• İlk incelememden tüm sevgili okurlara merhaba! Sitede inceleme yapmıyor-dum fakat Kamelyalı Kadın beni öylesine etkiledi ki siz sevgili okurlarla paylaşmadan edemeyeceğim.
    Yazar kitaptaki olayları değiştirmeden, kendisine anlatıldığı ve okuduğu gibi aktarmış. Ve yaşanmış bir aşk hikayesi. Akıcı bir dille, bir sonraki bölümde ne olacağının merağıyla okumaya devam ettim. Keşke yapmasaydı, veya tam zıttı keşke yapsalardı dediğim çok şey oldu. Sonunun biraz sonra anlatacağım şekilde bitmesi beni gerçekten derinden etkiledi. Başlamadan önce, elbette spoiler içerdiğini (yüksek dozda) belirtmek isterim.
    Olaylar şu şeklide başlamakta: 1847 yılının Mart ayında Lafitte Sokağı'nda bir afiş okuyor yazarımız. Bu afiş ölen kişi ardından evindeki eşyaların satışı üzerine olmakla birlikte ölen kişinin ismi belirtilmiyor. Meraklı yazarımız bu satışı kaçırmayacağını bir şey almasa dahi orada bulunacağını belirtiyor, satış günü orada bulunuyor ve etrafı incelemeye koyulduğunda ölen kişinin bir ''metres'' olduğunu anlıyor. Bekçiye ölen kişinin ismini soruyor ve ''Marguerite Gautier'' cevabını alıyor. Marguerite'i ismen tanıyan yazarımızın görmüşlüğü de var. Ona ''Kamelyalı Kadın'' denmesinin sebebi ise tiyatro veya balolarda yanından hiçbir zaman ayırmadığı, ayın yirmi beş günü beyaz kamelyaları, diğer yirmi beş günü ise kırmızı kamelyaları. (Renk çeşitliliği hiçbir zaman öğrenilememiş.) Marguerite'in çok borcu olduğundan evindeki tüm eşyalarına haciz konuyor ve bu yüzden bu satış yapılıyor. Marguerite; herkesin sahip olmak isteyeceği güzellikle, onunla birlikte olanların övgü duyduğu bir fahişe. (Fahişe diyorum fakat ilerleyen satırlarda onun diğer fahişelerden çok ayrı bir yönünün olduğunu anlayacaksınız.)
    Bir kitap satışa sunuluyor, adı: Manon Lescaut. Yazarımız bu kitabı satın alıyor. Kitabın önsözünde ''Manon'dan Merguerite'e, Alçakgönüllülük. -Armand Duval'', yazıyor.
    Satış tamamlandıktan sonra yazarımızın kapısına Armand geliyor ve görüşmek istiyor. Görüşmede Armand, kitabı kendisine vermesini ve karşılığında ne olursa olsun yapacağını söylüyor, yazar kitabı hiçbir karşılık beklemeden veriyor ve küçük bir araştırma yapıyor, Armand ile Marguerite'in aşkını ve ayrıca Marguerite'e Dük adında bir adamın baktığını(geçimini için sağladığı paradan bahsediyorum) bu ihtiyar Marguerite'i ölen kızına benzettiğinden onunla birlikte olduğunu, bir de Kont adında aşığının olduğunu öğreniyor. Olayın iç yüzünü öylesine merak ediyor ki, Armand ile görüşmek ve öğrenmek istiyor. (Ki bende kalbim ağzımda okuyordum bu kısımları.) Armand, Marguerite'in kız kardeşinden vekalet alıyor ve mezarını nakletmek istiyor. Armand ile yazar görüştüğünde, kendisi ile gelmesini istiyor ve birlikte gidiyorlar. Armand terk edip gittiği bu kadının ölmüş olduğuna toprağın altındaki bedenini gördüğünde inanıyor.  Eve döndüklerinde kendine gelen Armand, Marguerite ile olan aşkını tam anlamı ile anlatmaya başlıyor.
