• Ben de özlüyorum fazla değil işte
    Nefes aldığım her saniye ...
  • 400 syf.
    ·5 günde·Puan vermedi
    Başladığım andan itibaren etrafımda dolaşan bir rüzgarın uğultusu, kitabın kapağını kapatana kadar dinmedi. Bu tepelerin uğultusunu, kitap boyunca hissedeceğinize şüpheniz olmasın.

    Bronte kardeşlerin sanırım sevmediğim bir cümlesi dahi olmayacak. Keşke Emily Bronte, daha fazla yaşamış olsaydı da onun tek bir kitabı ile sınırlı kalmasaydık. Kalemi öyle sağlam bir yazar ki, elinden ne çıkarsa çıksın okurdum.

    Kitap, sanılanın aksine bir aşk romanı değil. Nefretin, kinin, intikamın, öfkenin aşk ile harmanlanmış hali. Bütün kasveti yüreğinize ilmek ilmek işleyecek ve uğultusu hiç kesilmeyecek bir nefret bu. Heathcliff'in nefretini, aşkını okurken hem ondan delicesine nefret etmek isteyeceksiniz hem de nefret edemeyeceksiniz. Şahsen ben nefret edemedim ama gerçekten nefret etmek istediğim çok yer oldu.

    Belki hayatları bambaşka olabilirdi fakat ufak ufak biriken olaylar onların hayatlarını ebediyen bu nefrete mahkum etti. O yüzden demem o ki; bir insana bir şeyler söylerken, yaparken, hissettirirken aslında o insanın hayatında önemli bir noktaya temas edip iyi yahut kötü yönde iz bırakabileceğinizi ve bu izin bütün hayatına yansıyacak ölçüde büyük olacağını unutmayın. Ayrıca bu temas, dönüp dolaşıp sizin hayatınıza da etki edecektir.

    İşte bütün kitap boyunca, bir zamanlar yapılan her şeyin daha sonra hayatlarındaki yankısını gösteriyor Emily Bronte. Uğultu bittiğinde benim hissettiklerimi soracak olursanız, kesinlikle bu kitap okunmalı derim.
  • İşte ben bunun hayalini kurdum Kemik bey. Dünyayı daha iyi bir yer haline getirmenin hayalini. Ruhun kasvetli, karanlık kuytularına biraz olsun güzellik katmak istedim. Bunu bir ekmek kızartıcısıyla yapabilirsin, bir şiirle yapabilirsin, elini bir yabancıya uzatarak yapabilirsin. Nasıl yaptığın hiç önemli değil. Dünyayı bulduğundan daha iyi bir durumda bırakmak.. İnsanın elinden gelecek en iyi şey budur.
  • İlk kez 1880 yılında yayımlanan bu roman kentleşmeye, burjuva dünya görüşüne, yabancılaşmaya dinsel bir başkaldırı, tanrısal doğaya dönüş çağrısıdır. Eğitimini rahiplerden alan roman yazarı Johanna Spyri romanlarında dinsel çözümü önermiş, mutluluğun onda olduğunu, doğa içinde tanrı ile yakınlaşmayı savunmuştur (krş. Doderer 1969).
    Anne ve babasını bebekken kaybeden beş yaşındaki Heidi önce teyzesi tarafından büyütülür, ancak daha sonra teyzesi onu büyükbabasının yanına bırakıp gider. Büyükbaba Alp dağları üzerindeki bir kulübede yalnız yaşamaktadır. İnsanlarla iletişimini kesmiştir. Bu yalnızlıkta gençlik yıllarında yapılan hatalar saklıdır. Büyükbaba büyük hatalar yapmış ve ailenin parçalanmasına neden olmuştur. Bu yüzden insanlardan ve Tanrı'dan uzak bir yaşam sürmektedir. Kulübede hiçbir lüks yoktur. Saman yatak, tahta iskemleler ve gaz lambası. Ancak Heidi bu koşullardan mutluluk duyar, çünkü burada özgürdür ve doğanın ona sunduğu özgürlükleri çocukça bir keyifle yaşamaya çalışmaktadır. Oysa önceki yaşamı özgürlükten yoksun geçmiştir.
    Heidi sürekli yaşlı kadının gözünün önünde olmak için daima evde kalmak zorundaydı. Oysa o hep dışarı çıkıp, koşup oynamayı hayal ediyordu.
    Çocuğun doğa ve oyun oynama tutkusunu vurgulayan bu cümleler, onun mutluluğunu sağlayan şeyin oyun oynama özgürlüğü olduğunu anlatıyor. Doğayla baş başa yaşayan çocuk ruhsal ve bedensel sağlığını da daha kolay elde etmiş oluyor.
