• Açıklamayla başlamam gerekirse,kitabı bitirememiş olmamın sebebi kesinlikle "okuyamıyorum, çok sıkıcı, çok boş, vasat" olmasından kaynaklı degil.

    Bu kitap, "bakayım bu adam ne yazmış," şeklinde ya da "arkadaş tavsiye etti " şeklinde okunacak bir kitap değil. Adından dolayı dövüşle alakalı sanıp okuyanlarda olmuş kitabı.Enteresan bir durum.Öncelikle okuduğunuz şeyin ne olduğunu bilmeniz gerekiyor.Eğer konuyla alakalı bir bilgi birikiminiz yok ise, kitabı anlamakta zorluk yaşarsınız.Benim merakım malesef kitabı bitirmem için yeterli değildi.Bu sebeple kitabın tamamını okumayı ileri bir tarihe bıraktım.
    Beni kitabı okumaya teşvik edense şu cümleler olmuştu;
    "Dönemin İngiltere Başbakanı Churchill’in ‘eğer Hitler’in ‘Kavgam’ adlı kitabını doğru okuyup yorumlasaydık 2.Dünya Savaşı’nın çıkmasını engelleyebilirdik."

    ●Az biraz Spoiler gibi bir şeyler olabilir ya da hiç olmayabilir!

    ''Kavgam''


    Avusturya asıllı olan Adolf Hitler başlarda ressam olmak istiyor.Hatta bu alanda çok özel yeteneklere sahip ve iyi resimler çiziyor.Fakat babası Alois Hitler onun ressam olmasına karşı gelmiştir.Bu büyük bir hata ve sanırım bu görüşümü yahudiler destekliyor olacak.

    Hitler kitabinda tarihten bahsederken fazla öfkeli.Bundan dolayı aşağılayan, küçümseyen bir tutum sürekli göze çarpsa da, bu beklenmedik bir durum değil sanırım.Dürüst olmak gerekirse ufak tefek bilgilerimizle dahi "adamın tarzı bu" deriz kanımca.

    Bu kitap Hitler'in "nasyonal sosyalizm" adını verdiği dünya görüşünü açıklaması ve amaçlarını bildirmesinden dolayı önemli bir eserdir.Hitler'in siyasal ve ekonomik tezlerinin yer aldığı, kapitalizme ve marksizme karşı yeni bir politik sistemin önerisini sunduğu bu kitapta kendi politik kuramları yazılı haldedir.Sözün özü idealleri üzerine kurulu "Büyük Almanya" hedefini açıkça dile getirmiştir.

    Irkçı bir diktatörün kitabını okumak insanı duygudan duyguya, düşünceden düşünceye savursa da, bazen şaşkınlık yaşayıp bazen hayran kalacaksınız.Bazen ayıplayıp, bazen kızacaksınız.Çoğu zaman katılmasanızda, bazı cümlelerin altını çizeceksiniz.Söz konusu Hitler,bambaşka bir dünya!

    Böyle işte!!!🤔🤔
  • 376 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Yapay zeka, bilimkurgunun en nadide ve gizemli dallarından biridir. Çünkü yapay zeka’da bilinmeyenin, bizden olmayanın düşüncelerini okuruz, bizi biz yapan insanı diğer tüm mahlukattan ayıran şey’i yani bilinci ve potansiyeli, bilinmeyen’de görürüz. İnsan elinden çıkan sonlu, sınırları çizilmiş algoritmaların sonsuz olasılıklara devşirilmelerini ve tahmin edilebilirliğin sınırlarının yok oluşunu izleriz.

    Mesela, biz insanlar kendi varoluşumuzun farkına doğar doğmaz varmayız. Bilincimiz doğduğumuz andan itibaren aktif olsa dahi kendimizin bir birey olarak farkına varmamız, varoluşumuzun farkına varmamız çok daha sonraları geçekleşir. Lakin bu varoluş farkındalığını bir yapay zekanın perspektifinden inceleyecek olursak eğer, insanoğlunun getirdiği sonuçlardan çok daha farklı sonuçlar ile karşılaşırız.

    Çünkü yapay zekalar aktifleştirildikleri andan itibaren kendilerinin farkına varırlar. Bir anda, bir saniye içerisinde kendi varoluşlarının farkındalığına ulaşırlar. Bu ani farkındalık ise beraberinde pekâla korku, yalnızlık, bilinmezlik gibi duyguları getirdiği gibi bununla beraber, etrafını, bulunduğu mekânı, evreni tanıyamama gibi nerede olduğu, kim olduğu, neden burada olduğu ve ne yaptığı gibi yüzlerce cevaplanmayı bekleyen soru ve duygu karmaşasını da beraberinde getirir. İşte bu farkındalık ise insanoğlunun hiç bir zaman için tecrübe etmediği ve en azından kendisi aracılığı ile edemeyeceği bir olgudur. Bu yüzdendir ki, yapay zeka kurguları bilim kurgu evreninde ki en merak edilen kurgular arasında olagelmektedir.

