• 274 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    İncelemenin Video Hali :)

    https://youtu.be/EwvSqqEGRg4

    Harry Potter serisi, çok meşhur bir büyücü olan Harry’nin bunun bilincinde olmadığı döneminde başlar. Teyzesinin yanında, normal bir çocuk gibi büyütülmektedir. Fakat çok kötü şartlar altında. Harry’e üzülmemek elde değildir.

    Fakat Harry’nin bunlara daha fazla katlanması gerekmeyecektir. Hogwarts’tan mektubunu alır, teyzesi ve eniştesi Bay Dursley engel olmaya çalışsa da Harry eğitim görmek üzere büyücülük okuluna gider. Neden çok meşhur olduğunu zamanla öğrenecektir. Ve Dursley’lerdeki kötü şartları, seri boyunca yaşayacaklarının yanında çok basit kalacaktır.

    İlk kitap, Harry Potter ve Felsefe Taşı’nın 1997 yılında çıkışı, insanların hoşuna gitsin gitmesin, konu kitaplar olunca tarihteki en büyük olaylardan birisidir. Bu kelimeyi kullanmak hoşuma gitmese de, Yüzüklerin Efendisi’nin ardından gelen en büyük markadır. Bunun bir tesadüf olduğunu düşünmek, altının boş olduğunu iddia etmek bana komik geliyor. Harry Potter bariz şekilde yazılmış en iyi serilerden birisidir, Felsefe Taşı ise en iyi başlangıç kitaplarından.

    Aksini iddia etmek, bu kitabın (genelde okumadan) Yerdeniz'den arak olduğunu söylemek benim gözümde yalnızca sevimlilikten ibaret. J.K. Rowling'in "ben fantezi yazmadım" triplerine girmesi sebebiyle biraz itici bulunduğunun farkındayım. Bu sözler beni de çok kızdırıyor ama gerçekleri de söylemek zorundayım.

    Sırf kızdığım için bu serinin ve bu kitabın muazzamlığını kabul etmeyecek değilim. Bir çok insanı, sonrasında alışkanlık haline dönüşmese bile, kitap okuma zevkiyle tanıştırdı. Bir nesil olarak, bizimle birlikte doğan bir efsane. Yüzüklerin Efendisi'nin doğuşuna tanık olanlar kadar şanslıyız neredeyse. Bunun kıymetini bilmek lazım. İnsanları rahatsız eden bazı "fanlarını" umursamanın anlamı yok. Oturup okuyup keyif almak gerek. Zevklerimizin toplumsal kanı sebebiyle baltalanmasına izin vermek manasız. Popüler diye bu kitabı okumamak, herkes yaşıyor diye intihar etmek kadar anlamsız bir hareket. Bir şeyi sevmek, takdir etmek, keyif almak "fanboy" olmayı gerektirmiyor. Korkmayın, aklı başında bir şekilde bu kitapları okuyup çok sevdiğinizi ifade ederseniz kimse sizi ayıplamaz.

    Harry Potter kitaplarını geç yaşta okumuş birisi olarak yıllarca ben de sorguladım, "acaba yaşım geçti mi, şu saatten sonra okusam manası olur mu?" diye. Okumaya başladığım andan itibaren bu sorum çok net şekilde cevaplandı ve serinin sonuna kadar da cevap değişmedi. Yani Harry Potter hakkında söylediklerim çocukluktan kalma bir hayranlık sebebiyle değil. Yaştan bağımsız, hayal gücünü öldürmemiş her insan bence bu seriyi okumalı. En azından Felsefe Taşı’na bir şans vermeli.

    İlk kitap için, içeriğe dair çok bir şey söylemek istemiyorum. Çünkü bu kitapta çok yoğun bir şekilde, Harry ile birlikte büyücülük dünyasını keşfediyoruz. Serinin o büyük hikâyesini ilerletmek anlamında aslında fazla bir şey olmuyor. Kitabın çoğunluğu, dünyayı keşfetmekten besleniyor. O sebeple Hogwarts’taki farklı ana binalardan, bizim hangisini sevdiğimizden, okulun işleyişinden ve puanlanmasından, hocalarından, hangisini sevip hangisini sevmediğimizden bahsetmek, benim gözümde gereksiz bir spoiler’a giriyor.

    Ama bu keşif kısmının ardından, Harry Potter arkadaş olduğu Ron ve Hermoine ile birlikte, kitaba ismini veren Felsefe Taşı’nın peşine düşüyor. Böyle bir taş neden var, ne işe yarar ve kim bunu niye istesin gibi soruların cevabı ise kitapta. Felsefe Taşı ile ilgili belirtmek istediğim şöyle küçük bir not var. Bu kitaptaki Dumbledore bence başka hiçbir kitapta yok. Bu kitapta bende oluşturduğu profil çok farklıydı. Devam eden kitaplarla birlikte elbette kendisini daha çok sevdim ama Felsefe Taşı'ndaki hissettirdiği gizemin yeri ayrı.

    Ayrıca Felsefe Taşı, Sekiz yaşındaki yeğenime hediye ettiğim ilk kitap (hediye etmek için sabırsızlanıyordum). Olursa çocuğum ya da çocuklarım ile birlikte okumak için de şimdiden heyecanlanıyorum. Çocuklar için seriyi yıllara yaymayı, her yaz tatilinde birini birlikte okumayı planlıyorum. Çünkü ben deneyim edememiş olsam da, Harry Potter serisinin en güzel yanı, tonunun Harry’nin yaşına göre değişmesidir.

    Harry ilk kitapta 11 yaşındadır. Her kitapta 1 yıl geçer ve seri o 17 yaşındayken biter. Birkaç yaş geriden takip edilmesi, kitapların tonunu düşündüğüm zaman gayet ideal geliyor. Özellikle son iki üç kitabı, 8-9 yaşındaki bir çocuğun okuduğunu düşünemiyorum. Ama o yaşlarda başlayıp her yaz tatilinde bir kitabını okuma fikri, bir şekilde o yaşlara geri dönüp aynısını yapma isteği uyandırıyor. Tabii bu mümkün değil. Ama ben de bunun yerine çocuklarımla birlikte yıllar içinde keşfederek okumanın hayalini kuruyorum.
  • Tekrar ediyor ve dünya bilginlerin şahit tutuyorum: Dil işi, bir hükümet ve politika işi ve bir kanun mevzuu değildir. Memleket teşri heyetinin tek taraflı bir görüşle ve hedefi belli olmayan bir politikanın sözcülüğünü yaparak, millet dilini değiştirmeye hakkı yoktur. Kabul ederim ki, bir teşri(yasama) heyeti temsil ettiği milli camianın beyni ve ağzı mesabesindedir. Ve millet manevi şahsı, müzakere eden ve karar veren parlamentonun beyni ile düşünüyor ve ağzıyla konuşuyordur. Bu itibarla, memleket teşri heyetinin çok geniş salâhiyetleri vardır. İngilizlerin dediği gibi, “parlamento herşey yapabilir; yalnız kızı oğlan, oğlanı kız yapamaz.” Fakat muhakkak ki bir şey daha yapamaz: Millet dilini değiştiremez, memlekette konuşulmayan ve kelimeleri ancak resmi bir “sözlük” yardımıyla anlaşılabilen bir dille kanun yazamaz. Memleket kanununun anlamak için, yalnız halkı değil, münevver okur yazarları bile cepte bir “sözlük” taşımaya mecbur edemez. Hocaları verecekleri dersin ve hâkimleri yazacakları hüküm ilâmının kelimelerini “sözlük” ten ezberlemeğe zorlayamaz. Parlamentonun camiadan aldığı umumi ve milli vekâlet, böyle bir salâhiyet tazammum etmez. (içermez) Parlâmentolar böyle bir salâhiyeti ancak açık ve neticesi müsbet bir referandumla alabilir. Bunun aksini iddia etmek, günün birinde parlamentonun yabancı bir millet diliyle kanun yazmasını ve resmen yabancı bir millet dilini kabul edip bunu memlekette mecburi kılabilmesini de mümkün ve meşru görmek demek olur ki, böyle bir şeyi düşünmek bile abestir.
  • Düşüncelerimiz, enerjiyi bir noktaya yönelten bir lazer tabancası gibidir. Bir ampulun ışığı ile bir lazerin ışığı arasındaki en önemli fark, yayılmadadır; birinde fotonlar, her bir yöne uçuşur, diğerinde ise bir noktaya yoğunlaşır. Aynı bu şekilde, düşünce gücümüz de her zaman ve her yerde mevcut olan enerjiyi yönlendirir ve bu enerjinin belli bir biçimde sıkılaşmasını sağlar.

    • Hiçbir şey bizim gördüğümüz gibi değildir.
    • Madde enerjidir, enerjiden oluşur ve enerji sayesinde mevcut durumunu korur.
    • Enerji yoksa madde yoktur.
    • Her düşünce, saf enerjidir ve kendisi de enerjiye etki eder.

    Enerji, maddeyi oluşturuyorsa ve düşünceler saf enerji ise, çevremizde sürekli bizim maddeleştirdiğimiz şeyler olmaktadır. Çünkü biz sürekli düşünürüz. Yani isteklerimizi hayatımıza çekmek için şunları yapmalıyız:
    • Düşüncelerimizin gücünü kullanmak.
    • Ne istiyorsak kendimizi buna uygun çekim gücüne yükseltmek.
    Bunun için;iki yasadan faydalanabiliriz;

    1.ENERJİYİ OLUŞTURMA YASASI:
    Fizikte, bütün hayatımızın üzerine kurulu olduğu temel bir kanun vardır. Daha önceden de bahsettiğimiz gibi, sabit her görüntü biçimi enerjiden oluşur ve başka bir biçime dönüşebilir. Bu yasa ayrıca enerjinin hiçbir zaman kaybolmadığını, sadece şekil değiştirebileceğini söyler. Enerji değiştirilebilir, nakledilebilir ama hiçbir zaman yok edilemez.
    Doğa filozofu Demokrit (M.Ö 460-371); Dünya’daki hiçbir şeyin gerçekten kaybolmadığını, sadece değiştiğini keşfetmişti. Bugünün fizik bilgisi bu teoriye dayanır.
    Bizim konumuz olan “doğru istemek” açısından bunun anlamı nedir?
    Madde, nasıl başka biçimlere veya bizim göremediğimiz bir enerjiye değişebiliyorsa, önce görünmez olan bir enerji de maddeye dönüşebilir. Ve formların bu değişimini etkileyebiliriz. Yeni formlar yaratan, sadece enerjidir. Enerji, bilinçaltı sayesinde yönetilebilir ve muhafaza edilebilir.
    Ne düşünüyorsak o, maddeye dönüşür.

    Bu imkansız gibi görünebilir. Tıpkı bir yıl içinde iki araba kazanmak, hayatının aşkını bulmak, ideal işi, ideal evi veya sadece ikinci el bir çamaşır makinesi bulmak gibi.

    Zira her dilek, bir enerjidir. Dilek gönderilir ve dilek kendini gerçekleştirmek ister, yani maddeye dönüşmek ister. Yayılan düşünceler ne kadar yoğun ise, enerji o kadar güçlü olur. Ne kadar güçlü duygu yüklenilirse, o kadar itici güç alırlar. Maalesef negatiflikler içinde bu böyledir. Bizim ne düşündüğümüz, enerjinin umurunda değildir. Enerji iyi ile kötü arasında ayırım yapmaz, ahlak nedir bilmez ve de yargılamaz. Neye dönüştüğü umurunda değildir. Sadece biçim değiştirir.

