• 351 syf.
    ·33 günde·6/10
    Soylu, toprak sahibi Goryançikov,karısını öldürmekten on yıl sürgün ve kürek cezası alır.
    Cezasının sonunda,Sibirya'da sakin bir şehire yerleşir.
    Belki de hapis günlerinin psikolojisi ile herkesten uzak bir yaşam sürer.Mecbur kalmadıkça kimseyle konuşmaz,ahbaplık yapmaz.
    Bir süre sonra vefat eder ve anılarını yazdığı defter ortaya çıkar.İşte bu defterin içinde anlatılanlar romanın konusunu oluşturur.
    Goryançikov, uyumlu bir insandır.Hapis yattığı yıllarda hiç sorun çıkarmamıştır.İlk yıllarda soylu olduğunun bilinmesi üzerine kendisine karşı mesafeli yaklaşılır.O bunu sorun etmez.Diğer mahkumlar gibi çalışmaya gider, karavanadan yer.
    İnsan ilişkileri iyidir.Onları gözlemler.Hapis yıllarında her millet'den insanlar tanır,onların karakteristik özelliklerini çözer.Sevdiği insanlar olmuştur kahramanımızın.Sevmediği insanlardan uzak durur.Kimseyi milliyetinden ya da karakterinden dolayı yargılamaz.Herkesi olduğu gibi kabul eder.Zamanla kendini sevdirir ve güzel dostluklar kurar.On yıl sonra hapisten çıktığında, geri de bir çok yaşanmışlık, bir çok hikaye ve bir çok dostu bırakır.
    Roman,mekan olarak dar bir alanda geçtiği için, okuyucu da o alana hapsolmuştur.O alandan dışarı çıkamaz.İsimler değişse de anlatılan hikayeler ve hapisliğin rutin hayatı değişmediğinden okuyucu biraz sıkılabilir. ( Ben sıkıldım).
    Okuması biraz zor bir kitap.
    Çevirisi, yazarın kitaplarının çevirilerinden en iyilerinden diyebilirim.Fakat konu sığ olduğundan,okurken zorladım kendimi.
    Dostoyevski severler zevkle okuyacaklardır.
    İyi okumalar.
  • Artık sohbet edebileceğim kişileri seçtiğimi farkettim.
    Hayat insanı zamanla kendine getiriyormuş demek.🌿🌺
  • 202 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Yalnızlığın karanlık yansıması deyince akla ilk gelen isim, çok erken gidenlerden bir güzel adam, duyguların soyut hâllerine somut şekiller veren Oğuz Atay.

    Öykü yazmanın roman yazmaktan daha zor olduğunu düşünenlerdenim; zira kısa pasajlarda, işlenen konuyu istenen duygular ile aktarmak büyük maharet istiyor. Atay'ımız da işte bu ustalardan birisi.

    Korkuyu Beklerken, yedi adet kısa, kitaba ismini veren bir adet de uzun öyküden oluşuyor. Hani diyorum ya duyguların pîrîdir Atay, işte bu düşünceme dayanarak, kitabını haddim olmayarak incelerken ben de öykülerde karşıma geçip dikilen, bana sessiz çığlıklar eşliğinde bir şeyler anlatmaya çalışan duyguları kendimce aktarayım. Konudan çok duyguların kitabı olduğuna inandığım için elbette...

    Şimdi biraz yürüyelim ve önümüze çıkan duyguları anlamaya çalışalım.

    İlk durakta karşımıza bir BEYAZ MANTOLU ADAM çıkıyor. Hani mantosuna bakınca böylesi biri kolay kolay çıkmaz dediklerimizden, ama o aslında herkestir, her yerdedir, bizim gibidir. Hani ufacık bir isteğinin bile türlü kılıflara sokulup, uygunsuz olduğuna inandırılmaya çalışılan, hani o çokbilmişleri bir türlü anlayamayan adam. Kendisine dayatılan her türlü görevi yine dayatanların belirlediği karşılık ile yapan, gitmek istediği an bile gitme mücadelesi vermek zorunda olan, gitmeyi başardığında yine toplumun kendisini garipsediği ve ne yapmak istediğinin ya da esasında ne istediğinin sorulmadığı ve sadece türlü yargılar ile itham edildiği insan rolü. Hani kimseye zarar vermediği halde toplum tarafından sadece farklı olduğu için zararlı olabilme ihtimali yaratılıp ve zararlı olduğu hükmüne varılarak yargılanan ve cezası kesilen insan. Ve kendisi için yalnızca kendi iradesinde işleyen tek şeyi yapmayı özgürlük sayan insan. Kendini yok eden ve özgürlüğüne kendi eliyle kavuşan insan... İşte böyleleri öyle çoktur ve biz öylesine böyleyizdir ki, ne karşımızdaki bize, ne içimizdeki bize verdiğimiz zararı görebiliriz. İşte bu yüzden Beyaz Mantolu Adamları öldüren daima bizizdir...

    İkinci durağımız UNUTULAN insan, unutulan insanlar, unutulan biz. Bilirsiniz bazen birileri girer hayatımıza, renk katar, huzur verir, neşe verir, acı verir, sonra çıkar gider. Ya da bazen biz birilerinin hayatına girer, o hayatı önce yaşanılır kılar sonra darmadağın eder, çeker gideriz hiç ardımıza bakmadan. Hiç sormayız kendimize, benden sonra kaldığı yerden eksiksiz devam edebiliyor mu, pür neşe eğlenip gülüp coşuyor mu yoksa acı çekip dağılıyor, uzaklaşıyor, tükeniyor mu diye. Unuturuz... Ama hep nasılsa "yaşıyor" deriz. Alışır... geçer gider... alışır... deriz. Ama her şeyi doğru düşünemediğimizi bir türlü düşünemeyiz. Bazen alışamaz terk ettiğimiz işte. Bazen bizden daha hassastır ama bizim çekip gittiğimiz gibi basitçe değil de, bizden daha cesurca çeker gider... Anlayamayız... Fark edemeyiz... Ama biz hala yaşıyor zannederiz...

    Evet şimdi karşımızda üçüncü bir durak var. En yoğun duyguların nemli tahta oturaklarda büzüşüp bekleştiği... KORKUYU BEKLERKEN belki de korkuyu kendi kendine yarattığını bilmeden bekleyen türlü duygular. Hepimiz bazen bu duyguların birkaçını ya da en şanssız olanımız hepsini birden sırtlar ve yaşamaya çalışır. Hepimiz durağan hayatımızın belli dönemlerinde amaçsız hissederiz kendimizi. Neden buradayım, neden bu insanlarla beraberim, neden istemediğim bunca işi yapıyorum gibisinden sorular sorarız kendimize. Ümitsizce cevaplar ararız, bulamayız ve hiçbir değişiklik yapmadan bu monotonluğu sürdürürüz. Yalnızlığımızı fark ederiz bu esnada. Yalnızlığı seçtim derken bile aslında yalnız olmak istemediğimizi fark ederiz. Bu sefer neden sorusunu bu sorunumuza yönlendiririz. O zaman anlarız ki biz esasında sevmeyi başaramamışız, belki de hiç öğrenmemişiz, öğretilmedi bize. Ya da belki sorunun özünde kendimizi tanımıyor, tanımlayamıyor, kendimiz olmayı başaramıyor oluşumuz yatıyordur. Bunlar aklımıza geldikçe daha hissiz, duygusuz, duyarsız, faydasız hissederiz. Koca bir yokluk ya da hiç var olmamışlık düşüncesi sarar zihnimizi. Delirir, çıldırırız. Kendimizi değerli hissetmek zorunda olduğumuza kanaat getirip farklı bir şeyler yapmaya çalışırız. Farklı pek çok şey dener ve nihayetinde hepsinde başarısız oluruz. Bir türlü anlam veremeyiz neden böyle olduğuna ve tekrar sorgulama sürecine gireriz. Yine ve yeniden... Bu kararsız, endişeli, sorumluluktan gerçek anlamda kaçan kişiliğimiz neyden besleniyor diye kanepelerin altına, dolapların içine, kitap raflarının arasına bakarken buluveririz. İşte ordadır. Güzel şeyleri beklediğimiz, geleceğini umduğumuz, ulaşamayınca hayal kırıklığına uğradığımız her şeyin sebebi o iki kalın kitabın arasına sıkışmıştır... İşte orda... Korku... Biz hayatımız boyunca bir şeylerden korkmuşuzdur. Tıpkı öyküdeki "kahramanımız" gibi...

    Yolumuza devam edelim. Orda dördüncü durakta bir şey bizi bekliyor. Nedir o? A evet. BİR MEKTUP. Açıp baktım içine neler yazıyor diye, yine bizi buldum satır aralarında. Hani olur ya bazen, kendimizi yeteri kadar değerli görmediğimiz zamanlarda hayatımıza da ancak bizim kadar değere sahip birini ya da birilerini alırız. Özellikle de aşk konusunda, layık olduğumuza inandığımız seviyede bir kişiyi. Ve içten içe bilsek de fark etmemiş gibi davranırız, bu süreci yaşarken karşımızdakine kendini değersiz hissettirdiğimizi. Ve onun değersizliğinde kendi değerimizi görürüz. "Daha fazlasını istemeye hakkım var mı?" sorusu ışıklar içinde simsiyah harfler ile içine çeker karanlığımızı, daha da büyüyerek. Ve bunları kendimize itiraf ettiğimiz zaman bir başkası ile de dertleşmek ve içimizdekileri kusmak isteriz tüm sefilliği ile. Bir çeşit günah çıkarma eylemi gibi daha da küçültürüz kendimizi. Bir parçacık değerimizi un ufak ederiz hırsla. Kendimizden hırsımızı alana kadar konuşuruz, konuştukça alçalırız, alçaldıkça daha çok konuşuruz. Sonra bizden daha değerli olduğunu düşündüğümüz, kişiliğine, görüntüsüne, hayatına, zevklerine hayranlık duyduğumuz birini taklit etmeye ona benzemeye çalışarak değerimizi yükseltmeye çalışırız ama çok sürmez. Kısa bir süre sonra "O" olmadığımızı ve olamayacağımızı anlayarak kendimize geri döneriz. Üstelik bu deneyim sonrası özgüvenimiz bir kat daha yıkılmıştır. Sonra biri çıkar, kendi hayatımızda en değerlinin "biz" olduğumuzu, kendimizi yok saymanın hatalı olduğunu, herkes gibi olduğumuzu falan söyler ama inanmayız. O söyledikçe biz tersini ispatlamak için uğraşırız. O daha çok söyledikçe anlarız ki aslında o da değersizliğimiz konusunda bizimle aynı fikirdedir sadece bu "sen değerlisin" oyunundan zevk alıyordur. Ya da belki bizdeki değersizliği gördükçe kendindeki yüksek değeri damarlarında hissediyordur sıcacık. İşte o zaman bunu anlarız ya da sadece hissederiz ve uzaklaşırız iyi görünenden ve de yaklaşırız kendimize bir parça daha...

