• 475 syf.
    ·2 günde·7/10
    Başlarında karakterler arasında çok fazla geçiş yapıyor ama bu rahatsız etmiyo hatta bazı durumlarda okuyucuyu ileride olacaklar hakkında meraklandırıyor. Anlatımı güzel, aşırı betimlemeler yok ve bu okuyucuyu sıkmıyor. Sonlarına doğru heyecan arttıkça kitapı bitirip sonunu öğrenmek için can atıyorsunuz. Sonu az da olsa beyin yakıyo ama çok iyi. Olasılık teorisi, einstein in görecelik kanunu ve bunun gibi aklıma gelmeyen bir çok bilimsel çalışmalar hakkında okuyucuyu sıkmayan, bilimsel terimler içinde boğulmayan bilgiler vermesi de güzel.
    Uzun süre üstüne düşüneceğim, etkisinden çıkamıyacağım bir bilimkurgu romanı.
  • 166 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Zafer Saraç Beyin Seyahat Diyen Kitaplar adlı eserini okudum. Hasip Saygılı hocamızın yazdığı sunuş yazısı ile başlayan ve yazarın ön sözü ile devam eden eserde yirmi beş seyahat incelenmiştir. Her incelenen seyahatname kronolojik sırayla anlatılmıştır. Eser tüm okuyucuların anlayacağı bir dille yazılmıştır. Her seyahatname incelemesinden önce kısa bir seyahatnamenin ne olduğu hakkında bilgi verilmektedir. Ayrıca hem seyahatnamenin yazarı hem de çeviren kişi hakkında da kısa kısa bilgiler yer almaktadır. Her seyahatname içeriği ile ilgili inceleme yapılırken yazarın üslubu, misyonu, dili, anlatımı, eksiği, iyi yönü dile getirilmektedir. Bizim dikkatimizi çeken ise seyyahların gezdikleri yerler ile ilgili harita olmamasının eksikliği üzerinde durulmuştur. Ayrıca dönemin şahitliği açısından kaynak eser olmaları nedeniyle dizin kısımlarının mutlaka olması gerekir. Dipnotlarla zenginleştirilen seyahatname çevirileri olduğu gibi dipnot zenginliği olmayan seyahatname çevirilerinin yapıldığıda görülmektedir. Eser açısından Zafer Saraç'a bir eksik bildirmek isterim. Keşke eserinin giriş kısmı olsa da, bu kısımda seyahatname hakkında bir bilimsel giriş yapılsaydı eser daha güzel olacakmış. Ama tüm incelemeler gösteriyor ki iyi emek verilmiş, güzel bir eser ortaya çıkarılmıştır. Biz ise bu eserden alacağımızı aldık. Not aldığımız bazı seyahatnameleri alıp okuyarak daha detaylı bilgi edinme kararı aldık. Biz okuduğumuz bu eserle bir seyyahın psikolojisini de anladık.
  • 504 syf.
    ·30 günde·Beğendi·10/10
    İçerik: 5/5: Harika tabii ki:
    (çünkü herkesin bildiği gibi) bu kitapta, bilim tarihindeki en önemli kuramlardan birini oluşturan bulgular açıklanıyor

    Çeviri ve Redaksiyon: 5/5: Harika:
    Nadiren bu kadar kusursuz bir çeviriyle karşılaşıyoruz. Ayrıca “Çevirmenin Önsözü” de harika ve çevirinin bilime ilgi duyan ve Darwin’in hem bilimsel çalışmalarını hem de yazma becerisini takdir eden biri tarafından yapılması çok iyi olmuş. Çevirmenin ne kadar özenli bir çalışma yaptığı, bazı dipnotlarda yaptığı faydalı açıklamalardan da anlaşılıyor.

    Baskı: 5/5: Harika:
    Hiçbir basım hatası yok.
    Çizimler ve fotoğraf çok güzel.

    Yazım: 5/5:
    Hiç yazım hatası yok.

    Anlatım: 5/5: İyi:
    Zor ve alanım olmayan bir konuda olmasına rağmen kitabın çoğu kısmını çok sürükleyici buldum. Bazı kısımlardaysa, konuların sıralaması kafa karıştırıcı geldi veya çok tekrar olması sıkıcı geldi.

    Özetle:
    Her yönden çok büyük özenle yapılmış bir çalışma (hem orijinali hem Türkçe baskısı). Paha biçilemez eserlerden biri... Darwin’in bilimsel çalışmaları için uzun yıllar boyunca ne kadar büyük emek harcadığını, ne kadar çok ve özenli çalışmalar yaptığını bu kitap sayesinde daha net bir şekilde görmüş oldum.

    Tavsiyem: 3/5
    Ben kuramıyla ilgili çalışmalarını Darwin’in kendi kaleminden okumak için bu kitabı okumayı tercih ettim. Fakat, önsözde de belirtildiği gibi, bu kitap aslında evrim teorisini öğrenmek için ideal bir kitap değil. Yani daha anlaşılır ve açıklamalı bilgiler edinmek için bu konuyla ilgili belgeselleri izlemek veya başka kaynaklara baş vurmak tercih edilebilir.
  • 166 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Seyahatnameler, tarih araştırmalarının en önemli kaynaklarından birisidir. Bu özelliği ile birlikte şahsi gözlemleri barındıran ve öznel bir anlatım ürünü olan seyahatnameler edebi bir tür olma vasfını da taşımaktadır. Çağının insanına ve hatta günümüz modern toplumuna bilinmeyenden haber veren seyahatnameler, kitapların kıymetini bilen ve onlarla hemhal olmuş olan Zafer Saraç tarafından değerlendirilmeye tabi tutulmuşlardır. Bu minvalde “Seyahat Diyen Kitaplar”, Saraç’ın muhtelif dergi ve internet sitelerinde yayınlanmış olan 25 seyahatname incelemesinden mürekkep bir eser olarak vücuda gelmiştir. Seyahatnamelerin seçiminde ise daha çok Türk tarihi ve coğrafyası ile alakalı seyahatnameler tercih edilmiştir. Bu şekilde, Türk tarihinin kaynak konusunda seyahatnamelerden faydalanabileceği hususu vurgulanmaya çalışılmıştır, diyebiliriz.