    Bu esnada şu temel yasaya uyar:
    Enerji, daima dikkatimizi takip eder.
    Mutsuz olduğumuzda, evrene çoğu zaman olumsuz düşünceler göndeririz. “Ben çok mutsuzum”, “çok kötüyüm”, “acınacak durumdayım”, “hiç umut yok”. İşte tüm bunlar, evren için yoğun etkili emir cümleleridir. Mutsuzluğumuz güçlenecektir. Ama aynı prensip bizim lehimize de çalışabilir. Düşünce enerjileri yayınlanır ve yoğunlaşır. Değişik enerjiler buluşur, insanlar bunları yakalar, kendi fikirleri zanneder, bunlara eklemeler yapar, üzerlerinde çalışır ve birdenbire arzu edilen partner veya çoktandır istenilen bir eşya, kapının önüne gelir. Herşey enerjinin bir biçimidir.

    Tam olarak düşünürsek, dünyamızda herşeyden inanılmaz bir arz mevcuttur. Bu, sadece bir dağıtım sorunudur. Herşey vardır. Herkes içindir. Bizim içinde. Bu, sadece bir arz-talep meselesidir. Biz yoğun etkili bir biçimde ne istersek, o bizim hayatımıza girecek şekilde dağıtılır ve yapılır. Yokluklarla dolu bir hayat yaşıyorsak, bu yoklukları bilinçaltımız tarafından biz istemişizdir. Biz bu yokluk içinde yaşarken, belki komşumuz zengin bir hayat sürmektedir ve bu sadece onun hayatında zenginlik istemesinden kaynaklanmaktadır. Her şeyden, çok miktarda mevcut olduğunu ve bizim hayatımızın sadece bizim istediklerimizden oluştuğunu anladığımızda, hayatımız tamamen değişecektir. Zira enerji, her biçimi alabilir.
    Her şey, fazlasıyla mevcuttur; sadece talebe göre dağıtılır.

    Dilemek, devasa ve yoğun istek enerjileri ile çalışan bir değiş tokuş borsasından başka bir şey değildir. Arayan bulur! Biz, enerji yayarız, enerji alırız. Dünyamızı, kendi hayal dünyamıza göre kurarız. Biz biçimlendiririz, yoğunlaştırırız, engel oluruz veya bozarız. Enerji, her zaman mevcuttur ve onu, uygun bir biçimde kendimize çekeriz. Burada çekim yasası devreye girer.

    2. ÇEKİM YASASI: “Benzer benzeri çeker” Buna karşılık, değişik olanlar birbirini iter. Hatta benzer, benzeri ile güçlenir. Yani yoğunlaşır. Bunu, piyangodan da biliriz. Bir tuşuna basıldığında, aynı akortlu telleri de titreşime başlarken, başka bir frekansa ayarlanmış diğer teller hareketsiz kalır. Düşüncelerimiz de belli bir frekansta titreşen enerjidir. Yani biz, her ne düşünürsek, aynı titreşimleri harekete geçiririz.

    Bu tabii tersine de işler. Orada, dışarıda düşüncelerimizle aynı frekans da titreşen herşey, bizi de harekete geçirir. Düşüncelerimiz, kendine benzeyenlerin hepsini kendine çeken, görünmez bir mıknatıs gibidir. Neden zaten çok şeyi olanlara, daha çok şey gelir? Çünkü öyle düşünürler. Çünkü düşünce dünyalarında başka birşey mevcut değildir. Çünkü zenginliğe ait titreşimlerde yaşarlar.

    Başarı, Başarıyı Çeker; Mutsuzluk Daha Çok Mutsuzluğu.

    Eğer aşıksak, aşktaki mutluluğumuza paralel olarak, diğer herşey de yolunda gider. Tabii zira dünyaya pozitif gözlerle bakarız. Pozitif düşünceler, pozitif bir dünya yaratır. O zaman herşeyi becerebiliriz. Kullandığımız cümleler artık: “çok mutluyum”, “bütün dünya elimin altında”, “herşey yolunda” şeklindedir.

    Ve Gerçektende, Dünya Elimizin Altındadır, Zira Evren, Tüm Bu Cümleleri Yakalar Ve İşleme Sokar.
    Ancak biz, fikrimizi değiştirdiğimiz anda ve aşkın artık bizi kucaklamadığını hissedersek, dünyayı tenkit ederiz ve dilek cümlelerimiz artık çok farklıdır: “O artık beni sevmiyor”, “Zaten beni kimse sevemez”, “Güzel değilim”, “Kendimi küçük ve çirkin hissediyorum”, “Bütün dünya bana karşı”. Ve bizim dilek cümlelerimizin değişmesine uygun olarak, kısa zamanda, yaşananlar da değişecektir.
    İnsan, kendi durumunu kendisinin yarattığını fark etmeden, düşündüklerinin teyidini almaya başlar. Eğer bir gün boyunca kendi kendimizi inceleyecek olursak, bu tür emir cümlelerini, içimizden devamlı olarak söylediğimizi fark ederiz. Titreşim, titreşimdir ve bizim düşüncelerimizle ve tavırlarımızla yoğunlaşır.

    BİRAZDA BİYOLOJİ EKLEYELİM:
    “Ben sadece gözümle gördüğüme inanırım”, “Enerji, titreşim…bana bunları önce göstermen gerekir” Bu ve buna benzer cümleleri, kemikleşmiş “realist”lerden sık sık duymaktayız. İşin esprisi, bir de bundan gurur duymalarıdır. Bunun neden bir espri olduğunu ve ara sıra bu tür cümleler kurduğumuzda, aklımıza bunları nasıl açıklayabileceğimizi bu biyoloji gezimizde öğreneceğiz.

    Temel olan, etrafımızdaki gerçekleri çok küçük bir parçasını duyu organlarımız ile algılayabildiğimizdir.
    Gözlerimizle, mevcut ışık yelpazesinin sadece yüzde sekizini görebiliriz.

    Gerçeği anlayamayız. Yani gerçeğin % 92’si bizim gözlerimizden kaçmaktadır. Ve diğer duyu organlarımızda, durum daha da kötüdür. Bu % 92’nin mevcudiyetini bilmemize rağmen, bu hiç yokmuş gibi davranırız. Ve bunu da sadece, idrak edemediğimizden yaparız. Ve idrakımıza, gerçeğin aslından daha çok güveniriz.

    Yani önce şunu bir tespit edelim: Bizim idrakımız, gerçeği algılamamız, o kadar da gerçek değil. Bunu daha anlaşılabilir yapan bir hikaye de mevcuttur:

    Birkaç kör insan bir fili ellerler. Filin bacağını elleyen kör: “fil yuvarlak ve serttir” derken, filin hortumunu elleyen bir diğeri “fil, incedir ve sürekli oraya buraya uçar” der. Biz de aynen böyle, kendi resmimizi çizeriz. Algılayabildiğimiz azıcık şeye eklemeler yaparak, kendimiz bir resim yapar ve sonra da bunun gerçek olduğuna inanırız. Peki bu resmi hangi kriterlere göre biçimlendiririz?

    Şimdiye kadar öğrendiğimiz şeylere göre! Peki bizim en azından duygularımız sayesinde anlayabildiğimiz şeylerde durum nedir?
    Gerçekten algılayabildiğimiz “ufak bir miktar” olan yüzde sekiz ile ne yapıyoruz? Bunun hepsini algılayabiliyor muyuz?
    İdrak Edemediğimiz Şey, Bizim İçin Yoktur.

    Gerçeğin % 8’i olsa bile, her gün milyonlarca çeşit etki altındayızdır; Sesler, gürültüler, resimler, düşünceler, konuşmalar, müzik, şamata. Tehlikeli durumlara, heyecanlara reaksiyon gösteririz; mektupları, telefonları, e-postaları cevaplarız; kendimiz ve başkaları için kararlar veririz; kitaplar, dergiler okur, reklam bombardımanına tutuluruz, hayal kırıklıkları ve reddedilme durumları yaşar, diğer insanlarla iletişim kurarız. Her gün bilgi üzerine bilgi işlenmek zorundadır. Aslında, ancak çok azı hakkında gerçekten düşünürüz. Zira gerçekten düşünmek demek, bunun için zaman ayırmak demektir. Ama zamanımızda çok sınırlıdır.

    Bu sebeple de akıl, herşeyi işleyemez ve de işlemek istemez; bu durum da zaten kapasitesini aşardı.
    Akıl, bu yüzden de bazı şeylere kendisini kapatır. Kendini kapattığı şeyler de genelde, zaten tanıdığı ve bildiği şeylerdir. Mesela daha sonra sorulduğunda, bir otobüs durağında beklerken önünüzden kaç araba geçtiğini kesinlikle söyleyemezsiniz. Zira bu durum, bununla ilgilenecek kadar önemli değildir. Dikkatimizi gazeteye vermişizdir veya biraz sonra büroda yapılacak toplantıyı düşünmekteyizdir.

    Algılanabilir dünyanın sadece ufak bir parçasını bilinçli olarak algılayabiliriz. Ve bu, bizim kendimiz için önemli ve doğru bulduğumuz parçasıdır. Bilinçsiz olarak, saniyede tam 11.000 etki alır ve bunları istemesek de beynimizde depolarız. Bilinçli olarak, saniyede dokuz kadar etkiyi anlarız. Bunun anlamı, bilinçaltımızın, bizim haberimiz olmaksızın sayısız şey depoladığıdır. Üzerimize akan etkilerin, bilinçli olarak, sadece 1000/1 algılarız.

    Tüm şeylerin 100/8’inin de 1000/1’ini bilinçli olarak algılar ve bunu, her şeyi içeren gerçek olarak kabul ederiz.
    Yani yaşadığımız gerçek bizi saran tüm hakikat ile mukayese edildiğinde, kaybolacak kadar küçüktür. Dünyayı tüm büyüklüğü ile algılayamayız. Her gün bilinçli ve çoğu zaman bilinçsiz olarak, algılarımızı neye yönlendireceğimize karar veririz. Diğer şeyler, bizim için yoktur.

    Peki biz, bize daha fazla olanak sağlayabilecek, daha renkli bir gerçek içinde yaşamak, daha değişik görüşleri olan bir resim yapmak istersek ne yapacağız? Hayatımıza başka bir realite davet etmek istersek ne olacak?

    İlk yapılacak şey, şimdiye kadar algıladıklarımızdan çok daha fazla şeyin mevcut olduğu bilincine varmamızdır. Akıl, daha derin kademelerdeki şeyleri, en az üç kere okuduktan veya duyduktan sonra algılar. Bu aklımızın, ezberlediği düşünce kalıplarından kendisini kurtarmasına yardımcı olur.
    İkinci yapılacak şey, dikkatimizi, arzu ettiğimiz alanlara yönlendirmektir. Yani, hayatımızda istediğimiz değişik ve yeni şeylerin olabilmesi için, başka düşüncelerimize yoğunlaşmalıyız.