    Şimdi de geldik beşinci durağımıza. Birileri var orada. NE EVET NE HAYIR diyor muallakta bırakıyor bizi. En sevmediğim insan özelliklerinden birisidir bu. Kararsız ve tutarsız davranır, anlamayız ne istiyor ne istemiyor bir türlü. Ama kimileri de vardır nettir, ne istiyorsa tek cümlesi ile anlatır bize bunu. İşte böyle harbi insanlar ile karşılaşırız bazen. Aslında saygı duymamız gerektiğini düşünürüz, fakat tam tersini yaparız niyeyse. O insanlar öyle sever öyle aşık olur ki saygı duyulmayacak kadar küçültür kendini. Aşklarına karşılık alamadıkları gibi net şekilde red de edilmezler. İşte bu yüzden ısrarla istemeye devam ederler. Uzaktan bakar alay ederiz, bu kadar da olmaz deriz, inanmayız belki, belki aptallık sayar belki boşluk diye değerlendiririz onun yaptıklarını. Ama belki de biz o kadar sevemediğimiz için kıskanıyoruzdur ne dersiniz? Kıskanırız da bu duygumuzu yok saymak için küçümsemeyi seçeriz belki de. Keşke onlar gibi net olabilsek biz de değil mi?..

    Geldik mi altıncı durağa? Ne var burada diye bakınırken şehir meydanında koskoca bir TAHTA AT gözümüze çarpar. O kadar özensiz, tarihin o pırıltılı Truva Destanına hakaret niteliğinde bilgisizce ve estetikten o denli uzaktır ki çarpmakla kalmaz sarsar bizi bu at. İsteriz ki layıkı ile yükselsin bu "eser" meydanlarda. İsteriz ki tarih bilgisini doğru şekilde yansıtsın, bakıldığında kendisinde çeşit çeşit kusurlar bulunmasın da her gören hayran kalsın. İsteriz yapılan her iş en doğru şekilde yapılsın. Paraya ve modaya kurban edilmesin. Birilerinin amaçsız buyrukları yüzünden tarihî, edebî, sanatsal ve kültürel değerlerimiz yerle yeksan edilmesin. Korunsun, değerlensin, yüceltilsin... Ama olmaz işte. Yanlış ellerde heba olur. Bunları görünce dayanamayız. Öz değerlerimize olan saygımız ve bağlılığımız bizi harekete geçirir. Bir şeyleri düzeltmek için kendimizi hiçe sayar mücadele ederiz. İsteriz ki Tanrı bu doğru yolda benim yardımcım olsun, ama o da bize sırt çevirir. Gider onların yardımcısı olur, onları çarpık yollarında muvaffak eder tıpkı öyküdeki kahramanımızın dediği gibi. Vaz geçmeyiz, bulabildiğimiz bir avuç destekçi ile başlarız mücadeleye. Direniriz. Engelleniriz. Yine direniriz. Alıkoyuluruz. Ama eğer inanmış isek vaz geçmeyiz. Direnmeye ve mücadele etmeye devam ederiz... Ve görüyorsunuz işte biz hala direniyoruz...

    Yaklaştık sona doğru. Yedinci duraktaki biz, BABAMA MEKTUP yazıyorum diyor.
    -Ama babamız öldü.
    -Olsun ölüye mektup yazılmaz demedi ki kimse bize.
    -Tamam o zaman yazalım. Ama önce düşünelim. Biz hayatımız boyunca sadece kendimiz olabilir miyiz? Olamayız galiba. En çok tenkit ettiğimiz, şiddetle karşı çıktığımız özelliklerin zamanla bizim ruhumuza ve davranışlarımıza işlediğini geç yaşlarda fark ederiz. İlk başta kabullenemeyiz ama bir süre sonra bunları haz ile benimsemiş olduğumuzu şaşkınlık ile görürüz. Karşı çıktığımız kişiler ile yeteri kadar hesaplaşamadığımıza inandığımız vakit, onlarla ölünce bile hesabı sürdürmeye ve savaşmaya devam ederiz. Bunu yaparken de esasında bizi zincirleyen savaş sebeplerimiz ve kendimiz ile hesaplaştığımızı bilmeyiz. Fakat bunu fark ettiğimiz zaman sebebi de apaçık karşımızda buluruz. Derinlere yerleşen, kemikleşmiş sevginin doğurduğu özlem duygusudur bu. Sonra her şeyi bir kenara fırlatırız. Biriktirilen bilgiler, sorgulamalar, analizler, sentezler, tümevarımlar, beğenmeler, beğenmemeler, yargıya varmalar, tüm yargıları reddetmeler hepsini bir çuvala koyar ve uçurumdan aşağı yuvarlarız. İşte o andan sonra savaştığımız kişinin yoluna düşeriz, emin ve yavaş adımlarla yol alırız, huzura döneriz, yani en basit olana. O en çok tenkit ettiğimiz basitliğe...

    Geldik işte bak. Evet işte burası son durak. Sekizinci durak bir tren istasyonunda bekliyor bizleri. Ve orda birkaç kişi var ellerinde bir takım sayfalar olan. Tanır mısınız onları? DEMİRYOLU HİKÂYECİLERİ onlar. Hani gelen geçen trenlerdeki "üst perde" yolculara kendi yazdıkları minik hikâyeleri satarak hayatlarını kazanmaya çalışan. Hani pek çok zorlu hayat savaşçıları gibi itilip kakılan, kendilerine bile faydaları yokken onlardan fayda sağlamaya çalışan akbabalar ile mücadele eden, hani kendi yalnızlıkları ile bir diğerinin yalnızlığını birbirine yoldaş eden, kendinde olmayanı bile merhametine katık edip paylaşan, günden güne çaresizlik ile ümitsizlik bataklığına saplanan, her fırsatta değersizleştirilip yok sayılan, sanki bir duman gibi bir an var bir an yok olan, ama tüm bunlara rağmen sanatından vaz geçmeyen insanlar. Sahi görüyor muyuz onları? Destek oluyor muyuz? Ya da en basitinden, kendimizi değerli hissetmek adına onlara zulüm etmiyor muyuz yani? Görmüyoruz işte, yanlarından geçip gidiyoruz ve gün geliyor göremediğimiz bu insanlar anlaşılamamanın içine çektiği karanlık çıkmaza inatla savrulup yok olup gidiyor. Ve biz arkalarından el bile sallamıyoruz...

    Peki şimdi ne yapacağız? Bitti mi yolculuk? Son durağa geldiğimize göre ulaşmak istediğimiz yere de gelmiş olmamız gerekiyor değil mi? Ama bir yanlışlık var. Hani nerde ağaçlar, rengârenk çiçekler, berrak suların şırıldadığı dereler, hani gülen yüzlü güzel huylu insanlar, hani nerde renkli balonlar ile kahkaha atan çocuklar? Yoklar... O hâlde yola devam...

    -Pardon bu tren hangi yöne gidiyor?
    -Aynı yöne...
  • Selamlar,

     

    Internet'in daha sık kullanılır olmasıyla bilgi akışının hızlanması hepimizin şahit olduğu bir hakikat. Bununla birlikte, kirli bilginin de daha hızlı bir şekilde akarak pek çok zihinde yanlışların filizlenmesine yol açtığını da aynı emniyet hissiyle biliyoruz. Bu ikinci durumun bir yansımasını da Üstad'la alakalı paylaşımlarda sıklıkla karşımızda görmekteyiz.

     

    Özellikle sosyal paylaşım sitelerinde Üstad'a ait olmadığı halde ona aitmiş gibi gösterilen söz ve şiirler oldukça vahim bir bilgi kirliliği oluşturuyor. Üstad'a atfedilen sözler kaliteli olsa dahi bu hal hakikat cinayeti olacakken, bir de bu sözlerin önemli bir kısmında cümle akışının bozuk, mananın sakat ve üslubun zevksiz olduğu dikkat çekiyor. Üstad'ın bu söz ve şiirlerle bilinmesi, herkesin tetkike müsait bir zihin yapısı olmadığından ilerisi için ciddi bir tehdit oluşturuyor.

     

    Üstad'ı en doğru şekilde anlatabilmek amacıyla yola çıkan sitemizde, Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözleri bu başlık altında derlemeye karar verdik. Üstad'a ait olmayan söz ve şiirlerin ona yapışıp kalmasının önüne geçme yolunda önemli bir mücadeleye giriştiğimizin farkındayız. Bu sözleri başlık altında paylaşırken, bir sözün bir kişiye ait olmadığını iddia etmenin çok da kolay bir iş olmayacağının bilincindeyiz. Kesin olarak üstad'a ait olmadığını söyleyeceğimiz sözlerde ince eleyip sık dokumak borcu altında oluşumuzun farkındayız. Burada Üstad'a ait olmadığını onaylayacağımız sözlerde bu hassasiyet daima yol gösterenimiz olacaktır. Dolayısıyla internet üzerinde Üstad'a ait olmayan bir sözle karşılaşıldığında, gönül rahatlığıyla müracaat edilebilecek bir çalışma hazırlama çabasında olduğumuzu vurgulama gereği hissediyorum. Gerek tamamını incelediğimiz Üstad'ın basılı eserleri, gerek hakkında kaleme alınan muteber kaynaklar, gerek fikir ve üslubuna aşinalığımız, gerekse de henüz kitap halinde yayınlanmamış olan Üstad'a ait vesikalar üzerindeki bilgi birikimimiz ve araştırma imkanlarımızla aşağıdaki liste hazırlanmıştır.