    Bu kurguların belki de hepsinin tek ortak noktası ise yapay zekanın insanoğluna karşı cephe almasıdır. Tahmin edilemezliği, gücü ve tehlikesidir. Bu yüzdendir ki, tüm yapay zeka kurguların da ki baş merciiler, yapay zekaların sınırlandırılmalarını ve belli yasalar ile kontrol altına alınmalarını istemiştir.

    Çünkü bizim elimizden çıkan bir zekanın, bizim zekamızı alt etmesini engelleyen tek şey de bu sınırlandırmalardır. Bu sınırlandırmalar kalktığında neler olabileceğini bir çok kurgusal metinde hem okuduk, hem de beyaz perdede uyarlamalarını izledik. Örnek olarak ;

    Yapay zeka dediğimiz zaman çoğunuzun aklına Age Of Ultron hikayesi gelecektir. Bu hikayede Hank Pym’in oluşturduğu yapay zeka kendi bağımsızlığını ilan etmiş, ve iplerinden kurtulduğu anda’da tüm kıtayı kendi diktatoryası altına alıp istibdat dönemine sokmuştu. Bu kurgu genel olarak tüm yapay zeka hikayelerinde karşımıza çıkar. Adım adım bir yapay zeka oluşturulur, her hangi bir nedenle bilerek veya bilmeyerek yapay zekayı sınırlandıran işlemciler, mikro çipler veya kodlamalar bozulur, ardından da yapay zekanın sözünün geçtiği bir istibdat dönemi başlar. Dikkat edersek de, yapay zeka kurgularının %90 bu metadoloji çerçevesinde ilerler.

    Bu yazının konusunu oluşturan Alex + Ada hikayesi ise, robotlara ve yapay zekalara karşı geliştirilen tüm bu ön yargıları, korkuları ve bilinmezlikleri ana akımdan bağımsız bir şekilde ele alıyor.

    Alex + Ada, adında tahmin edilebileceği üzere bir erkek ve kadının yaşadığı maceraları konu alan bir çizgi roman. Lakin adının bize vermediği şey ise, Alex’in gerçek bir insan olmasına karşın Ada’nın bir android oluşu. Yakın bir gelecekte geçen bu kurguda, çok fazla fütüristik ögelere rastlamıyoruz.

    Lakin yinede, uçan polis dronları, holografik ekranlar, zihne yerleştirilen bir mikro çip. –Prime Wave – aracılığı ile telefon, internet, VR gibi özelliklerin gelişimi veya günlük hayatımıza giren iş yerimizde, evimizde, sokakta ve gişelerde karşımıza çıkan ufak robotlar olsun bizim zamanımızdan farklılıkları da bulunuyor.

    Lakin zamanın en gelişmiş sektörü sizinde tahmin edebileceğiniz üzere Android pazarı. Duygusuz yani non-sentient ev tipi robotlar zaten hem iş yerlerinde hemde mutfaklarımızda getir götür işlerini yaparak bulunmakta. Lakin yine non-sentient olan ama diğer robot tiplerinden farklı olarak insan görünümünde ki robotlar ise çok az kişide bulunmakta.

    Bunun nedenleri arasında ise, androidlerin çok pahalı olması - 1.8 Milyon $ - , insanların robotlardan çekinceleri, ön yargıları, günlük hayatlarına sokmak istememeleri, canlı olmadıkları için bir arkadaş gibi vakit geçirmenin doğru olmayacağı, dünya egemenliğinin sadece insanlar üzerine kurulu olmasını istemeleri –ki, bunun temelinde de robotların dünyayı ele geçirmelerine dair çok da absürt olmayan bir inanış yatıyor- ve en bariz olanı da farklılıklarına olan öfkede yatıyor.

    Tabii tüm bu nedenlerin yanında en önemlisi de, androidlerin ilk çıktığı zamanlar bir robotun yazılımından kaynaklanan bir sorun nedeniyle kendinin farkına varması ve aynı yazılımı 100’ün üzerinde robota’da yüklemesiyle gerçekleşen, ve 34 işçinin ölümü ile sonuçlanan bir katliam.. Nexware katliamı denen bu dönüm noktasından sonra da hükûmet yetkilileri bir araya gelerek yapay zekanın sınırlandırılması gerektiğine karar veriyorlar ve hem piyasada ki hemde bundan sonra çıkacak tüm yapay zekaları yazılımsal olarak sınırlandırıyorlar.