    TİTREŞİM FREKANSINI YÜKSELTMEK:
    Bu radyodaki bir kanalın değiştirilmesi gibidir. Olayları algıladığımız frekansımızın düğmesini birazcık oynatırız.
    Ama bunu nasıl yaparız? Mesela titreşimimizi güzel şeyler düşünerek, dua okuyarak veya pozitif affirmasyon, olumlama cümlelerini tekrarlamak bile düşünsel titreşimlerimizi, şimdiye kadar bilmediğimiz alanlara yükseltir ve bu sayede dıştaki, görünür dünyada ulaşılması mümkün olmayacak gibi görünen şeylerin hayatımıza girmesine olanak sağlar. Kendimizi, arzu edilen frekansa açmadıkça, onu anlayamayız da. Onu ne duyar, ne elleyebilir, ne de evimize davet edebiliriz. Doğru istemeyi arzu ediyorsak, kendimizi yeniliklere açmalıyız, yoksa gerçekleştiğini de anlayamayız.

    Gerçek olan, bir şeyi yeterince uzun bir süre bilincimizde muhafaza edersek, bunun dış dünyada da maddeleşmek zorunda olduğudur. Ancak ve maalesef bilincimiz, muntazamn enerji yayan tek merci değildir. İçimizde çok daha inatçı ve istekleri olan bir parçamız daha vardır; BİLİNÇALTIMIZ.

    Bilinçaltımız bir boykotçudur. Bu gerçeği şöyle açıklayalım: Eğer dileklerimiz olmuyorsa, çoğu zaman birinci dilekten daha güçlü ikinci bir inancımız vardır bu da bilinçaltımız da saklanmaktadır. Yani boykotçumuz. Bu ikinci inanç, mutlaka birinciye karşı çalışır ve de daha sürekli, daha büyük ve önemli bir azim ile. Dileğimizin gerçekleşmesi adına yaptığımız çalışmamızı bir kere dikkatlice incelersek görürüz ki, günde 10 dakika bu dileğimizle ilgilenmişizdir. Bu çalışmamızda dileğimize güç verir, belki iç gözümüzle hayal bile ederiz, yani vizyonumuza dahil eder, ama sonra tekrar gündelik yaşantımıza devam ederiz. Ama geriye kalan 23 saat 50 dakika bilinçaltı boykotçumuz bunun zaten olamayacağını, bunların zırva olduğunu, aslında zaten bu dileğimizi karşılayacak şeylerin bizim hakkımız olmadığına bizi inandırır. Zaten hep mağlup olmuşuzdur. Hep başkaları mutludur.

    Çoğu zaman, bilincimizdeki dileklerimizle bilinçaltımızdaki inançlarımız çok çelişkilidir, birbirine benzemez ve hatta birbirine muhaliftir. Dileğimizin gerçekleşmesine ramak kaldığında bile ne yapacağımızı bilemeyiz ve bu şans kullanılamadan uzaklaşır. Bu durumda insan, kendisi için çok yoğun bir biçimde birşey ister, ama içten içe bunu kabul etmeye hazır değildir.
    BEN DEĞİŞMEYE İSTEKLİYİM olumlaması bir kapı açar. Tüm gün bu olumlamayı gözlerimizin görebileceği bir yere koymalıyız hatta zihnimizi bir askı dolabı olarak düşünerek içerideki askılardan birine bu olumlamayı asmalıyız. Aklımız daima buna takılı kalırsa değişim başlar.

    Bu sırada önemli bir kaç etki vardır,
    • Doğru formül “ben…im” prensibidir. Çok para istediğinizde, “ben zengin olmak istiyorum” şeklindeki emir cümlesi kurmak çok yanlıştır. Doğru formül şöyle olabilir: “Ben hayatımda zenginliğe hazırım”, “Ben zengin ve mutluyum”,”benim için ayrılmış bir para zaten var ve hayatıma gelmek üzere yolda”
    • Doğru istemenin ve dilemenin turbosu Teşekkür etmektir. Dileğimizin sonunda “Amin” veya “teşekkür” diyerek mühürler ve kapatırız.
    • Her zaman, şimdiki zamanı kullanarak dileyin; gelecek zamanı değil. Sanki isteğinizin şimdi size verilmiş olduğunu düşünerek hareket edin.
    • İsteklerinizi kağıda yazın, böylece isteğiniz güçlenir. Doğru formüller “işim var”, “mutlu bir ilişkim var”, “ihtiyacım olan herşeye sahibim”, “ben sağlıklıyım”. olmalıdır.
    • “Herşey benim iyiliğim için olur” inancınızı kuvvetlendirerek içimizde minnettarlıkla birleştirmek bizi başka mucizelere götürür.
    • “Dilediğimiz her şeyin gerçekleşeceğini; bunun, bizim hakkımız ve hep emrimize amade olduğunu biliriz” anlamını irdelemek ve unutmamak.
    • “Şüphe” isteğin veya dileğin iptal edilmesi gibi birşeydir. Şüphe, aksini istemek gibi bir şeydir. Şüphe zaten birşey olamayacağı bilgisini yayınlar ve tüm siparişler iptal edilir.
    • Doğru istemek konusunda başarılı olmanın çok önemli noktasından biri isteğimiz gerçekleşene kadar hiç kimse ile bu konuda konuşmamaktır. Gevezelikle enerji etkisini yitirir.Unutmayın tüm büyük fikirler, ketumlukla oluşur.
    • Tesadüflere daima açık olun, evren sevkiyatı süpriz yollarla gönderir. Evren, isteğinizi gerçekleştirmek için her zaman en çabuk ve en kolay yolu bulur.
    • Sezgi, insanın kendisine izin vermesidir. Sezgilerinize güvenmeyi öğrenmelisiniz. İlk anda garip veya komik geliyorsa bile içinizden gelen ilk hareket veya karar daima doğru olandır. Tereddüt etmek enerjiyi tüketir.

    Son Olarak;
    Gerçek, çoğu zaman, dış dünyada istenilen şeyin iç dünyamızda hissedilen eksikliğidir.
    Mesela dileğim, “Beni şartsız sevecek birini istiyorum” şeklindeyse, bunun gerçekteki karşılığı, “Ben sevilmiyorum. Ben sevilmeye değer değilim. Ben kendimi sevmiyorum”dur. Yani çoğu kişi, sadece kendisini sevmediği için, kendisini şartsız sevecek birini ister.
    Bu dileğin temeli aslında: “Aşkı kabul etmeye açığım ve hazırım” cümlesi ile kapıyı açmaktır, sonra;
    “Ben, olduğum gibi sevilmeye değerim. Tüm isteklerimi ve hatalarımı kabul ediyor ve kendimi, şimdi olduğum gibi kabul ediyorum. Ben kendime özgüyüm, güzelim ve her gün kendi sevgime biraz daha yaklaşıyorum. Kendime duyduğum sevgim nedeniyle, beni aynı kendimi gördüğüm gözlerle görecek bir insanı çekiyorum. Ben kendi sevgimi ve başka bir insanın sevgisini kendime çekmek konusunda açık ve hazırım. Engellerime ve blokajlarıma, bundan sonra izin vermiyorum ve sevgi, benim içimde rahatlıkla akabilir. Sevginin hayatımda meydana çıkmasına açık ve hazırım”
    Bu bağlamda eğer kendimi kabul etmeden, beni sevecek birini isteyecek olsaydım, bana sunulan sevgiyi kabullenemeyecek bir durumda olurdum. Ancak içten hazır olursam, ihtiyacım olan şeylere izin verebilirim. O zaman aramama gerek kalmaz ve bulurum. Zira hazır olursak, bizim ihtiyacımız olan herşey bizi bulur.