    Geçmişteki yaşam biçimiyle toplumla ters düşen büyükbaba, onunla iletişimini kesmiş ve yalnız bir yaşamı seçmiştir. Toplumla olan tek iletişimi mal alış verişidir. Var olan sisteme ve eğitim biçimine karşıdır ve sürekli çatışma içindedir.
    “Onu okula yollamaya niyetim yok!”
    “Peki, ne olacak bu kız?”
    “Keçiler ve kuşlarla özgürce büyüyecek ve mutlu olacak.”
    “Ama o bir kuş veya keçi değil. Küçük bir kız. Bu dostlardan kötü bir şey öğrenmez belki ama okumayı- yazmayı da öğrenmesi gerekli.”
    Heidi'nin okuması gerektiğini söyleyen rahiptir. Çocuğun yetişkinler dünyasına geçebilmesi için okuma-yazmayı öğrenmesi gerektiğini söyler. Bu din adamı yetişkinler dünyasından kaçan Büyükbaba'nın da oraya dönmesini sağlamaya çalışır. Uzlaşmayı sağlamaya çalışan kişi din adamıdır ve araç da dindir.
    Heidi'yi büyükbabasının yanında bırakan teyzesi, bir süre sonra onu almaya gelir. Şehre zengin bir ailenin yanına götürecektir. Kentli bir görünümde olan Teyze'ye, kentin bunalımlarını çok yoğun yaşamış ve çok şeyini bu nedenle yitirmiş olan büyükbaba şöyle der:
    Onu al ve şımart. Bir daha benim yanıma getirme! Onu senin gibi tüylü şapkalarla ve yerleri süpüren giysilerle görmek istemiyorum. Ya da benimle senin gibi konuştuğunu duymayı da.
    Ve Heidi kente götürülür. Onu, yaşamını katı kuralların içine yıkmış olan ve kuralları bozulduğunda büyük panik yaşayan, evin kâhyası Bayan Rottenmeier karşılar. Aslında Rottenmeier kitapta bir yan figür olarak kullanılmış ve bu figüre kent yaşamının kuralcılığının iticiliği yüklenmiştir. Romanın süreci içerisinde bu figür kendiliğinden yok olur.
    Rottenmeier'in Heidi'ye ilk tepkisi adını değiştirmektir. Adı kent kültürüne ya da Bayan Rottenmeier'in kafasındaki figüre uymamaktadır. Ardından kent kültürünün oluşturduğu kuralcı yaşam biçimine uygun kuralların öğretilmesi gelir, Heidi'nin hiçbir zaman uyum sağlayamayacağı. Asıl önemlisi Heidi'nin kente geldiğinde yaşadıklarıdır.
    Heidi bir pencereden diğerine koşuyor, kafesteki bir kuş gibi çırpınıyordu. Dışarıya bir bakabilseydi, emindi ki bir tutam ot görebilecekti. Ya da en azından dışarıya çıkıp, arka kapıyı bulup bahçeye çıkmalıydı. Ön kapıdan girerken taştan başka bir şey görememişti çünkü.
    Doğadan ve özgür yaşamdan kopartılışın anlatımıdır bu. Duygularını özgürce yaşayabildiği doğadan alınıp taş yığınlarından oluşan kente getirilmiş ve kurallar içinde bir bir yaşamı sürdürme zorunluluğunda kalan bir çocuğun tepkisidir.
    Yazar bu tepkiyle kent yaşamına olan tepkisini de ortaya koyar. Yazarın tercihi doğaya ve Tanrı'ya dönük bir yaşamdır. Ve bu yaşamın zenginlik içinde olması da düşünülmemektedir. Yazar zenginliğe tepki duyar. Zenginlik anlatılırken hiç abartılmaz ve hiçbir şekilde albenisi olduğu vurgulanmaz. Böyle bir şeyin söz konusu olduğu durumda doğanın güzelliği ön plana alınır.
    “Yaşamında hiç böyle güzel bir evde oturdun mu? Böyle yumuşak bir yatağın oldu mu? Böyle lezzetli yemekler yedin mi?”
    Artık bu kadarı da Heidi için fazlaydı doğrusu. Başladı ağlamaya ve bir yandan da saymaya, “Ben eve gitmek istiyorum. Çünkü kar tanesi ağlıyordur, nine beni özlüyordur. Ve ben burada güneşin dağlara iyi geceler dileyişini göremiyorum. Şahin buraya gelse bile kentin gürültüsünden onun sesini duyamam. Burada her yer taş duvar. Oysa dağlara tırmanmak ne güzeldir.”