    Mezkûr eserde seyahatnameler, yazıldığı döneme istinaden kronolojik bir sıraya tabi tutulmuşlardır. Bununla birlikte, eserin müellifi Saraç’ın Tarih alanında yüksek lisans yapmış olmasından olacak ki, eserler kuru ve basit bir tanıtma edasıyla değil bilimsel bakış ile kaleme alınmışlardır. Bu bağlamda, seyahatnameler ile birlikte onları hazırlayan ya da çevirenler eleştiriye tabi tutulmuş ve eleştirinin nedenleri açıklanmıştır. Yine bu hususu Saraç şu şekilde ifade etmektedir: “Tarih ilmi için önemli kaynaklardan birisi de seyahatnamelerdir. İçerdiği eşsiz bilgilerle tarihin yeniden yazılmasına vesile olan bu müstesna kaynaklar geçmişin resmini çizdiği gibi gelecekte yapılacak yeni araştırmaların da yol haritasını çizer, açılan yeni kapılardan giren araştırmacılar tarih ilmine yeni soluk kazandırır.” (s. 85)

    Bu değerlendirme yazılarında seyahatnameler ile birlikte onları vücuda getiren seyyahların hayatları hakkında vücuda getirilmiş eserlerde ele alınmıştır. Aynı zamanda Saraç, sadece seyahatname yoğunlaşmakla kalmamış; ilaveten seyahatnameyi hazırlayan ya da çeviren hakkında bilgiler vermektedir. Bunun yanı sıra, seyahatnamenin yeniden hazırlanmasında dikkat edilen hususlara dikkat edilmekte; eksikler dile getirilmektedir. Bahsedilen eksikliklerin arasında ise en çok tekrar edilen iki husus göze çarpmaktadır. Bunlardan ilki kitabın sonun bir dizin koyulmayışı; bir diğeri ise görsel materyal ya da seyyahların yol güzergâhlarını gösteren haritalardır. İhtiyaç hasıl olduğunda ise konunun daha anlaşılır bir kıvama erişebilmesi için, spesifik bilgiler ya da terimler, dipnotlar aracılığı ile açıklanma yoluna gidilmiştir. Aynı zamanda, bununla da sınırlı kalınmayarak ileri okumalar yapılabilmesi maksadıyla kaynak önerilerine yer verilmiştir.

    Müellif değerlendirme yazılarını anlaşılır ve akıcı bir dil ile okuyucuya sunmuştur. Saraç'ın Türkçe'ye olan hakimiyeti ve bilimsel yaklaşıma olan vukufiyeti de bir araya gelince, gerçekten de, üslup bakımında eserin kıymetli bir yerde durduğu da aşikârdır.

    Kitabın, bana göre, eksikliklerine gelecek olursak; öncelikle seyahatnameleri konu alan bu değerlendirme yazıları, belki, resimler, gravürler ve haritalar ile desteklenseydi daha anlaşılır ve cazip hale gelebilirdi. Bir diğer değinmek istediğim husus ise farklı baskılar arasında bulunan değişikliklere dikkat edilmesi olacaktır. Bu konuda İbn Fadlan Seyahatnamesi’ni Türkçe’ye kazandıran Ramazan Şeşen bu eserin farklı baskılarında bazı değişikliklere gitmiştir. Kitap içerisinde mezkûr seyahatnamenin değerlendirildiği kısımda bu hususa dikkat edilmiş olunsaydı, yazı, daha detaylı bir hale bürünebilirdi. Aynı zamanda, seyahatname denildiğinde ilk akla gelen kişi olan Evliya Çelebi ve seyahatnamesi, bizzat asıl eser üzerinden değil, onu ve seyahatnamesini konu alan bir çalışma üzerinden değerlendirilmiştir. Eğer, Evliya Çelebi ve seyahatnamesi asıl eserden yol çıkılarak değerlendirilmiş olsaydı daha makul olabilirdi, görüşündeyim. Şunu da söylemeliyim ki, bu yol başvurulmasının nedeni, Evliya Çelebi'nin seyahatnamesinin 10 cilde tekabül etmesinin yarattığı zorluklardan dolayı olabileceği hususu ortadadır. Bununla birlikte, Türk tarihi ve özellikle Osmanlı'nın kuruluş yıllarına ilişkin en kıymetli kaynaklardan olan İbn Battuta Seyahatnamesi'nin değerlendirilen eserler arasında olmayışı buruk bir his uyandırdığını söylemek zorundayım. Son olarak, her seyahatname değerlendirmesi için mezkûr seyahatnameyi özetleyebilecek ya da eserin içerisinden bir cümle başlık olarak seçilebilirdi. Yine, bütün değerlendirmelerin ardından eserin sonunda bir Sonuç kısmı gerçekten ihtiyacı karşılayabilirdi.

    Günümüzde okuma alışkanlığının mumla aranan bir durumda seyreden ve okumada seçiciliğin vasat bir durum arz ettiği günümüzde bir konu üzerinde seçilen eserlerin değerlendirilmesinin önemi ortadadır. Bu sebeple, Zafer Saraç ağabeyi böyle kıymetli bir eseri vücuda getirdiği için şahsım adına kutluyor ve okurunun bol olmasını temenni ediyorum.