    Unutmayın, Evrenle iş birliği yapmak, kendi başımıza didişmekten çok daha kolaydır. Doğru istemek bütün dünyamızı değiştirmekle kalmaz çünkü sonuçta aradığımız aslında daima SEVGİ’dir. Bizi mutlu eden hep SEVGİ’dir.
  • TÜMDENGELİM SANATI
    Beynin Çatı Katında Yolunu Bulmak:
    Olgulardan Tümdengelim Yapmak Farz edin siz Holmes'sunuz, ben de potansiyel müşteriniz, Maria. Geçtiğimiz yüz küsur sayfadan beri size birtakım bilgiler sunuluyor. Beni oturma odanızda otururken bir süre gözlemleseydiniz de üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri öğrenecektiniz. O yüzden şimdi bir durun ve düşünün. Bir insan olarak benimle ilgili ne biliyor olabilirsiniz bir tartın. Yazdıklarımdan yola çıkarak benimle ilgili vardığınız sonuç nedir? Şimdi olabilecek bütün cevapları tek tek yazmaya kalkışmayacağım ama alın işte sizi afallatacak bir tane: Sherlock Holmes adını ilk kez Rusça duymuştum. Babamın şömine başında okuduğu o hikayeler? Hepsi Rusça çevirileriydi, İngilizce orijinalleri değil. Şöyle ki, Amerika'ya daha yeni gelmiştik ve babamın bize okuduğu kitaplar da, bugün bile hala evdeyken birbirimizle konuştuğumuz dildeydi. Alexandre Dumas, Sir H. Rider Haggard, Jerome K. Jerome, Sir Arthur Canan Doyle: Hepsi adını ilk kez Rusçada duyduğum erkekler. Peki bunun konumuzla alakası ne? Cevabı basit: Holmes olsa benim söylememe gerek kalmadan ne alakası olduğunu anlardı. Elindeki gerçeklerden yola çıkıp araya biraz da son bölümde bahsettiğimiz hayal gücünden katarak hemen bir tümdengelim yapardı. Ve yöntemleriyle de ilk kez Rusçada karşılaşmış olduğumu hemen fark ederdi. Bana inanmıyor musunuz? Bütün unsurlar ortada, yemin ederim. Ve bu bölümün sonuna gelince, siz de Holmes gibi bu unsurları tek tek bir araya getirip, mevcut gerçeklerin tümüne uyum sağlayacak yegane açıklamayı yapabilecek durumda olacaksınız. Dedektifin üst üste defalarca tekrar ettiği gibi: Bütün yollara başvurduktan sonra geriye kalan, ne kadar inanılmaz da olsa, gerçek olandır. Ve böylece sonunda basamakların en cafcaflısına geçiyoruz: tümdengelim. Büyük final. Deli gibi çalışarak geçen bir günün sonunda patlayan havai fişekler. Düşünce sürecinizi nihayet tamamlayıp sonuca varabileceğiniz, kararınızı verebileceğiniz ya da yola çıkarkenki hedefiniz neyse onu yapabileceğiniz an. Her şey bir araya getirilip analiz edildi. Geriye bir tek hepsinin ne anlama geldiğini ve o anlamın sizin için ne ifade ettiğini görmek, ifade edilen şeylerden de mantıklı bir sonuç çıkarmak kaldı. İşte Albayın Ölümü'nde, Sherlock Holmes'un dudaklarından dökülen o ölümsüz satır; bebek işi. "Huylarını bilmek gibi bir avantajım var, sevgili Watson," dedi. "Gideceğin yer yakın olunca yürüyorsun. Uzak bir yere gideceksen mutlaka faytona biniyorsun. Şimdi çizmelerine bakarken, eski olmalarına rağmen, kesinlikle kirli olmadıklarını görüyorum. Dolayısıyla · son günlerde sürekli faytona binmeni gerektirecek kadar meşgul olduğundan eminim." "Mükemmel!" dedim heyecanla. "Bebek işi," dedi. "Bu da, mantıklı düşünen bir kimsenin, yanındakine son derece olağanüstü gelen bir cevapla ortaya çıktığı anlardan biri. Sebebi de çok basit, sırf öteki, tümdengelimin temelini oluşturan ufak ayrıntıları en başında gözden kaçırdığı için." Peki tümdengelimin aslında ortaya koyduğu şey nedir? Tümdengelim, beyninizin çatı katının son hamlesidir. Önceden biriktirdiğiniz tüm elemanları resmin tamamına anlam kazandıran, birbirine bağlı tek bir bütün halinde bir araya getirirsiniz. Beyninizin çatı katı, muntazam bir şekilde biriktirdiklerini size sırasıyla teslim eder. Holmes'un tümdengelimden kast ettiği şeyle, genel mantığın kabul ettiği tümdengelim aynı şey değil. Tümdengelim, genel bir prensipten yola çıkarak spesifik bir sonuca ulaşmaktır. Mesela bunun en ünlü örnekleri de şunlar olabilir: Her insan ölümlüdür. Sokrates bir insandır. Sokrates ölümlüdür. Ama Holmes'a göre bu, sonuca varmak için kullanılabilecek olası yollardan sadece biri. Fakat onun gözünde tümdengelim dendiği zaman işin içine birden fazla muhakeme şekli giriyor. Önemli olan tek şey, bir gerçekten yola çıkıyor olmanız ve alternatifleri eleyerek sonunda mutlaka doğru sonuca ulaşmanız.· İster bir suçu çözmeye çalışırken, ister bir konuyla ya da kendinizle ilgili bir karar alırken olsun, süreç temelde aynıdır. Bütün gözlemlediklerinizi -yani saklamaya ve çatı katınızın mevcut yapısına dahil etmeye karar verdiğiniz ve çoktan üzerinde kafa patlatıp hayal gücünüzle birlikte yeniden şekillendirdiğiniz şu çatı katı içeriğini- alır ve hiçbir şeyi atlamadan hepsini en baştan bir sıraya koyup, hem yaptığınız gözlemlerin tümüyle uyumlu hem de ilk sorunuza cevap veren olası yanıt hangisi, ona bakarsınız. Ya da Holmescu deyiş, muhakeme zincirinizi şöyle bir önünüze açar ve geride (inanılır ya da inanılmaz olması bir kenara) gerçek yanıt kalana kadar bütün olasılıkları tek tek denersiniz. Holmes bakın şöyle diyor bize: "Bu süreç imkansız olan her şeyi elediğini varsaydığın an başlar. Ondan sonra geriye kalan, ne kadar inanılmaz da olsa, gerçek olmak zorundadır. Geriye pekala birden fazla açıklama da kalmış olabilir. O zaman da yapılacak şey, birinden biri yeterince ikna edici olduğunu kanıtlayana dek hepsini tek tek test etmektir." İşte bu, bizim tümdengelim dediğimiz şey. Holmes'un deyimiyle de, "sistematize edilmiş sağduyu." Fakat sağduyu dediğiniz, öyle sandığınız kadar apaçık ya da genel bir kavram değil. Mesela Watson ne zaman Holmes'u taklit etmeye çalışsa, her seferinde çuvallıyor. Ve bu çok doğal. Şu ana kadar attığımız her adım doğru olsa bile, bizi son anda yoldan çıkarmasına engel olmak için Watson Sistemi'ni son bir kez daha geri püskürtmek zorundayız. Tümdengelim neden göründüğünden çok daha zor? Watson niçin dostunun izinden gitmeye çalıştığı her seferinde bu kadar sık çuvallıyor? Sıra son muhakemeye geldiğinde ne bize engel oluyor? Açık düşünmek için ihtiyacımız olan her şey elimizin altındayken neden genelde bunu başaramıyoruz? Aynı hatayı üst üste defalarca yapan Watson'ın aksine bizi bu kördüğümden kurtarıp adam gibi sonuçlar çıkarmamıza yardımcı olacak Holmes Sistemi'ni kullanabilmek için bütün bu zorlukları nasıl alt edebiliriz?
    Doğru Tümdengelimin Zorlukları: Direksiyon Başındaki İç Masalcımız Adı çıkmış bir hırsız üçlüsü, Abbey Çiftliği'ne, Kent'teki en zengin adamlardan biri olan Sir Eustace Brackenstall'un malikanesine göz koyuyor. Bir gece, herkesin uykuda oldugunu varsayan üç adam, sinsice yemek salonunun penceresinden eve giriyor. On beş gün önce soyup soğana çevirdikleri, yine aynı güzergahtaki diğer ev gibi bu lüks malikaneyi de ellerinden geldiğince yağmalamak için hazırlar. Ancak, Lady Brackenstall'un odaya girmesiyle bütün planları bir anda altüst oluyor. Kadının başına çabucak vurup, onu yemek masasındaki sandalyelerden birine bağlıyorlar. Tam her şey yolundaymış gibi dururken, duyduğu tuhaf seslerin nereden geldiğini araştırmaya çıkan Sir Brackenstall giriyor içeri. Maalesef o eşi kadar şanslı değil: Başına demir maşayı yiyip yere yığılıyor. Ama bayıldığı için değil, ölüyor. Üç hırsız çabucak raflardaki gümüşleri topluyor ama işledikleri cinayetin şokuyla çok bir şey yapamayıp evden çıkıyorlar. Çıkmadan önce de sinirlerini yatıştırmak için kendilerine bir şişe şarap açıyorlar. Ya da en azından olayın tek canlı şahidi Lady Brackenstall'un verdiği ifadeye göre böyle oluyor ama aslında Abbey Çiftliği Vakası'nda göründüğü gibi olan çok az şey var. Hikaye yeterince doğru gibi duruyor. Evin hizmetçisi Teresa, hanımefendisinin verdiği ifadeyi doğruluyor ve ortada olan tüm deliller hadisenin kadının anlattığı şekilde geliştiğini gösteriyor. Fakat tüm bunlara rağmen Sherlock Holmes'un aklına yatmayan bir şeyler var. "İçgüdülerim bana bu işte bir terslik olduğunu söylüyor," diyor Watson'a. "Yanlış ... Hepsi yanlış. Yemin ederim, yanlış." Sonra da başlıyor olası kusurları sıralamaya. Bunu yaparken de tek tek ele alındığında tamamen mantıklı gibi duran bütün detaylar, bir aradayken hikayenin doğruluğuna gölge düşürmeye başlıyor. Fakat Holmes, ancak sıra şarap kadehlerine gelince kesinlikle haklı olduğunu anlıyor. "Ve şimdi bütün bunların üstüne bir de şarap kadehleri ekleniyor," diyor arkadaşına. "Onları gözünün önüne getirebiliyor musun? " "Evet, hepsini gayet net görüyorum." "Bize dendi ki, ,. üç adam da şarap içmiş. Sence bu mümkün müdür? " "Neden olmasın? Üç kadehte de şarap vardı." "Aynen ! Ama tortu tek bir kadehte vardı. Bunu sen de fark etmiş olmalısın. Peki bu aklına neyi getiriyor? " "Doldurulan son kadehte tortu kalmasının doğal olduğunu." "Hiç de bile. Bir kere şişe tortu doluydu. Dolayısıyla üçüncü bardak tortu içindeyken, diğer ikisinin temiz olması çok mantıksız. Ve bu durumun iki açıklaması olabilir. Sadece iki. Birincisi, ya ikinci kadehi doldurduktan sonra şişeyi deli gibi salladılar ki bütün tortu üçüncü kadehe denk geldi ... Gerçi bu da pek inanılır gelmiyor bana. Hayır, hayır. Haklı olduğuma eminim." "Peki o zaman önerin nedir? " "Sadece iki kadeh kullanıldı. O kadehlerde kalan tortu da, içeride üç kişi olduğu izlenimini yaratmak için üçüncü kadehe döküldü." Watson şarabın fiziğinden ne anlar? Bence bir şey anladığı yok ama Holmes ona tortuyla ilgili soru sorduğunda hemen cevabı yapıştırıveriyor: Son doldurulan kadeh o olmalı. Şimdi mantık yeterince doğru gibi ama tamamen farklı bir kaynaktan geliyor. Bahse varım Watson, kadeh konusunu Holmes ona soruncaya kadar durup ikinci kez düşünmemiştir. Ama yine de büyük bir sevinçle, arkadaşının sorusuna karşılık gayet mantıklı bir yanıt veriyor. Watson, ne yaptığının aslında farkında bile değil ve Holmes onu durdurmasa, bu gerçeğe iyice tutunup onu orijinal hikayenin doğruluğuna dair bir kanıt olarak savunacak. Hikayenin kumaşındaki potansiyel bir gedik olarak değil. Holmes'un yokluğunda, Watson'ın masalcı yaklaşımı doğal ve içgüdüsel olan. Ve yine Holmes'un ısrarcılığının yokluğunda, sürekli bir hikaye yazma, yalan yanlış, hatta tamamen gerçekle alakasız hikayeler anlatma arzumuza karşı koymak gerçekten çok zor. Basitliği hepimiz severiz. Somut nedenler hoşumuza gider. Sebepler hoşumuza gider. Sezgisel his uyandıran şeyleri severiz (ki bazen hislerimizde de yanılabiliriz). Madalyonun öteki yüzüne bakarsak da, bu basitliğin ve nedensel somutluğun önüne çıkan her etkenden nefret ederiz. Belirsizlik, şans, rasgelelik, doğrusal olmayış ... Bütün bu unsurlar, bir şeyi çabuk ve (görünürde) mantıklı bir şekilde izah edebilme yeteneğimizi tehdit ederler ve bu yüzden de, her fırsatta onları elemek için elimizden geleni yaparız. Mesela kadehlerin berraklığında bir farklılık varsa, en çok tortu içeren kadehin en son doldurulan kadeh olduğunu düşünürüz. Ya da ne bileyim, ardı ardına basket atan birini görünce hemen deriz ki, adam şanslı gününde (şanslı gününde olma yanılgısı). Her iki örnekte de, yaptığımız gözlemlerin çok azından faydalanarak bir sonuca varıyoruz. Kadeh örneğinde, tek bir şişeye güveniyoruz, farklı bir durumda, başka bir şişeyle ne olur, hiç düşünmüyoruz. Basketbol örneğinde, herhangi bir oyuncunun oyunundaki esas değişkenlere güvenmek yerine, ki buna uzun vadeli dönemler de dahil, yalnızca kısa döneme güveniyoruz (küçük sayılar kanunu). Ya da başka bir örnek daha verelim, mesela yazı-tura