    İşte bu noktada bize yöneltilen soru, çocuğun gereksindiği şey kentin ortasında lüks koşulları olan bir evde, güzel yataklarda yatmak, nefis yemekler yemek mi, yoksa ruhsal doyum ve özgürlüğü yaşadığı doğanın içinde mi olması gerektiğidir.
    Yazar buna doğaya dönük tercihiyle yanıt vermektedir. Burjuva kültürünün getirdiği kurallar yerine, doğa içinde ve doğal bir yaşam yeğlenmektedir.
    Ve kent kültürü içinde kimlik bulamamış ve arayış içinde olan Heidi'ye çözüm bilgelik simgesi olarak sunulan büyükanneden gelir. Büyükanne dine dönük çözümün bir köprüsü gibidir.
    Eğer bir sorunumuz varsa ve bunu kimseye açamıyorsak, Tanrıya anlatıp, ondan yardım istemek en iyi çaredir. O bize daima yardım eder. Beni anlıyor musun? Her gece yatağında Tanrı'ya yakar.
    Ortaya çıkan bunalımlara karşı çözüm dine sığınmaktır. Bu aynı zamanda kent kültürüne bir karşı çıkıştır. Din, topluma uyum sağlamada da bir köprü işlevini de görür. Büyükbabanın toplumla uyumunu sağlayan büyükanne ve rahiptir, yani dindir.
    Kentten ve kent kültüründen kaçışın bir başka örneği de Doktor'dur. Kentteki yalnızlığından kurtulmak ve sıcak dostluklar kurmak isteyen Doktor, köye yerleşmeye karar verir. Doktora en yakın ilgiyi gösteren kişi yine rahiptir.
    Clara'nın doğaya geldiğinde kısa bir süre içinde iyileşmesi de tanrısal doğanın gücünü yansıtır.
    Spyri bu kitabıyla, kent kültürünün getirdiği yabancılaşmayı ortadan kaldırmaya, bozulan insanlar arası ilişkileri yeniden bir düzenleme çabasındadır. Onun ortaya koyduğu düzende zenginliğin, katı kuralların hiç yeri yoktur. Mutluluk tanrısal doğada ve dindedir. Din insanlar arası ilişkileri uyumlu bir hale getirmek için en iyi yöntemdir. Ve yazar bu yöntemini uygulamak için Heidi figürünü idealize ederek okuyucuya sunmuştur. Heidi figüründeki ilginç nokta onun bir misyoner olarak sunulması yerine doğal güçler yüklenerek okuyucunun karşısına çıkartılması ve böylece itici yönünün ortadan kaldırılmasıdır. Bu şekilde Pollyanna' da karşımıza çıkan çocuğa yüklenen aşırı iyimserlik ve katı misyonerlik figürü Heidi'de kullanılmamış ve Heidi doğal çocuk özellikleriyle çekiciliğini korumuştur.
    (Necdet Neydim)
  • Aşırı iyimser idealize bir çocuk figürünün çizildiği Pollyanna kitabı da çocuk klasikleri arasına girmiş, filmleri ve çizgi filmleri yapılarak geniş kitlelere ulaşmıştır. Pollyanna aşırı iyimser idealize çocuk figürüyle dünya çocuk yazınında önemli bir yere sahiptir.
    Rahip olan babasıyla Hindistan'da yaşamakta olan Pollyanna'nın annesi ölmüştür. Babasıyla olan yaşamı yoksulluk içinde geçmektedir ama babası ona bütün güçlüklere karşı iyimser bir bakışla bakmayı ve onlara direnmeyi öğretmiştir. Günün birinde babası da ölür ve onu teyzesinin yanına gönderirler.
    Pollyanna'nın teyzesi Bayan Polly kırk yaşlarında, büyük bir konakta yalnız yaşayan bir kadındır. Annesi, babası ve kardeşleri ölmüştür. Babasından kalan servetin getirdiği zenginliğe rağmen içine kapanık, katı kurallarla sarılı bir yaşam sürmektedir. Çevresine karşı acımasız, duygusallığın ötesinde kuralcı bir görev anlayışıyla yaklaşmaktadır. Bu nedenle Pollyanna'nın gelişini de hiç hoş karşılamamış, hatta Pollyanna'nın varlığını gereksiz bile bulmuştur.
    Nancy, ablam aptallığı yüzünden evlenip, insanlarla dolu olan bu dünyaya gereksiz çocuklar getiren bir kadındır, onun için bu çocuklarla ilgilenmek bana düşmez. Ama biraz önce de söylediğim gibi görevimi bildiğimi sanıyorum.
