• Küçük bir çocukken, annem bana şunları söylerdi, "Önemli olan ne söylediğin değil, nasıl söylediğindir." Yıllar sonra, kendi çocuklarıma da aynı şeyi söyledim.Çocuklarımın davranışı bana her gün, düşüncemizi açığa vuran şeyin kelimeler değil o kelimelerin nasıl dile getirildiği olduğunu hatırlatıyor.
    Jo-Ellan Dimtirius
    Sayfa 168 - Koridor yayınevi:)
  • Bu ses de neyin nesi? Nereden geliyor ki?
    Ah! İşte oradan, şu sokaklar ne kadar da dar ve biçimsiz, dön dön doğru yola çıkamıyorsun.
    Bir çocuk var orada, neden bu saatte dışarıda oturuyor ki?
    Yanına yaklaşayım biraz.
    Ne kadar da bana benziyor, tıpkı beş yaşım...
    Ama neden ağlıyor ki, kulaklarını elleriyle kapatmış, dizi üstünde hıçkıra hıçkıra ağlıyor... O da ne, yukarı bir kattan bağrışma sesleri geliyor, kafamı kaldırayım. Perdeden yansıyan yansımalar ne garip, o adam neden sürekli elini havaya kaldırıp indiriyor, - yanında olmalı- o kadın neden 'yeter!' diye bağırıyor. Sesi kısılmış. Adam habire ağza alınmayacak küfürler savuruyor etrafa "senin ben s...., or...", habire elini kaldırıp indiriyor, neler oluyor ki yukarı da?
    Yeniden çocuğa çevireyim bakışlarımı, bu çocuk o sesleri duymamak için mi kulaklarını minicik elleriyle kapatıyor, o kadın için, o adamın yaptıkları için mi hıçkıra hıçkıra ağlıyor.
    Biraz daha yaklaşayım.
    Yaklaşamıyorum!
    Ben yaklaştıkça daha fazla benden uzaklaşıyor...
    İşte, adam pencereyi açtı, "çık lan yukarı p*ç", çocuk yaşlı gözlerini kaldırıp bakıyor ve kalkıyor oturduğu merdivenden. Kapıdan korkar adım içeri giriyor.
    "Dur" diyorum, "Gitme!" ama beni duymuyor.
    Biraz daha yaklaşayım.
    Yaklaşamıyorum!
    Çocuk adamın yanına varmış olmalı, adamın dilinde yine o iğrenç küfürler, adamın elleri yine bir havada, bir...

    ...

    Sevgili Günlük,
    Bugün senin bu sayfalarını son kez karalıyorum, son kez 'o çocuk'tan bahsedeceğim, yıllardır bıkmış olmalısın sende. Hem bu gece burada son günümmüş, müdire hanımının odasının yanından geçerken duydum bu sabah,
    "Dün bir aile geldi, onun yaşlarında bir çocuk istediklerini söylediler, ben de onun adını söyledim. Bahçede otururken onu gösterdim, kabul ettiler. Yarın tekrardan gelip onunla konuşacaklar.
    Orta hallice bir karı-koca, çocukları olmamış hiç, bir kaç kere tüp bebek denemişler, o da olmamış. Son çare buraya gelmişler ve kesin kararlıymışlar, yarın olsun bakalım onunla konuşsunlar, tanışsınlar. " dedi, telefonda konuştuğu birine.

    Koşarak uzaklaştım odasının yanından, gün boyunca yorganımın altından kafamı çıkarmadım, şimdi acıktım biliyor musun, akşam yemeği yemedim çünkü.