     

    Başlığa yazılacak olan mesajlar devamlı olarak göz önünde tutulacak ve listenin kolay incelenebilmesini sağlamak üzere, yazışmalar zamanla temizlenecektir.

     

    Üstad'a ait olmadığı halde ona atfedilen sözler:

     

    1- Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer, perdesiz ev de ya satılıktır, ya kiralık...

     

    2- Armut deyip geçmeyin, onun ilk hecesi çoğu kişide yoktur!

     

    3- İnsanın sevdiğini kaybetmesi, dişini kaybetmesi kadar ilginçtir.

    Acısını o an yaşar, yokluğunu ömür boyu.

     

    4- İnsan sevme hissini israf etmemeli,

    Kim ne kadar sevilmeye layıksa,onu o kadar sevmeli.

     

    5- Hayatın çilesine tahammül gerek

    Değil mi ki sefâ ile cefâ müşterek?

    Sizce ağlamak için gözyaşı mı gerek?

    Bazen dertliler de ağlar, ama gülerek...

     

    6- Gökler ağlıyor biz ağlamışız çok mu?

    Bize yobaz diyorlar haberin yok mu?

    Her ne derse desinler,

    Allah için yobaz olmuşuz çok mu?

     

    7- Yar olmaz servetinin sana bir tek kuruşu,

    Secde yoksa bekleme, kabirde kurtuluşu (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    8- Benim ayağımın altı da müsait başımın üstü de.. Nerde duracağını kendin belirle.

     

    9- Dünya güzel olsaydı doğarken ağlamazdık.. Yaşarken temiz kalsaydık ölünce yıkanmazdık.

     

    10- Yüz daha versen, yüz uman yüzler bilirim.

    Yokuşlara kardeş olan düzler bilirim.

    Dünya öküzün üstünde derler;

    Ama dünyanın üstünde nice öküzler bilirim !..

     

    11- Değer verdiklerinin, verdiğin değere layık olmadıklarını anlarsan,

    Sen üzülme bırak layık olamadıkları için onlar utansın.

     

    12- Yalnızım diye üzülmüyorum.. Çünkü biliyorum, yalnız insanın ihanet edeni de olmaz.

     

    13- Dinde zorlama yoktur, insan hürdür elbette.

    İster dünyada pişer, isterse âhirette... (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    14- Ne başını kapat, altını göster; ne altını kapat, üstünü göster. Hepsini kapat, İMANINI göster.

     

    15- Ey deli gönül aşk mı istiyorsun,

    Yaradan sana yar değil mi

    Hep soğuk mu geçti ömrün,

    Kışın sonu bahar değil mi?

     

    16- Bir insanda olmayınca haya ile edep,

    Neylesin ona medrese ile mektep,

    Okusa da alim de olsa;

    Yine merkep, yine merkep

     

    17- ''Sanki aşk sustu'' dedim...

    ''Aşk hiç susar mı?'' dedi...

    ''Sen susuyorsun ya'' dedim...

    ''Ben aşk mıyım?'' dedi......

    ''Aşksın'' dedim...

    ''Sustu'...

     

    18- Kime yâr dediysek, o yâr açtı yarayı,

    Belli ki gerçek sevenimiz yoktur Allahdan gayrı

     

    19- Boğuşmak, hayat denen sebepsiz savaş için,

    Yaşamak en sonunda dikilen bir taş için,

    Bütün ızdırapların işte en korkuncu bu,

    Bir avuç toprak olmak düşünen bir baş için...

     

    20- Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde,

    İster sürü çöp yap tufanların selinde,

    Sonunda bir varlığa ulaştır da, Allahım

    Bırakma tabiatın merhametsiz eline...

     

    21- Camiye dikey olarak gel, yatay olarak zaten geleceksin

     

    22- Yedi hristiyan bir danaya ortak olmadıkça, çam ağacı süslemem...

     

    23- Evini yönetirken zorlanan ilerici!

    Üç kıtaya hükmeden ecdadın mı gerici? (Hayati Vasfi Taşyürek'e aittir)

     

    24- Benim istediğimi Allah istemiyorsa, konu kapanmıştır.

     

    25- Üç günlük dünyaya gayret üstüne gayret

    Ebedi hayat var gayret yok hayret.

     

    26- Sokak lambası gibi olma ey yar!

    Kime yandığın belli olsun...

     

    27- Biz Aşkı erostan merostan öğrenmedik.! Biz Aşkı Mekkeli bir yetimden öğrendik.. O Resul Ki, Hz. Muhammed (s.a.v)

     

    28- Kızgınlığım geçer de; Kırgınlığıma çâre bulamadım!

     

    29- Sevdiğini belli et, gizlemek başkalarına fırsat vermektir

     

    30- Yusuf baştan aşağı iffet olduktan sonra, Züleyha baştan aşağı afet olsa ne yazar.

     

    31- Hayırlı eş Allah'ın kuluna özel bir ikramıdır, Hayırsız eş ise dünyanın en ağır imtihanıdır.

     

    32- Yanında olduğum zaman değerimi bilmezsen; Değerimi bildiğin gün beni yanında bulamazsın...

     

    33- Ömür ağaç dalında savrulan bir yapraktır;

    Ne kadar genç olursan ol sonun kara topraktır!

     

    34- Önüne Gelenle Değil, Seninle Ölüme Gelenle Beraber Ol.

     

    35- Bana bir ben lazım, bir de beni anlayan.

    Beni bir ben anlarım, bir de beni yaradan

     

    36- Ya Allah'a baş eğer hiç kimseye eğmezsin,

    Ya da herkese baş eğer hiçbir şeye değmezsin. (Cengiz Numanoğluna aittir)

     

    37- Kendini dünyalar kadar değerli zannedenlere kısa bir not; Dünya beş para etmiyor..

     

    38- Sustum, birikti yanaklarıma alfabe

    Ya ilahi ya Rab sükutumu en güzel duam eyle.

     

    39- Dün geçti bugünü düşünüyorum, yarın var mı?

    Gençliğine güvenme, ölenler hep ihtiyar mı?

     

    40- Ben bir garip insanım..

    Ne tahtım var,ne tacım..

    Tut elimden Allah'ım.

    Yalnız Sana muhtacım.

     

    41- Fazla ciddiye almayın bu hayatı, nasıl olsa içinden canlı çıkamayacaksınız.. (Derman İskender Över'e aittir)

     

    42- Yılbaşı, Noel, Fişek; Yeryüzünde Özgürlük Diye Tepinir Eşek..!

     

    43- Allah'tan korkana, ölüm yâr gelir;

    Ölümden korkana, dünya dar gelir.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    44- Allah dersen mürtecî, Tanrı dersen çağdaşsın;

    Bu özürlü beyinle, akıl nasıl bağdaşsın?.. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    45- Hayvanlara kızmayın, mâzeretleri çoktur,

    Meselâ, hiçbirinde, utanma hissi yoktur (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    46- İki günlük yol için, hemen sıvanır kollar;

    Ve iğneden ipliğe, hazırlanır bavullar

    Bir yol var ki, hazırlık, düşünülmez nedense;

    Musalla taşlarında, çalınırken davullar. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    47- Biz; ayakları şişene kadar namaz kılan Peygamberin, gözleri şişene kadar uyuyan ümmetiyiz...

     

    48- Yahudiler mi dediniz? Onlar, yumurtalarını pişirmek için,

    dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir.

     

    49- Gençliğine güvenip vakit çok erken derken

    Belki elveda bile diyemezsin giderken... (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir)

     

    50- Ne gelirse başımıza Hakk'tandır...

    Fakat geliş sebebi Hakk'tan ayrılmaktandır...

     

    51- Bir "hoşçakal"a sığdırdı beni, yere göğe sığdıramadığım.

     

    52- Sakın ola köprüyü geçinceye kadar ayıya dayı deme, olurya tam yarı yolda köprü yıkılıverir. Öteki tarafa ayının yeğeni olarak gidersin.

     

    53- İki Çeşit İnsan Vardır ! Zaman Geçtikçe Hatalarıyla Yüzleşen, Zaman Geçtikce Yüzsüzleşen !

     

    54- Başörtüsü Bilime Engelmiş.! Siz Uzaya Mekik Gönderdiniz de, Başörtüsüne mi Takıldı?

     

    55- Dünyada bin yıllık tarihi silinen ve o günü bayram olarak kutlayan başka bir millet daha yoktur.

     

    56- Aldığımız nefesi bile geri veriyorsak, hiçbir şey bizim değil

     

    57- Var mı Allah'tan yukarı, kabirden aşağı..?

    Toparlan ruhum gidiyoruz; sen yukarı, ben aşağı..!

     

    58- Kadın Mezarlığa Girerken Başını Kapıyor, Dışarı Çıkarken Açıyor, Ölüye Karşı Kapayıp, Diriye Karşı Açmak Akıl Almaz.

     

    59- Bu ülkede biri size; çağdışı, yobaz, gerici, eski kafalı, deli, aşırıcı diyorsa emin olun ki doğru yoldasınız.

     

    60- Moda, Cehennemde bir oda..

     

    61- Arsızlığa cesaret, zinaya aşk dediler. Bir neslin ahlakını, işte böyle yediler!

     

    62- Geminin tek kaptanı olur, gerisi mürettebattır. Kalbin de tek sahibi olur, gerisi teferruattır

     

    63- Her kahkahanda Allah'a teşekkür etmiyorsan, Neden her ağladığında O'na kızıyorsun?

     

    64- Çok sıkıldıysan hayattan, bir mezarlığa git. Ölüler iyi bilir ; Yaşamak güzeldir.

     

    65- Herşeyin İlacı Zaman Diyenler... Bir de Bu Kelimeyi Tersten Okumayı Deneseler...

     

    66- Tanrı sizi korusun, bizi Allah korur.

     

    67- Denildi mi bir yerin adına "Türk" beldesi, Gözüm al bayrak arar,kulağım ezan sesi...

     

    68- Yıkılasın ey israil ! Enkazını göreyim . Sana ülke diyenin yüzüne tüküreyim.

     

    69-Makyajı abdest olan bir kadının hayatıda güzeldir, hayasıda..

     

    70- Secde görmemiş alnın alınyazısı olmak istemem.