     Onu ilk görüşünde aşık olan Armand, sadece ismini öğrenebiliyor ve bir daha göremeyeceğini düşünürken, birkaç akşam sonra bir baloda görüyor ve yanındaki arkadaşına bu güzel kızın kim olduğunu sorup onunla tanışmak istediğini söylüyor. Arkadaşı ona bir fahişe olduğunu hissettiriyor ve Armand bu duruma üzülüp, onun sevgisini hak edip etmeyeceğini sorguluyor kendine. Locaya giriyorlar ve Marguerite, Armand ile pek ilgilenmiyor. Armand kendini bir şekilde gülünç duruma düşürüyor ve locadan ayrılıyor.
    Armand başka bir zaman locada Margueriter'in komşusu ile tanışıyor (Prudence) ve Marguerite'in evinde onunla tanışması için yardımcı olmasını rica ediyor. Marguerite'in evine ilk defa gelen ve onunla daha yakından tanışma fırsatı yakalayan Armand aşkını Marguerite'e ilk defa şöyle bir olayda söyler: Marguerite daha önce de verem olmuştur. Evindeki gece öksürük krizi tutar ve Marguerite odasına geçip (loş ışıklı bir oda ve etrafta yalnızca yatağı ve bir kap görünmekte) sakinleşmeye çalışırken Armand da peşinden girer ve bir kaba kan tükürdüğünü görür. Kabın içerisi kandan kırmızı bir ebru gibidir. Orada onu ilk gördüğünden beri aşık olduğunu birlikte olmak istediğini söyler. Marguerite ise ona hayatındaki hiçbir şeyi sorgulamadan, bütün isteklerini yapabileceğine dair söz verirse ona bir şans verebileceğini söyler. Böylece büyük aşk başlar.
     Armand elinde olmadan Marguerite'in hayatına karışır, çeşitli kıskançlık krizleri geçirir. Hayatında kimsenin olması gerekmediğine onu kendi geliri ile bakabileceğini söyler. Bunu kabul etmeyen Marguerite daha sonralarda Armand'a olan aşkından; sefahat düşkünlüğünden, arabasından, mücevherlerinden, kaşmir şallarından ... vazgeçer. Borçlarını ödeyen ve geçimini sağlayan yaşlı Dük ve Marguerite'in aşığı Kont'u da hayatından çıkarır. Armand ile Bougival'e yerleşirler ve herkesten uzak aşklarını burada yaşarlar. Artık ikisi için de hiçbir şey eskisi gibi değildir. Babası Mösyö Duval'i çok ihmal eden Armand babasının onu çağırması üzerine Paris'e geri döner ve Marguerite'e en kısa zamanda döneceğini söyleyip vedalaşırlar. Mösyö Duval oğlunun bir fahişe ile yaşadığını öğrenmiştir ve oğlu ile konuşup, daha genç olduğunu böyle bir olayın duyulmasından ailesine gelecek olan zararı ve bu ilişkiyi bitirmesi gerektiğini söyler. Armand kabul etmez ve Bougival'e geri döner. Babası bununla yetinmez ve akşam yemeğine bekler onu. Yemekte de ikna edemez oğlunu ve gitmesini söyler. Armand Bougival'e geri döndüğünde Marguerite'i evde bulamaz. Paris'e gittiğini öğrenir. Peşinden Paris'e gider fakat evinde de bulamaz onu. Komşusu'na (Prudence) gider. Uşağı evde olmadığını ve ona gelen bir mektubu bile henüz vermediğini söyler. Mektubun üzerinde ''Mösyö Duval'e vermek üzere Madam Duvernoy'a yazar. Mektup Armand'a geldiğinden alır ve okumaya başlar. Mektubun bir kısmını paylaşmak isterim çünkü ben okduğum anda kesinlikle babasının isteği üzerine yazılmış olabilir mi? Marguerite'in bu ani terk edişi kesinlikle bu yüzden diye düşünmüştüm okuduğumda. ''Bu mektubu okuduğunuz sırada Armand, çoktan başka bir erkeğin sevgilisi olmuş olacağım. Babanızın yanına dönün dostum... ''