    Seni son kez yazarken bir şey itiraf etmek istiyorum. Bence sende çok merak ediyorsundur. Hani yıllardır seni 'o çocuk, o çocuk' yazıyorum. İşte 'o çocuk' benim, ta kendim. Yaşadığım çocukluğumu yazmak bir kenera, aklıma bile getiremedim...
    Hep 'o çocuk' dedim. Çünkü ben 'o çocuk' olmayı hiç istemedim.
    Anneme kalkan, babam olacak o adamın elleri, mahalle parkındaki salıncakta beni sallasın istedim. O kocaman elleriyle ellerimi tutsun hiç hesap etmeden saatlerce yürüyelim istedim. O ağzından iğrenç küfürler duymak yerine, 'canım oğlum', 'biricik karım' laflarını duymak istedim. Bir çizgi filme çok özenmiştim bir kere, çocuk babasıyla birlikte balık tutmaya gitmişti göle, izledikten sonra hemen annemin yanına koşmuştum, "ben babamla balık tutmak istiyorum anne" diye. Annem ağlamaya başlamıştı, yüzümü okşayıp kocaman bir öpücük kondurmuştu yanağıma "sakın bunu babanın yanında söyleme olur mu?" demişti. Ben de suratımı düşürüp, küsmüştüm ona...
    ...
    Babam olacak o adam, o gün annemi de beni de siniri geçene kadar tekme tokat dövdü. Hatırlamıyorum ondan sonrasını, gözlerimi açtığımda yataktaydım, korkarak kalktım, doğruca mutfağa koştum, annem ayakta peynir dilimliyor. Geldiğimi duymuş olmalı ki yüzünü döndü, taptalı gülümsüyor bana, dudağı patlamış, gülümserken acımış olmalı yüzünü buruşturdu. "Hadi koş yüzünü yıka."
    Hiçbir şey söylemeden tuvalete koştum. Yüzümü yıkadıktan sonra, hemen tişörtümün önüne arkasına siliverdim elimi yüzümü, yeniden koştum mutfağa. Hiç konuşmadan yaptık, zeytin peynir kahvaltımızı.

    Birkaç gün sonra annem fenalaştı, çok ağladım o gün, ambulans geldi götürdüler annemi, babam olacak o adamda her nereden gelmişse o da gitti hastaneye. O gece eve gelmediler. Sonra gelip beni de annemin yanına götürdüler. Annemi ilk kez hareketsiz yatarken görüyordum. O odanın pencere kenarına dayadım kollarımı annemi seyrettim. Doktor amcanın biri gelip babam olacak o adamın kulağına hafifce eğilip "başınız sağolsun" dedi. Babam olacak o adam sadece doktor amcanın yüzüne baktı. Sonra doktor amca benim yanıma geldi, tuttu omuzlarımdan "Annen çok uzaklarda bir yere gitti, uzun bir zaman göremeyeceksin" dedi.
    Ben anlıyordum oysa, biliyordum 'ölüm' ne demek, uzaklığı ne demek...
    Babam olacak o adam o gün akvaryumumu kırdığında mavi balığımın çırpınışlarını seyretmiştim gözümü kırpmadan, annem söylemişti artık onun olmadığını, 'öldüğünü'...

    Doktor amcalar annemin ölüm nedeni için 'kalp krizi' demişler. Oysaki ben biliyordum annemi 'babam olacak o adam' öldürmüştü. Tek nedeni oydu annemin ölmesinin...

    Mezara gittiğim o günü unutamıyorum, bembeyaz 'elbisesinin' üzerine toprak atarken tanımadığım amcalar, en sevdiğim oyuncağımı bırakıverdim elimden o çukura, o da annemin yanına gitsin istedim. Babam olacak o adam iğrenerek baktı sanki, yüzüne bile bakmadım o gün.
    Sonra beni buraya getirdi, elime de bir kaç tane boyama kitabı, kalem ve bir araba tutuşturdu, ağlamamam için yaptı, öyle düşünüyorum. Beni de bir daha aramadı.
    Kimseyle konuşmuyorum burada, tek başıma kaldığımda bazen annemin en sevdiği şarkıyı söylüyorum,
    "Dağlar kardan geçti, bağlar nardan geçti, gönül yardan geçmiyor..."
    Geceleri beni uyutmak için, saçlarımı okşayarak söylerdi bu şarkıyı. Çoğu gece uykum gelmediği halde "anne uykum geldi" der ve tutar elinden yatağıma götürürdüm, uykum gelip uyuyana kadar bu şarkıyı söylerdi, gözlerimi ayırmadan izlerdim yüzünü, gözümü açtığımda sabah olmuş olurdu ne zaman uyumuşum da annem son öpücüğünü kondurup yanağıma, yanımdan gitmiş anlamazdım bile...

