• Adını duyunca aklıma gelen sahne hep aynı. 
    Tarih: 2 Temmuz 1993
    Yer: Sivas, Madımak Oteli
    Kişiler: Ölenleri sayayım da onlar için bir kez de biz mi yanalım, yoksa otelden itfaiye aracının üstüne kendini atıp da kendisi hakkında söylenen "Asıl öldürülecek hayvan burada" sözünü işitip, "Tam kurtuluyorum derken artık Sırat Köprüsü'nde gibiydim. Devam etsem linç, geri dönsem cehennem vardı." diyen Aziz Nesin gibi bir değil binlerce kez öldürülenleri sayayım, onlara mı yanalım?

    Cayır cayır yanan bir otel, otelin önünde insanlıktan çıkmış azgın bir kalabalık, kalabalıktan yükselen "Aziz Nesin içeride mi, yansın kafirler" türünden yükselen kin kokulu çirkin naralar, düşündükçe hissettiğim ve burnumu sızlatan o yanık kokusu ve koca oteli küle çeviren yangından canını kurtarmaya çalışan bir avuç "insan." O kalabalıktaki herkesten daha insan olan, biri dışarıdakilerin bininden daha fazlasına bedel bir avuç can. Ve en acısı da hüznümüze sebep olan yeri asla doldurulamayacak 35 güzel insanımızın, kalmak isterken, gitmeye henüz hiç hazır değilken, ansızın korku ve gördükleri vefasızlığın acısı ile, benzin ateşinin ciğerleri yakan kokusu belki de ateşin acımasız sıcaklığı ile aramızdan zamansız ayrılışı...

    Benim canımı daha da çok acıtan bir sahne var ki üstad Aziz Nesin'in adını her duyduğumda gözümde canlanır. İçim bir kez daha yanar, insanlıktan utanırım. Yangını "sözde" söndürmeye çalışan itfaiye ekipleri otelin önünde beklemektedir. Nesin bir yolunu bulup can havliyle kendini itfaiye aracının üstüne atmıştır. Kurtulmuştur sözde... Bileğinden tutan itfaiye görevlisi tek bir hareketle onu aracın üzerinden kalabalığın ortasına fırlatır. Düşmüştür yere, 77 yaşında ölümünden 2 sene evvel itfaiye aracının dibinde diğer görevliler tarafından darb edilmektedir. İşte bu millet seni bu kadar anlamadı üstad! Yazık ki halimize binlerce kez yazık... Sürüklenerek yanlarına ulaştığı polisler tarafından yaralı bir şekilde kurtarılmışsa da ne fayda. O gün bir otel ve 35 insan yakılmadı, kendini kendi eliyle rezil bir şekilde yakan bir topluma şahit olundu. Ve bu ayıbın üstü hiç bir zaman kapatılamayacak...

    Asıl konu bu değildi, böylesine keyifli bir kitaba böyle duygusal bir inceleme yazılmaz ancak Aziz Nesin'e yaptığım ilk incelememde onunla ilgili duygularıma, hüznüme yer vermeden edemedim. 

    Kütüphane rafları arasında gezinirken "Sizin Memlekette Eşek Yok mu?" kitabının başlığını görür görmez yine Nesin'den taşlama ve mizah dolu, güldürürken onu anlayabilenler için düşündüren ama her halükarda bol kahkahayla dolu bir kitap olduğunu hissedip aldım elime. Haklıymışım da. Sabah başlayıp akşam bitirdim ama bir haftalık gülme kotamı da bu kitap sayesinde tamamlamışım gibi hissediyorum. :) Günümüzün mizah anlayışından pek hoşlanmadığım ve çoğu mizahşörün de küfür ve argo kullanmayı mizah zannettiğini düşündüğüm için mizahtan hoşlanmadığım bile söylenebilir. Ancak Aziz Nesin benim mizah konusunda ki tek istisnamdır.
    Ayrıca Türkçeyi bu denli etkili kullanabilmekte ki gücüne hayranım. Yerine göre konuşmayı öyle güzel başarıyor ki, kelimelerini kısıtlamadan, kendini kasmadan yazdığı çok belli, su gibi akıp gidiyor cümleleri. Hele ki bu eserindeki öykülerinde kullandığı yöresel ağızı okurken öyle keyif aldım ki dışımdan okuma ihtiyacı hissettim bazı yerlerde, o kadar hoşuma gitti seçtiği kelimeler.

    İçinde 28 kısa öyküyü barındıran ve ismini de bir öykünün başlığından alan bu kitapta beni en derinden etkileyen kısmı da paylaşmadan edemeyeceğim. Önsözden hemen sonra gelen ve "bu yazı bir öykü değildir" diyerek başladığı anısında Nesin Vakfı'nda her yılbaşı gecesi çocuklara kendi elleriyle hediyeler hazırladığından bahsediyor. Ve hediyelerin paketlerinden kısaca şöyle bahsetmiş. "Armağanların paketlenmesi için bütün yıl boy boy kutular, zarflar, güzel torbalar, renk renk çiçekli kağıtlar, yaldızlı kağıtlar, süslü püslü ipler, cicili bicili ve parlak bağlar biriktiririm. Bunların hiçbiri yeni değildir. Hepsi ya bana ya Vakf'a gönderilmiş şeylerin paketleme gereçleri olduğu için önceden kullanılmıştır. Biz onları atmayız. Üçüncü, dördüncü beşinci kez kullanılmak, sonunda kalorifer ocağında yakılmak üzere saklarız. Doğrusunu söylememiz gerekirse, bizim elimize geçen her hangi bir şeyin bizden çekeceği vardır ve elimizden kurtulması hiç de kolay değildir."

    Bu sözler sizin için bir anlam ifade etti mi bilmem ama ben basit bir şeyin bile mahvolana kadar kullanıldığı zamanlar gördüğüm için beni derinden etkiledi ve bir Vakf kurucusu, idarecisi değil de bir aile babası gördüm sanki bu sözlerde ve bu yaşam şeklinde. 

    Ön yargısız, anlayarak, anlamlandırarak yaşamanız, okumanız dileklerimle, keyifli okumalar...
  • İyi akşamlar tekrar, #36889321 hikaye yazma etkinliği kapsamında, ismini vermek istemeyen başka bir okurun hikayesini paylaşıyorum şimdi de. Umarım buna da cesaret verici yorumlar gelir.