    Teyzenin insanlara, evliliğe ve çocuklara bakışındaki katılığın yansımasıdır bu sözler. Ablasının sevgi evliliği yapmış olması bile, onun Pollyanna'ya olumlu bakmasını sağlamaz. Aslında onun bu denli içine kapanmasına ve kurallara sığınmasına neden olan yitirilmiş bir sevgidir.
    Pollyanna tiplemesinde ise, her türlü olumsuzluğa mutlak bir iyimserlikle bakma vardır. Burada rahip tiplemesiyle karşımıza çıkan Pollyanna'nın babası dini sembolize etmektedir. Kötülük ve iyiliğin Tanrı'dan geldiği inancına dayanarak, onlara sabır ve iyimserlikle katlanmak, toplumsal bir davranışın dinsel yansımasını oluşturmaktadır.
    Pollyanna babasıyla yaşarken, onlara gönderilen bir yardım sandığından koltuk değnekleri çıkar. Oysa Pollyanna oyuncak bebek beklemektedir. Babası koltuk değneklerinin çıkmasına sevinmesini söyler, çünkü onlara ihtiyacı yoktur. Kaderine razı olarak mutlu olmaya çalışmanın bir yöntemidir bu. Yaşamın akışını değiştirmeye çalışmaksızın, bu akışın içinde yakalanan güzelliklerle doyuma ulaşmak, ya da olmayan güzellikleri olmuş sayabilmektir bu yöntem.
    Teyzesinin evinde ise, teyzesi ona “Bana babandan söz etmeni istemiyorum,” der. Pollyanna, teyzesinin bu sözlerine çocuksu bir tepki gösterecekken frenlenir ve iyimser figürü ön plana çıkar.
    Pollyanna konuşmadan teyzesinin arkasından yürüdü. Gözleri yaşlarla dolmuştu. Ama başını cesaretle havaya kaldırmıştı.
    Küçük kız “babamdan söz etmemi istememesi bir bakıma beni hoşnut kılmalı,” diye düşünüyordu. “Böylesi benim için iyi olur belki. Sanırım teyzem de bunun için babamdan söz etmemi istemedi.”
    Teyzesinin iyi niyetine inanma vardır burada ya da bu inanç ona zorla yüklenir. Hatta bu zorlamada suçluluk duygusu da kullanılır.
    Pollyanna başını salladı. “Ama ben kötü bir insanım. Gerçekten çok kötüyüm,” diye hıçkırdı. “Tanrıyla meleklerin babama benden daha çok gereksinimleri olduğunu bir türlü kafama sokamıyorum.”
    Sıkıntıları iyimserlikle karşılamada teyzenin onu tavan arasındaki bir odaya atması da vardır. Teyze böyle yapmakla hem çocuğun yaramazlık yapıp, değerli eşyalarına zarar vermesini önleyecek, hem de küçük yaşta maddi şeylerden gurur duymasını önlemiş olacaktı. Buna karşılık Pollyanna, o odaya atılmasına iyimserlikle bakmış, hiç değilse çillerini göreceği bir aynanın olmamasına sevinmiştir. Üstelik tavan arasında yıldızları seyredebileceği bir pencere vardır.
    Pollyanna'nın yetişkinler dünyasına geçmesi, burjuva kültürünün temel değerlerini aldıktan sonra olacaktır. Bayan Polly'nin ona çizdiği günlük program bu süreci ortaya koyar.
    Her sabah dokuzda bana yarım saat kitap okuyacaksın. Bundan önce odanı toplayacaksın. Çarşamba ve cumartesi sabahları saat dokuz buçukta Nancy'le mutfağa gidip, yemek pişirmesini öğreneceksin. Böylece geri kalan zamanda da benimle dikiş dikeceksin. Öğleden sonra müzik için boş zamanın olacak. Sana hemen bir müzik öğretmeni bulacağım.
    Burjuva kültürünün kadına biçtiği rol budur. Kitap okumalı, iyi yemek yapmalı, iyi dikiş dikmeli ve bir enstrümanı çalmayı bilmelidir. Ancak Pollyanna'nın karşı çıkmasında Romantizm’in burjuva kültürünün dayatılmasına isyanını çocukça da olsa sezinlemek olanaklıdır.
    Ama Polly Teyze, siz bana yaşamak için hiç zaman bırakmadınız. Ben yaşamaktan söz ediyorum. İstediğiniz şeyleri yapabilmekten. Bahçede oynamak, kendi kendime kitap okumak, tepelere tırmanmak. Ben buna yaşamak derim Polly Teyze. Yalnızca soluk almak yaşamak demek değildir.