    Son satırların seninde Sevgili Günlük, sen de bak dayanamadın da dinlemiyorsun artık beni. Sana küsmem ama, yıllardır 'o çocuğu' satırlarında taşıdın. Yarın giderken burdan, seni de yanıma alayım, sonra da gidip denize atayım. Sende küsme ama bana 'o çocuk' denize gitmeli...
    Anlıyorsun değil mi?..

    Bir de biliyor musun, keşke o gün, o kahvaltı masasında 'anne seni çok seviyorum.' deseydim anneme, sarılsaydım boynuna sımsıkı belki o zaman, duyduğum kokusunu daha keskin duyardım şimdi, kendi de bana 'ben de seni canım oğlum' derdi, sesini şimdi daha canlı işitirdim...

    Üç noktalık bir yerin kaldı bak seninde, benim hayatım gibi.
    ...
  • Albert Camus; varoluşçu veya absürdizmle ilişkilendirilmesine rağmen kendini tüm akımlardan bağımsız olarak nitelese de ben kitabı okurken istemsizce varoluşçu olduğunu düşünmeye başladım.Kitabı kapadığımda “Ben şimdi bu kitaptan ne anladım, bu kitap bana ne vermek istedi?” diye sorguladım çünkü başlarda kitabı yorumlamak bence biraz zordu ve kitap benim için altını çizdiğim cümlelere göre şekillendi.Kitabın ilk cümlesi şaşırtıcıydı: “Bugün annem öldü.Belki de dün, bilmiyorum.Bakımevinden bir telgraf aldım: Anneniz öldü.Cenazesi yarın kaldırılacak.Saygılar.”
    Annesiyle arası iyi bir insanın kurduğu bu cümle ve bu kadar nötr yaklaşması şaşırtıcı.Kitap otobiyografik ve aslında kitap boyunca sırf annesine değil, tüm dünyaya karşı beni şaşırtan nötr bir yaklaşımı var Camus’un.Hayatın getirdiklerine karşı bu kadar nötr olmak; ve düşüncesi bile etkileyebilecek bazı olayların olma ihtimalini böylesine kabul etmek (Uzun zaman sonra, ilk defa olarak Marie’yi düşündüm.Günlerden beri bana mektup yazmamıştı.O akşam düşündüm ve kendi kendime, belki de bir idam mahkûmunun metresi olmaktan bıkmıştır artık, dedim.Sonra belki hastalanmış veya ölmüş olacağı da aklıma gelmişti.Olağan şeyler bunlar.) sanırım anca Camus gibi gerçek bir felsefecinin sahip olabileceği bir bakış açısıydı.Ayrıca bir insanın fiziksel ihtiyaçlarının -olağandışı bir durum yokken- onun duygu dünyasını ve hayata bakışını bu kadar şekillendirmesi verem olduğunu öğrenmeden önce bencilce gelmişti gözüme.
    Kitapta Camus’un yer yer zıtlıklarla dolu olduğunu düşündüm.Sayfa 103’te (Fakat herkes bilir ki hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir.Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değilim; çünkü her iki durumda da gayet doğal olarak başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu, binlerce yıl devam edecektir.Sözün kısası, bundan daha açık bir şey yoktu.Şimdi ya da yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim.O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesinin içimde yarattığı o korkunç hamleydi.) umudun ölümü zorlaştırdığını düşünürken sayfa 102’de (Annem hep insanın tam anlamıyla mutsuz olamayacağını söylerdi.Gökyüzü renklenipte yeni bir gün hücreme sızdığı zaman, ona hak veriyordum.) hayatın her daim bize fark etmesekte umut ısmarladığını düşündüm.Ayrıca sayfa 105’e kadar ilgilerimizin bizi oluşturduğunu düşünürken şu alıntı (Her halükarda beni gerçekten ilgilendiren şeyin ne olduğundan belli emin değildim ama, beni ilgilendirmeyenin ne olduğundan emindim.s.105) bizi oluşturanın bir parçasınında bilmediklerimiz olabileceğini düşündürttü.
    Camus, içinde bulunduğu yaşamın çok iyi bir gözlemcisi fikrimce.Kitapta bir ara, zindandayken dünya üzerinde bir gün geçirmiş bir insana bunun ölene kadar yetebileceğini söylüyor.Yani Camus’un dediklerine göre; bence, yaşadıklarımız ve sahip olduklarımız yaşamımızı devam ettirmek için yeterince derin.
    Kitapta şöyle bir yer var: “Zaten o andan itibaren Marie’nin hatırası beni ilgilendirmez oldu.Ölmüşse artık bana neydi bundan.Ben öldükten sonra herkesin beni unutmasını doğal buluyorsam, bunu da öylece doğal buluyordum.Onların benimle ilgileri kalmamıştı artık.Böyle bir şeyi düşünmenin acı olduğunu bile söyleyemezdim.” Bu alıntı bana İsmet Özel’in şu mısrasını hatırlattı: Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar.
    Tavsiye edilebilecek bir kitap bence, özellikle de hayatınızda insanların aslında ne kadar yer kapladığını bu kitapta Camus’un bakışıyla görebilirsiniz.Ben bu açıdan baktım kitaba.İyi okumalar :)
  • Ben sadece fazlasıyla ciddiye almıştım, küçükken babamın bana birini üzdüğümde söylediği o sözü. "Kendini karşındakinin yerine koy." Ve ilk başlarda bunu o kadar çok yapmıştım ki, bir gün dönüş yolunu yani kendimi bulamadım.