    ÖZGÜR BİR TUTUKLU

    Zihnime baskı yapan düşünceler haddini fazlasıyla aşıyor.
    Ne hakkı var onların, bu denli sorgulamalar içinde bana can çektirmeye?
    Düşüncem ayrı, duygum ayrı, ruhum ve bedenim ayrı odalarda oturuyor.
    Uzlaşmaları adına, onlara bir teklifte bulundum. Düşünce sundu, duygu ölçtü, ruh hissetti, karar alınınca beden harekete geçti. Her biri büyük bir sessizliğe gömülmüş gibi gözükse de umutsuz çehrem aracılığıyla konuştu.
    Düşünceye kulak, ruha duygu düştü, ben de sırt çantamı alıp yürümeye başladım. Sokağa çıktığımda şaşırtıcı bir sessizlik kendini gösterdi, ne bir araç var, ne bir insan. Gel gelelim içimdekiler bu sessizliğin huzurunu yaşamama engel.
    İki adım atmama rağmen bir arşın gitmiş gibi hissediyorum, zihnimin odaları oldukça kalabalık ve sesler belli belirsiz yükselmekte. Kendi düşüncesine muhalefet, kendi duygusuna aciz, kendi ruhuna yabancı bir insan, insanlığından da şüphe ediyor bir süre sonra.
    Anlıyorum ki yolculuk için çıktığım bu sokaklarda kendimi arıyorum, elimde bir resmim var, onu gösterip tanıyor musunuz diyeceğim bir kişi bile yok. Resme göz gezdiriyorum, bakıyorum, alnında çizgiler, gözlerinde anlamsızlık ve yüzünde anlaşılması güç bir keder. Fakat şaşırtıcı olan bunlara rağmen yüzünün genel hatlarında, dikkatli bakıldığında görülmesi mümkün bir umursamazlık var.
    Bu adamı tanımıyorum.
    Düşünce öne çıkıyor, duygu hemen onu bastırmaya çalışıp aidiyet duygusunu ortaya atıyor. Sevdiklerim aklıma gelir gibi oluyor, sevdiklerim, onların yalnızca yüzlerini hatırlıyorum. Sevgilerine dair hatırladığım tek olay yok. Sonra ansızın bir siren sesi, düşünce, ruh hepsi bir yana saklanıyor. Karşımda iki polis memuru, namlusunu bana uzatmış yavaş yavaş yaklaşıyorlar. Kulağım ‘’ellerini başının üstüne koy’’ diyor. Onu dinleyip söylediğini yapıyorum, ellerimdeki kelepçeyi gören gözlerim şaşkınlıkla etrafa bakmakla meşgul. Zihnim tüm bunlara bir anlam bulmaya çalışıyor;
    Sevdiklerimde beni mi arıyor acaba diyorum kendi kendime.
    Belki bir karakola kayıp ilanı verilmiştir…
    O zaman bu kelepçe niye?
    Bilmiyorum. Sonra çok garip bir şey oluyor;
    Kelepçe de sevdiklerimi görüyorum, en önde ailem var, sonra sevgilim…
    Sonra şaşırtıcı bir şey oluyor, inanılması güç bir kalabalık beliriyor kelepçede. Koskoca ülke nasıl sığar bu ufacık metal parçasına? Komşular, esnaf, arkadaşlar, tanıdıklar, tanımadıklar herkes burada.
    ‘’Yardım edin’’ diyorum. Ne aptallık ama…
    Polis bana dönüyor, ‘’Onların dediklerini yaparsan özgürsün’’ diyor.
    Ne tezatlık bu! Başkasının istediğini yaparak özgür olmak…
    ‘’Başka yolu yok mu?’’
    ‘’Yok!’’
    Başımı öne eğiyorum.
    Düşünüyorum…
    Sonra bir ses;
    Önce anlaşılmıyor.
    Anlıyorum ki onu anlamak için önce çaba sarf etmem gerek. Var gücümle daha fazla eğiliyorum, söylediklerini duymak için daha fazla çabalıyorum. Nitekim duyuyorum;
    ‘’Özgür olduğunu düşünen köle mutludur’’ diyor ve ekliyor ‘’Onursuz, bilinçsiz, aptal bir mutluluk bu. İster misin bunu?’’
    ‘’Hayır’’ diyorum, ‘’Düşünceye ihanet edemem.’’
    ‘’O zaman bu kelepçelerden kurtulman mümkün değil, hem bak düşünce bile terk etti seni.’’ Diyor ve
    ortadan kayboluyor.
    Ellerimi başımın arasına alıp başımı eğmiş halde öylece dururken düşünce birden zihnime giriyor.
    Onu görmenin mutluluğu paha biçilemez. Ardından yine konuşmaya başlıyor;
    ‘’ Ya beni dinleyeceksin, ya da kelepçe de gördüklerini’’ diyor.
    Onu dinleyeceğimi söylüyorum ve o an içime garip bir huzur doğuyor.
    Ansızın sözcükler tek tek kulağıma ulaşıyor;
    ‘’Onların’’ diyor, ‘’Her birinin üzerinde uygulamaya koydukları kendi doğruları vardır. Seni sevdiğini iddia eden bu kesime karşı çıkmaya gör! Bu durum egoları üzerinde öyle etkiler bırakır ki, kızgın bir boğa gibi saldırıya geçerler. Mutlak değerleri, geleneksel nutukları, hiç mi hiç bitmez. ‘’
    Susuyor.
    Düşünüyorum…
    Başım hala eğik, bu haldeyken bağırmaya başlıyorum;
    ‘’Kendi varlık sebebini, başkalarına müdahale etme hakkı olarak gören bu insancıklardan nefret ediyorum!’’ diyorum.
    Sonra buna dahi layık olmadıklarını anlıyorum. Nefret özel bir duygudur, gerçekliği tartışıldığı an ortadan kalkar.
    Başımı kaldırıyorum.
    Başkaldırıyorum.
    Gözlerim bileklerime gidiyor, kelepçelerin artık orada olmadığını görüyorum…
  • Marie Lu hakkında her zaman söylediğim tek bir şey vardır. Marie Lu, hataları olduğunu kabul eden ve kendini geliştiren bir yazar. Wildcard'da da bunu gayet rahat görebiliyoruz. Kadın bu kitapta seviye değil lig atlamış resmen.

    Warcross'u Hideo'nun psikopat planı ve sıfırın şok edici (!) -tahmin edemeyen var mıydı?- gerçek kimliğinin eşliğinde bitirmiştik. Wildcard'da da hikayeye bıraktığımız yerden devam ediyor, Hideo'nun nasıl böyle bir psikopata dönüştüğünü anlamaya çalışırken bir yandan da Sasuke Tanaka'nın hikayesini öğreniyoruz. Tabii bir de dünyayı manyak Hideo'nun beyin yıkayan algoritmasından kurtarmaya çalışıyoruz ama Marie Lu bu konuyu kitabında nasıl ikincil element yaptıysa ben de bunu yorumda ikinci plana atacağım çünkü... Çünküsünü okuyunca anlayacaksınız.

    Marie Lu, ters köşe yapmayı seven bir yazar ve bu kitapta da cidden çok iyi bir ters köşe var. Bir tane de 'olmasa da olurdu' ters köşesi var ama yani cidden şapkam olsa Marie'ye çıkartırdım çünkü cidden kadın kendini aşmış ve okuyucu nasıl en iyi şekilde şaşırtacağını ve hikayenin en önemli noktasını nasıl işleyeceğini çok iyi çalışmış. Teşekkür yazısında yazar, Wildcard'la ne kadar çok uğraştığından ve kitabın onu nasıl zorladığından falan bahsetmiş. Ben kendisini tebrik ediyorum çünkü kitabı okuduğunuzda bu uğraşılmışlık hissini alıyorsunuz. Sasuke'nin hikayesi asla baştan savma bir hikaye değil. Yüzünüze soğuk su çarpacak bir tanesinden.

    Hideo hepinizin de bildiği gibi kitaptaki "kötü" karakterimizdi. Sanırım Marie Lu hariç herkes demem daha doğru olur çünkü kendisini bana Hideo ile ne yapacağından pek emim olamamış gibi geldi. Kitabın başında karakterlerimizin kesinlikle, hiçbir istisna olmaksızın karşı olduğu ve kendini kaybetmiş biri olarak yansıtılan Hideo, sonlara doğru "Yok ya, o da işte ne yapsın kardeşini arıyor. Her şey Sasuke için. İşte o aslında iyi biri niye öyle diyorsunuz." kafasında anlatılmıştı. Birden etrafındaki herkes onun yaptıklarını kafaya takmamaya başladı ve bundan daha kötüsü Hideo yaptıklarından pişman bile değildi... Marie Lu'yu hikayenin bu noktasında delicesine kınadım ve kınıyorum. İşine gelince pamuk gibi işine gelmeyince dünyanın ayarlarını bozan ve bunları asla ve asla düzgün bir mantık çerçevesinde yapmayan karakterler yazmandan bıktım artık kadın! Lütfen karakterleri temeli sağlam bir çizgide yürütmeyi de başar artık.