    Ama burjuva kültürü çocuğa az da olsa oyun hakkı tanır. Ancak bu kurallara dayalı bir görev anlayışının küçük bir ayrıntısı gibidir.
    Sana oynamak için de yeterli bir zaman bırakılacak kuşkusuz. Ama iyi bir şekilde yetiştirilmen için görevimi yaparken sen de üstüne düşeni yapmalısın. Böylece gösterdiğim özen ve verdiğim bilgiler boşa gitmemeli.
    Yaşamı yalnızca bir görev olarak algılayan teyzeye karşı Pollyanna mücadele etmeye çalışır. Acaba bu görev denilen şeyden hoşnut olmanızın bir yolu yok mu?
    Ancak bu mücadele daha başında yenilgiyle biter. Ve Pollyanna çok uzun sürecek sıkıntılı bir dönemi omuzlamak zorundadır. İşte çocuğa yüklenen ağır sorumluluk burada başlar.
    Küçük kız sıcak tavan arasındaki tahta iskemleye oturdu. Artık onun önünde yalnızca görev olan tatsız bir yaşam uzanıyordu.
    Bundan sonraki süreçte Pollyanna'nın çocuk görüntüsünde olabildiğince bilge bir yetişkinin kimliği ortaya çıkar. Çocuksu görüntü sanki bir aldatmaca gibidir. Doğal hayatın içerisinde “Bu kadarı da olmaz” diyebileceğimiz iyimserlikler çıkar karşımıza. Pollyanna, çevresine sürekli mutluluk dağıtır. Adından memnun olmayan hizmetçi kız Nancy'ye adını sevdirir. Kimseyle konuşmayan ve kendisine oldukça kaba davranan Bay Harrington'u insan içine çeker. Ve yine hasta bir kadın olan, her şeyi olumsuz bir şekilde yorumlayan Bayan Snow'a da hayat verir. Yoksul bir çocuğa ev bulur. Bununla da kalmayıp yaşadığı kasabada herkese mutluluk ve iyimserlik dağıtır.
    Çocuk figürüne gizlenmiş bir misyonerlikle görevlendirme vardır bu davranışlarda. Bu misyonerlikte burjuva kültürünün toplumda ortaya çıkardığı bunalımları aşma görevi de yüklüdür. Kimi zaman örtülü, kimi zaman da belirgin bir biçimde dinin sorunlara çözüm getirici etkisi vurgulanır. Zaman zaman da Romantizm’in Aydınlanma’ ya duyduğu tepkiden de yararlanılır. Pollyanna'nın, teyzesinin Doktor Chilton ile evlenmesini sağlaması, Bayan Snow'u iyileştirmesi, Bay Harrington'u yaşama döndürmesi Romantizm’ in çocuk saflığını kullanarak zafer kazanması gibi yansır. Pollyanna'nın sakatlandığında insanca duygularla isyan etmesi, okuyucuda rahatlama sağlamak içindir. Aynı rahatlama Pollyanna iyileştirilerek de sağlanır.
    Sonuç olarak, kahramanının çocuk olması bir kitabın salt çocuk kitabı olduğunu göstermez. Kitapta verilen mesajlar salt çocuklara yönelik değildir. Bu kitapta da Pollyanna tiplemesi kullanılarak çocuklara, dolaylı olarak da büyüklere idealize bir insan figürü mesajı verilmeye çalışılmıştır. Bu mesajlar farklı biçimlerde de olsa Türk filmlerinde de yer almıştır. Nubar Terziyan'ların, Adile Naşit'lerin, Hulusi Kentmen'lerin ve küçük bir yığın oyuncunun yer aldığı mutluluk filmlerini az mı seyrettik. Ayakları yere basmasa da az mı mutlu olduk. Gerçek dışılığını bilsek de böyle kitaplara ve filmlere sanırım gereksinme duyuyoruz ve “Pollyannacılık oynamak” deyimi de toplumdaki yerini bulmuş oluyor.
    (Necdet Neydim)
  • Bir insan sevdiğinin önce sesini sonra yüzünü en son da gözlerini daha sonra da varlığını unuturmuş. ben son aşamadan geçip te gözlerini aklımdan çıkaramıyorum bu işte bir yanlışlık olmasın...