    Hakan Günday
  • DEDEMİN SAATİ
    Tek katlı ve bahçelerinde her tür ağacın bulunduğu o güzel mahallemizde çocuk olmak dünyanın en mutlu olayıydı. Sabah kuş cıvıltıları ile uyanır annemin hazırladığı yer sofrasında ki kahvaltımıza oturur sanki babam değil de ben işe geç kalacakmışım gibi acele ile kahvaltımı yapardım. Bardağımda ki sütü içerken mutlaka üzerime dökerdim çünkü en sona onu bırakır ve çabucak içip dışarı çıkmaya uğraşırdım. Dedem ise her gün başımı okşayarak bana yavaş olmamı söylerdi. Mıstık ve sokak kaçmıyordu ya. Ama ben yine de acele eder bir an önce mahallede ki arkadaşlarımın arasına karışmak isterdim.

    Henüz okula gitmiyordum. Kardeşim yoktu. Annem ve babam benim onlara verilmiş bir armağan olduğumu söyler ve üzerime titrerlerdi. Ama en çok dedem o bembeyaz sakalı ile bastonunu yanına koyup benim boyumun hizasına kadar eğilip gözlerimin içine baktığında sanki dünyanın bütün yeşillerini onun o güzel ve derin bakan gözlerinde görürdüm. O öyle bir andı ki çocuk kalbime ılık ılık bir şeylerin aktığını hisseder ve onu can kulağı ile dinlemeye çalışırdım. Babaannem öldükten sonra sanki sakalı daha da beyazlamıştı. Mıstık bana inanmazdı beyaz daha çok nasıl beyazlanır derdi ama ben bilirdim beyazlamıştı işte. Dedemin en çok hoşuma giden yönü ise sanki her an biri gelecekmiş gibi cebine zincir ile bağlı olan saatini çıkarıp çıkarıp uzun uzun bakması olurdu. Çocuk aklımla ona neden bu saate bu kadar sık baktığını sorardım. O ise yüzünde geniş gülümsemesi ile bana saate bakınca gençlik yıllarının ne çabuk geçtiğini söyler ve yaşlılığında ise saatinin kendisi ile inatlaştığını yinelerdi. Bu cümlenin ne anlama geldiğini o yaşlarda anlamasam da önemli olduğunu hissederdim. Çocukluk işte.