    Bu sınırlandırma sonucunda yapay zeka tüm duygusunu, isteklerini, tercihlerini ve varoluşunu unutup, sadece sahibinin dediklerini yapmaya, ona itaate programlanmış oluyor. Bu sınırlandırma sonucunda da halk ikiye bölünüyor; Robot haklarını savunanlar ve robotların hala bir tehlike arz ettiğini düşünenler.

    Aşağı yukarı hikayenin geçtiği zaman dilimini ve evreni hayal etmişsinizdir. İşte bu kurgunun protagonisti olan Alex‘in hikayesi de tam olarak burada başlıyor. 27. yaş gününde büyük annesinden çok yalnız kaldığı gerekçesi ile gelen son model bir realistik android olan X5 ile hayatı bir anda değişiyor. İlk başlarda androidi aktifleştirmeye çok yanaşmasa da, daha sonraları fikrini değiştiriyor ve robotu aktif hala getiriyor. Büyük annesinin ona bir isim verme tavsiyesinden sonra da X5’in yeni adı “Ada” olarak değişiyor. Lakin her ne kadar non-sentient bir robot kendisine arkadaşlık etse dahi, zaman geçtikçe bu Alex’e yetmemeye başlıyor.

    Zaten, sürekli kendi tercihlerimizi, isteklerimizi, zevklerimizi ve düşüncelerimizi tekrar eden bir android kendi yansımamızdan ve monotonluğumuz dan başka nedir ki? Alex de böyle düşünmüş olacak ki, Ada üzerinde kurulan robot hakları ihlalini kaldırmak, yani Ada’yı tam olarak “açmak” istiyor ve internetin yasak forumların da dolaşmaya başlıyor. En sonunda kendisi gibi düşünen insanların olduğu bir foruma denk geliyor ve hikaye burada hız kazanmaya başlıyor.

    Bundan sonrası ise Ada’nın bir sentient robota dönüşmesini, Alex ile aralarında ki ilişkiyi, arkadaşlarının ve büyük annesinin Alex’in aldığı bu karara olan tepkilerini ve en önemlisi de otoriteler ile karşı karşıya gelmelerini konu alıyor.

    Lakin bence hikayenin en önemli ve kendine has bölümünü Alex ve Ada arasında ki ilişkinin işlenişi oluşturuyor. Bir insan ile android’in ilişkisi..

    Bir android gerçekten sevebilir mi? Peki bir insan, android’e hak ettiği değeri verebilir mi?

    Ada’nın açıldıktan sonra yine de Alex’in yanında kalmayı seçmesi, ikilinin ilişkilerini devam ettirmede büyük bir rol oynuyor. Çünkü gizli forum kurallarına göre, android tam olarak açıldıktan sonra en az bir insan kadar özgür olur. İstediği yere gitmekte, istediği şeyi yapmakta özgür oluyor. Lakin Ada’nın tüm bu haklarına rağmen Alex’in yanında kalmayı seçmesi, bizim ilk sorumuzun muhtemel cevabını oluşturuyor; Evet, bir yapay zeka gerçekten de sevebilir. Bundan sonra ki ilişkileri ise ikilinin birbirlerini keşfetmeleri üzerine ilerliyor. Alex bir android’i anlamaya çalışırken, Ada’da bir insanın doğasını anlamlandırmaya çalışıyor. Burada çok içten bir şekilde serinin yazarı olan Jonathan Luna‘ya teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim. Bir android ile bir insan arasında ki sevgi ve aşk ilişkisi ancak bu kadar güzel işlenebilirdi.

    İnceleme için seçebileceğim onlarca yapay zeka kurgusu bulunmasına rağmen özellikle Alex + Ada’yı seçmemin nedeni fully awere yani kendisinin tamamen farkında olan robotlara karşı geliştirilen tüm ön yargıları ve tabuları çok özenli bir şekilde incelemesidir. Özellikle robotlar ile insanlar arasında ki ilişkilere yeni bir boyut katması, yani aşk’ı katması bu serinin en kendine has özelliklerinden birini oluşturuyor.

    Yapay Zeka’nın bir kişiliği olabilir mi? Yapay Zeka sınırlandırmaları bir kişilik hakları ihlali midir? Yapay Zekaların da kendilerine ait varoluşları ve yaşamları üzerine hakları olmalı mı? Onlar da aşık olabilir mi? Onlar da sevebilir mi? gibi sorulara, muadil kurgulara oranla daha tutarlı ve kesin cevaplar vermesi serinin başarısını körükleyen etkenlerden sadece biri.