    Armand gözyaşlarına boğulur ve bu ani terk edişi anlayamaz. Babası ne derse kabul eder ve yolculuğa çıkarlar. 1 ay üzerine Armand, Paris'e geri döner ve Marguerite ile karşılaşır. Onu eskisi gibi bulur ve mutlu görünmesi canını çok yakar. Özgüvenin ve aşkının aşağılandığını düşünür ve intikam almak ister. Marguerite'in yanında Olympe adında bir fahişe görür ve onunla sevgili olur. Zavallı Marguerite tekrar hastalanmıştır, bedenen yaşadığı rahatsızlığa bir de ruhsal bu çökündü eklenir. Komşusu Armand ile konuşur ve hala onu sevdiğini yaptıkları ile ona acı çektirmekten başka bir şey yapmadığını söyler. Onu hasta yatağında ziyaret etmesini rica eder. Armand, aşığı Kont ile karşılaşmak istemediğini ve Marguerite'in ona gelmesini söyler. Bu görüşmede Marguerite  nedenlerini sonradan öğreneceğini ve affetmesi için nedenlerin bulunduğunu söyler. Tekrar birlikte olurlar. Sabahında yalnız uyanan Armand Marguerite'e gider fakat bekçi içeri alamayacağını içeride Kont'un olduğunu söyler. Öfkeden deliye dönen Armand, beş yüz frank ile şu notu Marguerite'e gönderir: ''Bu sabah öylesine çabuk gittiniz ki, ücretinizi vermeyi unutmuşum. İşte gecenizin bedeli.'' (Ben bu iğrenç yazıyı okuduğumda zavallı Marguerite'i düşündüm de ne denli yaralanmıştır, neler hissetmiştir tasavvur edemedim. Ve Armand'a büyük bir öfke duydum.)
    Parayı bir zarf içerisinde geri gönderen Marguerite İngiltere'ye gider. Paris'te bir bağlantısı kalmadığını düşünen Armand, arkadaşları ile uzun bir yolculuğa çıkar. Yolculukta Marguerite'in hasta olduğu haberini alır fakat geri dönemeden zavallı Marguerite acılar içerisinde Armand'ın adını sayıklayarak ölür.
    Marguerite hasta yatağında, ölümünden sonra Armand'a verilmesi için mektuplar bırakır. Bu mektuplarda Armand'ı şu sebeple terk edişini belirtir: Babası Armand'ı bırakması için ona yalvarır. Armand'ın kız kardeşinin yakın zamanda saygın bir tabakadan biri ile evleneceği ve abisinin bir fahişe ile yaşıyor olmasının bu işi bozacağını, hiç değilse masum bir kızın hayatı için bunu yapmasını söyler. Marguerite'in kabul etmekten başka çaresi yoktur. Ve kabul eder.  -  - -  - Yani anlayacağınız, aşkının hayatı için aşkından vazgeçer. Armand'ın hiçbir şeyden haberi olmasa bile bazı olaylarda ona kızmadan kendimi alamıyorum. Marguerite'e olan duygularımı ifade etmem güç, bu yüzden yazamayacağım.
    Sabırla okuyan okurlara teşekkür ediyorum, mamafih etkisinden uzun bir süre çıkamayacağım bu kitabın okumasını tavsiye edebilirim. Kitapla kalın...
  • Havalar çok sıcak, sokak hayvanları için bir kap su koyalım lütfen. Su hayattır..
  • Bir müslümanda, âlim kişiyi kara cahilden ayıracak olan en azından şu özellik bulunmalıdır: Âlim kişi, balın hacamatçının kabına konmuş olduğunu görse bile ondan tiksinmemelidir. Çünkü âlim kişi, bir kap hacamatçının kabı olsa bile o kabın balın özelliğini değiştirmeyeceğini bilir.