     

    71- Örtü şuuruyla takılmadığında da Allah katında bir değeri olsaydı, Cennetin baş köşesine rahibeler otururdu.

     

    72- Öz anne-babasını huzurevine gönderip, evde kedi köpek besleyen insanların olduğu bir ülkede yaşıyoruz...

     

    73- Yaprak sıkılmıştı ağaçtan, bahane idi sonbahar...

     

    74- Bak da ibret al yere düşen yaprağa,

    eskiden o da yukardan bakardı kara toprağa...

     

    75- İnsan namaz kılarsa namaz da insanı insan kılar.

     

    76- Parası olan pazardan, imanı olan mezardan korkmaz!

     

    77- Hayatta üç çeşit insandan korkacaksın; dağdan inme, dinden dönme, sonradan görme!

     

    78- Bazı insanlar alçak gönüllüdür, bazıları ise alçak olmaya gönüllüdür.

     

    79- Ya İslâm'da erirsin

    Ya inkârda çürürsün

    Yol mezarda bitmiyor

    Girdiğinde görürsün. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.)

     

    80- İnsan, büyük bulmaca, çözmeden öleceğim

    İnsan bulsam inan ki , alnından öpeceğim!

     

    81- Deden bile söndüremedi İslamın nurunu,

    Sen mi söndüreceksin Ebu Cehilin torunu? (Nevzat Karataş'a aittir.)

     

    82- Kişiye göre davranacaksın, küçükle küçük olacaksın hatta;

    Ama seviyesizin seviyesine inecek kadar düşmeyeceksin hayatta...

     

    83- İnsanlar ikiye ayrılır: vaktini "beşe" ayıranlar, vaktini "boşa" ayıranlar...

     

    84- Şah damarına bakmayı akıl edemeyenler Allah'ı hep gökyüzünde aradılar. Bilmezmisin Allah mekân münezzehtir.

    Yukarda Allah var demek bile Allah'a sınır çizmektir.

     

    85- Hayvandan insana dönen yoktur ama, insandan hayvana dönen çoktur.

     

    86- Dualarımda özgür biri olduğumu hissediyorum... Bir ben, bir de beni bilen...

     

    87- Hayat dediğin Allâh için değilse,

    Ne çıkar hayat önünde eğilse.

     

    88- Bir lastik yuvarlak, 3 manyak, 22 dangalak, bir yığın avanak...

     

    89- Benim dünyam namazımı kıldığım yer kadardır.

     

    90- Batı'ya özene özene, özümüzü kaybettik. Oysa biz, Batı'nın hayranlıkla izlediği, gıpta ettiği bir medeniyet idik...

     

    91-Dün çimen benim ayaklarımın altında idi. Bu gün üstümde bitiyor, Görüyor musun? Toprak günahlardan başka herşeyi örtüyor!

     

    92- Sonunda 'eyvah' diyeceğin şeylere başında 'eyvallah' deme. Pişman ol, fakat pişman ölme.

     

    93- Öyle birine ata de ki Peygamber övgüsü almış olsun.

     

    94- Güzele bakmak değil, güzel bakmak sevaptır.

     

    95- Savaşın ortasında komutansız kalmaktır babasız kalmak...

     

    96- Helal ile beslersen çocuğunu hürmet ile öder borcunu,

    Haram ile beslersen onu, hakaret ile öder borcunu!

     

    97- Konuşsam dilim yanar... Sussam kalbim

     

    98- Dostlarımı hiçbir zaman satmadım, çünkü hepsi beş para etmez çıktılar.

     

    99- Ömrün ilk yarısı; ikinci yarısını beklemekle, ikinci yarısı da; ilk yarısının hasretiyle geçer.

     

    100- Yalan söylemek beceri ister. Biz de becerikli insanlara aşık oluruz.

     

    101- Ölümüz dirimiz. Her gün birimiz.

    Bir gün hepimiz. Hakk'a gideceğiz...

     

    102- Yola çıktıklarını yolda bulduklarına değişirsen; hem yolunu kaybedersin, hem dostunu!

     

    103- Kapkara tabloya ak mı diyelim?

    Necis olanlara pak mı diyelim?

    Biz bir batıl için başka batıla,

    Allah'tan korkmadan hak mı diyelim?

     

    104- Uygarlığa engelmiş takke, türban, cübbeler...

    Bize yobaz diyor hippi, ayyaş, züppeler!

     

    105- 'Hayatımda biri yok, birinde hayatım var' diyebilmektir Aşk...

     

    106- Ne senden rüku artık, ne de benden kıyam...

    Bundan sonra.. Selamun aleyküm, Aleyküm selam.

     

    107- Namaz; adım bile atmadan 'Sevgili'ye yürümektir.

     

    108- İnsanın kazandığı paradan değil, paranın kazandığı insandan kork!

     

    109- Benim bir tanrım yok Allah'a çok şükür.

     

    110- Orta Doğu'nun gayri meşru çocuğu; İsrail! Döktüğün kanda boğulacaksın!

     

    111- İnsanı olgunlaştıran yaşı değil, yaşadıklarıdır...

     

    112- Gerçek bir dosta sahipsen, dünya'nın geri kalanına ihtiyacın yoktur.

     

    113- Tövbe kapısı açık dediysek, yeni günahlara koşman mı gerek?

     

    114- Ali! hoca as,

    Sabiha bomba at,

    Kazım rahat dur,

    Fethi partiyi kapat,

    İsmet tuzu uzat,

    Öyle işte...

     

    115- Evdeki hesabımız bile çarşıya uymuyorken, ahiret hesabımızın vay haline!

     

    116- Ne gariptir ki toplum olarak, yüreği kör olana değil de gözü kör olana acırız. (Halil Cibran'a aittir.)

     

    117- Şimdi Fatih kalksa mezarından, ne ben onu tanırım ne o beni tanır. Ama İstanbul'u Bizanslılar almış deyip bir daha savaşır.

     

    118- Japonlar kendi alfabeleri ile 3000 yıl önce yazılmış bir kitabı okuyabiliyorlar. ... İngilizler kendi alfabeleri ile 1200 yıl önce yazılmış olan bir kitabı okuyabiliyorlar. ... Bizler 100 sene önce ceddimizin yazdığı bir kitabı okuyamıyoruz !?

     

    119- Ölüden mektup gelmiş, diri okur anlamaz.

    Sorsan herkes Müslüman! Ne şükür var ne Namaz...

     

    120- Haram kazanılan aş, aştan sayılmaz.

    Hak için akmayan yaş,yaştan sayılmaz.

    Kişi başım var diye övünmesin;

    Secdeye varmayan baş, baştan sayılmaz

     

    121- Kafire karşı ELİF gibi dimdik, ALLAH'a karşı VAV gibi eğilirim

     

    122- Kadın olmak, her erkekte bir parça bırakmak değil, bir erkekte bütün olabilmektir. Erkek olmak mükemmelliğini bir çok kadında ispat etmek değil, tek bir kadına mükemmeli yaşatabilmektir.

     

    123- Rabbin huzuruna biçare giden, bin çareyle döner.

     

    124- Veren de O, alan da O, nedir senden gidecek?

    Telaşını gören de can senin zannedecek.

     

    125- Ölüm bir saniye kadar yakınken, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamanın alemi ne?

     

    126- Ey şehr-i Ramazan, geldinde gidiyorsun öyle mi?

    Seni tutmayanlar, sana tutunamayanlar düşünsün sonunu..

     

    127- Karıncayı bile incitmeyeceğim deme. "Bile" sözünden karınca incinir.

     

    128- Uğruna ölmekse eğer seni yaşatmak, bin defa ölürüm de adına leke sürdürmem. Gururdur, namustur 'BAYRAK' Aksa da kanım korkma; haini güldürmem...

     

    129- Ezanları duyduğunda şükretmeyen bir gönül taşıyorsan yüreğine bir sela oku !

     

    130- Üstad'a sormuşlar... Aşk'la sevda arasındaki fark nedir...? Üstad cevap vermiş: "Aşk hevesin bitene kadar... Sevda nefesin yetene kadar."

     

    131- HATIRANA DÜECEĞİM

    Kopkoyu bir sis içinde bir akşam

    Hatırına düşeceğim belki

    Bir an ıslayacak yağmur yüzünü

    Birden o tatlı demleri hatırlayacaksın

    Sonra sıcak yatağında uzun uzun

    Ağlayacaksın Ağlayacak.!

     

    Boğazında bir şeyler düğümlenecek

    Ah yanımda olsaydı diyeceksin

    Tüm yıldızlar gülecek haline Ay'da göz kırpacak

    İliklerine işleyecek bensizlik

    Kahrolacaksın...!

     

    Bir sigara tüttüreceksin ihtimal

    Ufku seyredeceksin saatlerce

    Bir rüzgar kopçalayacak yüzünü

    Sonra hayalim gelecek karşına

    Bir Şiirimi mırıldanacaksın

    Hıçkıracaksın..!

     

    Gönlünden atamadığın gibi kafandan da

    Silemeyeceksin beni düşlerine gireceğim her gece

    İnce bir hüzün bürüyecek yüzünü

    Ve çırılçıplak gerçekleri o zaman

    Anlayacaksın..!

     

    Sonra bir şeyler yazmak isteyeceksin

    Kafan gibi kaleminde işlemeyecek

    Unutmak isteyeceksin her şeyi

    Ama unutamayacaksın hiç bir şeyi

    Kıvranacaksın.!

     

    132- Nerelisin diye sormuştu; oralı olmadım..Tepkisizliğimi görünce o da oralı olmadı..Artık ikimizde oralı değildik hemşeri sayılırdık..

     

    133- Adam olmak cinsiyet meselesi değil şahsiyet meselesidir.

     

    134- Elin oğlu okur atomu böler, bizimkiler okur milleti böler

     

    135- Zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.

     

    136- Allah tanrının belasını versin!

     

    137- Öyle ucuz değil gül koklamak. Gül tutan ele diken batmalı. Bir aşka gönül veren o aşkın kapısında yatmalı!

     

    138- Bir doğrunun imanı bin eğriyi düzeltir.

    Mukaddes davalarda ölüm bile guzeldir. (Abdurrahim Karakoç'a aittir.)