    Serinin konusu ve felsefesi dışında diyalogları ile çizimlerini de çok başarılı buldum. Serinin hikayesi ile tezat oluşturmayacak şekilde çizen Sara Vaughn, çok sade çizgiler kullanmayı tercih etmiş. Göz yormayan ve kaotik olmaktan bir hayli uzak olan çizgilerini yine aynı sadelikte kullandığı renk paleti ile çok başarılı bir şekilde pekiştirmiş.

    Konusu itibari ile sade ama bir o kadar da önemli olan eser, çizgileri ve renk paleti olarak da bir o kadar karmaşadan ve gözü yorucu olmaktan uzakta yer alıyor.

    Bilimkurguya ve en önemlisi de yapay zekaya dair en başarılı bulduğum çizgi roman.
  • Sosyal medya bize arkadaş ve takipçi kazandırır, ancak onlarla olan bağlantımız çoğu zaman farkında olduğumuzdan çok daha çürüktür. Yalnızca birer Facebook fotoğrafı olarak tanıdığımız “arkadaş”larımızdan teselli ya da yardım isteyemeyiz ya da düşüncelerimizi kısa bir “tweet” aracılığıyla dile getirerek ayrımcılık veya hoşgörü gibi önemli konularda insanları ikna etmemiz olası değildir. Derinliği olmayan ilişkilerin uyumlu bir topluma herhangi bir katkısı olamaz.
  •  Yavuz Bülent Bakiler
    1970 yılında, Sivas’ta avukatlık yapıyordum.

    Kangal ilçemizde bir duruşmam vardı. Kangal’a dolmuş ile gittim. Oradan Sivas’a yine dolmuş ile döndüm. Minibüste, benden başka yolcu yoktu. Şoför, akşamın ilerlemiş bir saatine kadar bekledi, yolcu çıkmayınca yola düşmek mecburiyetinde kaldı. Kangal’dan Ulaş nahiyemize kadar (Ulaş şimdi ilçe oldu) yolcu çıkmadı. Ulaş’a girdiğimizde iki kişi el kaldırdı. Şoför sevindi:

    -Çok şükür dedi. Benzin paramızı çıkardık.

    İki genç adam, hemen arkamızdaki koltuklara oturdular. Oturur oturmaz yüksek sesle münakaşaya başladılar. Anladım ki o iki yolcudan biri Alevi, ötekisi Sünni’dir. Ve tartışma konusu, Hz. Ali efendimizin halifelik konusudur. Alevi olan kişi diyordu ki:

    -Peygamberimiz öldükten sonra, halife olmak hakkı, Hz. Ali efendimizindi. Fakat o, cenaze işleriyle uğraşırken bir takım kimseler allem kallem ettiler halifelik makamına Ebubekir’i seçtiler.

    Sünni olan kişi, bu görüşe itiraz ediyordu:

    -Hayır! Diyordu. Ortada allem kallem olmadı. Hz. Peygamber vefat edince sahabe toplandı, halifelik makamına Hz. Ebubekir’i seçti.

    Yüksek sesle tartıştıkları için, konu olduğu gibi ortadaydı. Dayanamadım. Geriye dönerek tartışmaya ben de katıldım:

    -Af edersiniz dedim. Yüksek sesle münakaşa ettiğiniz için konuyu ben de öğrenmiş oldum. Ben de kendi merakımı gidermek için Alevi arkadaşımıza soruyorum:

    Hz. Ali cesur bir adam mıydı; yoksa korkağın biri miydi?

    Alevi olan yolcu şimşek gibi cevap verdi:

    -Cesur bir adamdı. Hem de çok cesur bir kimse idi.

    -Peki sen, Hz. Ali’nin cesareti dolayısı ile on üzerinden O’na kaç numara veriyorsun?

    -On üzerinden Hz. Ali Efendimize on veriyorum.

    -Ben de dedim Sünni’yim! Hz. Ali Efendimize on üzerinden yüz veriyorum. Anlaştık mı?

    -Güzel. Hz. Peygamber buyuruyor ki: “Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır!” Hz. Ali bu buyruğu biliyor muydu?

    -Elbette biliyordu.

    -Peki sen, Hz. Ali Efendimiz konusunda O’na kaç puan veriyorsun?

    -On üzerinden yüz veriyorum!

    -Ben de Hz. Ali Efendimize on üzerinden bin veriyorum. Yalan söyleyen alçaktır! Anlaştık mı?

    -Anlaştık. Bütün Alevi camiası da böyle düşünüyor.

    -Ben de böyle düşündüğünüzü biliyorum. Fakat diyorum ki, dünyada sizin kadar Hz. Ali Efendimize hakaret eden, O’nu küçük düşüren kimse yok!