atarken birkaç kere üst üste yazı geldiyse, artık tura gelmeye başlar diye düşünürüz (kumarbaz yanılgısı). Uzun vadede bakıldığında kısa sekansların ille de yarı yarıya dağılım göstermek gibi bir zorunluluğu olmadığını unutuyoruz. Bir şeyin neden olduğunu açıklarken ya da bir olayın muhtemel sebebine karar verirken, içgüdülerimiz bizi genelde yanlışa sürükler çünkü bizler her şeyin gerçekte olduğundan daha kontrol edilebilir, öngörülebilir ve üstünkörü de olsa belirgin olmasını isteriz. Ve işte bu tercihlerimiz, düşünürken fark etmeden yaptığımız hataların kökenini oluşturur. Holmes'un deyimiyle verilerin ötesinde ve hatta bazen de verilerin aksine iddialarda bulunup doğru olmayan çıkarımlar yaparız. Bir şeyler "mantıklı geldiğinde" onları başka gözle görmek inanılmaz zordur. W. J. Dünya Savaşı'ndan dönmüş bir gaziydi. Girişken, etkileyici ve espriliydi. Ayrıca ağır bir sara hastasıydı. Öyle ki, 1960'ta son derece radikal bir beyin ameliyatı olmaya karar verdi. Beynin sağ ve sol yarımküresinin arasında bulunan ve iki yarımkürenin birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan doku -yani korpus kallosurİı- kesilecekti. Geçmişte, bu tarz bir tedavinin sara nöbetleri üstünde büyük bir etkisi olduğu gözlemlenmişti. Eli kolu tutmayan hastalar, bir anda nöbetsiz bir yaşam sürer olmuştu. Fakat beynin doğal bağlantısallığında böylesi radikal bir değişimin bir bedeli var mıydı? W. J.'in ameliyat olacağı dönemde bu sorunun cevabını bilen kimse yoktu. Fakat, hemisferik iletişim üzerinde yaptığı çalışmayla tıp alanında Nobel Ödülü kazanacak olan nörobilimci Roger Sperry, bir bedeli olabileceği kanısındaydı. En azından hayvanlarda, korpus kallosumun hasarlanması iki yarımkürenin birbiriyle iletişim kuramaması demekti. İki yarımküre birbirlerinden tamamen bihaber haldeydi. Peki bu denli etkin bir izolasyon insanlarda da meydana gelebilir miydi? Yaygın kanıya göre bu sorunun cevabı koca bir hayırdı. İnsan beyni, hayvan beyni değildi. Bir kere insan beyni çok daha komplike, çok daha zeki, çok daha gelişmişti. Ve bunun en büyük kanıtı, bu ameliyatı geçiren ve hiçbir işlevini kaybetmeyen hastalardı. Bu ameliyatın frontal lobotomiyle bir alakası yoktu. Ameliyattan çıkan hastalarda IQ da, muhakeme becerisi de bol miktarda mevcuttu. Konuşma becerileri normaldi. Yankılanan kanı sezgisel ve doğru görünüyordu. Ama tabii ki yanlış şekilde yankılanıyordu. Kimse bu kanıyı bilimsel olarak test etmenin bir yolunu bulamamıştı: Doğruluğu kanıtlanmış gerçeklerin desteğinden yoksun bir temele dayandırılmış Watson tipi bir hikayeydi. Ta ki, Holmes'un bilimsel bir dengi resme dahil olana kadar: Sperry'nin laboratuvarındaki genç nörobilimci, Michael Gazzaniga. Gazzaniga, belirli zaman aralıklarıyla görsel uyarılar üreten ve daha da önemlisi bunu her iki gözün sağ ve sol kenarlarına ayrı olarak uygulayabilen (görüntülerin bu şekilde yandan sunulması, bilginin sadece iki yarımküreden birine gittiği anlamına geliyordu), takistoskop adında bir alet kullanarak, Sperry'nin korpus kallosumda meydana gelen hasarın iki beyin yarımküresi arasındaki iletişimi engelleyeceğiyle ilgili teorisini test etmek için bir yol buldu. Gazzaniga, ameliyattan sonra W. J.'yi test ettiğinde, ortaya çıkan sonuçlar çarpıcıydı. Haftalar önce yaptığı testte fırtınalar estiren adam artık sol görsel sahasına sokulan tek bir objeyi dahi tarif edemiyordu. Gazzaniga, sağ görüş alanında bir kaşık resmi çaktığında W. J. çabucak onun ne olduğunu söylüyor ama aynı resmi sol yandan gösterdiğinde hasta bir anda, özetle, kör oluyordu. Gözlerinde işlevsel olarak hiçbir sıkıntı yoktu fakat ne gördüğünü kelimeye dökebiliyor, ne de gördüğü şeyi hatırlıyordu. Peki ne oluyordu? W. J., Gazzaniga'nın sıfırıncı hastasıydı. Onun başını çektiği, baş harfleriyle simgelenen uzun bir isim listesi hep aynı yöne işaret ediyordu: Beynimizin iki yarısı birbirine eşit olarak yaratılmamıştır. Bir bakıma her iki yarımküre de görsel verilerin işlenmesinde görevli olsa bile, ana sorumluluk bir yarıya ait. Shel Silverstein'ın resmini hatırlarsanız, bu, ufacık bir pencereyle dış dünyaya açılan yarı. Fakat beynin öteki yarısı sadece bildiğini kelimelere dökmekten sorumlu, yani bir merdivenle evin geri kalan kısmına erişen oda. İki kısım birbirinden ayrılınca onları bağlayan köprü de ortadan kalkıyor. Tek taraf için mevcut olan bir bilginin varlığı öteki taraf için geçerli olmayabilir. Böylece beynimizde kendi deposuna, içeriğine ve hatta bazı durumlarda kendi yapısına sahip iki ayrı çatı katımız oluverir. Ve işte tam bu noktada işler iyice alengirli bir hal alıyor. Mesela böyle birinin sol gözünün kenarından bir tavuğun pençesini gösterip (ki bu da resim sadece beynin sağ yarımküresi -pencereli, görsel olan- tarafından işlenecek demek), sağ gözünün kenarından da karlı bir garaj yolu gösterir (ki bu da resmin sadece -iletişimi sağlayan merdivenin olduğu- sol yarımküre tarafından işleneceği anlamına geliyor) ve sonra da ondan gördüğüne en yakın olan resmi işaret etmesini isterseniz, iki el de ayrı şeyleri işaret eder: (Soldan gelen veriye bağlı olan) sağ el, bir küreği işaret ederken, (sağdan gelen veriye bağlı olan) sol el bir tavuğu gösterecektir. Şimdi ona bir de neden bu resimleri gösterdiğini sorun, kafasının karışması yerine size anında mantıklı bir açıklamada bulunacaktır: Kümesi temizlemek için kürek lazım. İşte beyni, ellerindeki çelişkiden akla yatkın bir anlam çıkaran koca bir hikaye yazmış. Halbuki gerçekte, bütün bu çelişkinin altında en başta gösterilen o iki sessiz resim yatıyor. Gazzaniga, beynin sol yarımküresine, doğal ve içgüdüsel bir şekilde sürekli sebep ve açıklama arayışıyla hareket eden, sol-beyin yorumlayıcı diyor. Herhangi bir açıklaması olmayan, ya da olsa bile en azından bizim beyinlerimiz için halihazırda bulunmayan şeylerde bile aynı arayış devam ediyor. Fakat bu yorumlayıcı aslında çok mantıklı şeyler söylese bile çoğu zaman fena yanılıyor. Watson'ın şarap kadehleri de bunun en uç örneklerinden biri. Ayrık-beyin hastaları, hikayelerle kendimizi kandırmakta, mantıklı olsa bile gerçekle uzaktan yakından alakası bulunmayan açıklamalar yaratmakta ne kadar maharetli olduğumuzun aslında en iyi bilimsel kanıtlarından biri. Fakat bu şekilde davranmak için ille de korpus kallosumumuzun alınmasına gerek yok. Biz zaten kendiliğimizden sürekli bunu yapıp duruyoruz. Yaratıcılıkla ilgili olan şu sarkaç çalışmasını hatırladınız mı? Hani şu deneklerin, deneyci, kordonlardan birini rastgele sallandırdıktan sonra problemi çözdüğü deney? Deneklere çözümü nereden akıl ettikleri sorulduğunda, bir sürü sebep sunmuşlar. "Geriye bir o kalmıştı." "Ucuna bir ağırlık bağlarsam kordonun öteki tarafa doğru sallanacağını fark ettim." "Olayı bir halata tutunup bir derede karşıdan karşıya geçmek gibi düşündüm." "Gözümün önüne daldan dala sallanan maymunlar geldi." Hepsi yeterince mantıklı. Hiçbiri doğru değil. Deneycinin yaptığı ufak hileden bahseden kimse yok. Hatta işin aslı açıklandıktan sonra bile deneklerin üçte ikisi, bunu görmediklerinde ısrar etmeyi sürdürmüş, çözümlerinin üzerinde hiçbir etkisi olmadığını iddia etmişler. Hem de çözüme ipucu verildikten ortalama kırk beş saniye sonra ulaşmış olmalarına rağmen. Dahası etki altında kaldığını itiraf eden üçte birlik kesimin bile yanlış açıklamalara karşı meyilli olduğu anlaşılmış. Tuzak olarak, çözüm üzerinde hiçbir etkisi bulunmayan, ikinci bir ipucu verildiğinde (pensenin kablonun ucuna sarılması), onları çözüme İten şeyin, onlara gerçekte yardımcı olan ilk değil de bu ikinci ipucu olduğunu öne sürmüşler. Zihinlerimiz sürekli birbiriyle alakasız elemanları bir araya getirip onlardan bütünleyici bir hikaye çıkarır. Bir şeyin sebebi olmazsa rahat edemeyiz. Dolayısıyla beyinlerimiz, bizden izin almadan kendi başına öyle ya da böyle bir neden çıkarır ortaya. Şüpheye düştüğümüzde, beyinlerimiz kendine en kolay yolu seçer. Çıkarımlardan genellemelere kadar muhakeme sürecinin her aşamasında da aynı kolay yoldan devam eder. W. J., Watson'ın şarap kadehleriyle yaptığı şeyin yalnızca daha ekstrem olan bir örneği. Her iki örnekte de spontane gelişen bir hikaye kurgulama ve ardından da sözde bütünleyici oluşundan başka hiçbir dayanağı bulunmamasına rağmen bu hikayeye karşı katı bir inanç söz konusu. İşte bu, bir numaralı tümdengelim problemi. Bütün malzemeler önümüzde hazır, alınmayı bekliyor bile olsa, bilerek ya da bilmeyerek bir kısmını göz ardı etme olasılığımız da ayrı bir gerçek. Hafıza kesinlikle kusursuz değildir ve değişime, etki altında kalmaya son derece açıktır. En başında son derece doğru olan gözlemlerimiz bile sonunda hatırladıklarımızı ve buna bağlı olarak da tümdengelim muhakememizi sandığımızdan çok daha fazla etkileyebilir. İster boyutundan ötürü (belirginlik), isterse sırf oldu diye (yakın zamanda gerçekleşme) veya tamamen konuyla alakasız şeyler düşündüğümüz için dikkatimizi çeken bir şey olduğunda, muhakememizi çok fazla etkilemesin ve doğru bir tümdengelim için şart olan diğer detayları bize unutturmasın diye dikkatli olmak zorundayız. Ayrıca, cevap verdiğimiz sorunun başlangıçta sorduğumuz, baştaki hedeflerimiz ve motivasyonumuz tarafından bildirilen sorunun aynısı olduğundan da emin olmak zorundayız. Artık düşünce sürecinin sonuna yaklaştığımız için bize bir şekilde daha münasip, anlaşılır ya da kolay gelen bir soruyu yanıtlıyor olmamalıyız. Lestrade ve diğer dedektifler, bütün deliller aksini gösterirken bile neden inatla yanlış adamları hapse atmaya devam ediyor? Elle tutulur yeri kalmadığını göremiyormuş gibi neden inatla asıl hikayelerini zorlamayı sürdürüyorlar? Aslında cevap çok basit. İçimize ilk doğanın yanlış olduğunu itiraf etmeyi sevmeyiz ve bunu itiraf etmek yerine sezgilerimize ters düşen şeyleri görmezden gelmeyi yeğleriz . Hatalı tutuklamaların Canan Doyle'un dünyasının dışında da bu kadar yaygın olmasının nedeni bu olsa gerek. Tek bir hata ya da bizim o hatalara verdiğimiz isimler, genel olarak fikrin kendi kadar mühim değil: Genelde bilinçli çıkarımlar yapmayız ve bir şeyin üzerine cila çekip direkt sonuca atlama arzusu bitiş çizgisine yaklaştıkça daha da güçlenir. Kendiliğimizden ürettiğimiz hikayeler o kadar büyüleyicidir ki, onları görmezden gelmek ya da aksini iddia etmek bize zor gelir. Bize yegane yanıta ulaşana kadar bütün alternatifleri tek tek irdelememizi, önemli olanı ikincil olandan, olası olmayanı imkansız olandan ayırmamızı dikte eden sistematize edilmiş Holmes sağduyusunun önüne set çeker. · Ne demek istediğimizi basit bir örnekle açıklamak için şu aşağıda verdiğim sorulara bir bakın. Sizden aklınıza gelen ilk cevabı bir kenara yazmanızı istiyorum. Hazır mısınız? 1. Bir beyzbol sopasıyla bir tane topun maliyeti toplamda 1,10$. Sopa toptan 1,00$ daha pahalı. Topun fiyatı nedir? 2. 5 makine 5 dakikada 5 parça üretiyorsa, 100 makinenin 100 parça üretmesi ne kadar sürer? 