    Hideo dışında eski karakterlerimiz yine aynı kafalardaydı. Karakter gelişimi açısından pek bir şey görmedim onlarda. Emika da ilk kitapta nasılda burada öyleydi ve karakterle duygu açısından asla bağ kuramadım. Yine de kötü bir karakter diyemem. O asi kişiliğini ve rengarenk saçlarını seviyorum ama keşke keşke ve keşke Hideo ile aralarındaki ilişki daha başka olsaydı. Emika çok harika bir karakter olabilirdi ama yazar onun yerine Hideo'ya saçma sapan bahaneler yazmakla uğraşmış...

    Wildcard Sıfır'ın yani Sasuke'nin hikayesini anlatıyor. Ee bu noktada da hikayeye ona bağlı yeni karakterler giriyor. Bu karakterlerden favorim Jax'dı. -aka @lbardugo- Kendisi Emika'nın olmasını istediğim her şeydi ve bunun yanı sıra çok havalıydı. Jax'ın kısa bir macerasını anlatan bir novella harika olurdu çünkü üzerinde biraz daha durulursa muhteşem bir karakter olabilir kendisi. Emika ile bağ kuramamış olmama rağmen Jax ile kurdum ve çok ağladım. Canım Jax

    Kitabın iki ters köşesinden ve bunlardan birinin okuyucuyu muhteşem bir şoka sokacağından bahsetmiştim. Keşke kitabı o ters köşeyle bıraksaydı ve bir yenisini daha eklemeseydi. Bence ikinci olayı okuduğumuzda ilkinin etkisi baya azıldı ve ikincisi beni o kadar da şok etmedi. Marie Lu'nun bir gün kariyerinin en kusursuz kitabını yazacağından ve herkesi büyüleyeceğinden eminim ama o kitap Warcross veya Wildcard değil. Yine de çok yaklaştığını hissediyorum ve Marie Lu tarafından da büyülenmeye hazırım. Bir de Marie Lu'dan seri değil de tek kitaplık muhteşem bir öykü beliyorum. Bakalım bakalım gelecek yıl Efsane 4 hariç karşımıza nasıl kitaplarla çıkacak...
  • "Caddedeki kalabalık beni sahiden sıktı. Ben ikide birde böyle oluyorum,bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret filan değil... İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile... Sadece bir yalnızlık ihtiyacı. Öyle günlerim oluyor ki etrafımda küçük bir hareket, en hafif bir ses bile istemiyorum. Taşıp dökülecek kadar kendi kendimi doyurduğumu hissediyorum. Kafamda, hiçbir şeyle değişilmez mümkün olmayan muazzam hayaller bana her şeyden daha kuvvetli görünen fikirler birbirini kovalıyor. Fakat daha sonra birden bire etrafımda bana yakın birini arıyorum. Bütün bu beynimde geçen şeyleri teker teker, uzun uzun anlatacak birini. O zaman ne kadar hazin bir hal aldığımı tasavvur edemezsiniz. Kış günü sokağa atılmış üç günlük bir kedi yavrusu gibi kendimi zavallı hissediyorum. "
  • Çıplak sırtı serin örtüye değerken ve Montoya’nın sıcaklığı yanından ayrılırken Amelia ürperdi. Bakışlarını aşağı doğru tuttuğunda, odanın incecik bir şeridini ve şöminedeki ateşin parılltısını görebiliyordu. Ama görmek istemediği için gözlerini sım sıkı kapadı.
    Hayalinde, Montoya’yı oldukça egzotik bir adam olarak canlandırıyordu. Güçlü, yakışıklı ve oldukça haşin. Onun yükünü hafifletme ve biraz rahatlatma arzusu, kışkırtıcı bir dürtüydü. Onun güldüğünü duymak, çok nadiren gördüğü gamzelerini öpmek istiyordu.
    Aniden bütün görkemiyle Colin’in görüntüsü zihninde belirdi ve Amelia şaşkınlıkla kaskatı kesildi.
    “Ne oldu?’ diye sordu Montoya, mırıldanarak. Sesin kesilmesi Amelia’ya Montoya’nın soyunmaya ara verdiğini gösteriyordu. Amelia keskin bir şekilde nefes alarak düşüncelerim o ana odakladı. Belki de o anda ilk aşkını sevgiyle hatırlaması normaldi çünkü onunla da benzer bir yakınlık yaşamıştı. Bunu büyütecek kadar deneyimli değildi.
    “Sensiz üşüyorum,” diye yalan söyledi Amelia, kollarını Montoya’ya uzatarak.
    “Biraz sonra ıslak ve sıcak olacaksın,” dedi Montoya, yatakta sevgilisine katılırken.
    Amelia onun sıcaklığını yanında hissetti ve ardından dudaklarını omzuna nazikçe yapıştığını algıladı. Montoya’nın eli en küçük kıvrımlarını ve düzlüklerini izleyerek onu baştan aşağı okşadı. “Rüya gördüğümden korkuyorum,” dedi Montoya, kısık sesle. “Gözlerimi açtığımda seni göremezsem diye gözlerimi kırpmaya bile korkuyorum.”
    Amelia’nın eli göbek deliğinin hemen altındaki düzlüğe gelip kaldı. “Buramda çırpındığını hissediyorum,” diye itiraf etti. Montoya onun elini tutarak nazikçe sıktı. “Birazdan orada olacağım, içinde.” Parmak uçlarım genç kızın teninde dolaştırdı-ve bacaklarının arasındaki tüylere dokundu.
    Amelia gıdıklanarak güldü. Montoya dudaklarım onunkilere bastırdığında, Amelia onun da gülümsediğini fark etti. “Seni seviyorum,” dedi Montoya, dudaklarına yumulmadan önce. Amela’nın kalbi duracak gibi oldu ve sevgilisinin parmaklarının derinleşen keşiflerine tepki vermesini geciktirdi. Nasırlı bir parmak ucu Amelia’nın kadınlığını araladı ve güdüsel olarak bacakları birbirine yapıştı.
    Amelia hafifçe inleyerek başım çevirdi ve o fısıldanan kelimelere tepkisi sersemletici bir güçle kendini hissettirdi. O kelimeleri bir sevgilinin dudaklarından tekrar duyabileceğini hiç sanmıyordu. Gözleri yaşlarla doldu.
    “Bacaklarını aç,” dedi Montoya, genç kızın boynunu öperken. “Sana zevk vermeme izin ver.”
    Hem duyularına hem de kalbine yönelen saldın onu iliklerine kadar sarsarken, Amelia titremeye başladı. “Reynaldo...” “Hayır.” Montoya genç kadının üzerine yükselerek onu tutkuyla öptü. “Bana onun dışında istediğin şekilde seslenebilirsin. Sevgilim, canım...” “...aşkım ...”
    “Evet...” Montoya’nın dili Amelia’nın ağzına derinlemesine dalarak dilini okşadı ve boğuk bir şekilde inlemesine neden oldu. “Aç,” dedi Montoya, hırsla. ‘İzin ver seni göreyim... sana dokunayım...” Böylesine tutkuyla konuşurken sevgilisini reddedemeyen Amelia bacaklarını açtı ve Montoya ilgisi için yalvaran hassas noktayı okşarken genç kız belini yukarı kaldırdı.
    “Ah!”
    Montoya yakıcı bir beceriyle onu okşamaya devam ederken öpücükleri de daha gösterişli hale geldi. Nasırlı parmakları dilinin darbeleriyle aynı ritmi izleyerek genç kızın iyice ıslanmış olan hassas noktasına dokunuyordu.
    Zevkten sarhoş olmuş halde ama vücudunda giderek yükselen gerginliğe karşı koymaya çakşırken, Amelia kıvranarak sevgisine sımsıkı sarıldı. Aynı anda Montoya'nın ön kol kasları gerilerek birbirlerine ne kadar yakın olduklarım Amelia’nın daha iyi hissetmesini sağladı.