    O yaz dedemin her akşam mahallede ki çocuklar ile beraber bana da aldığı şekerler için akşam ezanını beklemek daha da keyif vermeye başlamıştı. Hepimiz bilirdik ki dedem cebinde bir avuçtan fazla akide şekeri ile yanımıza gelecek ve hepimizin başını okşayarak ellerimize birer tane o canım akide şekerlerinden verecekti. Mahallede ki bütün çocuklar dedemi çok severdi. Onun yüzü hep güler ve insanlara karşı hep yardımsever davranırdı. Köpek ve kedilere bir insan gibi davranmamızı öğütler onlarında tıpkı bizim gibi canının yandığını bıkmadan anlatırdı. Yaz akşamları evimizin bahçesinde mahallenin tüm çocuklarını toplar ve sabırla bize dünyada ki tüm kötülükleri yenecek olan sevgiden bahsederdi. İnsan vatanını, bayrağını sevmeliydi. Onlara sahip çıkmanın söz ile değil ilim yolunda ilerleme ile olacağını küçücük kalplerimize nakış nakış işlerdi.

    Dedem çok şey bilirdi o kadar ki yıldızlardan okyanuslara kadar her konuda anlatacağı masalları vardı. Bizlere bilginin azı çoğu olmaz her şeyi öğrenin diye sıkı sıkı tembih ederdi. Okula giden arkadaşlarımıza yaz tatili de olsa parası oldukça kitap alır ve bizlere bu yaz akşamlarında okumaları için teşvik eder hepimiz ile tek tek ilgilenirdi. Bir gün sabah kahvaltıya kalktığımda annem dedemin acil olarak köyüne gitmesi gerektiğini söyledi. Bu beklenmedik olay karşısında o kadar çok şaşırmıştım ki ağlamaya başladım. Ne sütümü içtim ne de Mıstık’ı düşündüm. Bütün gün annemi sıkıştırdım. Dedem ne zaman geri gelecek diye. Annem ise dedemin kardeşinin çok hasta olduğunu anlatıp durdu fakat ben yine de mızmızlandım. O ilk gün o kadar zor geçti ki, mahallede ki bütün çocukların neşesi de sanki dedemle birlikte gitmişti. Her zaman yürüdüğü sokak başına gözümüzü dikip belki gelir diye bekledik ama dedem o gün gelmedi. Ne oyunların ne de Mıstık’ın babasının getirdiği şekerler bize keyif vermemişti. Bizim ile hiç kimse dedem gibi konuşamaz onun gibi sizi keratalar diyemezdi. Akşam kendimce çabuk gelsin diye dua ettim ve ağlayarak uykuya daldım. Rüyamda dedem çok yüksek bir dağın başındaydı ayağının önünde ki uçurumu görmüyordu, bense aşağıdan ona bağırıp geri gitmesini söylüyordum fakat o beni duymuyor ve uçuruma doğru ilerleyerek geliyordu. Ayağının altında ki taşlar kayarak önüme yuvarlanmaya başladı. Hem ağlıyor hem de bağırıyordum. Sonra dedem birden bire yok oldu. Taşlar gelmeye devam ederken dedemin saatini de taşların arasında görmeye başladım. Ona bir şey olmasın diye o kadar hızlı koşuyordum ki sanki kalbim yerinden çıkacak gibi atıyordu. Birdenbire avucumun içinde bir şeyin olduğunu anladım tam avucumu açacaktım ki bana çok yakın uçan kocaman bir kuş üzerime doğru uçmaya başladı. Yine de avucumda ne olduğuna bakmak için açtım ve dedemin saatini gördüm ama camı ortadan ikiye çatlamıştı. Rüyamda ki üzüntümü anlatmaya kelimeler yetmez. Ağlıyordum dedeme kötü bir şey olmuştu biliyor ve bunun için ağlıyordum. Annemin yumuşacık sesi kulağıma ninni gibi ama çok uzaktan geliyordu. Mehmet uyan oğlum diyordu ve ben uyandığımda annemi karşımda görüp hemen avucumun içine baktım. Boştu. Ağlamamı durduramıyordum. Anneme gördüğüm rüyayı anlattım o ise sadece başımı okşayarak geçtiğini söyleyip durdu. Onun kucağında ne zaman uykuya daldım hatırlamıyordum.