    #kitapsuuru
  • 424 syf.
    ·3 günde·6/10
    https://expectokitabum.blogspot.com/...ismailoglu.html#more
    Kitaba başlar başlamaz isimler inanılmaz itici geldi oradan başlayayım. Takıntıları olan biri değilim. Türk yazarlardan çok yabancı okurum. Ancak Galen, Tesla, Meryam, Alef, İlias, Perit gibi sonu gelmeyen, belki anlamlı ama inanılmaz yapmacık ve yapay geldi. En mantıksız fantastik kurguda bile mantıklı, gerçekçi bir yan bulmaya alışmış olan "nöronlarım" bu isimlere tepki verdi resmen. Kitabın dili de basit ve yapay geldi. Basitlik tek başına kötü bir şey değildir ama yine de ilk kitabında bulduğum tadı bulamadım. Ayrıca "nöron" kelimesi o kadar çok kullanılmıştı ki zaman zaman dişimi sıkıp acaba saysam mı dedim. Yani tamam, "nöroroman" yazdım demişsin de her şeyden önce aynı cümlede kelime tekrarı anlatım bozukluğudur.
    Bölüm sonuna geldiğinde sürekli bir bunu yapsaydı bu acılar yaşanmayacaktı, yok şöyle olsaydı böyle olacaktı, daha neler neler olacak gibi cümleler de rahatsız edici bulduğum kısımlardandı.
    Kitapta verilen bilimsel bilgilere gelince, iki tane ilginç bulduğum bilgi öğrenmiş oldum, bu nedenle mutluyum. Geri kalanı benim bildiğim şeylerdi ama bu şaşırtıcı değil mesleğim dolayısıyla. Ama iki şeyi kötü buldum. kitaptaki bir çok karakterin bu normalmiş gibi bilimsel bilgiler vermesi yapay geldi. Hadi anladık Tesla tıp öğrencisiydi ama diğerleri çok mantıklı gelmedi. Yazar bir bilimsel bilgiyi verirken çok küçük bir çocuk için bile anlaşılacak şekilde basite indirgemesi iyi bir şey tabi ama sonrasında çok karmaşık şeyler anlatıyor gibi anlattıklarımın yarısını ancak anlamıştı falan demesi de kitaba yapaylık katmıştı.
    Karakterler gerçekten kötü işlenmişti. Özellikle de Tesla. Yazar Tesla'ya sevilecek, bağ kurulacak hiç bir özellik bahşetmeden görenin Tesla'ya vurulmasını mantıklı bulmamızı beklemiş nedense. Düşündüm, düşündüm, kızda bu kadar sevilecek, özel bulunacak ne vardı anlayamadım. Ne bir şey yaptı, ne bir zeka sergiledi, ne de olaylar onun başına geldi. Ama her ne hikmetse esas kızımız Tesla'ydı. Yazar onunla bağ kurmamızı sağlayabilecek bir şeyler verseydi belki bu kadar havada kalmazdı.
    Son olarak kurgu hakkında söylenecek çok şey var. Anlamsız tesadüfler, sinestezi özelliğinin adeta bir doğaüstü güce çevrilmiş olması, sokak çocuklarının can yakıcı hikayelerinin duygusuz ve basitçe anlatılışı, her ne hikmetse o sokaklardan çıkan çocukların daha gencecik yaşlarında zengin güçlü insanlara dönüşmesi...
    Bu kadar yazdıktan sonra diyeceksiniz ki acımasızlık ediyorsun ama biraz kızgınım. Reklamların şişirdiği kitapları hepimiz biliyoruz zaten. Bazı şeyler de zevk meselesidir. Yine de bu kitabın 1000Kitap'ta 9.1 aldığını görünce biraz kızdım. Dünyada okunacak çok muhteşem kitaplar, kalitesi tescillenmiş yazarlar var ve yeterince zaman yok. Bu kitap okunmaz demiyorum ancak insanlar biraz daha realist değerlendirme yapmayı öğrenmeliler diye düşünüyorum. Bu kitaba 9.1 puan verirsek diğer kitaplarla ilgili nasıl eleştiri yapalım ve okuduklarımızı nasıl bir değerlendirme ve sorgulama süzgecinden geçirelim.
    Yazarın okuduğum ilk kitabından hareketle yazmaya yetenekli olduğunu düşünüyorum ancak ya bu türde yazdığı kitabı bana hitap etmedi. yine de ilk romanı olduğu düşünülürse, kendisini 2 günde okutan, merak ettiren, hareketli ve sürükleyici 424 sayfalık bir roman yazabilmesi başarı sayılır. Yazarın hayal gücü ve yaratıcılığının olduğu da açık bir şekilde görülüyor. Çok daha kötü yazılmış nice kitaplar okumuş biri olarak ortalama denebilecek, hataları çok ama alanda bilgi sahibi olmayan insanlara güzel katkılar da sağlayabilecek bir roman olduğunu düşünüyorum. Kara size kalmış.
  • Çin, İlk Çağ’ın en büyük uygarlık merkezlerinden biri oldu. Yarattığı kültür değerleri, yalnız İlk Çağ’la sınırlı kalmadı; ondan sonraki yüzyıllarda da, aynı topraklar üzerinde varlıklarını sürdürdü.
    Ve çevresindeki Asya toplumlarını derinden etkiledi.
    YAZI
    Pratik zorunluluklar, yazının ortaya çıkışını hızlandırırken, bilimlerin gelişmesini de desteklemiştir. Çin yazısı, İlk Çağ’da, pek eski tarihlere çıkıyor. İsa’dan önce II. bin yıllarında kemikler üzerine yazılmış metinlerde, bilginler, 2000 hiyeroglif saydılar:
    Yazının pek erken ortaya çıkışını gösterir bunlar.
    Çin hiyeroglif sisteminin gelişmesi. Mısır’dakine benzetilebilir. İlkel resimli çizgiler, sonradan kelimelerin karşılığı olarak saklandılar: «Erkek», «çocuk», «kadın», «ağaç», «yüksek»; «alçak» gibi hiyeroglifler böyledir. Bu yalın hiyerogliflerin bir araya getirilmesinden başka kavramlar oluştu. Örneğin, «ağaç»la ilgili iki hiyeroglif «orman»ı anlatır oldu.
    Çinliler, sonraki yüzyıllarda daha da geliştirdiler bu yazıyı.
    İlk merkezî imparatorluk olan Ts’in devrinde yazı birleştirildi: Han’lar devrinde de, aşağı yukarı bugünkü biçimini aldı yazı. Yeni maddelerin, ipekle kâğıdın sayesinde oldu bu. Eskiden tahta parçaları üzerinde yazılıyordu. Çinliler, bugün bile yukardan aşağıya yazıyorlarsa, eskiden daracık tahta parçalarına yaz, yazmış olmalarından ileri geliyor bu.
    TEKNİK VE BİLİM
    Tarımda takvimin saptanabilmesi, astronomik gözlemleri gerektiriyordu: İlk Çağ’ın Çinlileri, bu alanda pek ileri gittiler. Böylece, Hipparkos’tan 200 yıl önce, Çin bilginleri, gündüz ve gecelere bakarak, yer yuvarlağının Güneş çevresinde bir elips çizdiği gerçeğini buldular. Ts’in hanedanı zamanında, dünyanın ilk güneş takvimleri yapıldı. Ancak, uygulamada kullanılmadı; çünkü Çinliler ay takvimine başvuruyorlardı. Eski Çin’de, Güneş tutulmalarının düzeni biliniyordu.
    Kompas’ı bulma onuru da Çinlilerindir. Pek sağlam bir matematik kavramı vardı onlarda; özellikle, köklerle küp kökleri biliyorlardı.
    O devrin tarım tekniği hakkında pek ilginç bilgiler veren agronomi eserleri günümüze kadar ulaşabilmiş durumda; toprağı ekme ve verimini arttırmanın yanısıra, çeşitli bitkiler üstüne bilgiler ve çiftçilere öğütler veriyor bu kitaplar.
    Dokuma, tunç, demir, fildişi ve ince taştan eşya, mürekkep yapımı konusunda Çin zanaatçılarının örneği pek azdır o çağda.
    FELSEFE VE DİN
    Sosyal rejimin eksiklikleri, savaşlar, Şeu’lar devrinin sonlarında sınıf mücadelelerinin keskinleşmesi, Çin’in ideolojisi üzerine damgasını basan felsefe ve din sistemleri ortaya çıkardı.
    Doğuştan soyluların çıkarlarını Konfüçyüs’ün öğretisi yansıttı. Eski Çin’in bu büyük düşünürü, İsa’dan önce 550 yılına doğru doğdu ve 480 yılına doğru da öldü. Konfüçyüs, politika ile ahlâkın içiçe girdiği, düşünceci dünya görüşüne dayanan bir öğreti kurdu. Bu öğretinin büyük bir bölümü, onun çömezlerince tutulmuş Felsefi Konuşmalar’ında yer almaktadır. «İnsanlıkça bir ilkeden yola çıkan Konfüçyüs, en yaşlıya saygı ve hangi durumda olurlarsa olsunlar, insanların topluma karşı mutlaka görevlerini yerine getirmeleri gereği üzerine kurulu bir sistem geliştirdi: «Baba baba olmalı, oğul oğul, hükümdar da hükümdar» diyordu; bir yönetici, görevine lâyık olmayan bir davranışta bulunmuşsa, onun devrilmesine müsaade ediliyordu. Öyle de olsa, yerleşik düzene ve yukarılarda olanlara, yani egemen sınıflara boyun eğmeye götürüyordu bu öğreti. Konfüçyüsçü ahlâkın, atalar kültü ile sıkı sıkıya bağlanışı, bu öğretiye dinsel bir nitelik vermekte de gecikmedi.