    Sonra bir parmağı aşağı kayarak kadılığının açıklığında dolaştı.
    “Çok kayganlaşmıssın,” diye fısıldadı Montoya. heyecanla. ‘Parmağımı nasıl iştahla emiyorsun.” Bunu kanıtlamak için parmağını çok hafifçe içeri itti. Bu nazik saldırıyla bütün vücudu kasılan Amelia hafif bir çığlık attı.
    ‘Yüce Tanrım, çok dar ve sıcaksın,” dedi Montoya. “İçine girdiğimde beni öldüreceksin.”
    Amelia ona nasıl zevk verebileceğini merak ederek Montoya’nın erkekliğine uzandı. Çok kalın ve sertti. Daha önce hiç dokunulmamış vücudu, tek bir parmağın baskısıyla bile yanıyordu.
    Montoya erkekliğini kavrayan zarif eli hissedince homurdandı. O da kayganlaşmıştı; arzu ve ihtiyaçla.
    “Gelmeye hazırsın,” dedi Montoya. “Kilitorisinin ne kadar sertleştiğini hissediyor musun?’ Başparmağıyla şişmiş noktaya hafifçe bastırarak bir daire çizdi. Parmağı yavaşça hareket ederken buna cevap olarak Amelia’nın vücudu kasıldı. Montoya’nın parmağı biraz daha hızlı bir şekilde ve giderek daha derine girip çıkarken Amelia inledi. Montoya’nm klitorise uyguladığı ustaca operasyon, genç kızın bütün vücudunu ter içinde bırakmıştı ve göğüsleri sızlıyordu. Boğazından umutsuzca iniltiler dökülürken, Montoya’ya daha sıkı sarılarak onu daha yakına çekmeye çalıştı.
    “Bana neye ihtiyacın olduğunu söyle,” diye fısıldadı Montoya, dudaklarım sevgilisinin kulağına yaklaştırarak. “Sana nasıl zevk vermemi istediğini söyle.”
    “Göğüslerim...”
    “Çok güzeller. Emilmek istiyorlar.”
    “Evet!” Amelia cüretkâr bir davetle göğüslerini yukarı itti.
    “Söyle, aşkım.” Montoya’nın parmağı daha derine girdi ve kızlık zanna dokundu. “Ne istediğini söyle.”
    “İstediğim...”
    “Evet?” Montoya genç kızın içini ovalamaya devam etti.
    “Ağzını göğüslerimde istiyorum.”
    “Hımm... memnuniyetle,” diye mırıldandı Montoya.
    Montoya isteneni yaparken Amelia sertçe inledi ve vücuduna yayılan yakıcı alevi hissetti. Dudakların her çekişinde, içindeki parmağın her hareketinde, başparmağını her daire çizişinde bütün vücudu geriliyordu. Zirveye ulaştığında nefesi kesildi. Vücudu kaskatı oldu ve kalbi kaburgalarına çarparken kanının akışı kulaklarında yankılandı.
    Ve tam orgazmın doruk noktasında, parmağı iyice genç kızın içindeyken, Montoya aralarındaki engeli yıktı. O duyu fırtınası arasında bekâretin kayboluşu neredeyse hissedilmedi bile ve Amelia’nın gözünün ucundan süzülen yaşın nedeni acı değil, dayanılmaz ölçüde hissettiği zevkti.
    Bilinci geri dönerken, Amelia onun tatlı sözlerini ve övgülerini duydu. İlk düşüncesi, kendisine böylesine tutku duyan ve böylesine bir arzu yaratan adamla paylaştığı cinsel deneyim için ne kadar minnettar olduğuydu. Bir görev duygusu olabilecek şey, mutluluğa dönüşmüştü.
    Amelia’nın içinde yüz farklı duygu öne çıkmaya çalışıyor, hepsi kelimelerle ifadesini bulmaya çabalıyordu. Ama boğazı düğümlenmiş, sesi çıkmıyordu. Bunun yerine, Amelia kollarını sevgilisine sararak başını göğüslerine bastırdı.
    Colin, Amelia’nın kalp atışlarının yavaşlayışını dinlerken onu hiç bu kadar sevmemiş olduğunu düşündü. Tutku anında tam bir tanrıça, bir şehvet yaratığıydı ve şimdi kızarmış olan güzel vücudu terden parıldıyordu. Vahşi ve ateşli; tıpkı olmayı hep istediği gibi. Seks için yaratılmış. Onunla.
    Onu başka hiçbir erkek çözemezdi. Onun gidişinden sonra hiçbir şey hissetmediğini söylemişti. Yanındayken yaşadığını hissediyordu. Sıcak, yumuşak, ıslak ve istekli. Dokunulma arzusuyla yanıp tutuşuyordu.
    "Bu..." derken Amelia nefes nefeseydi , “ ...harikaydı.” Colin yüzünü sevgilisinin göğsüne sürterek gülerken kalbi mutlulukla doluydu. O da çok uzun zaman uyuduktan sonra tekrar uyandığını hissediyordu. Amelia onun peşinden gitmiş, Montoya’nın kendisini özgürleştirme arzusuna ihtiyaç duymuştu. “Sakalların batıyor,” diye sızlandı Amelia, sevgilisinin başını çekiştirerek.
    Amelia’nın üzerinde böyle açık bir cinsel işaret bırakmanın düşüncesi, erkekliğinin isyanla zonklamasına neden oldu. Ancak yıllar boyunca hayal ettiği şey kendi zevki ve tatmini değildi. İstediği, ihtiyaç duyduğu, Amelia’ınnkiydi. Gece bitmeden onu zevkle kendisine bağlayacak, arzuyla köleleştirecek, ona cinsel ilişkinin birçok yönünü öğretecekti. Ödülü Amelia’nın aşkı olacaktı ama şehvet de çok önemliydi “Başka yerlerine de batsınlar mı?” diye sordu Colin, başını kaldırırken. Amelia diliyle alt dudağım ıslattı. Colin görevi devralarak dilinin tam ucuyla tatlı kıvrımı yaladı. Bu bir işaretti. Amelia’nın nefesinin kesilişine bakılırsa, Colin’in niyetini anlamıştı. “Dalga geçiyorsun.” “Asla.
    tadına bakmak istiyorum , Amelia. Hem dışarıdan hem de içeriden.” Genç kızın beyninin çalıştığını neredeyse duyabiliyordu. Düşünüyordu.
    “Benim seni o şekilde tattığımı daha kolay hayal edebiliyorum,” dedi Amelia, yavaşça, “tersini yapabildiğim den daha kolay.” Bu düşünceyle Colin’in kolları titredi ve Amelia’nın üzerine yıkılmamak için yana yuvarlandı.
    “Bunu istiyorsun,” dedi Amelia, onun tepkisini fark ederek. “Bir kadının ağzı kadınlığından çok farklı hissettirir mi?’ “Meraklı olman hoşuma gitti. Umarım hep böyle olursun.” “Bir gün ben de sana bir şey öğretmek istiyorum.” “Baştan çıkarıcısın. Beni zaten büyüledin bile. Daha fazla aşağılaman gerekiyor mu?’ Amelia’nın eli sevgilisinin karnından aşağı süzüldü ve dikleşip sertleşmiş olan erkekliğinin etrafında döndü. Amelia doğrulup oturarak yüzünü ona dönerken Colin sertçe nefesini üfledi. Uzanarak genç kızın omzunu yakaladı ve onu hareketsizleştirdi. Amelia görememesine rağmen yüzünü ona döndü. Boştaki eli göz bağına uzandı.
    “Henüz değil” dedi Colin.
    “Artık hazırım .”
    “Ben değilim.”
    Amelia itiraz edecek gibi oldu ama sonra fikrini değiştirdi.
    Bunun yerine Colin’in erkekliğini nazikçe yukarı aşağı doğru
    okşadı. Colin dişlerini sıktı ve örtüyü yumruklarının arasına
    aldı.