3. Bir gölün üzerinde küçük bir nilüfer öbeği var. Bu öbeğin büyüklüğü her gün iki katına çıkıyor. Bütün gölün nilüferle kaplanması 48 gün sürüyorsa, nilüferlerin gölün yarısını kaplaması kaç gün sürer? Az önce Shane Frederick'in Bilişsel Yansıma Testi'ne (CRT-Cognitive Reflection Test) katılmış oldunuz. Sizin de çoğu insandan bir farkınız yoksa muhtemelen şu cevaplardan en az birini yazmış olmanız gerek: birinci soru için 0,10$; ikinci soru için 100 dakika ve üçüncü soru için 24 gün. Ve bu cevapların hepsi yanlış. Fakat yanlış cevabı vermiş olsanız bile sanmayın ki yalnızsınız. Bu sorular Harvard'lı öğrencilere sorulduğunda doğru cevap ortalaması 1,43'müş. (Öğrencilerin yüzde 57'si ya sıfır ya da sadece bir doğru cevap verebilmiş.) Princeton'da da hikaye aynı: 1,63 doğru ortalaması ve sıfır ya da bir tane doğru cevap bilen yüzde 45'lik bir kesim. Hatta MIT'de bile skorlar mükemmel olmaktan çok uzakta: Ortalama 2,18 doğru, neredeyse çeyreğe yakın, yüzde 23'lük bir kesim de ya hiç ya da bir tane doğru bilmiş. Bu "basit" problemler anlayacağınız hiç de ilk bakışta göründükleri kadar apaçık değiller. Doğru cevaplar ise şöyle: 0,05$, 5 dakika ve 47 gün. Eğer kendinize bir dakika ayırıp düşünürseniz, cevapların nereden geldiğini de göreceksiniz. Hatta kendi kendinize, Tabii ya, bunu nasıl kaçırmışım? bile diyebilirsiniz. Basit. Bizim emektar Watson Sistemi bir zafere daha imza attı. En baştaki cevaplar içgüdüsel olarak insanı cezbeden, durup bir dakika düşünmediğimiz takdirde çabucak, kendiliğinden aklımıza geliveren cevaplar. Hemen bazı elemanların belirginliğine aldanıp (ki bu elemanlar özellikle göze çarpacak şekilde, kasıtlı olarak ayarlanıyor), bütün elemanları adil ve doğru bir biçimde değerlendirmeyi atlıyoruz. Akıllı stratejiler (kısaca; iki soru birbirine benzediği için anlaşılır olan soruyu, daha zor ve zaman alıcı bir alternatifle değiştirmek) yerine, dikkatsiz, motamot stratejilere başvuruyoruz. Özetle, aklımıza gelen ilk cevaptaki bir unsuru devam ettirip, mevcut problemi çözmemiz için gereken asıl doğru stratejiyi bulmaya çalışmıyoruz. Zira sonradan aklınıza gelecek olan o ikinci cevaplar için Watson Sistemi'nin atik yanıtlarını bastırıp Holmes'un konuya bir el atmasına izin vermeniz lazım. Holmes Sistemi'nin düşünmesine, ilk sezgimize mani olarak onu doğru şekilde düzeltmesine izin vermemiz gerekiyor. Fakat özellikle de en başta gereken düşünme kısmı bizi yorduğu için bu yönteme başvurmak için pek de can atmıyoruz. Baştan sona kadar aynı motivasyon ve farkındalıkla hareket etmek gerçekten çok zor. Dümeni Watson'a bırakıp bilişsel kaynaklarımızı muhafaza etmeye başlamaksa çok daha kolay. CRT, gerçek hayatta karşılaştığımız problemlerden çok uzakmış gibi dursa da, mantık ve tümdengelimin devreye gireceği birçok durumda ortaya koyacağımız performansa son derece dikkat çekici bir ayna tutuyor aslında. Hatta bu testin sonuçları, bilişsel yetenek, düşünme eğilimi ve yürütme fonksiyonu gibi ölçümlere göre çok daha belirleyici. Şu üç soruda sergilenen iyi bir performans, yaygın birçok mantık hatası karşısında kişinin dirençli olduğunu gösteriyor. Ki bu durumu da bir bütün olarak değerlendirdiğimizde, kişinin mantıklı düşünme temellerine bağlı olduğunu söyleyebiliriz. Hatta CRT, bölümün başında gördüğümüze benzer şekilsel tümdengelim problemleri -Sokrates'li olan- karşısındaki mantık yürütme becerimizi de öngörebiliyor. Mesela bu testte başarısız olduysanız; bütün canlılar su isterse ve güller de su istiyorsa, o halde güller de canlıdır deme ihtimaliniz çok yüksek. İhtiyaç duyduğunuz tüm ipuçları önünüze dizilmiş vaziyette olsa bile hemen sonuca atlamak, mantıklı hikayeler yerine seçici hikayeler yazmak son derece yaygın bir gerçek (ama birazdan göreceksiniz, tamamen kaçınılabilir bir durum). Asıl sıradışı olan, son ana kadar her şeyi tek tek mantık süzgecinizden geçirip, sürecin sonlarına doğru savsaklamamak. Bir kere mantığın en basit dışavurumundan bile keyif almayı öğrenmemiz lazım. Harcanan onca emekten sonra tümdengelimi sıkıcı veya aşırı basit olarak değerlendirmememiz lazım. Ve işte bu, hakikaten zor bir görev. Akgürgenlerin Esrarı'ndaki giriş cümlesinde Holmes bize şöyle bir hatırlatmada bulunuyor: "Sanatı, sırf sanat olduğu için seven biri, sanatın en basit, en önemsiz dışavurumundan bile büyük keyif alır ... Eğer sanatımın tam anlamıyla hakkını vermek istiyorsam, bunun nedeni kişisel değil. Bu beni aşan bir şey. Suç dediğin evrenseldir. Mantık ise nadir." Peki niye? Mantık sıkıcıdır. Herhalde bu kadarını çoktan anladığımızı düşünüyoruz. Ve işte asıl gerçek mücadele de bu yerleşmiş fikri aşabilmenin altında yatıyor. Önemli Olanla İkincil Olanı Birbirinden Ayırmayı Öğrenmek Peki çıkarım yaparken doğru yolda ilerlediğinizden, daha en başından muhteşem bir şekilde yoldan çıkmadığınızdan nasıl emin olursunuz? Bu durumu nasıl güvence altına alırsınız? Sherlock Holmes, Albayın Ölümü'nde, Watson'a yeni bir vakayı, Albay James Barclay cinayetini anlatıyor. Bulgular gerçekten de ilk bakışta hayli enteresan görünüyor. Barclay ve eşi Nancy'nin, oturma odasında kavga ederken sesleri duyulmuş. Çiftin mutlu bir birlikteliği olduğu için bu kavga bile zaten tek başına ayrı bir olay. Fakat olayı asıl şaşırtıcı kılan, hizmetçinin salon kapısını kilitli halde bulması ve kapıyı çaldığında içeriden hiç ses gelmemesi. Bunun üstüne bir de defalarca kulağına çalınan şu isim var - David. Son olarak, en çarpıcı bulgu da şu: Bir şekilde Fransız pencerelerden içeri girmeyi başaran faytoncu hiçbir yerde anahtar bulamıyor. Hanımefendi baygın bir halde koltukta yatmış, beyefendi de kafasının arkasında bir kesik, yüzünde de korku dolu bir ifade, ölü olarak yere yığılmış. Ve kilitli kapının anahtarı ikisinin de üstünde değil. Peki bütün bu parçalardan çıkacak anlam nedir? Holmes, "Bütün bilgileri topladıktan sonra, şöyle birkaç pipo eşliğinde onların üstünden geçip, ikincil olanla önemli olanı birbirinden ayırmaya çalıştım," diyor doktora. Ve işte bu doğru bir tümdengelimin ilk adımıdır: Vereceğiniz hüküm için önem teşkil edenle ikincil olan faktörleri birbirinden ayırmak ve kararınızda yalnızca ana etkenlerin rol oynadığından emin olmak. Bill ve Linda adında iki insan hakkında yapılan şu tarifleri bir değerlendirin. Tariflerden sonra çeşitli meslek ve hobilerin yer aldığı bir liste geliyor. Sizin göreviniz ise, Linda ve Bill'le ilgili verilen tarifi en iyi temsil edecek şekilde listeleri sıraya koymak. Bili otuz dört yaşında. Zeki ama hayal gücünden yoksun. Takıntılı ve genel olarak yaşam sevinci yok. Okulda en iyi dersi matematikti ama sosyal derslerde zayıftı. Bill hobi niyetine poker oynayan bir hekim. Bill bir mimar. Bill bir muhasebeci. Bili hobi niyetine caz müziği yapar. Bili bir gazeteci. Bili hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci. Bili hobi niyetine dağcılıkla ilgilenir. Linda otuz bir yaşında. Bekar, dobra ve çok zeki. Felsefe dalında yüksek lisans yapmış. Öğrencilik yıllarında ayrımcılık ve sosyal adalet konularıyla yakından ilgiliymiş ve ayrıca nükleer-karşıtı gösterilerde de yer almış. Linda bir ilkokul öğretmeni. Linda bir kitapçıda çalışıyor ve yoga derslerine gidiyor. Linda feminist hareketinde aktif biri. Linda kamuda çalışan bir psikiyatrist. Linda Kadın Seçmenler Ligi'nin bir üyesi. Linda bir bankada gişe memuru. Linda bir sigorta mümessili. Linda bir bankada gişe memuru ve feminist hareketinde aktif biri. Kendi sıralamanızı yaptıktan sonra, şimdi özellikle şu cümle çiftlerine bir bakın: Bili hobi niyetine caz müziği yapar ve Bili hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci. Linda bir bankada gişe memuru ve Linda bir bankada gişe memuru ve feminist hareketinde aktif biri. Bu çiftlerdeki hangi cümleye daha yüksek olasılık verdiniz? Bahse girerim, her ikisinde de en son seçeneğe vermişsinizdir. Eğer öyleyse, siz de çoğunluktasınız ve büyük bir hataya düşmüşsünüz. Bu egzersiz aynen Amos Tversky ve Daniel Kahneman'ın şu anda anlatmaya çalıştığımız şeyi örneklemek için 1983 yılında hazırladıkları bir yayından alındı: Konu, önemli detaylarla önemsizleri birbirinden ayırmak olunca maalesef pek de matah bir başarı sergilemiyoruz. Araştırmacıların denekleri, aynı listelerle karşı karşıya kaldıkları zaman, demin sizin de düştüğünüzü söylediğim hatanın aynısını üst üste defalarca tekrarlamışlar. Yani Bill'in hobi niyetine caz müziği yapan bir adamdan ziyade hobi niyetine caz müziği yapan bir muhasebeci, Linda'nın da bankada gişe memuru olmak yerine feminist bir gişe memuru olmasının daha yüksek ihtimalli olduğunu öne sürmüşler. Mantıken baktığınızda aslında hiçbiri anlamlı değil: İki parçadan oluşan bir cümle grubu, onu bir araya getiren parçalardan daha mantıklı olamaz. Zaten en başında Bill'in caz müziği yapmasına, Linda'nın da bankada gişe memuru olduğuna ihtimal vermediyseniz, sırf Bill bir muhasebeci, Linda da bir feminist olabilir diye düşündüğünüz için ilk hükmünüzü değiştirmemelisiniz. İhtimal vermediğiniz bir olgu veya bir olay, ihtimal verdiğiniz bir şeyle birleşince bir anda mucizevi bir şekilde ihtimal kazanmaz. Ve yine de katılımcıların yüzde 87'si Bill'in senaryosu, yüzde 85'i de Linda'nın senaryosu için aynen bu hükmü vermiş ve bu süreçte de şu meşhur çakışma yanılgısına düşmüş. Hatta sınırlı sayıda seçenek varken bile aynı hatayı yapmışlar: birbiriyle ilişkili yalnızca iki seçenek sunulduğunda bile (Linda bir bankada gişe memuru ve Linda feminist bir gişe memuru) katılımcıların yüzde 85'i, hala ikili cümleye, tekli örnekten daha fazla ihtimal vermiş. Hatta insanlara cümlelerin ardında yatan mantık izah edildiğinde bile vakaların yüzde 65'inde doğru olan kapsamsal mantık (feminist gişe memurları, gişe memuru sınıfında yer alan spesifik bir altküme, dolayısıyla Linda'nın feminist bir memurdansa sadece sıradan bir banka memuru olma olasılığı daha yüksek) yerine tercihlerini yanlış olan benzeşim mantığından (Linda feminist birine benziyor, o yüzden bence onun feminist bir gişe memuru olma olasılığı daha yüksek) yana kullanmışlar. Hepimizin karşısına aynı bilgi ve özellikler çıkarılabilir ama onlardan çıkardığımız sonuçlar ille de birbirinin aynı olmak zorunda değildir. Beyinlerimiz olayları bu tarz bir ışık altında değerlendirmeye uyumlu değil. Dolayısıyla burada yaptığımız hatalar da aslında oldukça mantıklı. Konu şans ve olasılık olunca, naifçe mantık yürüten insanlara dönüşme eğilimindeyiz. (Yaptığımız çıkarımlarda şans ve olasılığın ne kadar büyük rol oynadığını hesaba katınca da, bu kadar sık çuvallamamız hiç de o kadar büyük bir sürpriz değil.) Buna olasılık tutarsızlığı deniyor ve gayet doğal bir şekilde çabucak kendimizi kaptırdığımız şu aynı pragmatik masalcılıktan geliyor. Ki bu aslında çok daha derine inen, sinirsel bir açıklaması bulunan bir eğilim. Hatta bir bakma W. J. ve ayrık beyne kadar indiğini bile söylemek mümkün. Daha basit bir dille ifade etmek gerekirse, olasılığa dayalı muhakeme sol yarımkürede lokalize olmuş gibi dururken, tiimdengelim daha çok sağ yarımkürede aktif olan bir işlem. Diğer bir deyişle, mantıklı çıkarımların değerlendirildiği sinirsel alanla, bir olgunun gözleme dayalı inandırıcılığını araştıran sinirsel alan farklı yarımkürelerde bulunuyor olabilir. Bu da, sözel ifadelerdeki mantıkla şans ve olasılık değerlendirmesi arasında koordinasyon sağlamayı zorlaştıran bir bilişsel mimari. Biz de bu yüzden çeşitli talepleri bir araya getirip bütünleştirmekte her zaman pek de başarılı değiliz ve genelde bunu doğru düzgün yapmayı beceremesek bile, kesinlikle mükemmel bir iş çıkardığımıza olan inancımızdan asla vazgeçmeyiz.
  • 622 syf.
    SPOİLER.. YAZANA DEĞİL OKU(ma)YANA