    İsa’dan önce VI. yüzyılda yaşayan Lao-tseu’nun Tao tö King adlı eseri ise, ataerkil köylülüğün ve küçük mülk sahiplerinin özlemlerine yanıt veriyordu. Bu kitap, Taoizm öğretisinin ilkelerini içine alıyor. Yaratıcı bir tanrıyı yadsımak gibi materyalist bir dünya görüşünü ve -kendiliğinden- diyalektik bir anlayışı içerse de, eskiye, insanların mutlu bir yaşam sürdürdükleri bir altın çağa dönüşü öğütler. Yaşadığı zamandaki rejimi, «rüşvet ve vergilerle halka açlık çektiren» bir rejimi acı biçimde eleştiren bu eser, «insanların para biriktirmek için azgınlaşmadığı» düşsel devirlere dönüşün düşünü görür.
    Yeni soyluların ve tacirlerin çıkarlarını, hukukçu danışmanlar okulu savundu; bunların arasında, Ts’in devrinin birçok devlet adamı da bulunuyor. BÛ okulun şefleri, Şang Yang, Han Fei-steu ve ötekiler, tam anlamıyla merkezîleştirilmiş, birleşik bir devletin yaratılmasını savunuyorlardı.
    Konfüçyüscülerle bunlar arasındaki mücadele, çok sert görünümler aldı bazı bazı. Konfüçyüscüler, Şi Huang-ti’nin iktidarına karşı savaştılar ve -İsa’dan önce 213 yılında- çoğu zulüm, işkence gördü bu yüzden ve kitapları yakıldı. Şi Huand-ti’den zulüm gören ve Lieu-Pang’ın hakaretine uğrayan Konfüçyüscü bilginler, imparator Wou-Ti’nin çevresinde toplandılar. Daha önce kaldırılmış bulunan danışmanlar kurulundaki görevlerini yeniden elde ettiler. Bundan böyle işe alınmaları sınavla oldu.
    Büyük önem taşıyan mandarenler zümresi böyle doğdu.
    İsa’dan sonra I. yüzyılda, maddeci bir dünya görüşünü savunan ve ruhun ölümsüzlüğünü yadsıyan bir büyük filozof yaşadı Çin’de:Wan Tch’ong.
    EDEBİYAT VE SANAT
    Günümüze değin ulaşmış çoğu edebî eserler, tazeliklerini hep korudular. İsa’dan önce IV. yüzyılın’ sonu ile III. yüzyılın başları, Çin’in, aynı zamanda üstün bir devlet adamı olan, en büyük şairinin yaşadığı devirdir.
    K’iu-Yuan’dır bu şairin adı.
    Ts’in’in, hegemonya için başvurduğu barbar ve zalim yöntemlerin amansız düşmanıydı; ülkenin birliğini kendiliğinden kazanması görüşünü savunuyordu.
    İki kez sürgüne mal oldu bu ona!
    Sonunda umutsuzluğa kapılıp, kendini bir ırmağa atarak canına kıydı.
    Kin ve adaletsizlikle dolu bir devirde, insanların yazgılarına acıma, ülkesi için de güzel düşüncelerle doludur şiirleri. Halk şiirinin gelenekleriyle kendi sanatı arasındaki derin ilişkiyi gören bu büyük senyör, bu soylu kişi, halk güçlerine karşı büyük güven ve yakınlık duydu. Acı olaylar ve derin bir hüzün ile dolu genellemeleri, yine de iyimser bir hava taşırlar.
    Çinliler, en önemli bayramlarından birinde onu anarlar.
    Bunun gibi, Sseu Ma-ts’ien ile tarihçi Pan-Ku’nun nesri, binlerce yıl, vazgeçilmez örnekler oldular. Onların eserleri, millî efsaneleri, sayısız atasözlerini, özdeyişleri ve halk türkülerini içine alıyor. Çin’in büyük adamlarının resmî biyografileri, anlattıkları olayların renkliliğinin yanısıra, belgesel bir nitelik de taşıyorlar.
    Öğretici bir amaçla okundular bu bakımdan.
    Görsel sanatlarda, Çinli ustalar şaheserler yarattılar. Günümüze pek az ulaşabilmiş mezar kabartmaları, heykeller ve anıtlar, büyük bir yeteneği ortaya koyuyorlar.
    Müzik, eski Çinlilerin yaşamında büyük bir rol oynadı. Çeşitli çalgıların eşlik ettiği danslar, büyük bir halk çoğunluğunu eğlendiriyordu.
    Özetle, Çin uygarlığının Asya halkları için oynadığı rol, eski Yunan’ın Avrupa halkları için oynadığı role benzetilebilir. Çin’in tekniği, sanatı, edebiyatı ve felsefesi, Japonya’ya, Kore’ye, Viet-Nam’a, Mongolistan’a örnek oldu sürekli. Doğu Asya’nın diplomatik ilişkilerinde olduğu gibi, bilimsel ve edebî eserlerinde de, uzun yüzyıllar, Çin yazısı kullanıldı durdu.
  • Pakize Türkoğlu kimdir?
    Ben 1927 yılında Gazipaşa’da doğdum. Yaylaya göçtüğümüz bir mevsimmiş, yaylada doğmuşum. Sağlıklı olayım diye beni yaylada kar suyu ile yıkamış ebem. Köyümüz dağ köyüydü, aile gibi herkesi tanırdık. Böyle bir ortamda büyüdüm. Mektep denilen küçük bir yapı vardı orada, sonradan öğrendim ki orası benim doğduğum yıllarda açılan millet mekteplerindenmiş. Latin harflerine geçişte orada köylülere okuma yazma öğretilmiş. “Mektep” lafını oradan duydum. Bizim köyden mektebe giden iki çocuk vardı ve onlar farklı şarkılar öğrenip söylüyorlardı. Köyümüzde okul olmadığı için onlar Gazipaşa’daki ilkokula gidiyorlardı. “Ben de mektebe gideceğim” diye ağlardım. Bomboş küçücük bir yerdi. Babam “Asıl mektep Gazipaşa’da” dedi. Bir gün o çocuklar tatile geldiklerinde anamı sıkıştırdım onlara gidelim diye. Amacım o çocukların mekteple ilgili sözlerini dinlemekti. Mektebe gitmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyordum. Gittik, çocuklar evde yoklardı ama analarının yünden dokuduğu torbaları vardı evlerinde. “Mekteplileri mi görmeye geldiniz? Tarlaya gittiler” dedi anaları. “Ben de mektebe gideceğim” dedim, hoşuna gidecek zannettim ama öyle olmadı “Sus, tövbe de okuyan kızlar cehennemde yanar” dedi. Hayalimi söndürdü adeta. Benim anam da ona çıkıştı beni kırdığı için. O gece eve geldim, mektebe gidersem yanar mıyım yanmaz mıyım diye düşünüyorum. Babam Alanya’daydı onun gelmesini bekledim. Babam atından inerken eğilmesini istedim ve kulağına “okula giden kızlar yanar mı?” dedim. “Hayır, öyle bir şey olmaz, Allah kadını erkeği ayırmaz” dedi babam. “Kızlar da gider erkekler de gider. Madem çok istiyorsun seni göndereceğiz mektebe” dedi. Başka bir ailenin yanına gidip okumam gerekiyordu. Yaşımın dolmasını bekledik. O sene cumhuriyetin onuncu yılıymış ve köydekiler onuncu yıl törenlerine hazırlanmaya başladı. Erkekler “biz gideriz kutlamaya” deyince köydeki kadınlar “biz de gideceğiz Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe” dediler. Onuncu yıl törenine düğün yani eğlence diyorlardı. Benim okula gitmeme daha bir sene vardı ama ben Mustafa Kemal Paşa’nın düğününe gideceğim diye çok ağlayınca babam beni bir yıl erken yazdırdı okula. Cumhuriyetinin onuncu yılında Gazipaşa İlkokulu’na kayıt oldum. O kadar farklı bir şeydi ki benim için Gazipaşa’daki okul. Bir dağ köyünde büyümüş çocuk için çok farklı şeylerdi. Daha okula giderken çok engelden geçtim. Eşeğe bindirdiler, köyümüzden iki kişi beni götürdü. Taş köprü dedikleri yerden geçmek çok zordu. Bana o taş köprü sırat köprüsü gibi geldi. Okul yolu böyle bir şeydi. Köy çocukları için, özellikle kız çocuklar için köylerinin dışında o yıllarda bir yere okumaya gitmek zordu.