    “Bana yaptığın şeyi,” diye mırıldandı Amelia. “ben de sana yapmak istiyorum .”
    “Erkeklerin kadınlardan daha kolay orgazma ulaştığım
    biliyorsundur.”
    “Ama his aynı, değil mi?’
    Colin gülümsedi. “Öyle olduğunu sanıyorum.”
    Amelia oturdu ve bacaklarının altına aldı. İki eliyle okşamaya ve sıkmaya başladı. Zevk erkekliğinden başlıyor, omurgasına ulaşıyor ve kalbini yakıyordu. Amelia’nın dokunuşunda saygı ve huşu vardı. Bir tırnağın ucu bir damara sürtündü ve Colin kısık, acılı bir sesle homurdandı.
    “Bana neden hoşlandığını söyle,” dedi Amelia, nefes nefese. “Sana en iyi nasıl zevk verebileceğimi anlat.”
    “Zaten veriyorsun.” Colin genç kızın zarif sırtını okşadı.
    “O halde nasıl daha fazla zevk verebileceğimi söyle.”
    “Bunu yaparsan ellerinde tükenip giderim .”
    ‘Ya ağzım?” Amelia başını soru anlamında yana yatırdı. “Bu gece değil,” dedi Colin, boğuk bir sesle. Beli yukarı doğru kalktı ve hemen kendini zorlayarak indirdi. Amelia onun ne yaptığını anlayana kadar elleriyle yokladı. “Bunu neden yaptın?” Serin parmakları Colin’in testislerine dokunarak nazikçe ovaladı ve hafifçe çekiştirdi. Bu işi kendisi yaparken olduğunun aksine, Amelia ’nın girişimleri aksi etki yapıyordu. Colin, testisleri vücudunun içine toplanmaya çalışıyormuş gibi hissetti. Genç kızın elini itti. “Lanet olsun, bunu yapma!”
    “Ama inanılmazdı,” dedi Amelia, Colin’i delirtecek kadar
    hayranlık dolu bir sesle.
    Zevkten mantığını kaybetme noktasına gelen Colin genç kadının üzerine çıkarak bacaklarının arasına yerleşti. Hareketiyle göz bağı kaydı ama hemen yakalayıp düzeltti.
    “Çok güzel.” Amelia’nın küçük elleri Colin’in geniş omuzlarında
    dolaştı. “Çok büyük ve sertsin ... her yerin .” Colin onun sesindeki endişeyi duyunca hafifletmek istedi.
    “Sana zevk vereceğim,” diye söz verdi. Ağırlığını bir koluyla destekleyip diğer elini aşağı u zattı ve Amelia’nın kadınlığının hassas yerini okşadı. Amelia inledi ve kalçalarım baskıya doğru itti. “Az Önce hissettiklerin , içine girdiğim de hissettiklerinin yanında hiç kalacak .”
    Amelia ’a kollarını Colin’in boynuna dolanarak onu kendine çekti. “Bunu istiyorum . Bunu seninle istiyorum .” “Evet.” Colin sevgilisinin kulak memesini yalayarak ürpermesini sağladı. “Sen şehvetli bir kadınsın . Hareket edişinde, bana bakışında , vücudunun şeklinde bunu görebiliyorum .”
    “Fazla zayıfım ,” dedi Amelia, kısık sesle. “Mükemmelsin . Bazı kadınlar bütün erkeklere uyacak şekilde yaratılmıştır. Sen sadece benim için yaratılmışsın . Kanım hızlı, tutkum güçlüdür; bu yüzden dayanıklı yaratılmışsın .
    Bacakların ve kolların zarif ama ince. Kıvrımların geniş ama
    sınırlayıcı değil .”
    Colin bir parmağını sevgilisinin içine iterek canının ne kadar yandığını kontrol etti. Amelia’nın zevk dolu iniltisi, Colin’in ihtiyacı olan tek şeydi. İyice sertleşmiş olan erkekliğini kavrayarak iri başını Amelia ’nın vücudunun minik girişin doğrulttu. Ucundan zevk suyu damlıyordu ve erkekliği girişi nemlendirmeye hazırdı. Buna gerek de yoktu. Amelia çok ıslak ve sıcaktı. Belinin çok küçük bir hareketiyle başım içeri soktu. “Ah , Tanrım ...!” diye inledi Amelia, ağzı hızlı nefeslerle açılıp kapanırken Colin’in bütün vücudu erkekliğinin sarılışıyla kasıldı. Amelia’nın vücudunun sıcaklığı erkekliğinden tırmanıp bütün tenine yayılıyordu .
    Amelia’nın elleri Colin’in kalçalarına yapıştı ve beli Colin’i neredeyse insanlıktan çıkaran hafif bir yuvarlama hareketine
    başladı.
    “Lanet olsun.'” dedi Colin, testislerindeki acı verici baskıyı azaltmak için bir parça meninin kaçtığını hissederek kaskatı
    kesilirken. “Daha derine,” diye yalvardı Amelia ve Colin o kadar mutlu oldu ki çılgınca bir öpücükle sevgilisinin dudaklarına yumuldu. Amelia’nın dudakları erkeğinin dilinin etrafına kapandı ve erkekliğini kıskandıran bir güçle emmeye başladı. Colin ağırlığını kullanarak genç kadım yatağa çiviledi ve yüzünü iki elinin araşma alırken iki santim daha içeri kaydı.
    “Amelia...” diye homurdandı ve terden kayganlaşmış yanağım
    genç kadınınkine yasladı. “Seninle hak ettiğin şekilde
    bir başlangıç yapmamı imkânsızlaştırıyorsun.”
    ‘İçim yanıyor,” diye bağırdı Amelia, ona sımsıkı sarılırken.
    “Ve sen daha oraya ulaşmadın bile.”
    “Çok dar ve deneyimsizsin; bense çok kaim ve sertim. Acele edersem şimdi canın yanar ve ağrısı sonra da devam eder.”
    “Çok irisin...”
    “Hayır, her şeyin canı cehenneme!” Colin sert davranmak istemiyordu ama Amelia’nın aç kadınlığı erkekliğinin başını öylesine çekiştiriyordu ki ilkel dürtüler kontrolü ele alıp beyefendiliği geride bırakmak için haykırıyordu. “O halde izleyeyim. Eğer görürsem belki daha az korkarım. Bu anı görmezsem fazla yoğun olacak. Her sesi, her dokunuşu
    daha da şiddetli algılıyorum.”
    Colin kaskatı kesildi. Şimdi zamanı değildi ama bu gecenin hiçbir kısmının Amelia’yı huzursuz etmesine izin veremezdi. Cennetteydi. Onun da aynı şekilde hissetmesinden başka bir
    şey istemiyordu. “Beni şimdi görürsen olabileceklerden korkuyorum. Beni geri çevirirsen dayanabileceğimi sanmıyorum.”
    Amelia’nın alt dudağı titredi. “Maskelerinden biri yanında mı?”
    “Geri çekilmemi mi istiyorsun?” Colin sevgilisine şaşkınlıktan
    açılmış gözlerle baktı. “Delirdin mi? İçindeyim!’
    “Tamamen değil,” diye itiraz etti Amelia. “Olmam istediğim
    gibi değil.” Sesinde Colin’in asla direnemediği o yalvaran
    ton belirmişti.
    Gurur ve mizahla karışık bir duyguyla bu kadının kendisini öldüreceğini anladı. Yatak odasında asla pasif olmayacaktı; hiçbir şeyde pasif olmadığı gibi. Colin onun cinsel açıdan tamamen uyanacağı günden yarı yatıya korkuyordu. Onun kadınsı işvesinin saldırısına nasıl karşı koyacaktı? Daha sonuna kadar girmemişti bile ve şimdiden ölüyormuş gibi hissediyordu.
    “Beni heyecanlandırıyor,” diye fısıldadı Amelia, nefes nefese konuşarak. “Seni maskeli görmek.” Parmakları yukarı uzanarak Colin’in dudaklarını okşadı. “Çok seksi bir ağzın var. Hep onu hayal ettim. Tenimde dolaşmasını ve ateşli sözler fısıldamasını istedim.”