  • İlk kez 1883 yılında yayınlanan Collodi’nin Pinokyo'su çok yönlü motifleri ve gelenekleri, gerçekle gerçek dışı arasında gidip gelen bir biçimde tek bir kapta birleştirilmiş bir kitaptır. Bu şekilde masalın temel elemanları olan iyi yürekli bir peri, dönüşümler, harika ülkeler ve fablın elemanları olan insan gibi davranan hayvanlar bu kitapta yer almıştır. Aynı zamanda çağını eleştiren bölümlere de rastlanır. Masalsı elemanların kullanılmasına karşın, halk masallarına karşı bir muhalefet göze çarpar. Bir zamanlar diye başlamasına rağmen, masallara alışkın olan çocukları uyarır ve içinde kral, kraliçe, prens ve prenses olmayan, tersine ateş yakmakta kullanılan tahtadan yapılmış bir kuklanın olduğu gerçeğe götürür (Krş. Doderer 1969).
    Evvel zaman içinde.
    Küçük okuyucularım bir ağızdan, “bir kral vardı!” diye bağıracaklar. Hayır, çocuklar bir yanlışlık yapıyorsunuz, vaktiyle bir tahta parçası vardı. Üstelik en iyi türden değildi, yalnızca rasgele bir tahta parçasıydı. Hani kışları sobalar ve şöminelerdeki ateşi yakıp odaları ısıtmak için kullanılan türden yani.
    Yazar bu şekilde masal ögelerinin cazibesiyle çocukları kitaba çekerken, onların gerçeklerden kopmamasını sağlamak için epik bir yöntemle anlatıcı olarak devreye girmiş ve gerçek dünyayla bağlantılarını sağlamıştır.
    Collodi Pinokyo'yu anlatırken 8 yaşlarındaki bir erkek çocuğun tanımlamasını yapar. On dört yaşına kadar sürecek bir eğitim sürecinin güçlüklerini hem çocuk, hem eğitimci, hem anne-baba, hem de toplum açısından vurgulamaya çalışır.
    Oyun ülkesinde çocukların en büyüğü on dört yaşındaydı, en küçüğü ise henüz sekizine basmamıştı.
    Collodi çocuğa belli ahlaki değerleri ve idealize özellikleri vermeye çalışırken ona aynı zamanda süre de tanır. Yaptığı tüm hatalara karşın pişmanlık noktasında anne figürü yüklenen iyi kalpli perinin ortaya çıkması, yazarın bu noktadaki hoşgörüsünü de vurgulamaktadır. Yazar ahlaki vicdanı bazı hayvanları konuşturarak seslendirir. Ve bu hayvanlara bilgelik de yükler. Konuşan çekirge, evden kaçıp gitmeye kalkan Pinokyo'ya yüzyıldan fazla yaşamışlığın getirdiği bilgelikle şöyle seslenir:
    Anne ve babalarına karşı gelen ve evden kaçan çocuklara yazıklar olsun. Onlar bu dünyada hiçbir işe yaramazlar. Hem eninde sonunda çok pişman olurlar.
    Buna karşılık Pinokyo şöyle karşılık verir:
    Burada kalacak olursam beni okula yollayacaklar. Bir yolunu bulacaklar ve sevgi ya da şiddetten yararlanarak bana ders çalıştıracaklar.
    Burada çocuğa eğitimde uygulanan sevgi ya da şiddet kozunun çocuk tarafından alımlanması vurgulanır. Aslında çocuk o dönemde en çok oyuna eğilimlidir. Çocuğun böyle bir isteği kendi ağzından farklı söylettirilerek eleştirilir.
    Dünyadaki bütün sanatlar içinde bana en ilginç gelen sadece biri var. Yiyip içmek, uyumak, kendimi eğlendirmek ve sabahtan akşama dek başıboş bir yaşam sürmek.
    Başıboş sözcüğünde eleştiri gizlidir. Buna karşılık yazar çekirgeyi konuşturarak, eleştirisini güçlendirir.
    “Sözünü ettiğin sanatı izleyenlerin hepsi de genellikle sonunda kendilerini ya hastane, ya da hapishanede bulur,” der.
    Ama çocuğun oyun tutkusu daha baskındır. Bu tutku ahlaki vicdanı bastıracak denli yoğun olduğu için Pinokyo çekirgeyi öldürür. Ancak bu davranışı açlıkla karşı kaşıya bırakılarak cezalandırılır. Bu cezayla Pinokyo bir süreliğine iyiye yönlendirilir. Ancak bu iyiye yönleniş, gerçek hayatın içerisinde onu yoldan çıkartacak birçok engelle doludur. Tiyatro oyununa gitmek için alfabesini satan Pinokyo'nun duyduğu azaba acıyan oyuncunun kendisine verdiği beş altını babasına götürürken karşısına çıkan Topal Tilki ve Kör Kedi bu engellerden ilkidir. Tilkiyle kedi herkese güvenilmeyeceğini gösteren iki semboldür, kitapta. Pinokyo'ya “Biz kandırmaca ülkesine gidiyoruz,” derken dolandırıcılıkları sembolize edilir. Pinokyo onların peşine takılarak yine hata yapmıştır. Ve bunun cezasını bir ağaca asılı kalarak öder. Ama iyi kalpli peri gelir, onu kurtarır. Çünkü Pinokyo çok pişmandır.