    Babanızın eğitim düzeyi neydi?
    Babam imam kökenli bir ailenin torunu. Hatta evliya torunu deniyor. Osmanlı döneminde imam hatip okulunda okumuş. Rüştiyede de okumuş, Sultaniyeyi yarım bırakmış. Bir bilinç kazanmış. Osmanlı döneminde çok okumak isteyen biriymiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği yenilikleri çok iyi anlamış. Annem de Cumhuriyet’in getirilerini iyi biliyordu. Bizim köydeki kadınlar “Kemal’in iyilikleri” diye anlatırlardı cumhuriyet döneminin iyiliklerini. Çünkü bunlar kurtuluş savaşını yaşamışlar, kocaları gitmiş, vatan kurtulmuş. Bunları biliyorlar. Öteki köyün muhtarı bir kadın olmuş mesela kurtuluş savaşı sırasında. Böyle bir hayranlıkları vardı Mustafa Kemal’e karşı.

    İlkokul yıllarınız nasıldı?
    Oranın zengin bir ailesinin yanında kalıyordum. Kocaman bir ev, kiremittendi. Sahil evi olduğu için benim gördüklerimden farklıydı. O ailenin kızları vardı ben de onlarla birlikte okula gitmeye başladım.

    Aileniz sizi ilkokul okumanız için başka bir ailenin yanına nasıl bırakıyor, bu aile neye göre seçiliyor?
    O dönem böyle dostluklar vardı. Şehirlerde oteller, yurtlar yoktu ama çok uygar ilişkiler vardı. Babamın canciğer dostu Sarı Mehmet’in yanında kalıyordum ben. Ahbap, kendisine emanet edilen çocuğa kendi çocuklarından bile iyi bakmak zorundaydı. Kendi çocuklarını ihmal etseler bile bana daha iyi bakarlardı. Yazın bizim yayla evimizde de emanet çocuklar olurdu ve babam onlara bizden daha çok itina gösterirdi. Çaresizlikler olduğu zaman insanlar bir dayanışma, bir imece ortamı yaratırlar. Ben hiç kendimi yabancı gibi hissetmedim orada. Evin hanımı olan Sultan Teyze bana “benim kızım” diyordu. Zaten öyle bir yakınlık göstermeseler ben okuyamayacaktım.

    Okulunuz nasıldı?
    Okula gittik, küçük bir binaydı ve orada hiç görmediğim yeni şeyler gördüm. Boynumda bir altın kolyem vardı, başöğretmen çıkarmamı söyledi. Ben köyde hissetmediğim bir duygu hissettim: herkesin eşit olması. Eşitlik insanı çok rahatlatır. Yani o altını çıkartınca çok rahatladım çünkü herkesle eşit olacaktım. Bir de öğretmen beni kaydederken “Bak buraya yazıyorum Evliya Zade Şevki Kızı Pakize diye” dedi. Herkese “zade” yazmıyorlardı, belli ailelere yazıyorlardı. Bir yıl sonra soyadı yasası çıktı. Soyadları konunca o zadeler silindi. Altın takılmayacak, zade olmayacak yani zenginlik olmayacak, soyluluk olmayacak. Bir de forma giyince kimin dindar olduğu, kimin yoksul olduğu belli olmadı. Ben o zaman bunun bilincinde değildim ama Cumhuriyet eğitiminin nasıl sağlam bir temele oturduğunu sonradan anladım. Laik eğitimin temelinde bunlar varmış. Uygarlığı okulda tanıdım mesela ilk kez tulumba gördüm, musluk gördüm. Bunları kullanmayı bilmiyordum ve evinde kaldığımız abla göstermişti bana. Bunları köyümüzde daha önce hiç görmemiştim. Şimdiki yorumuma göre bunlar bir çocuğun uygarlıkla karşılaşmasıydı. Okul tabi ki daha uygar olacak, yoksa çocukta bir ilerleme yaratmaz.