    Colin arzuyla titreyerek Amelia’nın sırılsıklam kadınlığının içine huzursuzca yüklendi. Genç kadın, onun erkekliğinin etrafında eridiğini hissediyordu. Göğüs uçlan iyice sertleşmiş bir halde Colin’in göğsüne dayanıyor, karnı karnımın altında titriyordu.
    “Seni izlemek bana zevk verecek. Bunu benden esirgeme.”
    Genç kadının elleri Colin’in kalçalarını kavrayarak çekiştirdi
    ve onu biraz daha derine çekti.
    Colin derine indikçe kadınlığı daha da darlaşıyor, bakirelik dokuları vücudunun Colin’in erkekliğine uyum sağlamasını
    engelliyordu.
    ‘Lütfen...” diye yalvardı Amelia, kalp sızlatan bir tavırla. “Hayatımın en önemli anında beni karanlıkta bırakma.” Colin bir küfür savurarak onun içinden çıkarken vücudu ihtiyaçla titriyordu. Yataktan kalkıp titreyen bacaklarla valizinin durduğu gardıroba yürüdü. Elini valizin içine sokarak, Amelia’yla paylaştığı özel anlarını bir anısı olarak yanından ayırmadığı maskeyi çıkardı.
    Elindeki parlak beyaz nesneye bakarken içinde bir kırgınlık oluştu, çünkü maskenin amacı Colin’i sevdiği kadından ayrı tutmaktı.
    Maskeyi alırken bu aldatmacanın nereye varacağım bilmeyi nasıl isterdi! Amelia’yı bir kez görmek - susuzluktan ölen bir adam için bir damla su gibi - elde etmeyi umduğu tek şeydi. “Acele et,” dedi Amelia, gırtlaktan gelen boğuk bir sesle. Başka kadınların, üzerinde ustalaşmak için çabaladığı kadınsı cilveler onun doğasında vardı.
    Colin maskeyi yüzüne kaldırdı ve siyah saten kurdeleyi bağladı; sonra atkuyruğunu tutan kurdeleyi de bağladı. Başını çevirip Amelia’ya baktı ve buradan, bu odaya girdiğinden farklı bir adam olarak çıkacağım anladı.
    Amelia üst üste konmuş yastıklara yaslanarak, bağdaş kurup kollarını göğsünde kavuşturmuş ve göz bağını çıkarmıştı. Bakışlarında şehvet, özlem ve Colin’in nefesini kesecek kadar büyük bir hayranlık vardı.
    Colin, topuklarının üzerinde dönerek doğruca Amelia’ya yönelirken, iyice sertleşmiş erkekliğini ve gergin kaslarını genç kadının gözlerinin önüne serdi. Amelia'nın zorlukla yutkunduğunu görünce ne kadar ürkütücü görünüyor olabileceğim tahmin etti. Amelia uzun boylu bir kadındı ama Colin daha da uzundu. Vücudu onunkinin iki katı genişliğindeydi ve hem soyunun hem de sürekli fiziksel hareketliliğin sertliğine sahipti. Üstelik iyice kızışmıştı. Kalın damarları hızla akan kanla
    zonkluyordu ve acısını hafifletmek için erkekliğini sıkıca kavramak zorunda kaldı.
    “Beni böyle görmek seni tahrik mi ediyor,” diye sordu, “yoksa korkutuyor mu?”
    Amelia dudaklarını yaladı. “Hiç korkmuyorum,” diye fısıldadı. “Gergin ve belki biraz endişeliyim ama senden korkmuyorum.” “Güçlü bir kadınsın,” dedi Colin, hızlı adımlarla sevgilisine yaklaşırken.
    Fazla beklemeden yatakta dizlerinin üzerinde durdu ve göğüs ucunu ağzına alabilmek için genç kadının kolunu çekerek üzerine uzandı. Sertleşmiş olan ucu sertçe ve ritmik bir şekilde emerek Amelia’yı inletti.
    Genç kadının elleri Colin’in başının arkasına yapıştı ve onu göğsüne bastırdı. “İçime gir,” diye fısıldadı. “Bu kararsızlık ve eksiklik duygusundan nefret ediyorum.”
    Colin diz çökerek Amelia’nın bacaklarını iki omzuna aldı ve uyluğunu iyice açarak kadınlığına baktı. Yastıkların desteği ve yarı oturur pozisyonuyla, Amelia da rahatça görebiliyordu. Minik pembe yarığının büyüklüğünü Colin’in erkekliğinin uzunluğu ve kalınlığıyla kıyaslayamadan Colin aletinin kaim başım iterek içine girdi.
    Amelia inleyerek ve tırnaklarım sevgilisinin bacaklarına gömdü. Colin onu kalçalarından kavrayarak ve nazikçe giderek daha derine doğru sallayarak içinde gidip gelmeye başladı.
    Bakışları da birleştikleri yerle Amelia’nın güzel yüzü arasında
    gidip geliyordu.
    Sırtı Amelia’yı hızla küçülen ateşin ışığından gizlerken Colin renkleri göremiyordu ama güzel kadının alnında biriken ter damlalarını ve gözlerinde biriken yaşları görebiliyordu.
    “Canını yakıyor muyum?” diye sordu Colin. Parmakları kalçalarını sımsıkı kavramışken, Amelia onun sorusuna kadınlığının içinde yayılan ritmik kasılmalarla cevap verdi. O kadar- dar ve sıcaktı ki Colin sımsıkı kapanmış bir yumruğu düzüyormuş gibi hissediyordu.
    “Hayır...” Amelia’nın titrek sesi uzaktan geliyormuş gibiydi. Colin sevgilisinin bir elini kendi teninden ayırarak iyice şişmiş olan kadınlığının üzerine koydu. “Okşa kendini,” dedi. Amelia hiç utanmadan itaat etti ve uzun, ince parmakları çok küçük bir tereddütle kaygan tenin üzerinde daireler çizmeye başladı.
    Güzel kadınlığı Colin’in tahmin ettiği gibi cevap verdi ve onu daha güçlü kavradı. Belinin her hareketinde biraz daha derine giriyor, büyük bir zevkle inliyor, şehvet ve hanımeli kokularını içine çekerek hızlı şekilde nefes alıp veriyordu. Amelia öylesine bir açlık gösterisiyle kıvranmaya ve kesik kesik inlemeye başlamıştı ki Colin daha soma yanda patlamadan nasıl sonuna kadar girdiğini merak edecekti. Sonunda, son bir umutsuz atılışla, en derine ulaşmayı başardı ve hayalarına kadar içine girmiş olmanın hissiyle neredeyse gözyaşlarına boğulacaktı.
    Montoya’nın sıcak, ağır erkekliği nihayet dibe ulaştığında Amelia bir çığlık attı. Ovalanmak için sızlanan içindeki o nokta belirgin bir şekilde rahatladı ve sonra tekrar büzüldü. Montoya hareketsiz kaldığında, Amelia kalçalarım çevirerek ve erkekliğinin dibine kendini tekrar tekrar çarparak devam etti. Montoya’nın gırtlağından yayılan hırıltı insani olmaktan çok hayvaniydi ve Amelia’ınn sesin şehvetine kapılan vücudu buna cevap olarak sarsıldı.
    Montoya güçlü elleriyle onu hareketsizleştirirken gözleri maskenin arkasından yakıcı pırıltılarla bakıyordu. Güzel ağzı iyice gerilmişti.
    “Neden kıpırdamı yorsun?” diye bağırdı Amelia.
    “Çünkü patlamak üzereyim ve bunu sensiz yapmak istemiyorum.”
    “Ben hazırım!” Amelia’nın sesi boğuktu. Rahmi neredeyse
    acı verecek kadar büzülüp kasılıyordu.