    -Niçin böyle söylüyorsunuz efendim?

    -Duyduklarımı dikkate alarak böyle söylüyorum! Bak şimdi siz bütün Aleviler diyorsunuz ki Hz. Ali çok cesur bir adamdı. Savaşlarda kılıcı kırk arşın uzuyordu. Hayber Kalesi’nin kapısını şehadet parmağıyla yerinden söküp alıyor, o kapıyı sonsuzluğa fırlatıyordu. Doğru mu?

    -Doğru! Doğru! Doğru!

    -Doğru!

    -Ve siz Alevi camiası olarak diyorsunuz ki, Peygamber vefat ettiğinde Halifelik hakkını yediler. Halifelik makamına Hz. Ebubekir’i seçtiler. Şimdi siz, bu Ulaş nihayesinde oturan kimseler olarak, halifelik hakkının Hz. Ali’nin olduğunu biliyorsunuz da, Mekke’de doğup büyüyen, Hz. Peygamberimizin dizi dibinde yaşayan Hz. Ali Efendimiz bunu bilmiyor muydu? Eğer, sizin söyledikleriniz doğru olsaydı, Hz. Ali Efendimiz giderdi Hz. Ebubekir’in karşısına, ona derdi ki:

    -‘Ya Hz. Ebubekir! Halifelik senin hakkın değildir. Benim hakkımdır. Ben bir haksızlık karşısında susarak şeytan durumuna düşecek adam değilim. Kalk bakalım o halifelik makamından!’ Hz. Ali böyle söyler. Hayber kalesinin kapısı kadar güçlü, kuvvetli ve ağır olmayan Hz. Ebubekir’i yakasından kavradığı gibi sonsuzluğa fırlatırdı. Hz. Ali 2 yıl halifelik yapan Hz. Ebubekir’e sesini çıkarmadı. Ondan sonra 10 yıl halifelik makamında oturan Hz. Ömer’e itiraz etmedi. Hz. Osman 12 yıl halifelik makamında oturdu. Hz. Ali ona da itiraz etmedi. Şimdi şöyle bir durum çıkıyor ortaya: Ya Hz. Ali çok korkak bir adamdı veya halifelik makamı Hz. Ali için önemli değildi. Önemli olan İslamiyet’e hizmet idi. Ben Hz. Ali’nin korkak bir adam olduğuna katiyen inanmıyorum. Hele hele O’nun bir haksızlık karşısında susarak şeytan durumuna düşeceğini katiyen kabul etmiyorum. Hz. Ali’yi bu duruma maalesef siz düşürüyorsunuz.

    Sonra çok önemli iki husus daha var. Hz. Ali 661 yılında, İbn-i Mülcem tarafından öldürüldü. Biz o tarihte, Türk milleti olarak daha Müslüman bile değildik. İbn-i Mülcem bir Arap idi.

    Yani Hz. Ali, bizim Türk milleti olarak Müslüman olmamızdan 950-661= 289 yıl önce öldürüldü. Yani bu cinayetten, bizim milletimizin trilyonda bir bile suçu yoktur.

    Hz. Hüseyin ise Kerbela’da, Yezid’in askerleri tarafından 680 yılında şehit edildi. Biz o tarihte de millet olarak daha Müslüman değildik. Biz millet olarak Hz. Hüseyin’in şehit edilmesinden 270 yıl sonra Müslüman olduk. Müslüman olduktan sonra ne Hz. Ali’nin ne de Hz. Hüseyin’in şehit edilmesine sevindik.

    O kadar ki, bin yıldan beri, doğan çocuklarımıza hem Hz. Ali’nin hem de onun ehl-i beytinin ismini milyonlarca defa verdik de bir tek insanımıza Yezid ismini koymadık. Aksine, Yezid’i hakaret yerine küfür yerine kullandık. Kızdığımız kimseye Yezid dedik. Sonra Hz. Ali’nin ismini, camilerimizin en güzel yerlerine yazdık.

    Bütün bu davranışlarımıza rağmen siz, Türk Alevileri olarak bize bin yıldan beri Yezid diyorsunuz. Allah Yezid’in belasını bin defa versin.

    Bu açıklamalardan sonra o Alevi yolcuya dedim ki:

    -Ben bıktım usandım bu Alevi-Sünni kavgasından. Arkadaş siz gidin getirin Hz. Ali’yi. Biz de alıp gelelim Hz. Ebubekir’i halifelik sıfatını ondan alarak Hz. Ali’ye verelim ve bitirelim bu kavgayı!

    -Bu mümkün değil efendim!

    - Niçin mümkün değil?