    Yazar kötülerin yanında toplum içerisinde belli bir konuma gelmiş kişileri de eleştirir. Hasta yatan Pinokyo'yu tedaviye gelen doktorlar görevlerini yapacak yerde sadece konuşurlar. Kendini dolandıran tilkiyle kediyi şikâyet eden Pinokyo'yu hapse atan yargıç da bunun bir başka örneğidir. Bir başka kentin imparatoru o ülkeyi fethedip, bütün suçluların özgürlüğe kavuşturulması emrini verdiğinde, Pinokyo'yla gardiyan arasında geçen konuşma çok ilginçtir.
    Böylece hapishane boşaldı. Pinokyo gardiyana, “Diğerleri çıkıp gittiğine göre,” dedi. “Ben de giderim. Buradan çıkmak istiyorum.”
    Gardiyan dudak büktü. “Oh, yok. Olamaz! Çünkü sen onların sınıfından değilsin.”
    “Anlayamadım.”
    Gardiyan, “Sen onlar gibi suçlu değilsin,” diye karşılık verdi. “Onun için seni salıveremem.”
    Pinokyo dayanamadı. “Özür dilerim ama ben de onlar gibi suçluyum.”
    Gardiyan, “Öyleyse,” dedi, “Buradan çıkmak istemekte çok haklısın.” Başından kasketini çıkararak saygıyla eğilip Pinokyo'yu selamladı ve sonra hapishane kapısını açarak onu salıverdi.
    Yaşadığı dönemde ünlü bir politikacı ve gazeteci olan yazarın, dönemine ve toplumun ahlakına dönük eleştiri saklıdır, bu konuşmada. Suçluların ödüllendirildiği, ama günlük hayatın sorunlarıyla uğraşan güçsüz, küçük adamın ezildiği bir toplum yapısına dönük eleştiri vardır, bu cümlelerde (Krş. Doderer 1969).
    Yazar kısa yoldan köşeyi dönme tutkusunu, emeği ön plana alarak eleştirir. Altınlarını ekerek altın ağacı çıkacağına inanan ve elindekilerden de olan papağan yapar bu eleştiriyi. İşte bunlara papağan güler ve şöyle der:
    Çünkü sen paranın fasulye ya da kabak gibi ekilip büyüyeceğine ve toplanacağına inanacak kadar aptalsın. Ya ellerinle, ya da kafanla çalışıp para kazanabilirsin ancak.
    Yazar toplum içinde kötülerle yapılan işbirlikçiliğinden de söz eder. Çiftçinin köpeği Melampo'nun tavukları çalmak için sansarla yaptığı işbirliği bunun en güzel örneğidir. Sansarlar kümesten tavuk ve yumurta çalmaya geldiklerinde, köpeğin ses çıkarmaması karşılığı, ona soyulmuş piliç verirler. Kılıfına uydurulmuş rüşvetin en güzel örneği de budur.
    Collodi, şımarık bir tüketicilik ve burnu büyüklüğün cezasını açlıkla verir. O güne dek yemek seçen ve her şeyi yemeyen Pinokyo, güvercinin sırtında babasını aramak üzere uzun bir yolculuğa çıkar ve bir süre sonra acıkır. Önünde yiyebileceği sadece kuşyemi vardır. Çok aç olduğu için kuşyemini yer bitirir.
    “Yeşil kuşyeminin bu kadar lezzetli olduğunu hiç bilmiyordum,” dedi Pinokyo. Güvercin gülümsedi. “Dünyayı öğreniyorsun oğlum. Gerçekten açsan ve yiyecek bir şey de yoksa yeşil kuşyemi bile sana lezzetli gelir. Dünyada açlık kadar iyi bir aşçı daha bulunamaz.”
    Pinokyo (aslında) yetişkinler dünyasına girme korkusunu da içinde taşıyan bir çocuktur. Tanımadığı bir adaya çıktığında kendi kendine söyledikleri bunu anlatır.
    Pinokyo kendi kendine, “keşke bu adanın adını bilseydim,” dedi. “Burada doğru dürüst insanların yaşadıklarından emin olsaydım. Yani küçük erkek çocukları, boynundan ağaca asmayan iyi insanlar! Fakat ortada böyle şeyleri sorabileceğim kimse yok. Acaba burada kimler yaşıyor? Belki de burası boş bir yerdir. Belki hiç kimse yok.”