    Kara cahil birinin hacamat kabındaki baldan iğrenmesinin sebebi bir saplantıdır. Bu kişide, “Hacamat kabı sırf pis kan için yapılmıştır” şeklinde bir saplantı vardır. Bu kara cahil, kanın bu kabın içine konulduğu için pis olduğunu, kanı pisletenin bu kap olduğunu zanneder.

    Bu zavallı cahil, pisliğin sebebinin kanda bizzat bulunduğunu bilemez. Dolayısıyla balda pislik vasfı bulunmadığından hacamat kabına konulmakla pis olmayacağını, yani balın o kaba konulmakla kirli kanın vasfına bürünmeyeceğini idrak edemez.

    Bu bâtıl bir saplantıdır ve halkın çoğunu egemenliği altına almıştır. Bir sözü, halkın sevdiği veya sempati duyduğu kimselere nisbet ettiğin zaman, söylenen sözü bâtıl da olsa kabul ederler. Fakat herhangi bir sözü, onların kötü bildikleri ve sevmedikleri birine nisbet ettiğinde, söylenen sözü hak olsa bile reddederler. Bundan dolayı bu kimseler hiçbir zaman insanları hakka göre değerlendiremezler. Bu tutum da sapıklığın son noktasıdır.
  • Herkese merhaba, sabahın ilk ışıklarıyla uyananlara, gece boyunca gözüne uyku girmeyip şu anda mışıl mışıl uyuyanlara, herkese. Öncelikle başka bir etkinliğin altında bu etkinliğe (#30096680) katılmamı sağlayarak ilk defa Stephan King ve ilk defa korku-gerilim türünde bir kitap okumama sebebiyet verdiği için Hakan'a (Hakan Arık) çok teşekkür ediyorum.

    Kitabın adından başlamak istiyorum, "Hayvan Mezarlığı"... Düşünün ki yıllar yıllar önce yaşamış ve ölmüş olan bir kedi Smocky, tavşan Marta, köpek Spot, boğa Hanratty var. Çocukların tahtalardan; babalarının teneke makaslarıyla kestiği levhalardan yapılmış mezar taşları kiminin üzerinde söz dinlerdi yazan. Düşündük değil mi? O halde hazır bunun sözü açılmışken kitaptan günümüz dünyasında hayvanların dirisine bile saygı göstermeyen varlıkların olduğunu göz önünde bulundurursak eğer (elleri ve kolları kesilen minik bir köpek, hiçbir neden yokken denize atılan kedi, tüm bunların dışında sadece onlara karşı kötü bir girişimde bulunanlar değil, aynı zamanda imkân olduğu hâlde bir iyiliği onlara çok görenler de dahil, bir kap su veya yemek koymaktan aciz insanları da düşünürsek) hayvanların ölülerine değer veren çocukların olduğunu bilmek ne hoştu, kitap da bile olsa...

    Kitabın konusuna değinecek olursam ailesiyle birlikte mutlu bir yaşam süren Doktor Louis Creed, eşi Rachel, kızı Ellie ve oğlu Gage ile birlikte başka bir eve taşınırlar, orada başlarına gelecek ve tüm hayatlarını değiştirecek felaketleri ve kamyon geçen yolun bunda bir parmağı olacağını bilmeden üstelik. Louis'in ilk iş gününde gelen yaralı genç Ludrovr'dan başlayarak gördüğü kâbuslar, evin kedisi Church'un başına gelenler, komşuları Jud Crandall yüzünden evlerinin yakınındaki hayvan mezarlığıyla tanışmalarıyla birlikte olaylar gelişmektedir.

    Kitapta çok muazzam betimlemeler de var, ara ara hoş olmayan kelimeler de ama çok fazla değil, bilginize sevgili dostlarım. Bu kitap bana korku ve gerilimden çok hüzün yaşattı diyebilirim. Bu kadar uzun sürede okuduğuma da aldanmayın lütfen, en fazla 4 ya da 5 günde okuyabileceğiniz bir akıcılıkta bu kitap. Ben nasıl bu kadar uzattım kızıyorum kendime, siz bakmayın bana :)
    Sonlara doğru daha çok heyecan yaşadım ve sonu da hiç beklemediğim bir şekilde bitti diyebilirim. İçimde biraz burukluk ve şaşkınlık kaldı. Sanki kitap hâlâ devam edecekmiş gibi bitti, belki de o an orda bitmesin istediğim için bana öyle geldi, üzdü bu yüzden açıkçası beni. Sonun devamı olmaz ama yine de zihnimizde hayal gücümüzle devam ettirelim diye öyle bir sonla bitirmiştir belki de Sevgili Stephan King...