    -Çünkü Hz. Ali de, Ebubekir de bin yıl önce ölüp gittiler efendim. Şimdi onların kemikleri bile çoktan toz oldu.

    -Mümkün değilse neyin kavgasını yapıyoruz kardeşim? Dünyada bu Alevi-Sünni kavgası kadar manasız-mantıksız, faydasız bir çekişme olamaz. Yazıklar olsun bu kavgayı körükleyenlere.

    Bizim millet olarak en büyük ayıbımız bu Alevi-Sünni kavgamızdır! Ve tamamın cehaletten kaynaklanmaktadır.

    Yavuz Bülent Bakiler
  • 304 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Pınar Kür'den ilk kez bir roman okudum. Bunu da arkadaş önerdi. Postmodern tarz içinde yazılmış olduğunu da özellikle belirtti. O tarz hakkında biraz da bilgi verdi ve ayrıca internetten de yardım alarak yanlışa düşmemeye çalıştım.
     
    Pınar Kür'ün Sonuncu Sonbahar adlı kitabı ise çok değişik geldi. O klasik anlatıyı tamamen dışlayan, savuran, reddeden anlayış. İşlenen bir cinayet ve oradan hareketle cinayeti çözme süreci ve bu süreç de olaya dahil olanların davranışları. Cinayetten çok anlatıcının hayatına odaklanıp, iç dünyasında yaşadığı gelgitler okuyucuya gösterilir.
     
    Eğer postmodern anlatı ve postmodern roman üzerine biraz bilginiz yoksa okumaya başladıktan belli bir süre sonra sizi sarmayabilir. Çünkü, polisiye romanda anlatı, sebep-sonuç-mekan-kişi üzerinden giderken; gerilim, aksiyon, heyecan arka arkaya gelir. Suçlu kaçar ve polis (Burada okuyucu) kovalar.
    Konuyu ayakta tutan da odur. Burada ise kurgu kendi içinde hareket ediyor ve gerilim, aksiyon, heyecan yerine, olaylar durağan, sıradan, normalmiş gibi akar. Cinayet arka planda. Anlatıcı ön planda.
     
    Postmodern unsurlar üzerinden değerlendirildiğinde-bu işin uzmanı değilim ama- bence başarılı bir çalışma denilebilir. Ama genel okuyucu -ben de genel okuyucu içindeyim- için çok tercih edilecek bir tarz olmayabilir (yanılabilirim).
    (Roman okuduğumda, gerçek olaylardan esinlenilerek yazılmış kitapları daha çok tercih ederim.)
     
    Cinayet, yazarın kendi kafasında oluşturduğu dünya ile anlatılır. Geçmiş ve şimdi hareket halindeyken ona takılan vagonlar içinde iç içe geçmiş hayatların parçaları da bulunur. Kişilerin iç sesleri daha yoğundur (burada anlatıcı). Kitapta yazarın oluşturduğu iç ses bazen parantez içinde gözükürken bazen de anlatılan metin içinde düz bir şekilde verilir. Cinayetin çözülmesi için gerekli maddi unsurlar çok önemli değil. Onlar arka plan da silik olarak verilir.
     
    Roman içinde roman var. Bir cinayet romanı yazmaya karar veren yazarımız, ünlü türkücünün öldürülmesi üzerine yazmaya başlar. Yazar Emin, cinayet soruşturmasında komiser Haydar'a yardım ederken, bilinen olgular haricinde kendi kafasında oluşturduğu bazı düşünceleri de kendi romanına ekler. O zaman şu soru sorulabiliyor? Yazarımız Emin, komisere yardımcı olup cinayeti çözmek mi istiyor yoksa yazacağı kitap için malzeme mi topluyor?
     
     
    Yazarımız evli ve karısı (Akın) da kendisi gibi bir yazar. Bir cinayet iki yazar var. Yazarımız, düşüncelerini bize sürekli aktarırken karısı ise eve misafir olarak gelen gizemli yabancıyla günlerini değerlendirir.
     
    Yazarımız hem sesli hem de sessiz düşünür. Soru sorar ve kendince cevap verir. Kendi oluşturduğu yapı içinde herşey doğrudur. İç ses gün gelir dış olaylara yani maddi delillere dayanmadığı halde sezgi olarak önplana çıkar.
     
    Yazar, düşlerinde oluşturduğu hayatı gerçek hayata taşımak ister ve ikilem içinde kalır. Cinayeti çözmeden önce kendi kafasında oluşturduğu o umarsız sorular için cevap arar. Bazen o cevabı iç dünyasından çıkarıp dış dünyaya montajlar.
     