    Dilenmenin ve yardım istemenin utandırıcı bir şey olduğunu bilen Pinokyo, yine de bunu yapar, ama geldiği arılar köyünde kimse ona emeksiz bir şey vermez. Arılar emeğin sembolüdür ve emeksiz kazancın olmayacağı düşüncesinin en büyük savunucusudurlar. Çalışmayı onursuzluk sayan Pinokyo'ya bir arı “Çok açsan kendi gururundan bir kaç dilim kesip yersin oğlum,” der.
    Çalışmaktan kaçışın çelişkisini yaşayan çocuğu bu dünyanın içine çekebilmenin yöntemini de verir, yazar. Burada iyi kalpli periyi devreye sokar ve iyi kalpli peri, çocuğu cezbedecek ödüller koyarak onu çalışmanın içine çeker. Ve ardından onu yetişkinler dünyasının içine götürecek, yani çocukluktan çıkartacak bir hedef koyar.
    “Hep bir kukla olmaktan bezdim! Diğer insanlar gibi benim de bir erkek olma zamanım geldi artık!” dedi Pinokyo.
    Peri sakindi. “Bu olanaksız değil. Eğer bunu hakedersen sen de bir insan olabilirsin.”
    Pinokyo çoşkuyla, “Gerçek mi?” diye sordu. “İnsanlığı hakedebilmek için ne yapmalıyım?”
    “Çok kolay!”
    “Kolay mı?”
    “Tabii. İşe iyi bir çocuk olmakla başlayabilirsin.”
    Hedefle birlikte yöntem de belirlenmiştir. İyi bir çocuk olmak, büyüklerin sözünü dinlemek, çalışkan olmak, doğru söylemek ve okula gitmek. Ardından bir meslek, sanat ya da iş seçmek. Seçme özgürlüğü çocuğa verilmiştir. Yetişkinler dünyasına girebilmek için çocuğa yüklenen ödevlerdir bunlar. Böylece idealize figür çizilmiş olmaktadır.
    Ama çocukluktan çıkış henüz gerçekleşmeyecektir. İç dünyasında onu cezbeden oyun oynama tutkusu onu oyun ülkesine götürür. Ama Aydınlanma anlayışı oyuna karşıdır. Pinokyo oyun ülkesinden bir eşek kılığında çıkar. Acılar çeker. Çalışmak istemeyen çocuk, zorla çalıştırılan bir eşek kılığındadır artık. Üstelik istemediği bir işte. Böylece sonunun ne olacağı da vurgulanır. Yine de yazar burada toplumsal hoşgörünün var olmasını vurgulayarak, yine periyi devreye sokar ve onu eşeklikten kurtarır.
    Yazar kitapta kaderciliğe karşı çıkmakta ve aklı vurgulamaktadır. Toplumdaki kaderciliğe ve onları buna yönlendiren politikacılara eleştiri de saklıdır. Pinokyo'nun, köpekbalığı tarafından birlikte yutulduğu orkinosla olan konuşması bunu anlatır.
    “Kaderimize razı olacağız. Köpekbalığının bizi sindirmesini bekleyeceğiz,” dedi orkinos.
    Pinokyo, “Ben sindirilmeyi istemiyorum!” diye bağırdıktan sonra ağlamaya başladı.
    Orkinos içini çekti. “Sindirilmeyi ben de istemiyorum tabii. Fakat kendimi teselli edecek kadar akıllıyım. Orkinos olarak doğduğuma göre, diyorum. Zeytinyağında ölmektense suda ölmek daha onurludur! İşte bu şekilde duruma dayanabiliyorum.”
    Pinokyo haykırdı. “Ne saçma söz!”
    Orkinos balığı, “bu benim fikrim,” diye karşılık verdi. “Bizim politikacı orkinosların da söylediği gibi düşüncelere saygı göstermek gerekir.”
    Kitap iyilerin ödüllendirildiği, kötülerin ise cezalandırıldığı masalsı bir haktanırlıkla sona erer. Topal numarası yapan tilki ve kör numarası yapan kedi, gerçekten kör ve topal olurlar. Pinokyo da bir sabah uyandığında kendini gerçek bir erkek çocuk olarak bulur. Ama kukla ortadan yok olmamıştır. Bir iskemlenin üzerinde durur. Kuklayla sembolize edilen çocuğun iç dünyasıdır. Böylece yazar aslında kuklayla çocuğun iç dünyasını tanımlamış ve eğitim sürecinden geçirerek yetişkinler dünyasına girmesini sağlamıştır.
    (Necdet Neydim)