     

    139- Biz yılbaşında hediye getiren noel babanın değil, Miraçtan namaz getiren Hz. Muhammed'in ümmetiyiz

     

    140- Düşünmek şu, bu değil, öteleri düşünmek; Sizinse düşünceniz yataklarda eşinmek. (Üstad'a ait olan beyit:Düşünmek)

     

    141- Bir bekleyenin olmalı. Sen kendinden vazgeçsen de senden vazgeçmeyen...

     

    142- Bir nar ağacı var bir de dar ağacı

    Namerde nar düştü yiğide dar ağacı

     

    143- Bizler açlıkdan karnına taş bağlayan Peygamberin , doymak bilmeyen ümmetiyiz

     

    144- Bana çağdışı diyorlarmış. Ne büyük bir onur! Ben bu çağın dışında kalmayayım da, içinde mi boğulayım.

     

    145- Ölüm herkesin başına gelir, ama geç ama erken.. Ya kazanırken, ya da kazandığını yerken.

     

    146- Ölüm her aklına geldiğinde 'ah' edip 'vah' edip inleme. Bu halinle Rabbimi incitmiş olacaksın. Ecel kapıyı çaldığı zaman evi telaşa verme; O geldiği zaman, sen çoktan gitmiş olacaksın.

     

    147- Bir namazım, bir duam, birde eski seccadem,

    Hepsi hepsi bu kadar, işte benim sermayem.

     

    148- Seni affetmek hayatımın en büyük hatasıydı. Nerden bilebilirdim ki katilini affedersen seni yine öldüreceğini..

     

    149- Ağaçtan düşen yaprak nasıl kurumaya mahkumsa; gönülden düşen insan da unutulmaya mahkumdur.

     

    150- Kula kulluk etme ! Unutma ki sen de kulsun. Ve gerektiğinden fazla önem verme ! Yoksa, unutulursun.

     

    151- Kimileri vardır aşkın en yücesine layıktır. Kimileri vardır aşkın en yücesini versen de, aşağılıktır.

     

    152- Soruldu mu ne bilirsin diye;"Haddimi bilirim" Soruldu mu ne istersin diye; "Haddimi bilir, hakkımı isterim" demeli...

     

    153- Ayağın taşa takıldığında "Allah kahretsin" bile dememelisin, Dua etmelisin ki taşa takılan bi ayağın var...

     

    154- Payımıza sükût düştüğünden beridir, kalbimizin sesini daha bir güzel duyar olduk.

     

    155- Sizde olan tükenir onda olan sonsuz,

    Feza sizin olsa ne yapacaksınız Onsuz.

     

    156- Eğer tadını bilirseniz ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.

     

    157- Salaklık bulaşıcıdır.

     

    158- Bin günahın olsa da bana, bir gün ahım yok sana...

     

    159- Nazım benim cezaevi arkadaşımdı, düşüncelerimiz farklı olsada..

     

    160- Ben ve Nazım herzaman kavga etmiştiriz ama biz hapishanede birbirimize ekmek vermiş insanlarız ey benim düşümdekiler nazım sevin demiyorum ama saygı duyun onun kadar türkiye sevdalısı yoktur.

     

    161- Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?

    Lokantanın garsonu bile; 'hesap lütfen' diyor

     

    162- Kıtmir bir köpekti. Ashab-ı Kehfin köpeği. Ama cennete gitti. Kim olduğun kadar kimlerle olduğun da önemli.

     

    163- Hayatı müsvette yaşamayın; temize çekmeye vaktiniz olmayabilir!

     

    164- Yanlızca Allah'a inanın, gerisi inanılacak gibi değil.

     

    165- Şu dünyada kimsenin bulamadığı huzuru arayacak değiliz. Kalkar abdest alır. Huzurda eğiliriz.

     

    166- İki kişilik duanın adıysa saadet, Ya Rabb'i beni onunla beraber affet...

     

    167- Bir çok eser ortaya koydum, bir çok şiir kaleme aldım, düzinelerce yazı yazdım, ama hiç biri ile övünemem övünülecek bir şeyim varsa oda Maraşlı olmamdır.

     

    168- Hava kirliliğinden değil, haya kirliliğinden nefes alamıyoruz.

     

    169- Kurban olduğum Allah'a bile günde beş vakit ulaşılabiliyorken,

    Kendini ulaşılmaz sananlara selam olsun.

     

    170- Basit kişiler hep ilgi görür, kaliteli kişiler hep yalnızdır. Ucuz malın alıcısı çoktur.

     

    171- Mecnun olup Leyla için çöller aşmışsın ne fayda! Mümin olup Mevla için secdeye varmadıktan sonra....

     

    172- Ne şirinde vefa var, ne leyladır sana yar.

    Hep Allah güzel vekil, hep ALLAH insana yar...

     

     

    173- Üzülme davanın sahibi Hak'tır,

    Hak olan davada zafer muhakkaktır.

     

    174- Bir gemi arıyorum pusulası İmandan.

    Alıp götürsün beni bu hüzünlü limandan..

     

    175- Deli gibi sevmek bir işe yaramıyor, sadece uykusuz bırakıyor.

     

    176- Şeytan, önce insana, Allahı unutturur;

    Sonra, Çağdaş çöplükte, ne bulursa yutturur. (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    177- Namaz, camiden çıkınca, Hac, Mekke'den dönünce, Ramazan, oruç bitince başlar...

     

    178- SORU VE CEVAP

    Bir yumak gibi hayat, kör düğümlerle dolu

    Ömür süreli sınav, sonsuz meçhul sorulu

    Avutmak mı kendini, yumakla kedi gibi?

    Uyumak mı, ölmek mi? Yokmu kurtuluş yolu

     

    Bulunmaz sorulara raflarda bazen cevap

    Bulunmazsa raflarda âleme rahmet kitap

    Düğümlenmiş kalplere, şaraptan beter şarap

    Mü'min'e nur afitap zümrüt köşklerin holü

     

    179- Kızgınlık gürültülüdür, kırgınlık sessiz...

     

    180- BİR YUDUM İNSAN

    Denizin ve güneşin battığı yerde,

    Bilin ki yeni umutlar da yeşerir,

    Gündüzün bittiği, karanlığın bastığı yerde,

    Bekler durur gece bitmez.

     

    Her haliyle bitecek o gece,

    Yerini bırakacak, güne gündüze,

    Ağaçlar yemyeşil rengi besbelli,

    Yaşıyorum hala bu yeni günle.

     

    Denizin ve güneşin birleştiği yerde,

    Umutlar tükendi ve umutlar bitti,

    Gündüz bitse de, karanlık gelse de

    Umrunda değil artık bir yudum insanın..

     

    181- Boş yere canı yanmaz insanın. Ya bir eksiklik vardır geleceğe dair, ya da bir fazlalık geçmişten gelen.

     

    182- Sarhoşu bile 'Allah' diye nara atan bir toplumdan umut kesilmez!

     

    183- Yarına sağ çıkmaktan nasıl olurum emin?

    Genç bir delikanlının tabutu geçti demin. (Ahmet Mahir Pekşen'e aittir)

     

     

     

    184- Bir kadına 365 gün seni düşündüm dersen; diğer 6 saatte ne yaptın der.

     

     

     

    185- Nimete şükredersen fazlasını bulursun. Aç gözlülük edersen nimetten de olursun.

     

     

     

    186- Öleceğini bilerek yaşayan tek canlı insandır ve hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar

     

     

     

    187- Can saatini Rahman, ezelde kuruvermiş...

    Bir gün göreceksin ki o saat duruvermiş...

     

     

     

    188- Başım önde bu aralar. Suçlu olduğumdan değil! Görülmeye değer hiçbir şey kalmadığından... (Cezmi Ersöz'e aittir.)

     

    189- İnsanları tanıdıkça seveceksin yalnızlığını...

     

    190- İpi kopan tesbihim,

    Dağılmış tane tane,

    Acı ama teşbihim,

    Hani nerede imame?

     

    Taneleri toplayın,

    Hakk ipine derleyin..

    Bir imame bağlayın...

    Tevhid gelsin meydane. (Mehmed Said Çekmegil'e aittir)

     

    191- Güneş ile dünya arasına ay girince dünya karanlıkta kalır.

    ALLAH ile kul arasına dünya girince kul karanlıkta kalır.

     

    192- Kula kulluk etme! Unutma ki sen de kulsun.

    Ve kimseye gerektiğinden fazla önem verme! Yoksa, unutulursun

     

    193- Dünyayı verseler iki gözünü vermezsin

     

     

    İki gözünü verene neden secde etmezsin?

     

    194- Adalet mülkün temeli ama bir de insanlığın temeli var, o da sevgi.

     

    195- Sen gülerken gamzene ansızın düşüversem

    Susuşunla ölürken, gülüşünle dirilsem...

     

    196- Cevabımın şiddetinden susuyorum!

     

    197- Secdelerdeymiş aşk.. Bulmak alnıma düştü.(Behçet Necatigil'e ait olan şiir:Akşamlar, Savaş Sonu)

     

    198- Ol der hemen oluverir.. Ol de olalım Rabbim.. Kul olalım.. Kül olalım .. Gül olalım

     

    199- İnsan değer verdiği şeylere; gözüyle bakar, yüreğiyle taşır. (Mehmet Deveci'ye aittir.)

     

    200- Amerikan politikasını korumakla mükellefiz.

     

    201- "Ermiyor çağdaşların aklı başka bir aşka;

    İki duble rakıyla, mini etekten başka.." (Cengiz Numanoğlu'na aittir)

     

    202- Yeryüzü dediğin koca bir mabed,

    Geldik bu mabede maksat ibadet,

    Ezanlar ederken secdeye davet;

     

    Hep yarın diyorsun, oysa kim bilir;

    O yarın belki hiç gelmeyebilir... (Cengiz Numanoğlu'na aittir.)

     

    203- Stadyumlar maç için deği, bir dava sevdası için dolarsa, o gün kurtuluş günüdür.

     

    204- Benim inandığım sistemde, sabah bir masumun öldürüldüğünü duyarsanız,

    Akşam darağacında sallanan birini görürsünüz.

     

    205- Biz bize gerici diyenlere "deh" demek için gerideyiz.