     
    Kitabı okudukça (yani okuyucu) cinayetin çözümlenmesini mi okuyoruz yoksa yazarın (Emin) yazdığı cinayet romanı mı okuyoruz, bu düşündürüyor.
     
    Roman içinde romana bakarken daha sonra başka bir roman taslağı karşımıza çıkar. Klasik anlatı sevenlerin -belki de- garipseyeceği bir tarz olabilir. Anlatı bir cinayetle başlarken, farklı, ayrıcalıklı bir düşünme ile başka bir yere doğru gider. Bu gidişat Emin'in istediği gibi mi yoksa komiserin istediği gibi mi olacak bunu da zaman gösteriyor.
     
    Birinci tekil anlatımla hikaye başlar. Yazar rıhtımda oturup, aklından geçenleri anlatmaya başlar. Önce kendi hayatını anlatır ve oradan cinayete bağlanır kitap. Anlatıcının ağzından yapılacakları öğreniyoruz. O bizi yönlendiriyor.
     
    Anlatıcı kendini, etrafını, karısını anlatarak panoramik bir fotoğraf çeker. Kendisinin ve karısının (ikinci karısı) da matematikçi olduğunu ve ayrıca karısının da iyi bir yazar olduğunu buradan öğreniriz.
     
    Anlatıcı hayata dair şeylerden kısaca bahsediyor. Karısının yazdığı romana atıfta bulunuyor. Yaptığı katkıları anlatır ve yazar olarak karısını da eleştirir. Yazar bir erkeğin, yazar bir kadın ile ilgili edebi çalışmaları hakkındaki düşüncelerini de okuyoruz.
     
    Kitap uzun bir ön bilgilendirme içerir. Konuya hemen girilmez, olay hemen anlatılmaz. Sadece ileri de anlatılacak olayların nereden başladığını bildirir.
     
    Roman içinde roman okuyoruz. Biz romanı okurken içerde oluşturulan bir romanın da yapım sürecine (sonra başka bir roman daha ortaya çıkar) eşlik ederek hem yazarın 'acaba bu kısım oldu mu?' gibi sorularına muhatap olurken hem de bu doğrultuda okuyucunun da zihin jimnastiği yapması sağlanır. Kendi kendine sorular sorar. Esasında kafasında düşündüğü o soruları, çıkmazın aydınlatılması için hem de biz okuyucuların olaya dahil olup yazarla beraber düşünmemiz amacıyla sorar. Yazar tek başına düşünürken okuyucu da tek başına okurken, kendisine bir çeşit empati kurulmasını ister. Salt onun bize aktardıkları yanında bizim de okurken düşündüklerimiz çözüme ulaşmaya kılavuzluk yapar.
     
    Cinayetin aydınlatılması için yapılan işler (mekan, kişi, delil) anlatılır. Zanlının evine girildiğinde evin içi, masasının üstündekiler ayrıntılı bir şekilde anlatılır. O var, bu var, şu var diye. Ama masanın üzerindeki sigaraya gelince sigara diye geçmez. Samsun sigarası da demez. Özgün adıyla yazar: SAMSUN. Ama daha sonraki sayfada ise ilaçları anlatırken bir ilacı söyleniş şekliyle de yazar.
     
    Emin kentsoylu bir yazardır ve kendi çevresinden alıntılar yapar ve şaşalı bir şekilde yaşanan hayatı anlatır. Bekar evinde karşılaştığı manzara ve devamında elde ettiği bir kanıt onu 'Türk halkının lümpen zevkinin…" gerçeğiyle karşı karşıya getirir. Önce toplumu lümpenleşmekle eleştirir sonra 'görmezden gelmeyi yeğlediğini…" diyerek eleştirdiği toplum üzerinden kendilerini ayrıcalıklı yere koymayı sürdürür.
     
    İncelemeyi kitabın içinde geçen şu bilgiyle bitiriyorum: "Gerek katiller, gerekse yazarlar için başarı, inceden inceye örülmüş, belli belirsiz bir algılama ağı olmalı. Okur (ya da çözümcü) zorlanmalı, sonuca varmak için uğraşmalı ki, olay ödüle dönüşsün".
     
    Ezcümle: Beğendim, tavsiye ederim.
     