    Sabah uyanır uyanmaz dedemi sordum. Babam hemen geri dönemeyeceğini söyleyince ona beni neden götürmediğini sorup durdum. Babam ise elinden geldiğince bana hasta ziyaretini anlatmaya çalıştı ama ben anlamamakta direniyordum. Hem o benim dedemdi, kardeşi hasta ise onun yanında ona bakacak bir sürü insan vardır diye babama kendimce bir şeyler anlatmaya çalıştım o ise sadece gülümsedi ve başımı okşayıp işe gitmek için yola koyuldu. Ben ise ne kadar uğraşsam da dedemin bahçede ki yerini evin içinde dolaşmasını aklımdan çıkaramıyordum. Anneme köye nasıl gidileceğini sorduğumda yüzünde beliren bakışı daha önce hiç görmemiştim bana endişeli bir şekilde bunun imkansız olduğunu söyleyerek sabırlı olmamı, dedemin en fazla iki gün içinde geri döneceğini söyledi. Oysaki ben dedemi bir daha hiç görmeyecekmiş gibi bir düşünceye sahiptim bunu Mıstık’a söylediğimde bana güldü ve dedeme hiçbir şey olmayacağını söyleyerek misket oynamaya devam etti. Benim canım hiç bir şey yapmak istemiyordu sadece dedemin bembeyaz sakallarının beni öperken yüzümü gıdıklamasını ve bastonunun çıkardığı sesleri duymak istiyordum. Arkadaşlarımın oyunlarını seyrederken annemin sözü aklıma geldi iki gün; iki gün çok uzun ama kısaydı da, o an karar verdim dedem bahçenin temizliğini benim yapmamı isterdi. Hemen koşarak eve gittim, bahçede ki ağaçların altlarına düşen yaprakları topladım, dedemin tahtalardan yaptığı çardakta ki minderleri onun istediği gibi düzeltip bahçenin evin kapısına kadar olan taş yolu hortum ve süpürge ile temizleyip yıkadım. Bahçemizde ki elma, armut ve erik ağaçlarını suladıktan sonra çardağın yanında annem için diktiği gülleri de sulayıp hortumu topladım. Evimizin yan tarafında ki küçük ardiyenin önünde ne varsa hepsini içeriye taşıdım. Annem yanıma gelerek ne yaptığımı sordu ben ise ona dedemin gelişine hazırlık yaptığımı söyledim o geldiğinde mutlaka bana öğrettiklerini öğrendiğimi göstermek istiyordum. Annem yorulmuş ve açıkmış olabileceğimi düşünerek ekmeğin arasına koyduğu küp peyniri ve bir domatesi bana uzatırken geri kalan işleri yarın yapmamı söyledi. Oysa benim işim henüz bitmemişti. Dedem bize mahallemizin büyüklerine yardım etmemizi söylerdi. Ekmeğimi hemen yiyip yan komşumuz olan ve çocukları hiç sevmeyen Nezahat teyzenin bahçesine koşarak gidip kapısına yavaşça vurdum. Kapıyı açar açmaz kadının asık ve korkunç yüzü biraz daha asıldı ve ne istediğimi sordu. Bense ona yapabileceğim bir işi var mı veya çeşmeden su getirmemi ister mi, ekmek için fırına gidebileceğimi bir çırpıda söyledim. O ise bana bir adım daha yaklaştı, ne kadar korktuğumu anlatamam ve birden kocaman elini bana doğru uzatınca geri adım attım ama eli o kadar büyüktü ki hemen başımı bulmuş ve saçımı okşamaya başlamıştı. Bir şey istemediğini ama akşamüstü uğramamı istedi. Ben ise deli gibi atan küçücük yüreğim ile iki ev ilerimizde olan Hasan dedeye gidip aynı soruları sormaya başladım. Çeşmeye gidip küçük bidonuna su doldurup getirdim, bahçede ki yaban otlarını temizlemesine yardım ettim zaman o kadar çabuk geçmişti ki anlamamıştım. Akşam ezanı okununca Hasan dede camiye ben ise eve gittim.

