinilebildiği, yeryüzünde o an için var olan en ileri bilimsel bilgilere ulaşılabildiği ortamlarda ve toplumlarda gerçekleşir. (Syf.310)
    • Nesturiler ve Nesturilikten Müslümanlığa geçip kendi inançlarını Müslüman adı altında sürdürmeye çalışanlar, Müslüman Araplarca ayrıntıya ilişkin tartışmalara sürüklendikçe, onlara öğretisini koruya geldikleri Aristoteles, vb. gibi Eski Yunanistan-Yakındoğu düşünürlerinin us yürütme yöntemlerini kullanarak karşı çıkmaya başladılar. Müslümanlar bu tartışmalarda Eski Yunanistan düşünürlerinin us yürütme yöntemlerine toslayınca, us yürütme(mantık) bilimini öğrenip kullanmaksızın onları alt edemeyeceklerini anlayarak, Aristoteles, vb. gibi Kur’an öncesi dönem düşünürlerinin yapıtlarını okuyup öğrenmek zorunda kaldılar ve sonunda, Müslüman Arapların da kendi inançlarını Aristoteles’in mantığına uydurarak karşıtlarına benimsetmeye çalıştığı, onları kendi yöntemleriyle vurdukları çok ince tartışmalar oldu.(Syf.336)
    • Ey kara cübbeli!.. Senin gündüzün gece
    Taş atma dünyayı bilmek isteyenlere.
    Onlar Yaradan’ın Sanatı peşindeler;
    Senin aklın fikrin abdest bozan şeylerde!..
    Ömer Hayyam (Syf.371)
    • “Herkes saygı görmek için üztüne güzel giysiler giyer; gelgelelim akıllı ve bilgili kimsenin saygı görmek için güzel giysiye gereksinimi yoktur, o salt usuyla bilgisiyle saygı değer olur.”
    Yusuf Has Hacib (Syf.391)

    • İnanç ruhun meyvesidir; bedenin değil. O yüzden birini inanca götürmek isteyen kişinin ihtiyacı, iyi konuşma ve doğru düşünme yeteneğidir; şiddet ve tehdit değil…
    Papa XVI Benedict (Syf.433)
  • *Bilim ve Eğitim Ruhu*

    Bilimsel bakışı neden önemsiyoruz ve öngörüyoruz?
    Taklitçi değil, teslimiyetçi değil, durağan değil, statik değil. Tesadüfe yer vermez, raporlanabilir, tekrarlanabilir, ölçülebilir, denetlenebilir, aktarılabilir sonuçların olmasını şart koşar.
    Oturmuş ve kabul edilmiş bir terminolojisi, metodolojisi vardır.
    Sunduğu gerçekler yeni bir keşif yapılana kadar; zamana, zemine, topluma ve kişiye göre değişmez.
    Bir bilimsel çalışma, teori ve keşfin sahibi şöyle düşünmez: " bana vefa borçları var, çalışmamı aynen muhafaza etsinler"
    Peki nasıl düşünür?
    " benden önceki çalışmalarla ben bu teoriyi/ icatı, öneriyi, öngörüyü bu mertebeye getirdim, sizler daha daha geliştirip uygulayın"
    Bu perspektifle yola çıktığımızda;
    Newtoncu, Einsteinci, Arşimetçi olunmaz.
    Böyle bakılırsa, bilimin mantığına ve bilim insanına saygısızlık olur.
    Bilim insanı, yanılabileceğini baştan kabul eder. Ulaştığı değer ve sonuçları, aynı yöntemle çürüten veya daha farklısını ortaya koyana saygı duyar.
    İlk radyo, lambalı icat edilmiştir. Daha sonra yarıiletken transistörlü radyolar üretildi.
    En son entegre devreli, hatta cep telefonuna bütünleşik radyo var artık.
    Bunun da ötesince, internet network ortamında yayın yapan radyoları, herhangi net özellikli cihazlar ile dinleyebiliyoruz.
    Bu keşif ve icatları yapan bilim insanları, birbirlerini, kıskanmaz, küçümsemez, yok saymaz, başarısızlıkla suçlamaz.
    Her biri devraldığı bilimsel mirası daha da geliştirip, bir sonraki döneme ve nesle aktarmakla meşguldur.
    İşte bu yöntem, niyet ve eylem planının öncelikli olarak uygulanacağı alan "eğitim"dir.
    Eğitimdeki verim ve kalite kaybı, kanayan yaramızdır. Bilim, fen, felsefe ve çağın gerçekleri öncelikli ölçülerimiz olmayınca, eğitim sistemimiz yaz-boz tahtasına dönmüştür.
    1980'li yıllarda aldığımız mesleki ve teknik eğitim kalitesinin, 40 yıl sonra kırkta bire düşmesi, bizleri derinden sarsmaktadır.
    1940 yılında kurulup 13 yıl hizmet eden Köy Enstitüleri heyecanı, menfaat grupları ve ışıktan ürken baykuş soylular tarafından sonlandırılmıştır.
    "Köylü eğitimle uyanırsa, biz kimi ırgat gibi yöneteceğiz" korkusuyla karabasan görenler, çareyi kapatmakta bulmuşlardır.
    Kapatmışlar da, köye, mahalleye eğitim adına daha iyi bir alternatif mi getirmişler? Hayır.
    Bireysel, politik ve aşiret ve toprak ağalığı çıkar faktörleri devreye sokularak, bir toplumun geleceği harcanmıştır.
    Bilimsel gözlükle baktığımızda, aynı içerik, ölçü ve kriterlerle bir köy enstitüsü hayal etmek, bilimle çelişir, gericilik olur.
    Bugün meslek okullarımız geliştirilerek, daha çağdaş yöntemlerle bu amaca hizmet edebilir.
    Japonya, G.Kore, Finlandiya, Almanya teknik eğitim sistemleri iyi incelenmelidir.
    Eğitim; birey, aile, apartman, okul, mahalle ve köy ölçeğinde ayrı ayrı masaya yatırılıp, 50 yıllık planlanıp, bir ömür boyu uygulanacak olan bir çalışmadır.
    Bütçemizin ve beyin gücümüzün büyük bir kısmını bu alana ayırmak zorunluluğu var.
    Öğrenen bilir, bilen yapar, yapan yönetir.
    Gücümüz, düşümüz, rüyamız, hülyamız, çabamız önce eğitime odaklanmalıdır.
    Bilimle dini çatıştırmak, politikaya malzeme yapmak, ticarete basamak yapmak; uzun vadede toplumun her hücresine zarar verecektir.
    01.05.2018
    *Ali Rıza Malkoç*
    #armozdeyis

    Yazının yayınlandığı web adresi:

    http://www.edebiyatevi.com/...-ve-egitim-ruhu.html
  • Böylece şu son birkaç yüzyılın tarihi döne döne başladığı noktaya gelmiş bulunuyor. 18. Yüzyılda kilise baskısına karşı ( ona cevap olarak ) devletin örgütlenmesi biçimindeortaya çıkan liberalizm o gün için "ilericilik" sayılıyordu. Ama bu örgütlenme biçimi burjuvazinin egemenliğine dönüşünce, sosyalizm tarafındanişçiler lehine reddedildi ve liberalizme " gericilik" denildi. Şimdi liberalizm sosyalist ülkelerde intikamını alıyor. Bu ülkelerde sosyalizm gericilik olarak anılmaya başlarken, liberalizm taraftarları kendilerini ileri sayıyor.