    Herkes çocuğunu okula gönderiliyor muydu?
    Cumhuriyetin kurulduğu andan itibaren kızların okula gitmesi söylendi. Gazipaşa’da herkes çocuğunu okula göndermiş ama arada çay olan köyler ulaşım zorluğu nedeniyle gönderememişler. Ben nasıl olsa Gazipaşa’da başkasının evinde kalıyorum diye sonradan Alanya ilkokuluna yazdırdı babam beni. İlkokula orada devam ettim. Kendisi de Alanya’da çalışmaya başladı ve biz Alanya’ya göçtük. Yazın köye kışın Alanya’ya göçüyorduk. Köy çocuğu ilçenin okuluna gittiğinde “öteki çocuk” oluyor. Önlüklerimiz olduğu için anlaşılmıyor köylü olduğunuz, o önlüklerimiz olmasa köylü olduğumuz belli olurdu. Gazipaşa ve Alanya’da ilkokul okurken yeni yeni sözcükler öğrendim, eşyaların adlarını öğrendim. Anladım ki ben okumak istiyorum, memur olmak istiyorum. Ebe hanımı görmüştüm, belki ebe olurum diye düşünmüştüm. Öğretmenlerimiz bizi iskeleye götürmüştü, iskelede oturan üç kişiden biri bizi görünce kalktı ve “Selam, irfan ordusunun güzide erlerine” dedi. Öğretmenliğe verilen önemi burada anladık. Ben artık o andan itibaren öğretmen olmaya karar verdim. Bir okul arayışına girdik ama hiç okul yoktu. Benim zengin ilkokul arkadaşlarımdan bazı kızlar savcının karısından ud dersleri aldılar. “Ben de ud dersleri alacağım” dedim babama. “Alabilirsin ama sen memur olmak istiyorsun, onlar ev kızı olmak istiyor” dedi. “Yok, ben ev kızı olmam” dedim. O dönemde zengin ev kızları ud çalmayı öğrenirdi. Sonra o arkadaşlarımdan bazıları kuran öğrendiklerini söylediler. Ben de o teyzeye gidip kuran öğrenmek istedim. Babam “Kuran kafanı karıştırır, sen başka okuma istiyorsun” dedi. Benim anam çok sağlam duruşu olan ve hayata karşı dirençli bir kadındı. Hoca kızıydı, babasının dizinin dibinde on beş yıl Kuran okumuş bir kadın fakat bana memur olmam gerektiğini söyledi. Bu kadar dindar bir insan olan annem bana böyle söyledi ve ben ne ud dersine gittim ne Kuran dersine. Köye döndük, bana bir okul bulunamadı. Köyde ipek kuşaklar dokurdu teyzelerimiz. Teyzem bana ipek kuşak verdi onu belime kuşandım, oyalı yazma taktım köydeki diğer kızlar gibi. Bir gün Alanya’dan bir akrabamız geldi ve merdivenlerden “Size bir muştum var” diyerek çıktı. Bir mektup getirdi babama. Alanya başöğretmeni yazmış mektubu. Köy enstitüsü açılmış. Milli eğitim memuruna gelen yazıda köylerden okumuş olan kızları toplayın deniyormuş. Babam beni aldı Alanya’ya götürdü. Beni bir imtihana soktular. Önüme bir kâğıt koydular ve buraya yazı yazmamı istediler. Bu yazdıklarımız öğretmenler kurulu tarafından değerlendirilecekmiş ve ona göre okula alınacakmışız. Sanırım dünyanın en güzel yazısını o gün yazdım ben. İki paragraflık bir kompozisyon yazısıydı. Kısa süre sonra bizi tekrar çağırdılar ama milli eğitimdeki memur bana “Sen mutlaka kazanacaksın çünkü kız öğrencilerin de olmasını istiyorlar” dedi. Alanya’nın yüz bir köyünden ilk kez bir kişi devletin yatılı bir okulunda öğrenim görecek dedi. Okuyan kızlar azdı, köylerde okul yoktu. Köy enstitülerine girecek kişilerin köylü olması şarttı. Ben Alanya okulunda okumuştum ama köy yaşamından uzak değildim bu nedenle bana çağrı geldi ama Alanya’da oturuyor olsam yine de çağırırlardı çünkü kız öğrenciler de olsun istiyorlardı. Kayıt olup köye geri döndük.

    Köy Enstitüsü’ne ilk gidişinizi anlatır mısınız?
    Okula giderken beni babam götürmedi, dayılarım götürdü. Bunu bir nedeni babamın hoca olmasıydı. Hocalık yapmıyordu ama hoca çocuğuydu, herkes onu hoca olarak görürdü ve beni yanına alıp götürseydi sürekli soracaklardı kızını nereye götürüyorsun? Kızını neden okutuyorsun? diye. Bu nedenle babam beni dayılarımla gönderdi. Gidişimiz kolay olmadı. Bir at arabasıyla yol aldık. Handa kalacaktık ama hana kızları almıyorlarmış. Öyle olunca dere kenarında kalan köylülerin yanında kalmaya karar verdik bir geceliğine. Ertesi sabah otobüs geldi ve ben ilk kez otobüse bindim. Bana dünyanın en lüks aracı gibi gelmişti. Okula geldiğimizde beni bir öğretmen karşıladı. Beni getiren kişiler babamın mektubunu teslim ettiler. Beni karşılayan Hakkı Bey elimden tuttu ve beni müdüre götürdü. Müdür odası çok mütevazıydı. Benden önce gelen kız öğrenciler beni yatakhaneye götürdüler. Dikiş makineleri vardı ve o yıllarda bir kadın için dikiş makinesi çok mühim bir araç. Bakanlıktan gelen kıyafetleri ve ayakkabıları verdiler ambardan çıkarıp. Müdür odasının yanında kalıyorduk kız öğrenciler olarak. Benden önce gelen öğrenciler hemen alışmışlar ve oranın sahibi gibi olmuşlar. Ben de artık okulun sahibi gibi olmayı istedim, öteki çocuk olmak istemiyordum.

    Kız öğrencilerle erkek öğrencilerden farklı bir görevlendirme ya da ayrımcılık yapılıyor muydu?
    Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında laik eğitimle toplumsal ilerlemede kadın ve erkeğin aynı hak ve görevlere sahip olacağı bir toplum yaşamını yeni düzenin ön koşulu olarak görmüş ve böyle bir düzenleme yapmışlar. Enstitüye ilk gittiğimde beş kız öğrenci vardı. 60 öğrenci arasında benimle birlikte sadece altı kız öğrenci vardı. Kadın sayısı az olmasına rağmen biz hiçbir zaman bunu hissetmedik okulda. Aklımıza bile gelmedi az olmamız. Bunun nedeni eğitmenlerin, öğretmenlerin bize büyük bir kabul gösteriyor oluşuydu. Bir de köylü yaşamında kadın erkek hep bir arada çalışır. Enstitüde de bu yaşam vardı. Bir eğitim cennetiydi orası. Okulun insanda olumsuzluk hissi verecek hiçbir yanı yoktu. Öğrenciler kadın ya da erkek değil insandı. Normal okullarda bu ayrım vardı ama enstitüde kız erkek ayrımı hiç olmazdı. Herkes her işi yapardı. Köy enstitüleri açıldığında kadınların da orada eğitim alabilmeleri için pozitif ayrımcılık yapılmıştır. İsmet İnönü bu konuda çok çaba harcamıştır. Trenle gittiği köylerde insanlara kadınların okuması gerektiğini anlatmıştır. Köylülere kızlarını okula göndermeleri gerektiğini söylemiştir. Bu konuda radyo konuşmaları da yapmıştır.