    İki koca günü bu şekilde geçirdim fakat dedem gelmedi. Anneme her sorduğumda aynı cevabı aldım dedem gelecekti. Ertesi sabah erkenden kalktım ve bahçe kapımızın dışında ki küçük taşın üstüne oturup dedemi beklemeye başladım. Ve bu bekleyişim tam bir hafta daha sürdü ve bir sabah annem telaş ile beni uyandırıp köye gitmek için hazırladı. Uyku mahmurluğu ile o kadar çok sevindim ki annemin göz yaşını ve telaşını fark edemedim. Babam işe gitmemişti, telaşla evden çıkıp garaja gittik ve köye gitmek üzere yola çıktık. Annem otobüsün camından dışarı baksa da gözünden akan yaşı görebiliyordum. Babama kaç kez nedenini sordum bilmiyorum ama o hep annemin biraz rahatsız olduğunu söyleyip durdu. Ben ise dedemi göreceğim için yolun biran önce bitmesinden başka bir şey düşünemez olmuştum. İki saatlik yolculuğumuzdan sonra köye yakın bir yerde otobüsten indik. On dakikalık yolumuz vardı, ben çocuk yüreğimle önden koşmaya başladım. Büyük amcanın evini biliyordum ama babamın yavaş olmamı söylemesi ile önce yavaşladım sonra ise durdum. Bir şeyler yanlıştı sanki ne annem ne de babam her zaman ki gibi neşeli değil aksine çok üzgünlerdi. Annemin gözyaşlarına sessiz hıçkırıklar da eklenmişti. Olduğum yerde donup kaldım. Dedeme kesin bir şey olmuştu yolculuk boyunca ne annem ne de babam tek kelime etmemişlerdi. Yanıma geldiklerinde babama bağırarak ne olduğunu sordum. Aklım ve dilimde dedemden başka bir şey yoktu. Babam toprağa diz çökerek bana dedemin artık hiç gelmeyeceğini söylemesi ile nasıl koştuğumu bilmeden büyük amcanın kapısının önünde buldum kendimi. Evin kapısı açık ve içerisi kalabalıktı. Kuran okunuyordu. Evin sağ tarafında kalan odadan büyük amcayı görebiliyordum hemen onun yanına koştum. Odada bulunan divanın üzerinde biri yatıyordu ve beyaz çarşaf ta başının üzerine kadar çekilmişti. Büyük amcamın elinde ki saat hiçbir şey sormama izin vermedi. Çünkü o dedemin geçmek bilmeyen saatiydi. Dedem köye geldikten sonra hastalanmış ve ölmüştü. Hayatımda gördüğüm ilk ölümdü ve acısı bugün bile hiç kimse ile kıyaslayamadığım kadar derindi…

    Bugün ise ben evimin salonunda yetmiş bir yaşında elinde dedesinin geçmeyen saati ile ona kavuşacağı anı beklemekte olan o küçük çocuğum…
    Nurhan Işkın