    Montoya hiç çaba harcamadan onu kavrayarak dizlerinin üzerinde doğruldu ve erkekliğini daha da derine soktu. Amelia onun geniş omuzlarına sımsıkı sarılırken, boğazının tuzlu, sakallarla sertleşmiş genişliğine yapışıp emmeye başladı. Montoya pozisyonlarını tekrar tekrar ayarlarken oda etraflarında dönüyor, her hareketi Amelia’yı sonunda onu ısırma noktasına getirecek kadar iyice derine kaydırıyordu. Montoya bir küfür savurarak onu kendisinden uzaklaştırdı.
    “Bin,” dedi sertçe.
    Yatağının kenarına oturdu ve erkekliğini iyice içine gömerek Amelia’nın bacaklarını iki yana açtı. Çok derindi. Ellerini yatağa dayayarak gövdesini destekledi ve erkekliğim istediği gibi kullanılması için Amelia’ya sundu. Görüntüsü inanılmaz ölçüde erotikti; karnı gergin kaslarla örülüydü ve tüylü göğsü terden ıslanmıştı.
    Ve maske. Maske Amelia’yı delirten karanlık ve baştan çıkarıcı bir gizem ekliyordu.
    “Ben...”
    “Şimdi!” diye bağırdı Montoya. onu sıçratarak. Onun meydan okumasına cevap olarak, Amelia’nın omuzları geri gitti ve çenesi kalktı. Bunun Montoya için kendisinin daha önce aklına gelmeyen nedenlerden dolayı zor olabileceğini düşündü. Birçok kadınla birlikte olmuş bir erkeğin uzmanlığıyla seviştiği düşünülürse, muhtemelen yüzündeki kusur yeni bir şey olmalıydı. Belki de yaralandığından beri onunla yatmak isteyen ilk kadın kendisiydi. Bu düşünce zaten önemli olan olaya daha da değer kattı.
    Amelia o anda onu bütün benliğiyle, hiçbir kadının sevemeyeceği şekilde sevmeye karar verdi. İçinde hissettiği o kargaşaya ulaşıp, tutkusuyla yatıştıracak, onu çeken şeyin aslında sadece kalbi olduğunu bütün vücuduyla gösterecekti. Dengesini sağlamak için ellerini sevgilisinin omuzlarına koyarak dizlerinin üzerinde havalandı ve kadınlığını Montoya'nın aleti boyunca kaldırdı. Tekrar indirdiğinde, aletinin geniş başının içinde titreyen o noktaya değdiğini hissedince şiddetle sarsıldı.
    “İşte bu,” dedi Montoya, karanlık bir fısıltıyla ve onu kaim siyah kirpiklerinin arasından izleyerek. “Sana ne kadar iyi uyduğumu görüyor musun? Ben de sana zevk vermek için yaratılmışım.”
    Amelia alt dudağım ısırarak hareketi tekrarladı ve yavaşça ilerledi. Başparmağı Montoya’nın omzundaki bir yara izine süründü; yara o kadar eskiydi ki o zamandan beri gümüşi bir renk almıştı. Hareketlerine devam ederken yarayı okşadı ve tırtıklı kenarlarla sarılmış yuvarlak şeklini hissetti. Zihninin derinliklerinde bu yara onu rahatsız ediyor, düşüncelerini kışkırtıyordu...
    O anda Montoya konuşunca ve diğer her şey genç kadının
    zihninden silindi.
    “Tatlı Amelia. Artık benimsin.”
    Amelia yükselerek kollarını onun gövdesine sardı ve başım eğerek sevgilisinin dudaklarına yapıştı; bir yandan kalkıp inmeye devam ediyordu ve şişmiş göğüs uçlan erkeğinin göğsündeki sert tüylere sürtündükçe inliyordu. O da aynı şekilde Montoya’ya sahip oluyordu. Montoya bir elini Amelia’nın buklelerine daldırarak onu kendine yakın tuttu ve dudaklarını birbirinden ayırmadan mırıldanarak genç kadım teşvik etti. Kalçaları nefes kesici darbelerle altında daireler çiziyor, aklım başından alıyordu. Kalbini çalıyordu.
    Amelia güven kazanınca daha hızlı hareket etmeye başladı. Nefesleri giderek ağırlaştı ve göğüslerinin arasından ter damlaları süzüldü.
    “Sana her gün böyle sahip olmak istiyorum.” Montoya’nın sözleri ağır ve zevkle doluydu. “İçinde olmadığımda kendim boş hissetmem istiyorum. Aç. Bana susamış.” Amelia öyle olacağım biliyordu. Şehvetten gözü dönmüştü ve bunu daha önce birçok kez yapmış gibi kalın, sert erkekliğinin üzerinde zıplıyordu. Sanki ne yaptığım biliyormuş gibi.
    Montoya’nın dişleri boynunu hafifçe ısırınca bir çığlık attı ve içindeki her şey kasıldı; bunu hisseden Montoya bir küfür savurdu.
    Colin Amelia’yı deliliğe sürüklüyordu; iri bedeni arkaya yatmış, maskenin arkasında gözleri yarı yarıya kapanmış, dudakları kendi dudaklarından ıslanmış halde. Bir pagan seks tanrısına benziyordu. Egzotik bir güzellik. Sonsuz bir kontrol.
    Sırtüstü yatıp tek amacı orgazm olan bir sürtükten zevk almaktan memnun. Amelia dudaklarını Montoya’nın yanağına yapıştırarak fisıldadı. “Düz beni.” Bu açık saçık sözlerin ağzından bu kadar kolay dökülmesine kendisi de şaşırmıştı.
    Buna cevap olarak Montoya’nın vücudu şiddetli bir şekilde sarsıldı.
    “Boşalt beni,” diye inledi Amelia, hareketlerine devam ederken. “Bunu istiyorum... Seni istiyorum. Vahşice. Derin. Bana...”
    Amelia ne olduğunu anlayamadan Montoya dönmüş ve onu yatağa mıhlamıştı. Ayaklarını yere koymuş, yumruklarını yatağa dayamış halde içinde sertçe gidip geliyor, her vuruşunda Amelia’nın boğazından bir zevk çığlığı yayılıyordu. Genç kadının tepesinde dikilmiş halde maskenin arkasından onu izliyor, göğsü kalkıp iniyor, karnı kasılıp gevşiyor, kalçaları kasıldığı her seferinde Amelia’nın beli de onun hamlesine karşılık vermek için havalanıyordu. Vücudu tam anlamıyla bir cinsel güç timsaliydi. Bir kadım bağımlılık yaratacak şekilde düzmek için yaratılmıştı. Amelia’nın rahminde yükselen gerilim arttı ve başının oradan oraya savrulmasına neden olan bir zevk yarattı. Sonra ani bir duygu seliyle boşaldı, zevk vücuduna yayıldı, ciğerlerini ele geçirdi ve Montoya’nın erkekliğine tapan hızlı dalgalar halinde kasıldı.
    Montoya’nın boğazından yayılan hırıltı Amelia’nın gözlerini yaşlarla doldurdu ve dudaklarından bir isim döküldü. Montoya tam hareketinin ortasında kaskatı kaldı ve Amelia onun altında zevkten çıldırırken inleyerek itiraz etti.
    Montoya hareketlerinin gücünü ve hızını artırarak devam ederken giderek içinde kabardı ve sıkılmış dişlerinin arasından hırıltılar döküldü. En derin noktasına kadar Amelia’nın içine girerken vücudu sarsıldı ve genç kadının içine sıcak, yoğun bir sıvı yayıldı. Bu vahşice, ilkel ve çok güzeldi. Montoya sevgilisinin sırtının altına soktuğu kollarıyla kendini destekleyerek ona sarılırken birbirine karışmış olan terleri tenlerini birbirine yapıştırdı.
    “Seni seviyorum,” diye fısıldadı Montoya, diliyle Amelia’nın gözyaşlarını yalarken. “Seni seviyorum.” Amelia maskeyi tutan kurdelelere uzandı.