     

    206- Siz hiç bir sarrafın bağırdığını duydunuz mu? Kıymetli malı olanlar bağırmaz. Domatesçi, biberci bağırır da kuyumcu bağırmaz. Eskici bağırır ama antikacı bağırmaz. İnsan bağırırken düşünemez. Düşünemeyenler ise hep kavga içindedir. Popçular, folkçular boğazlarını patlatana kadar bağırıp duruyor. Ama Dede Efendi'yi okuyanlar bağırmıyor...

     

    207- Müziği kısmaya üşendiğiniz ezanı şimdi dört gözle bekliyorsunuz.

     

    208- Bu millet gol dediği kadar ol deseydi şimdi islam oluvermişti.

     

    209- Benim için yanan bir tek sigara var.

     

    210- Kadın diri diri gömülürken, Onu oradan çıkarıp ayaklarının altına Cenneti seren dinin adıdır, İSLAM.

     

    211- Aydınlık yolu herkes bulur, mesele karanlık yolda ışık aramak.

     

    212- NEFSİMMİŞ MEĞER

    Yıllardır kendimi, güyâ tanırdım;

    Sanık ben, yargıç ben, hep aklanırdım.

    Şeytanı, en büyük düşman sanırdım;

    Ondan da beteri.. Nefsimmiş meğer...

     

    Gönlümü, hevâya kaptıran oymuş,

    Şuûru şehvete saptıran oymuş,

    Tutkuları, putlar yaptıran oymuş,

    En sinsi düşmanım.. Nefsimmiş meğer...

    ... (Cengiz Numanoğlu'na aittir)

     

    213- Yamadık dünyamızı yırtarak dinimizden,

    Din de gitti, dünya da gitti elimizden.

     

    214- Sen Aşkı "ELİF" gibi dik Tutarsın da,

    Ben "VAV" gibi, Egilmem mi Yollarında...

     

    215- Korkutuyorsa Kıyamet,

    Durma sen de kıyam et!

    ____________

    Facebook: http://www.facebook.com/...zilaAitOlmayanSozler

    Twitter: http://www.twitter.com/NFK_asilsizsoz

    Instagram: http://www.instagram.com/NFK_asilsizsoz

     

    NOT: "Gerçek Necip Fazıl Sözleri" başlıklı listemiz için: http://www.n-f-k.com/...nakly/

    Necip Fazıl Kısakürek
  • Bu depresyon kelimesine yapışıp iç sıkıntısının uçsuz bucaksız denizinde bocalarken karşına uzun zamandan beri görmediğin bir ahbap çıkar. Kılık kıyafetinin düzgünce olduğunu görür görmez derhal aklına kendi meteliksizliğin gelir ve gafil dostundan, talihin varsa, bir iki lira borç alırsın… İşte ondan sonra mucize başlar. Şiddetli bir rüzgâr ruhundan bir sis tabakasını sıyırıp götürmüş gibi içinin birdenbire aydınlandığını, bir hafiflik, bir genişlik duyduğunu görürsün. Eski sıkıntı pır deyip uçmuştur. Gözlerin etrafa memnuniyetle bakar ve sen de gevezelik edecek bir arkadaş aramaya başlarsın. İşte, iki gözüm, ciltlerle kitabın, saatlerce tefekkürün yapamadığı işi iki kirli kâğıt başarır. Sen ruhumuzun bu kadar ucuz bir bedel mukabilinde takla atmasını haysiyetine yediremediğin için belki daha asil sebepler peşinde koşarsın, gökyüzünde birkaç yüz metre daha yükselen bir bulut, yahut ensene doğru esen serince bir rüzgâr, yahut o esnada aklına gelen zekice bir fikir, sana bu değişmenin sebebi gibi görünmek ister. Fakat söz aramızda, iş bunun tamamıyla aksinedir, cebimize giren iki lira sayesindedir ki havanın biraz açıldığını görmek, rüzgârın serinliğini hissetmek, hatta akıllıca şeyler düşünmek mümkün olmuştur… Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hâkim olacağız.

    Mağrur ve kendini beğenmiş değildi. Hiç değildi. Hatta belki de bunun aksine olarak nefsine itimadı henüz pek zayıftı. Fakat buna rağmen bu çocukların nasıl olup da başka birine bu kadar ehemmiyet vererek bütün kafalarını onunla alakadar edebildiklerini anlayamıyordu. Bir insanı kendisi kadar, kendi düşünceleri, dertleri, korkuları ve noksanları kadar ne meşgul edebilirdi? Halbuki bütün arkadaşlarının gözünde sanki sihirli bir gözlük vardı ve onların kendilerini görmeye mâni oluyordu. Bu kadar ahmakça bir körlüğe başka türlü mana verilemezdi.

    Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardır? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?

    Hayatın bir değişmeler silsilesi ve her değişmenin bir tekâmül olduğunu anlamayanlar yobaz kafalı insanlardır.

    Yüksek insan dışına değil, içine kıymet verendir.

    İlkbahar gibi bir mevsimi olan bu dünya, üzerinde yaşanmaya değer… Ne olursa olsun…

    Zaten anlatmak istediğim bir şey var, bin bir şekle sokup söylemek arzusuyla yandığım bir tek şey: O da sizi sevdiğim. Bunun dünyanın teşekkülünden beri kaç milyar defa tekrar edildiğini unutmuyorum, fakat siz söyleyin, canlılığından bir şey kaybetmiş mi? Kâinatta hiçbir mevcudun olamayacağı kadar taze ve olgun değil mi?.. Bu öyle bir kelime ki, doğuyor ve doğuşuyla beraber kemali de içinde getiriyor.

    Haydi, deniz kenarına bir yere gidip dolaşalım… Bugün canım insan yüzü görmek istemiyor; geniş, uçsuz bucaksız bir şeye… ve sana bakmak istiyorum!

    Ben onu görmeden evvel hayatın manasını bilmiyordum, bulamamıştım.

    Birbirimize rastlamadan evvelki hayatımız sahiden birbirimizi aramaktan başka bir şey değilmiş…

    Herkes ne diyecek?.. Fakat bu ana kadar herkesten ne gördüm ki… Bana en yakın olanlar dahil olmak üzere, bu herkes dedikleri şey beni üzmekten, hayatımı manasız bir hale sokmaktan başka ne yaptı?

    En kuvvetli insanın bile bazen ne kadar zayıf anları, istediğinin tam aksini yapmaya mecbur olduğu dakikaları bulunduğunu nasıl inkâr edebiliriz? Böyle hadiseler hiç kimseyi olduğundan daha fena, yahut daha iyi yapamaz!

    Kendimiz iyi olamıyoruz ve başkalarının iyiliğini küçük görmek için onlara reklamcı, hayır dua avcısı, hatta riyakâr diyoruz.

    Zeki olmak, kuvvetli kafa ve bilgi sahibi olmak neye yarıyor? Bizi istediğimiz saadete götüremedikten sonra…

    Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa o sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kâinatta belki de bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın. Ben de kendimi, adam tanır bir şey zannederdim. Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum. Nah, bunak kafa…

    Kendi ruhunun pisliğini bu kadar yakından gören bir adam başkalarının temiz olacağına inanabilir mi?

    Bir söz söylemeden, hakkımda neler düşüneceğini hesaba katmadan seninle geldim. Bir genç kızın çok güç atacağı bir adımı seve seve, inana inana attım. Bunlardan pişman değilim… Kimse beni zorlamamıştı. Doğru buldum ve yaptım. Fakat şimdi… Beni hangi Ömer kapının önünde bekleyecek? Kim gece yarıları karanlık sokaklarda bana sevgisinden bahsedecek?..

    Sana kızgın değilim… Sana kızmayacak kadar seni iyi tanıyorum… Sonra seni seviyorum… Neden sevdiğimi bilmeden seviyorum… Bu sevgiyi her gittiğim yere beraber götüreceğim.... Allahaısmarladık…

    Unutmayın ki, dünyada en korkunç şey, ümidini kaybetmektir.

    İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.

    İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum; müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa, tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizdeki şeytan yok… İçimizdeki aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var. Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet zamanla kaybettiğimiz, biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz.
  • 24 syf.
    ·Puan vermedi
    ” Seviyorum seni, son soluklarını verene dek / yaşamayı nasıl severse ölümlüler.”
    Türkiye’de dar bir çevrenin tanıdığı, çağdaş şiirin tartışmasız en büyük şairlerinden biriydi Attila Jozsef. 32 yaşında öldürdü kendini.

    Yıl 1914…Birinci Dünya Savaşı yılları…Sırp bir delikanlı,Avusturya-Macaristan İmparatoru’nu öldürür ve dünya hızla bir savaşa tutuşur…Herkes aç…Dokuz yaşındaki Attila, annesine yardım etmek için elinden ne gelirse yapar. Vilag sinemasında su satar, ısınabilmek için Ferençvaroş   garından odun kömür çalar, pazar yerinde paket taşır…Yıl 1919… Dört yıl süren  savaş biter ama yine herkes  aç… Attila Jozsef ortaokulda.Çamaşır yıkayarak çocuklarına bakmaya çalışan anne Borbala Pöcze çok yorgundur ve çalışamamaktadır artık. Çok zayıflamıştır. Eve gelen yaşlı doktor, yıllardır tanıdığı bu insanlardan hiç para almadan Borbala Pöcze’yi kontrol eder ve hüzünle başını sallar. Borbala’nın hiç şansı yoktur.Rahim kanseri olmuştur Attila Jozsef’in annesi…
    “Annemdi, ufak tefek, öldü erkenden / erken ölür çamaşırcı kadınlar çünkü
     Titrer ayakları taşıdıkları yükten / ve ağrır ütü yapmaktan başları”
    Annesine bakarak ezilen bir sınıfın tragedyasını gören ve verdiği mücadeleyi hayranlıkla izleyen genç Attila, yapayalnız hisseder kendini. Aynı günlerde,ülkesi Macaristan’ın siyasi hayatı da karmakarışıktır. Hükümet değişmiş, ülke, devrimci ve karşı devrimcilerin kavgalarıyla kana bulanmıştır. Neler olduğunu anlamaya çalışır Jozsef. 1919 yılı içinde kurulan ve büyük bir heyecan yaratan Macar Komünü’nün     aldığı ağır darbeler sonucu , annesinin kaybından sonra yüreğinde açılmış olan karamsarlık çukuru bu darbeyle daha da büyür.
    Yaşamak ve tutunmak için çok çalışır Jozsef.Atlantica Deniz Gemiciliği’nin Vihar (Fırtına) ve Török (Türk) römorkörlerinde temizlikçilik yapar.Bir yandan da,okuduğu okulda lisenin altıncı sınıfına geçmeyi başarır. İşte bu yoğun günlerde,kısacık hayatında her zaman bir sığınak sayacağı şiirle tanışır.Hayranı olduğu Charles Baudelaire  ve Walt Whitman’dan etkilenerek   şiirler  yazmaya başlar.Önce birkaç küçük yerel gazetede yayınlanır şiirleri.Ardından, çağdaş Macar edebiyatının en önemli dergisi sayılan “Nyugat”(Batı)’da yayınlanır şiirleri. Fakat hala çok mutsuzdur. Hiç geçmeyen iç sıkıntısı günden güne derinleşir. Bu dönemi şöyle anlatır:
    “…ergenlik çağı bunalımları yüzünden birkaç kez kendimi öldürmeyi denedim. Çünkü ne o sıralar ne de daha önceleri çevremde beni aydınlatacak bir dost yoktu. 17 yaşında yazdığım şiirleri Nyugat dergisi yayınladı. Harika çocuk saydılar beni, oysa ancak öksüzün biriydim.”