    Diğer okullardan farklı olarak enstitüde hangi dersleri görüyordunuz?
    Biz bataklık kuruttuk, tuğla taşıdık, dikiş öğrendik. Bataklık kurutmak bir dersti bizim için. Amelelik değildi yaptığımız, bilimsel bilgiler işin içindeydi hep. Eğitimimizin analitik ve çözümleyici yanı üretimci olmasıydı. Bizim yaptığımız işlerle hem eğitim ucuzluyor yani eğitim masrafları azaltılmış oluyor hem de öğrenciler nitelikli bilgi alarak yaşam kalitesini yükseltiyordu. Gündelik yaşamda kullanılacak bilgiler veriliyordu uygulamalı olarak, aynı zamanda bu bilgilerin bilimsel altyapılarını da öğreniyorduk. O dönemdeki insanlar için çok farklı bir şeydi bu. Enstitüdeki eğitim sistemini garipsiyorlardı. Bataklık kurutmamıza çok şaşırdılar. Onlara göre öğrenci dediğin oturur masada yazı yazar. Hatta sizin kuşakların bilmediği bir şey vardır: O dönem Osmanlı yönetiminden yeni çıkmış olan toplumumuzda bir çocuk ortaokula başlayınca veya liseye gidince asla elinde bir şey taşımazdı. Çünkü o okuyor, efendi oluyordu. Mesela valizini taşımazdı, birisine taşıtırlardı. Kendisi şehirliyse köylüye taşıtırlardı valizi. Ancak köy enstitüsündeki öğrenciler kendi valizlerini kendileri taşıyor, yataklarını kendileri hazırlıyor, her işlerini kendileri yapıyordu. İnsanlar çok şaşırdılar bu duruma. Köye gideceğim zaman beni almaya gelen dayıya heybeyi yanlış bağladığını söyledim. O da yanlış bağladığını fark edince “Sen nerden biliyorsun bunu bağlamayı?” dedi bana. Okulda bunları öğrendiğimizi söyleyince “Eskiden okuyan kişiler işe el sürmez, eşyasını taşımazdı. İsmet’in elbet bir bildiği var ki böyle bir eğitim yapıyor” dedi İsmet İnönü’yü kastederek. Karşıdan bizi görenler amelelik yapıyoruz sanıyorlar ama biz ders yapıyorduk. Tüketici değil üretici eğitim sistemiydi bu. Tüketici eğitim çok pahalı, buna para yetmez. Köy enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç bu üretici eğitim sisteminin ülkemiz için şart olduğunu düşünerek getiriyor. Üretici eğitimde derslerin işleniş yöntemleri tamamen farklıydı. Tüm dersler iş içinde yapılıyordu. Edebiyat dersi kapsamında çocuklara her ne olursa olsun mutlaka günde bir saat kitap okutuluyordu. Orada okuma alışkanlığı kazanıyordu çocuklar. Öğretmenlerin de yılda belli bir sayıda mesleki ve meslek dışı kitap okumaları zorunluydu. Köy enstitülerinden edebiyatçıların, yazarların çıkması bu şekilde oldu. Üretim içinde eğitim yöntemi müthiş bir buluştu. Yeni bir eğitim kültürüydü bu. Öğrenciler okulun her işine katıldıkları gibi yönetimine de katılıyorlardı. Öğrenciler de öğretmenler kadar eğitimden sorumlu ve yetkili oluyorlardı. Haftalık toplantılarda söz alıp yapılan işleri değerlendirme ve gerekirse eleştirme hakkına sahiptiler. Bu, eğitimde demokratikleşmedir. Köy enstitülerinde erkeklerle birlikte aynı işleri yaparak bir eğitim alıyorsunuz. Ortaya erkeksi bir kadın tipi çıkmıyor ama hanım hanımcık da olmuyorsunuz. Cumhuriyetin yeni insanı kadın veya erkek bu şekildeydi. Karma eğitim en iyi şekilde köy enstitülerinde gerçekleşti. Sosyalleşme denen şeyi kadın ve erkeğe birlikte veriyordu oradaki eğitim. Klasik eğitimlerde ise kadınlar okuldan sonra geri planda kalabiliyor, sosyal hayata yeterince katılmıyor.

    Günümüzdeki eğitim kültürünü nasıl buluyorsunuz?
    Okuma yazma icat edileli bin yıllar olmuş neden hala dünyada bu kadar okuma yazma bilmeyen insan var? Kaldı ki eğitim sadece okuma yazma değildir. Bunun nedenlerinden biri eğitimin pahalı bir yatırım olmasıdır. Para yetişmiyor eğitime. Diğer sebebi ise yöneticilerin kadınların eğitimde geri çekilmesini istemesidir. Oysa Anadolu kadını geri çekilirse Anadolu çöker. Kadınlar bir taraftan çocuklarına bakarken bir taraftan bu toplumun ekonomisine katkı sağlayan insanlardır. Bu işleri okumuş kişiler olarak yapmaları gerekiyor. Yöneticiler kadınları eğitimden geri çekmeye zorlamamalıdır. Kadınlar eğitim gördüğü sürece anneliği ve mesleklerini daha iyi yapar. Atatürk tüm kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmasını cumhuriyetin bir koşulu olarak görüyor. Kadınların sadece okuması değil, erkeklerin yaptığı her meslekte var olmasını istiyor. Düşünün cumhuriyetin kurulduğu o yıllardan bu yıllara ne kadar değişmiş. Bugün kadını geri çekmek istiyorlar. Suyun geri akması gibi bir şey bu. Kadınlar cahil kalırsa ülkenin gelişmesi engellenmiş olur. Kurtuluş savaşına katılmış kadınları geri çekmeye çalışıyorlar. Zorunlu eğitime değil ama kadınların zorunlu eğitimine karşılar.

    Kadın müzesi hakkındaki fikirleriniz nelerdir?
    Eğer bir toplumda kadınları geriye çekmek isteyen düşünceler varsa kadın müzesi kurulmalıdır. Belki kadın müzesi kurularak toplumda kadınları geri plana çekmek isteyenlere karşı bir alternatif oluşabilir.

    “Kızlar Da Yanmaz” kitabını yazarken neler düşündünüz?
    Ben bu kitapta kendimi anlatmadım, eğitimle ilgili anılarımı anlattım. Türkiye’de eğitimi anlatmak için yazdım ve eğitimin engellenmek istendiği zaman neler olabileceğini yazdım. Eğitim çocuğun yanına götürülmelidir. Batı medeniyeti, okumuş insanlarım omuzlarında yaratılmıştır. Öyle ben demokrasiye geçtim demekle olmuyor. Özellikle kadınların büyük ölçüde okumadığı bir ülkede demokrasiye geçilemez. Hiçbir batı ülkesi yoktur ki bu kadar okumamış insan olsun. Bu kitabı yazma nedenlerimden birisi budur. Eğitim için çok lüks harcama yapılmayacaktır. Şehirlerimizde çok büyük yapılar yapılıyor, çok paralar harcanıyor ama ilkokullar kötü durumda. Çocukların eğitimine yeteri kadar önem verilmeli. Bir taşımalı eğitim denen şey var. Çocuk eğitim için taşınmaz, eğitim çocuğun ayağına gitmelidir ve en güzel, en konforlu yer okullar olmalıdır. Ancak bu şekilde demokratik bir ülke oluruz. Bugün Türkiye’de hala milyonlarca okuma yazma bilmeyen kadın var. Bu bir ayıptır artık.