    OKU'YU DA YANLIŞ OKUDUK İYİ Mİ

    Rabbimizin kelamına bugün kıymet verenler çok azaldı. Zenginler her şey yolunda deyip Kur'an'a bakmıyor iken diğerleri de açız diyererek Kur'ân'a sahip çıkmıyor. Lakin Kur'ân'ın bir ayeti dünyanın bütününden daha değerlidir. Aç kalmaktan değil, Allâh'la arayı açmaktan korkalım.
    Kur'ân'ı Kerim'i adet kabilinden okuyoruz. O bizimle her an konuşuyor. Oradaki sözler kimedir Kaç ayet "Ey iman edenler" diye başlar duymaz mısın. Kur'an Hz. İnsana idi bilmez misin

    Okumadığın gün karanlıktasn ve bu karanlıkta hiçbir şey meşru değil. Aydınlanmak için tekrar tekrar okumak lazım bir adı da Nûr olan bu kitabı. Çünkü her şey değişiyor, sorunlar artarak çoğalıyor. Mesela 21. yüzyılın modern çağında artık helvadan yapılan putlarımız yok ama Ana-baba, evlat, eş; Ev, araba, eşya putumuz var. Okuduğumuz öylesine muciz bir kitap ki dünya değişse de o tek bir kelime bile değişmeden tüm sorulara bir cevap verebiliyor. Zaman yaşlandıkça Kur'an-ı Kerim gençleşmekte.. Bunun için sürekli okumalıyız..

    BAŞINDAN NE KADAR YÜKSEKTE O KİTAP
    Baş ucu kitabı dediğiniz meşhur kavram var ya işte bu kitap öyle bir kitap olmalı.. Öyle okudum bitti deyip birde saygı duyuyorum diyerekten yükseklere asıp gözden uzak tutmak yok. Yüksek raflarda değil baş ucunda duracak, durmalı. Çocukların bile ulaşabileceği İnsan mesafesinde kalmalı.
    Asıl olması gereken saygı budur.

    KUR'AN'A SAYGI MI SAYGISIZLIK MI
    Aman yükseğe koy, abdestsiz sakın dokunma, göbeğinin üzerinde tutmazsan çok günah, aman telefona da Kur'an yüklenir mi nerelere giriyorsun onunla vs. vs. Sadece bunlar öğretildi bize. Bizi böyle saygı diye diye uzaklaştırdılar, soğuttular Kur'andan. Yanlış anlaşılmasın bunlar yapılmasın demiyorum ama Kur'an'a saygı sadece bunlarla kısıtlı kalmasın. Asıl saygısızlık onu anlamamak, onu okumamaktır. Abdestsiz dokunmaktan daha günahtır ilk ayeti OKU olan bu kitabı hiç okumamak veyahut anlayarak okumamak, anlayıp hayatına uygulayamamak...

    PEKİ NASIL OKUMALI
    İkra’ bismi rabbikellezi hâlak.” Yani, “Yaratan rabbinin adıyla oku.” Buradaki OKU bizim anladığımız oku ise Hz. Muhammed(sav) neden ümmi idi yani okuma yazma bilmiyordu? Efendimiz(sav) ne cevap verdi oku denilince birde bunu sorgulamak gerekir. Tabikide cevabı "ben okuma bilmem" oldu. Yani ilk ayet OKU'ya karşılık ilk sünnet BEN BİLMEM oldu.

    Meşhur dil alimi Halil b. Ahmed diyor ki:
    İnsanlar dört kısma ayırılır:
    1. Bilir ve bildiğini de bilir. Bu kişi alimdir. Ona tabi olunuz.
    2.Bilir, fakat bildiğini bilmez. Böyle bir kimse uykudadır; onu uyandırınız.
    3. Bilmez ve fakat bilmediğini de bilir. Böyle bir kişi irşada muhtaçtır. Onu irşad ediniz.
    4.Bilmez, fakat bilmediğini de bilmez. Böyle bir adam kara cahildir. Ondan kaçınız.
    Peki, biz hangi kategoriye aidiz sorgulamak lazım. Sorsan hepimizin her şeye vereceği bir cevap var. Bilmediğimizi bilmiyoruz!!
    Bilmemek ayıp olmasın öğrenmemek ayıp olsun. Efendimiz ben bilmem deyince ona söylenene bakınız, ne muhteşem bir yanıt: "Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O Rabbin ki, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku. Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretendir."

    Peki O ne OKUdu??Bu ilk emir, Efendimiz(asm)'i okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye başlamış, hem manasıyla ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden Allah'ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü tutmak şeklinde anlatmıştır. İster bir muciz kitabı okusun ister şu kâinat kitabını okusun “yaratan rabbinin adıyla” okumaktır OKUdan kasıt. Hz. Peygamberimiz her şeyi “Rabbinin adıyla” okuma gayretiyle yaşamış, kâinat kitabını, fıtrat kitabını ve Kur'an'ı en güzel o okumuş, bizden de böyle bir OKUma beklemiştir. Kitabın kitap olması için, gerçekten yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak için de mutlaka yazı şart değildir.. Okumak isteyene herşey kitaptır..

    "Denizde, akıp giden ve dağlar gibi gemiler, O’nun âyetlerindendir." Şûra/32 ayetinde olduğu gibi OKUnacaklar sonsuz okumak isteyenee..