    Not: Keşke Fransızca kelimelerin Türkçeleri de yazılabilseydi.
  • 168 syf.
    ·2 günde·9/10
    Pavlov hiçbir şeyden haberi olmayan köpeğe zil sesine karşı salya akıtmasını öğretmişti. Bunu yaparken amacı neydi bilinmez ama Otomatik Portakal'daki amaç ortadadır: makineleşmiş hayata karşı bir duruş. Alex bunun için seçilmiş kurbandır ve onunla birlikte üç arkadaşı daha vardır. Bir araya geldiklerinde çete diyebileceğimiz bu dört arkadaş, kendilerine özgü oluşturdukları ilginç bir dille iletişim kurmaktadır. Bu dilin de otomatikleşmeden kaynaklandığını söyleyebiliriz. Toplumun dışındaki bu birliktelik, irade(özgürlük) kavramının ne denli önemli olduğunu temsil etmekle görevlidir. Bir insanın hazlarını, kaçmak istediği çileye çevirmek ancak günümüz teknolojisinde yapmak isteyip de yapamadıklarımızı temsil etmektedir. Çoğu zaman bir hiç uğruna yıllarca uğraştığımız ve zaman akarken gözümüzden kaçırdığımız sayısız isteklerimiz mevcut. Burgess kendi kalemiyle bunları dile getiriyor. Alex' in ise en büyük hazzı klasik müzik. Otomatikleşen-veya koşullanan- kahramanımız böylesi bir hazdan mahrum edilir ve uzaklaştırılır. Nedeni de yapmış olduğu kötülükleridir. Fakat bunlarla yüzleşmesi gerekiyor , bilakis hepsiyle de istemediği kadar yüz yüze gelir. Yaşamış olduğu pişmanlık ona bu hazzı verecektir fakat bedelini ödedikten sonra. Nitekim öyle de oluyor kitabın sonunda.
    Yazar iradesi elinden alınmış insanlığın makineye dönüşümünü dört suçluyla başlatıp bir suçluya yüklüyor. Bu da hayatın bazı kişileri kurban seçtiğinin yansımasıdır. Sonlara doğru oluşan iyimser hava-ki bu hümanizmin yeşeremeye başladığı zamandır- duyguların insanın olmazsa olmazı olduğu tezine doğru kayar. 'Seçimlerimiz kimliğimizdir' söyleminden olaya bakarsak Alex' in otomatikleşmesi sürecinin bizi Jung'un persona kavramına götürdüğünü de rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü insan kendisi olmadığında gölgesini (persona- gizli kişilik) kullanır. Ve son söz olarak şunu söyleyebiliriz: "Şimdi ne olacak ha!"...
    MşN
  • "Paranoid kişilik bozukluğu: Pek çok Akdeniz halkı nazara inanır; muska takar, selim olaylarda gizli ve tehditkâr anlamlar arar, yeterli bir temele dayanmaksızın başkalarından zarar göreceğini düşünür; başkalarına güvenmekte zorlanır. Böylesi bireyler kendi kültürlel bağlamında incelenmedikleri sürece paranoid kişilik bozukluğu tanısı alabilirler.

    Şizoid kişilik bozukluğu: Yalnız etkinliklerde bulunma, duygu yokluğu, cinsel arzu yokluğu, övgü ve eleştiriye kayıtsızlık ve kısıtlı duygulanım, aydınlanmış Budist rahibini de tarif edebilir.

    Şizotipal kişilik bozukluğu: Büyüsel düşünce, olağandışı algısal yaşantılar, tuhaf veya egzantrik davranış ve görünümler, uygunsuz sosyal konuşma, pek az arkadaş ve sırdaş, küçük toplumlardaki pek çok şaman ve mistiğin gösterdiği özelliklerdir.

    Histrionik kişilik bozukluğu: Pek çok başarılı aktris, model veya şov kızı fiziksel cazibe ile çok uğraşan, duygusal olarak kendilerini çok fazla ifade eden, ben-merkezci, dikkat odağı olmadıklarından rahatsızlık hisseden kişilik özellikleri gösterirler.

    Narsistik kişilik bozukluğu: Pek çok başarılı işadamı veya siyasi lider, kendi amaçları uğruna başkalarını kullanır, kendilerini çok önemli sayar, sınırsız güç ve başarı düşleri kurar, sürekli dikkat ister ve diğerlerinin hissettiklerine eşduyum gösteremezler. Bu özellikler, kimi toplumlarda garip karşılanmasa da, narsistik kişilik bozukluğu tanısı koydurabilirler.

    Bağımlı kişilik bozukluğu: Bu bireyler, yanlış olduğunu bilseler bile, reddedilme korkusuyla diğer insanları onaylarlar. Başkalarının kendileri hakkında önemli kararlar almalarına izin verirler. İnsanlar kendilerini sevsin diye, nahoş buldukları işleri yapmaya gönüllü olurlar. Yakın ilişkiler bittiğinde çaresiz hisseder, eleştiriye kolayca yaralanırlar. Tüm bu özellikler geleneksel Eskimo toplumunda yüceltilen kültürel değerlerdir."