    O dönemde pek çok yoksul ve yetenekli gencin yaptığı gibi para, yemek ve yatacak yer karşılığında zengin ailelerin çocuklarına dersler verir. Gündelikçi olarak tarlalara mısır bekçiliği yapmaya gider. Tüm bu mutsuzluk içinde,şiir tutunduğu tek şeydir.  Daha 17 yaşındayken şiirleri “Güzellik Dilencisi” adıyla yayınlanır. Başlarda çok mutlu olur fakat kitap fazla ilgi uyandırmayınca yine mutsuzluğa ve karamsarlığa kapılır.Yakalandığı ve bir türlü yenemediği bu ruh hali yazdığı şiirlere yansır.Şiirleri birer usturaya dönüşür bu günlerde.Şiir sesi sertleşir, bir isyan ve başkaldırı çığlığına dönüşür. Zamanla kendisi gibi yoksul halkın sesi olacak bu sert dizelerin temeli bu günlerde atılır. Şiirleri kısa süre içinde öylesine çelikleşir ki, lise   son sınıftayken yazdığı bir şiir yüzünden başı belaya girer. “Başkaldıran İsa” adındaki şiirinde Tanrı’ya hakaret suçundan hakkında dava bile açılır.
    17 yaşında şiir kitabı yayınlanan bu genç, ilginçtir ki; aynı günlerde, Macar Dili ve Edebiyatı dersinden sınıfta kalır. Baş ağrısı bir türlü geçmeyen bu hırçın genç, 20 yaşına bastığında çektiği sıkıntılarını oldukça etkili bir dille anlatacak: bu şiir dünya şiir tarihine geçecektir.
    “Ne babam var, ne annem /Ne Tanrım var, ne ülkem
    Ne beşiğim var, ne kefenim / Ne öpücüğüm var, ne sevgilim
    Üç gündür bir şey yediğim yok / Ne az yerim, ne çok
    Yirmi yaşım güç kaynağı / Satıyorum yirmi yaşımı
    Alan kimse çıkmazsa   / Bende satarım şeytana
    Hırsızlık ederim bozmadan yüreğimi / Gerekirse hatta vururum birini
    Yakalayıp beni asarlar / Kutsal toprağa atarlar
    Ve güzelin güzeli yüreğimden / Bir ot biter, yiyeni öldüren.”

    Bu şiir, onu şiir tarihine sonsuza kadar çivileyen “Temiz Yürekle” şiiridir.   (Meraklısına Not; “Böyle şeyler yazan bir adama çocuk teslim edilmez” denilerek öğretmen olmasını engelleyen şiirdir bu aynı zamanda). Temiz Yürekle şiiri nedeniyle üniversiteden uzaklaştırılır. Paris’e gider. Üniversiteye burada yazılır. Yalnızlık ve mutsuzluk sanki onun peşinde dolaşan bir gölgedir. Huzursuzdur hayattan ve hayatından.Uzun uzun düşünür tren yolculuklarında. Başının bitmeyen ağrısı, kalbinde ince bir sızıya,sanki etini kesiyorlarmış gibi bir ince sızıya dönüşür. Halkı seyreder. Ezilmiş, yoksul, çaresiz halkı. Pyotor Kropotkin ve Karl Marx’ı bu günlerde daha çok okur. Ablasına gönderdiği mektuplarda emperyalizmden, olması gerektiğine çok inandığı devrimden söz eder hiç durmadan.  “Bağıran ben değilim, homurdanan toprak”  der mektuplarında. Git gide   bu  düzenin kökten değişmesi gerektiğini ve bunun için savaşmak ve insanları bilinçlendirmek gerektiğini anlatır.
    Tam da bu günlerde üniversitede Marta Vago adlı güzel bir kızla tanışıp ona aşık olur. Kız çok zengin bir aileden gelmektedir. Yaşamları çok farklıdır. Her ne kadar sevgili olsalar da, Jozsef’in siyasi duruşu ve yoksulluğu, kızın ailesinin baskıları peşlerini bırakmaz. İyice sıkılmaktadır Jozsef. Ama ne olursa olsun, şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar tutkuyla sever Marta Vago’yu…Vago,bir süre sonra   vazgeçiverir Jozsef’ten. Jozsef’i sevse de ailesinin baskılarına dayanamaz ve aniden Attila Jozsef’i terk eder .

    “Zengin bir kıza vuruldum / Sınıfı yüzünden kapıp kaçırdılar benden”

    Bu son darbe, ondaki ruhsal çöküntüyü yeniden tetikler ve bir sağlık evinde bakım altına alınır. 1930’lu yıllarda hiç bir şey eskisi gibi değildir.Toplumlar,inanışlar,gelenekler ve dünyayı yorumlama biçimleri birbiri üstüne çatırdamaya başlar. Macaristan’da da durum farklı değildir. Tarım işçilerinin grevi ve diğer işçilerin gösterileri ülkeyi sallamaktadır. Jozsef’te bu coşku havasının içinde yerini alır. 20 Mayıs günü, Attila Jozsef’in, Miklos Bartha Grubu’nun yayınları arasında, “Köylere” adında bir broşürü yayınlanır. Kışkırtıcı bir davetiyedir bu . Aynı günlerde Macaristan Komünist Partisi’ne üye olur. İşçilere kurslar ve konferanslar vermeye başlar. Bu toplantılardan birinde, “hem yemek yapmasını, hem de öpmesini bir kadın” dediği büyük yoldaşı   Judit Szanto’yu tanır Attila Jozsef …Judit Szanto; şemsiye fabrikasında çalışan bir parti üyesidir. Tam bir halk kadınıdır.Direnmeyi bilen, savaşçı bir kadındır. Devrime inancı tamdır. Jozsef’in karamsarlığına ve arada bir ortaya çıkan hastalıklarına rağmen, sabırlı bir sevgiyle onun üstüne eğilip, ona çalışmalarında yardım eder.
    “Her şiir bir yaratmadır ve genel olarak şiir okuyucularının bilmediğini ortaya çıkarır. Yalnız kalmak istemeyen, ama aynı zamanda da yüzeysel insan ilişkilerini de  istemeyen bir insandır şair. Bir şeye ait olduğunu bildiğinde yazar yalnızca. Yalnızlığın şairleri, başka yalnızlarla bağlı olduklarını hissederler. Kendini tamamen yalnız gören ve diğer yalnızlarla ilişki kuramayanlar da şiir falan yazamazlar”
    1 Eylül 1930’da, Attila Jozsef’in de içinde olduğu, yüzbinlerce insanın kalabalığı sokakları doldurur. Bu beklenmedik bir şeydir. Macar işçisi bir devrimin yakın olduğunu haykırır o gün tüm dünyaya. Yüreği umutla dolan Attila Jozsef’te gelmekte olan devrimin broşürünü yazmakta gecikmez. “Kalabalık” şiirini bu yıl yazar.Ancak,aynı senenin sonunda hastalığı artan Attila Jozsef , psikolojik tedavi almaya başlar.
    Gelecek birkaç sene Jozsef için yıkım üstüne yıkım getirir. Macaristan’ın Mussolini’si diye tanınan ırkçı Gyulo Gömbös Meclis Başkanı seçilir. Ülkede faşizmin ve Alman yandaşlığının güçlenmesi anlamına gelen bu gelişme Attila Jozsef ve diğer devrimcilerde tedirginlik yaratır. (Meraklısına Not; Hitler Almanya’da iktidarı ele geçirdiğinde onu ilk olarak kutlamaya giden devlet başkanı, Macar Bakanlar Kurulu başkanı Gyula Gömbös’tür.) Gömbös derhal eyleme geçer.1932 yazında komünist liderler tutuklanır. Bunlardan İmre Sallai ve Sandor Fürst ölüm cezasına çarptırılır. Ülke birbirine girer. İdamların durması için milyonlarca insan sokağa dökülür. Bu arada Gyulo Gömbös sıkıyönetim ilan eder. Attila Jozsef’se idamların durması için bir broşür hazırlamakla uğraşır. Tüm çabalara rağmen liderler öldürülür.Viyana’daki işçilerin başkaldırısı kanlı bir şekilde bastırılır. Attila Jozsef sayısız makale ve broşür yazarak faşizme karşı mücadeleye çağırır Macar halkını.Ama artık çalışması oldukça zorlaşmıştır. Faşizmin işbirlikçilerinin baskısı   bir yandan,sosyalist gurupların içinde başgösteren sapmalar bir yandan yeni kavgalar getirir. Attila Jozsef partinin bazı kollarıyla anlaşmazlığa düşer. Kavga büyür ve 1934 yılında Jozsef ve parti arasındaki organik bağ kopar.   Kitaplarının toplanması işleri daha da zora sokar. Karşı karşıya kaldığı sefalet, bir türlü kurtulamadığı karamsarlık ve umutsuzluk hastalığını yeniden kışkırtır. İdeoloji yanlısı burjuva edebiyat çevrelerine yaptığı saldırılar nedeniyle bütün kapılar tek tek kapanır yüzüne. Gençliğinde ona “altın çocuk” diyen Nyugat dergisi bile artık düşmanca bakar ona…
    Artan rahatsızlığına şizofreni tanısı konur.Bir durgunluk, bir isteksizlik hakimdir içine. Sanki yaşından yüz yıl daha büyüktür. Umudu bitmiştir artık…
    “Derken beklenmedik bir adam çıktı karşıma / Ama yürüyüp gitti ağır ağır/Baktım arkasından / İstese soyabilirdi beni, canım kendimi korumak bile istemiyor/ O kadar yoksulum ki”  diye yazar bir şiirinde o günlerdeki ruh halini…
    3 Aralık 1937 günü, başı deli gibi zonklarken ve içinde yaprak kıpırdamazken,yakınlardaki bir tren yoluna çıkıp,rayların üzerine oturur. Uzaklardan yaklaşan bir trenin sesini duyar Attila Jozsef. Ayağa kalkıp,beklemeye başlar. Tren yaklaştıkça rüzgarını hisseder yüzünde.Yaklaşır tren,yaklaştıkça daha çok öttürür düdüğünü. Sonra biraz daha yaklaşır tren, sonra biraz daha ,biraz daha… Ezip geçer Attila Jozsef’i…
    Bugün Macaristan’da birçok Attila Jozsef heykeli vardır. Macar üniversitelerinden birine onun adı verilmiştir.
  • Sevgi Olmadan 'İnsan' Olunmaz.