    Aksu Köy Enstitüsü’nde okuduğunuz yıllarda sizi etkileyen öğretmenlerinizi anlatır mısınız?
    Köy enstitülerine öğretmen atarken bir kural vardı; buraya isteyenler, bu işten anlayanlar gelecekti. Yani arkadaşınızı, akrabanızı tayin etmeyeceksiniz. O işin adamı olabilecek kişileri atayacaksınız denmiş. Aksu’ya ilk gelen öğretmenlerden biri okul doktorumuz Dr. Bedia Hüdaverdi’dir. Kendisi İstanbul’da yetişmiş doktor bir ailenin kızı. Bizim enstitüye geldi. Hem doktorumuz hem sağlık bilgisi öğretmenimiz oldu. Öncelikle öğrencilerin sağlık durumlarını ele aldı. Bizim yeme içmemizi düzenledi. Bize yeni yemekler çıkardılar bu şekilde, iyi beslenmemiz için bilgiler verdiler. Hasta gelen arkadaşları tedavi etti. O geldikten sonra enstitüye gelen çocuklara sağlık muayenesi yapmaya başladı. Aynı zamanda okul dışında da doktorluk yapardı. Gece gündüz gelirdi köylüler yardım isterlerdi. Enstitü öğrencilerine iğne yapmayı öğretti. Gittiğiniz köylerde sağlık memurları yetişinceye kadar iğne yaparsınız derdi. Mezun olup köylere gidecek öğretmenlere birer de sağlık dolabı veriliyordu zaten. Sağlık bilgilerinin uygulamalarını hep öğretti bize. Dr. Bedia’dan önce Antalya’da hiç kadın doktor yokmuş. Bir keresinde bizi muayene için hastaneye götürdü. Enstitünün arabasıyla bir yere kadar gittik, ondan sonra yürüyecektik. Dr. Bedia’nı üzerinde de beyaz forması var. Bütün Antalyalılar sokağa çıktılar onu görmek için. Hastaneden sonra eczaneye gittik ilaçlarımızı almaya bu sefer eczanenin etrafına toplandı insanlar Doktor Hanım’ı görmek için. Antalyalı bir avukatla evlendi sonra, Bedia Kervancıoğlu oldu adı. Onun dışında Ruhi Esin ve eşi Zühre Esin vardı bizleri çok etkileyen. Zühre Esin edebiyat öğretmenimizdi. Zühre Hanım bizi bir seferinde Perge’ye götürdü. Biz o zaman “Perga” derdik oraya. Bizden Perge hakkında kompozisyon yazmamızı istedi. Niçin bir tarafta eski zamanlarda böyle bir şehir yapılmış da şimdi sıtmalı insanlar, saz evler var diye. O zamanlar ören kültürü yoktu kimsede. Böyle bir eğitim verilmiyordu. Perge’den taş taşıyordu köylüler, biz de taşıdık. O sıralarda oradan bir lahit çıktı. Müdürümüz bakanlığa yazı yazdı burada çok sayıda eski eser var diye. Bir konferansçı geldi ve anlattı bize işte o zaman öğrendik eski eserlerin korunmasını. Biz o lahdi çok özen göstererek enstitünün bahçesine getirdik ve etrafına çiçekler dikerek güzel bir görüntü oluşturduk. O lahdin içinde gözyaşı şişeleri bile vardı ve tarih öğretmenimiz bize bunları anlatarak eski eserlere karşı bir bakış kazanmamızı sağladı. Diğer öğretmenlerimizden hatırladığım Hakkı Rodop vardı eğitim başı olarak. Talat Ersoy kurucu müdürdü. Hamit Özmenek müdür yardımcısıydı. Bunlar hatırımda kalan ve enstitünün kuruluşunda çok emeği olan kişilerdi. Dikiş öğretmenimiz Pesent Yılmaz vardı. Durmuş Bey vardı inşaat öğretmeni.

    Çok farklı bir eğitim veriliyormuş enstitüde.
    Eğitimin bir ayağı da güzel sanatlardı bizde. İş içinde öğrenim verilirken aynı zamanda öğretmenler bize dünyaca ünlü sanatçıları ve eserlerini anlatırlardı. Farklı sanat dalları hakkında hem teorik hem pratik eğitim alıyorduk. Yüksek köy enstitüsünde ise sanat tarihine çok önem veriliyordu. Ünlü ressam Malik Aksel bizim sanat tarihi öğretmenimizdi. Eğitimde bölgesellik vardı. O bölgenin ihtiyaçlarına göre şekillendiriyorlardı. Mesela bir bölgede soba yakmak bir ihtiyaçsa bu mutlaka öğretiliyordu. Bir öğretmen bunları biliyor ve uyguluyor olmalıydı. Şimdi bu işler küçümseniyor, “Ders mi anlatacağım soba mı yakacağım?” deniyor. Gündelik hayatımızda kullanılan aletlerin, makinelerin işleyişi daha ilkokuldan başlanarak anlatılsa toplumumuz için çok faydalı olurdu. Bize enstitüde bisiklet kullanmayı bile öğretmişlerdi ikinci dünya savaşı yıllarında. Daha sonra motosiklet kullanmayı da öğrettiler. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünde ise özellikle kız öğrencilere araba kullanmayı öğrettiler. Müdür bize bir araba tahsis etti ve başımızda bekledi biz öğrenene kadar. Enstitüler kapatılmasaydı bu kadar çok trafik kazası olmazdı Türkiye’de. Düşünün şimdi, ta o yıllarda motosiklet öğrenen köylü kızları var bir tarafta, diğer tarafta ise 2015 yılında hala “Haydi Kızlar Okula” diye kampanya yapılıyor.

    Kadınlara ne gibi tavsiyeleriniz olur?
    Öncelikle şunu belirteyim bizim aldığımız eğitim o dönem bir devlet politikasıydı. Bugünün okumuş kadınları zaten bazı şeylerin farkında. Kadınlar bilinçlenmelidir. Bilinçlenmenin başı “Ben kadın olarak bu toplumun neresindeyim? Toplumdaki yerim nedir? Kendi toplumumun dünya toplumları arasındaki yeri nedir? Diye düşünmektir. Mesela kadınların sorunları varsa kadın müzesi açmak bu sorunları aşmak için bir alternatiftir. İyi bir eğitimle kadınların da erkeklerin de sorunları çözülür.