  • "Korkuyorum olric. Kendimi elevermekten korkuyorum. Majesteleri bana güvenebilirler. Ne zamandan beri majeste olduk olric? Geçen gün konuşmuştuk efendimiz: yeni bir krallığın hüküm sürmeye başladığından söz etmiştik. Demek yeni saltanatımız başlıyor. Öyle oluyor efendimiz. İçimi bir soğukluk kapladı Olric. Uzaktaki ülkemin, buzlar ülkesinin bir özlemi olacak bu olric. bu sahte sıcaklık beni hiç ısıtmadı; şimdi anlıyorum bunu. sıcak ülkelerin, insanın beynini uyuşturan büyüsüne kapıldım bir süre. Şimdi bu yatak, bana ülkemin bütün buzlarından daha soğuk geliyor. Bu kocaman yatakta kaybolacağımı sanıyorum. Bana, bu bilinmeyen ülkeye gelmek üzere yola çıkmadan önce söylemişlerdi Olric; bizim ülkenin az görünen güneşini arayacağımı söylemişlerdi. Çok geç kalmadan birşeyler yapmalıyız. kraliçe geliyor efendimiz: biraz kendinizi toparlasanız. Beni bırakmayacaksın, değil mi Olric? sizi ne zaman yalnız bıraktım efendimiz? perdeleri kapadı: bu turgut’un göreviydi. ışık yanarken pencereye ancak erkek yanaşabilir yatak odasında. buradaki âdetlere bir türlü alışamadım olric. bana öyle geliyor ki bizim soğuk ülkemizde, insanlar arasında, bu kadar sık ortaya çıkmasa da, bu kadar çok sözü edilmese de, bu kadar yerli yersiz bahsedilmese de, daha başka türlü, daha başka anlamı olan bir sıcaklık vardır. yatağın yanında kımıldamadan duruyordu. soyunmadan, öyle hareketsiz bekliyordu. nermin yaklaştı, kravatını çözdü. kötü bir başlangıç. bana dokunulmasını istemiyorum olric. sinirlisiniz efendimiz. yapamıyorum artık, olric. ben kral rolüne daha fazla devam edemeyeceğim. bu elbiseler beni sıkıyor; soyunmak da istemiyorum. düşünce elbiselerinizi mi istiyorsunuz? yamansın olric. hiçbir şey belli etmezsin. duymamış gibi yaparsın. çok yükseklerde olabilirdin. ben yerimi seviyorum efendimiz. yerimi biliyorum. beni kraliçeye takdim etmediğiniz için size hiç gücendim mi? bir türlü fırsat olmadı olric. münasebetsizliğimin ben de farkındayım. istersen bu gece... “soyunmayacak mısın daha? yarın erken kalkmayı düşünüyordun.” iyi bir düşünce bu. erken uyumalıyım. isteksiz bir hareketle elini gömleğine götürdü. nermin, vücudunu kapatmaktan çok açık bırakmak için yapılmış bir gecelik giymişti. bu gece ayrılık gecesi. başka ne giyebilirdi? ne garip. beni soyunurken görmesini istemiyorum bu gece. garip bir utangaçlık içindeyim olric. buzlar ülkesindeyken de öyle olduğunuzu söylerlerdi. soyunurken kimseyi yanınıza yaklaştırmazmışsınız. annenizden bile utanırmışsınız soyunurken. ne garip: ben bütün bu huylarımdan vazgeçtiğimi sanıyordum. kaybettiğim bütün eski alışkanlıklarımın beni sardığını hissediyorum şimdi. özlemden mi dersin? bilemeyeceğim efendimiz. ben sizin kadar okumuş değilim. daha çok, kendimi yetiştirmiş sayılırım. kravatını asmak için gardrobun kapağını açtı ve artık yatağa girmiş olan nermin’le arasında yer alan kapağın gerisinde soyundu. kapağı kapattı: birden, onu seyreden nermin’in gözleriyle karşılaştı. boşuna telaş ediyorum. her zamanki gibi davranıyor aslında. beni seyretmekten hoşlandığını bu gece mi öğreniyorum? fakat, yatağa yaklaşınca gene cesareti kırıldı, kapıya doğru yürüdü: “bir kitap alıp geliyorum,” dedi. önce mutfağa gitti; buzdolabını açıp yiyeceklerin karşısında durdu bir süre. burada güzel günler geçirdiğimizi inkâr edemezsin olric. burada yaşamanın rahat bir yanı olduğunu sen de biliyorsun. belki bu arada seni çok ihmal ettiğim olmuştur. fakat, her zaman varlığını hissettiğim de bir gerçektir. seni hiçbir zaman yanımdan ayırmadım. bana bunları açıklamak zorunda değilsiniz efendimiz. üzerinize titrediğimi belli etmeden her zaman yardımcı olmaya çalıştım size. birlikte daha güzel günler göreceğiz olric. şimdiden uzak ülkemin kokularını duyar gibiyim. buzdolabı açık kaldı: ondan olacak efendimiz. bu iyi bir işaret olric: güler yüzlülüğünü kaybetmemişsin. gerçek neşeyi unutmamışsın. benim gibi, başkalarına hırslanarak neşelenmek gibi aldatıcı bir eğlenceye kaptırmamışsın kendini. kendini koruduğuna sevindim. üşümeye başladığını hissetti. buzdolabını kapadı. canı bir şey istemiyordu. mutfaktan çıktı. başka duvarların arasında mı kapayacağım kendimi dersin olric? efendimiz daima en iyi olanı bilirler. benimle, karımmışsın gibi konuşma olric. senden bana güven vermeni istemiyorum. gözünü kapadı: kitaplığından bir kitap çekti. dönüşte, çocukların odasına uğramak gibi bir soğukluk yapsam mı olric? her şeyi yapabilirsiniz efendimiz. artık işimiz soğukluk yapmak değil mi? evet olric. buna mecburuz. bu kargaşalıkta çocukların yeri ayrı olsa gerek efendimiz. onların, büyüyünceye kadar gece üstleri örtülmeli, terleyen alınları silinmeli; onlara bu fırsat verilmeli bana kalırsa, efendimiz. peki olric. bu gece senin gecen. bu gece isteklerin yerine getirilecek. her zaman böyle hareket edeceğim anlamına gelmez bu biliyorsun. ben yerimi bilirim efendimiz. yatağa girdi, konuşmadan kitabı açtı, okumaya çalıştı. biraz sonra, karısının yumuşak kolunu, boynunda hissetti. döndü, ona sarıldı. o gece turgut karısıyla, bütün geçmiş alışkanlıklarını, bütün birlikte geçen yaşantılarının verdiği alışkanlıkları kullanarak sevişti. ona artık verebileceğim bir şey kalmamış olric. alışkanlıklarımdan başka verebileceğim bir şey kalmamış ona. o ise, bütün bu uzun sevişmeyi, onu şimdiden özlemeye başlamam gibi bir duyguyla açıklıyor. oysa olric, içimde özlemini duyduğum uzak ülkemin soğukluğu, beni başarısızlığa uğratabilirdi. nermin için yeni bir durum: üzerinde fazla durmamıştır. belki biraz hissetmiştir. bu, son savaşımız olacak olric. sonu nasıl gelirse gelsin, yorgun ordumuz son savaşını veriyor. askerler, yorgun ve isteksiz. zafer ya da yenilgi onlar için aynı anlama geliyor artık. artık savaşmak istemiyorlar. bittiği zaman nermin, başarılı bir kumandan gibi gülümsüyordu. turgut, onu son defa öperek yavaşça arkasını döndü. artık sarılarak yatamam olric. yüzükoyun yatarak ellerini çarşafa bastırdı. eşyalarımızı hazırla olric; gidiyoruz."