    insanlar bedensel gereksinimleri olan beslenme ve korunmayı sağladıktan sonra ilgi, sevgi gereksinmelerine doyum aramaya başlarlar. Sevgi olmadıkça insanlar arası ilişki olumlu, sağlıklı ve sürekli olamaz. Güven duyulmaz, saygınlık kazanılmaz, insanın yaratıcı olmasına ve kendisini gerçekleştirmesine olanak bulunamaz. Tek cümleyle, sevgi olmadan 'insan' olunamaz.

    Kişinin ve toplumun yaşamını etkileyen güçlü ve temel bir duygudur sevgi. İnsanlara haz, dirlik, düzenlik veren duygusal bir yaşantıdır. Tanımı güç bir kavramdır. Başka bir kişiye, varlık ya da nesneye karşı duyulan güçlü bir yakınlık ve bağlılıktır. Kimi kişilerin, nesnelerin insanın duygusal yaşamında bıraktığı iyi, güzel, tatlı bir izdir. Sevgi sadece soyut bir kavram, duygusal bir yaşantı değil, bütün tutum ve davranışların temelinde bulunan toplumsal bir güçtür.

    Bebek doğar doğmaz sevgi gereksinimine doyum arar. Bu dönemde sevginin diğer güdülerle sıkı bağlantısı vardır ve bu güdülerden kaynaklanır. Güdülerle sağlanan doyumun niceliği ve niteliği sonucu çocuğun eriştiği haz ve duyduğu rahatlık sevginin ilk tohumlarını atar. Annenin bebeği tutarken kol kaslarındaki gerginlik ya da yumuşaklık; meme verirken hareketlerindeki karışıklık ya da düzen; altını temizlerken gösterdiği tiksinme ya da özen bebek tarafından haz ya da elem doğrultusunda algılanır.

    Kişinin Tüm İlişki ve Davranışlarının Temelinde Sevgi Gereksinimine Doyum Bulup Bulmaması Yatar

    Anne ve babanın ses tonundaki yumuşaklık, ilgilerindeki sevecenlik, ilişkilerindeki özveri çocukta sevinç, neşe ve mutluluk duygularını doğurur. Bu duygular sevginin ilk tomurcuklarıdır. Çocukta sevgi anne babanın gösterdiği denge, düzen, ilgi, anlayış, bağlılık, beğeni, sevecenlik ve özveri oranında gelişir, insanın bütün yaşam boyu duyduğu ilgi ve sevginin açılıp gelişmesi, olgunlaşması, renklenmesi çocukluk çağında sevgi gereksinimine sağlanan doyuma bağlıdır. İnsanın bütün ilişkilerinde görülen olumlu ya da olumsuz tutum ve davranışlarında bu doyum önemli rol oynar.

    Çocuk büyüdükçe anne babadan aldığı sevgi oranında çevredeki kişilere, nesnelere, olaylara ilgi ve sevgi göstermeye baslar. Ana baba sevgisine aile, kardeş, arkadaş sevgisi eklenir. Zamanla bunlara doğa, insan, evren sevgisi katılır. Sevgi nitelik ve nicelik açısından gelişip yayıldıkça, renklenip biçimlendikçe kişiliği olgunlaşır ve yüceltir. Kişilik gelişmesinde önemli rol oynayan sevgi yeterince doyurulmazsa ya da aşırı doyurulursa güvensizlik yaratır.

    İnsanları ve çevreyi içten ve yeterince sevmeyenler, kendilerinin yeterince sevilmediğine inanırlar. Kendilerinin göstermediği sevgiyi başkalarından beklerler. Bunu bulamadıklarını düşündüklerinde olumsuz savunma düzenleri ortaya çıkar. Ya güvensiz, kuşkulu, sert, soğuk, kinci davranırlar ya da çevreden uzaklaşıp her şeyi, herkesi kötülerler.

    İnsan, sevgisini çevresinde bulunanlara sıcak bir bakış, tatlı bir gülüş, güzel bir söz, candan bir ilgi, içten bir yardımla gösterebilir. Bu biçimde açığa vurulan duygular sonucu kolay, olumlu, sağlam, güvenli ilişkiler kurulur. Bu tür ilişkiler kişiliğin olumlu, güçlü, sağlıklı biçimde gelişmesini sağlar. Karşılık beklemeden sevmek, bunu günlük yaşamın gereği saymak, insanların başkaları tarafından da sevilmesine uygun ortamı hazırlar.

    Sevgi gereksinimi yaşam boyu sürer. Sevginin yaşı, yeri ve ölçüsü yoktur. Yeni doğan bebek de, yaşı ilerlemiş insan da sevmeyi, sevilmeyi ister.

    Sevgi Emektir

    Sevmek ve sevilmek için çaba gereklidir. Kişi uğruna çaba harcadığı nesneleri, kişileri sever; sevdikçe ilgisi artar. Onları tanır, anlar, bilir. Bildikçe daha çok sever. Sevdikleri için özveride bulunur. Her tür çabayı yüksünmeden gösterir. Sevip sevildikçe sevgiyle bağlı olduğuna inandığı kişiler çoğaldıkça güven duygusu da artar.

    Spinoza'nın dediği gibi, 'Sevmenin ölçüsü, ölçüsüz sevmektir1. Sevgi olan yerde dirlik, düzenlik, uyum vardır. Yunus Emre bunu şöyle dile getirmiştir: Sevgi gelince tüm eksikler biter.

    Mutluluk Bir Barış Bilincidir

    İnsanların yaşamdan haz duyması, mutlu olabilmesi ve doya doya yaşayabilmesi için, önce kendi iç dünyasıyla, sonra yakın ve uzak çevresiyle, toplumla barış içinde olması, güzel, iyi, olumlu, sağlıklı ilişkiler kurup sürdürmesi gereklidir. Bir barış bilincidir mutluluk.

    Ancak sevildiğini, sayıldığını, güven içinde olduğunu bilen insan kendisiyle, dünyayla barışık olabilir.

    Sevgiye sağlanan doyum, insanın kendisine ve başkalarına güven duymasını kolaylaştırır. Başkaları tarafından sevilen, beğenilen, ilgi gören insanlarda güven duygusu gelişir. Bu duygunun kaynağı çocukluk çağında ana babanın ve çevrenin gösterdiği sevgidir. Yeterince sevgi görmeyen çocuklarda güvensizlik ve buna bağlı türlü yakınmalar, belirtiler ortaya çıkabilir. Yaş ilerledikçe insan güvenlik gereksinimine doyum sağlamak için çaba harcamak zorunda kalır.

    Toplum Güven üstüne Kurulmuştur

    insanın çalışması, iş ve meslek edinmesi, türlü ilişkiler kurması, bir yandan saygınlık kazanmak, bir yandan da güven içinde olmak için yapılan girişimlerdir. Ekonomik güvenini sağlayabilen insan, toplumsal güvenini de sağlamak amacıyla olumlu, sağlıklı iletişim ve etkileşimde bulunma gereğini duyar. Kendini bilen, güçlerini, yetenek ve olanaklarını iyi tanıyabilen insanda güven duygusu tamdır. Kendisine güvenen herkes, karşılaştığı engelleri kolayca aşabilir. Sorunlara gerçekçi çözümler bulabilir. Kişinin kendine ve başkalarına duyduğu güven sağlıklı toplumsal ilişkilerin temelidir. South'un dediği gibi, 'Toplum güven üstüne kurulmuştur.'

    Güven gereksinimine doyum bulan, özellikle ekonomik güvenliğini sağlayan insan, toplumunda başarılı görünmek, üstünlük kazanmak, etkin rol oynamak için çaba göstermeye başlar. Saygın, bilinen, tanınan, beğenilen bir kişi olmak ister. Saygınlık gereksinimini bedensel ya da zihinsel gücüyle doyurmaya çalışır.

    Eksiklik, yetersizlik, aşağılık duygulan bireyde kaygı, gerilim ve tedirginlik yaratır. Bu duygulara düşmemek, düştükçe kurtulmak amacıyla harcanan çabalar saygınlığı arttırır. Çocukluk çağında bedensel hastalık ve sakatlık geçiren özürlü çocukların bir bölümü, özürlerinden gelen aşağılık duygusundan kurtulmak amacıyla üstün bir çalışma gücü ve çaba gösterirler, özürlerine karşın toplumda saygı gören olumlu girişimler yaparlar. Çocukluk çağında sevgiye doymamış, yeterince ilgi görmemiş, baskı altında ezilmiş kimi insanlarda oluşan aşağılık duygusu ender de olsa aynı biçimde saygınlık kazanma çabasına dönüşebilir. İnsan saygınlık kazanmak için kendisini gerçekleştirecek girişimlerde bulunurken kazandığı başarılar oranında mutlu olur, yaşamı anlam kazanır.

    Özcan Köknel