    KİMİN MEALİ OKUNMALI, ARAPÇA MI TÜRKÇE Mİ OKUNMALI
    Kimin mealini okuduğunuz önemli değil demiyorum ancak farklı şahısların meallerine de bakmakta yarar vardır. Ben Elmalılı meali ile başladım, gayet sade ve anlaşılır idi. Okunan meal beşer ürünüdür. Bir sorun varsa bu İslam'dan değil insandan kaynaklıdır. Ancak şunu da unutmamak gerekir ki okuduğumuz metnin aslı Allah’ın kelamıdır. Ve bunun için onu dikkatle, özenle ve düşüne düşüne okumak gerekir. Okurken acele etmemeli, bu konuda sabırla ilerlemelidir. Sabır bizi peşin hükümlülükten ve acele yargılardan korur. Ayrıca Kur’an’ı, kendi düşüncelerimizi veya yaptıklarımızı meşrulaştırıcı bir araç olarak görmemek böyle okumamak gerekir. Kur’an mealini tekrar tekrar okuduğunuzda birçok yanlış anlayışınızın zaman içerisinde düzelmiş olduğuna da şahit olacaksınız.
    Kur’an’nın Arapçasını okumak ibadettir sevabı yeter de Mealini okumak zaman israfı mı?
    Allah diyor ya akletmez misiniz. İşte aklını az biraz kullanan için fetvaya falan da gerek yok, ne yapılması gereken ortadadır.

    NE Mi
    Arapçasını okumak, dinlemek, dinleyip takip etmek hepsi mükemmel haz verir Müslüman olan her insana. Ayrıca Arapçasını okumak ibadettir. Mealini okumak ise ilim tahsil etmektir ve ibadeti güçlendirmektedir.
    Teşbih de hata olmaz derler. Hatamız olursa da affola..
    Yabancı bir müziği Türkçe'ye çevirseniz aynı duyguları yaşatır mı size? Vereceği hazlar arasında milyon fark olacaktır. Buna karşı çıkmak işten bile değildir. Amaaa dinlediğiniz müziğin sözlerini bilmek istersiniz, merak edersiniz değil mi? Kimse değerlerine, kültürüne veya dini hassasiyetlerine aykırı olan bir şeyi anlamasa bile dinlemez. Pekii müziğin ne anlattığını öğrendikten sonra (misal çok hoşunuza gidecek manalar içeriyorsa) yine aynı şekilde mi dinlersiniz o müziği. Anlayarak dinlediğinizle anlamayarak dinlediğiniz bir olur mu hiç
    Başka bir benzetme de şu olsun: Tesettürlü olmayan hanım kardeşlerim " kapalıların da neler yaptığını görüyoruz, benim başım açık ama en azından kalbim temiz, vicdan sesim yüksek" demelerine karşın; kapalı hanım kardeşlerimin "ben yanlışlar yapsam da en azından Allah'ın bir farzını yerine getiriyorum" demesi gibi bir durum. Şöyle tarafsız bakınca her birinin haklılık payı var gibi ama eksikkkk. Kur'an okumak da işte aynen böyledir. Arapça okumak ibadet olsa da onu anlayıp hayatına nakşetmediğin sürece eksik kalacaktır. Zaten İslam dini her anlamda bütünlük dini değil midirMüslüman dinini bilgi, duygu, tefekkür, eylem ve temsil boyutlarıyla bir bütün hâlinde yaşadığı zaman inancın içsel ve dışsal tezâhürlerine sahip olabilmektedir. İslâm'ı güzel yaşamak için onu samimiyetle benimsemiş olmanın yanında doğru anlamış olmak da lazımdır. Yanlış veya eksik bir bilgi ve anlayış üzerine tam ve mükemmel bir hayat binâ etmek mümkün olmasa gerek. Diğer yandan din amele ve eyleme dönüşmek zorundadır. “Duyduk ve uyduk” âyetinde olduğu gibi tereddütsüz bir teslimiyetin olması gerekmektedir. İslâm'ın güzel yaşanması uygulanıyor olmasıyla doğru orantılıdır. Müslüman'ın inandığı değerlerle barışık yaşaması, inancıyla yüzleşmesini gerektirmektedir. Muhammed Sûresi'nde¸ iman edenlere tekrar iman etmeleri kendilerini bir inanç sorgulamasına tâbi tutmaları emredilmektedir.

    Kuru dinî bilgiler de hakikat arayışımızda yetersiz kalmaktadır. Bilginin eyleme dönüşmesi, ilmin amelle bütünleşmesi, öğrenilen dinî hakikatlerin uygulanması¸ dinî bilginin içselleştirilmesi dinin hayatiyeti için vazgeçilmezdir.

    Yaşanmayan din¸ kör ve topaldır. Hayata aksetmeyen, inananı yönlendirmeyen din anlamlı sonuçlar vermeyecektir. Yapılan araştırmalar, Türkiye Müslümanlarının genelinde Kur'ân meâlini bir kez de olsa okuyamamış olmaları inandıkları Kutsal Kitab'ın farkında olamayışları, insanlığa rahmet olarak gönderilen İslâm'ın rahmet atmosferine bürünemeyişlerine sebep olmaktadır.


    İslâm namaz, oruç, hac ve zekâtın madden ya da fiziken yerine getirilmesinden ibaret değildir. İslâm'ın öngördüğü tesettür¸ kılık kıyâfet, şekle bürünmek de Müslüman kimlik açısından yeterli değildir. Elbette İslâm'ın şeklî unsurları ve zâhirî hükümleri vardır. Ancak onları besleyen bâtınî boyutları da bulunmaktadır. İslâm sadece zâhirî ve şeklî emirler vermekle yetinmez¸ İslâm sadece sözde ve şekilde kalırsa çıplaktır. onun aslı ve esası Allah'ı¸ Rasûlullah (s.a.v)'ı sünnetini ve yolunu bilmektir. Buda Kur'an-ı Kerim'i tüm boyutlarıyla OKUyup anlamaktan, hayatımıza tatbik etmekten geçer. Aksini düşünmek ve o şekilde yaşam sürdürmek yanlıştır. Hepimizin üzerine düşen, İslâm'ı bütün incelikleriyle öğrenmek¸ eksik bilgilerimizi gidermek, taklidden tahkike doğru yol almak ve İslâm'ın nesilden nesle aktarılmasında gayretli davranmaktır. Unutmayalım Kur'an'sız olan insan kör, sağır, dilsiz ve dinsizdir.

    Son olarak sevgili Müslüman 1k cemaati!!
    Şimdi şu söyleyeceklerimi gözlerini kapa ve yaşa..Çoook uzaklardan pek tanınmış sizin de çok sevdiginiz bir yazar gelse kapınızı çalsa, sadece sana özel bir kitap yazıldığını söylese ve sana bu kitabı getirmek için memleketinden kovulduğunu, ayaklarına sayısız dikenlerin battığını, taşlanıp, hor görüldüğünü anlatsa.. Ve dese ki nice savaşlardan geçtim, sevdiklerimi kaybettim sana bu kitabı ulaştırmak için. Senin için geldim, sana geldim dese.. İlk kelimesi OKU olsa bu kitabın, yazarı yazarların en yücesi olsa ve sana bu kitabı getiren O yazarın en Sevgilisi olsa..Yüz mü çevirirsin yoksa O'na hicret eden bir Kureyş de sen mi olursun?

    Senin mektubunu annen, baban, dostların aldığı anda okumasalar, kenara koysalar gücenirsin. Rabbin seni gördüğü halde ondan gelen mektubu hiç eline aldığın yok. Senin için yazıldı sana yazıldı.. Onca çekilmiş acının hatırına bile olsa senin adına özel olarak imzalanmış o kitabı okurdun değil mi, merak ederdin hiç değilse.
    Merak insana has bir duygudur ama ne gariptir ki arkadaşlarımızın, ailemizin ve çevremizdeki herkesin ne dediğini; Allah'ın bize ne dediğinden daha çok merak ediyoruz.
    EN AZINDAN BİR KEZ OLSUN MERAK ET VE MEALİNİ BİR KEZ OLSUN OKU. ALLAH SANA NE DİYOR GÖR BAK!! Göreceksin inan anlaşılmayacak bir dili yok, Allah dileseydi anlaşılması zor bir kitap da gönderirdi ama kullarına bu derece kolaylık sağladı.

    Ancak biz onu senin dilinle kolaylaştırdık belki düşünüp öğüt alırlar. Duhân/58.

    Andolsun ki Kur’an’ı düşünülsün diye kolaylaştırdık. Düşünecek yok mu? Kamer/17.

    Sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarmak üzere kuluna apaçık âyetler indiren O’dur. Kuşkusuz Allah size karşı çok şefkatli, çok merhametlidir. Hadîd/9.
    Ayetlerinde denildiği gibi..

    Şu da unutulmasın: Biz dinin sahibi değiliz dinin sahibi Allah'tır. Biz sadece dinin müntesibiyiz. Dini Allah korur, biz yaşamak onu yaşatmaya vesile olmakla mükellefiz. Bizim bu halimiz Hz. İbrâhim'in içine atılacağı ateşe ağzındaki bir damla su ile koşturan karınca misalidir.
    Kıssa şudur; Nemrut azgınlığının önünde bir engel olarak gördüğü Hz. İbrahim’i ateşe atmak ister. Meydanın ortasına dev bir ateş yaktırır. Ateşi gören canlıların tümü etrafa kaçışır. Ancak bir karınca müstesna.
    Ağzında bir damla su ile bir karınca devasa ateşe doğru telaşla koşturur.
    Onu gören bir başka karınca “Nereye böyle telaşla” diye sorar. Karınca “Duymadın mı Hazreti İbrahim’i ateşe atacakmış Nemrut” deyince. Diğer karınca alaycı bir ifadeyle, “Ateşi görmedin herhalde. Kocaman bir ateş. Ağzındaki bu bir damla su ile mi o ateşi söndüreceksin” der. Bizim karınca, “Hiç olmazsa yönümüzü belli olsun” diye karşılık verir. Bu Kıssa yüz yıllardır anlatılır, herkes kendi payına düşeni alır. Karınca misali su taşıyıp, kuruyan gönüllerimizi serinletelim. Kur'an'ı anlayalım anlatalım.. Hiçbirşey değişmese bile yönümüz, kabemiz, kıblemiz belli olsun.

    Son olarak Ayet ve hadislerle incelememi bitiriyorum...
    .
    .
    .
    De ki: "Onu(Kur'an'ı) Rabbimden gerçek bir nedenle Rûhu'l Kudüs (Cebrail) iman edenlerin imanlarını sağlamlaştırmak için ve Müslümanlara bir rehber ve müjde olarak indirdi. Nahl/102.

    Sen emrolunduğun şeyi kafalarını çatlatırcasına anlat. Hicr/94

    (Ey Muhammed!) De ki: "Ey insanlar! Şüphesiz ben, yer ve göklerin hükümranlığı kendisine ait olan Allah'ın hepinize gönderdiği peygamberiyim. O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, diriltir ve öldürür. O halde Allah'a ve O'nun sözlerine inanan Resûlüne, o ümmî peygambere iman edin ve ona uyun ki doğru yolu bulasınız." A'râf 158

    Kur'ân'dan Ayrılmayın, Onu Kendinize İmam Ve Önder Seçin.
    HZ. ALİ (r.a)

    Kainatın Efendisi Peygamberimizin veda hutbesindede bizlere bildirdigi gibi
    “Size iki şey bırakıyorum; bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmayacaksınız: Allah'ın Kitabı ve Resulü'nün sünneti.”

    Allah Teala Hazretleri diyor ki: Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, ben ona bir zira yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım."
    BİR ADIM AT SADECE BİR ADIM.. SONRASINDA KOŞTUĞUNU GÖRECEKSİN.. DAHA NE DENİR Kİ BİLMİYORUM..BEN SUSUYORUM..SİZ OKUYUN İNŞALLAH

    "Son söz de, ilk sözde Allah'ındır." Necm/25