    "Azıcık SPOİLER olabilir!"
    Düşünün gecenin bir yarısı ormanda yürüyorsunuz, korkunç kuş ötüşleri, parlak bir gece, beyninizi kemiren düşünceler... Size yaklaşan bir şey ne olduğunu bilmediğiniz yaklaştı yaklaştı, bakmayın sakın sonra uzaklaştı ve uzaklaştı. Şimdi yine düşünün çok sevdiğiniz biri öldü. Koca bir sır var sakladığınız, o kişiyi hayata geri getirme şansınız bu sırda gizli. Ama başka bir şey daha var. Şayet bunu yaptığınız takdirde o kişi eskisi gibi olmayacak. Sadece yaşayan bir et parçası, kalbi olmayan belki. Siz olsaydınız ne yapardınız, onun yokluğuna alışmak mı yoksa onun yeniden varlığını bilip gözünüzün önünde yok oluşunu mu izlemek, fiziken yakın olup da kalbinizde tanıdığınız ondan çok uzak olmak mı, oysa onu hep öyle sevdiğiniz halde hatırlamak daha iyi olmaz mıydı, evet hangisi? Louis ne yapıyor peki? Ya Rachel kardeşi Zelda'yla olan anılarını bunca yıllık eşinden neden saklıyor? Ölümden neden bu kadar korkuyor? Ölüm demişken kitapta da geçiyor, grip ve zatürre, kanser, savaşlar, patlamalar, kalp krizleri, felçlikler, böbrek yetmezlikleri, trafik kazaları, intihar, cinayet ve daha sayamadığımız ne çok ölüm sebebi var değil mi? Kimi zaman otururdu ölüm insanla yemeğe diyor Jud.

    Öyle değil mi ölüm de gerçeği hayatımızın tıpkı yaşamak gibi. Sözü daha fazla uzatmayayım, daha ne diyeyim ki hiç durmayın okuyun... Buraya bir gerilim müziği falan bırakmak isterdim sizin için ama inanın hiç bilmiyorum, eğer sizlerin bildiği varsa atın linkini koyayım hemen, buraya kadar okuduğunuz için gözlerinize çok teşekkürler...
    Az kalsın unutuyordum kitaptan güzel ve anlamlı bir sözle incelememe son vermek istiyorum:
    "İnsanın yüreğinin toprağı daha da taşlıdır. İnsan yetiştirebildiği kadarını yetiştirir."
    O halde güzel kalbinizde taşlara rağmen çok güzel şeyler yetiştirmeniz, beslemeniz ve büyütmeniz dileğiyle...
    Sevgiyle ve tebessümle kalın :))
  • Bir müslümanda, âlim kişiyi kara cahilden ayıracak olan en azından şu özellik bulunmalıdır: Âlim kişi, balın hacamatçının kabına konmuş olduğunu görse bile ondan tiksinmemelidir. Çünkü âlim kişi, bir kap hacamatçının kabı olsa bile o kabın balın özelliğini değiştirmeyeceğini bilir.

    Kara cahil birinin hacamat kabındaki baldan iğrenmesinin sebebi bir saplantıdır. Bu kişide, "Hacamat kabı sırf pis kan için yapılmıştır" şeklinde bir saplantı vardır. Bu kara cahil, kanın bu kabın içine konulduğu için pis olduğunu, kanı pisletenin bu kap olduğunu zanneder.

    Bu zavallı cahil, pisliğin sebebinin kanda bizzat bulunduğunu bilemez. Dolayısıyla balda pislik vasfı bulunmadığından hacamat kabına konulmakla pis olmayacağını, yani balın o kaba konulmakla kirli kanın vasfına bürünmeyeceğini idrak edemez.
    Bu bâtıl bir saplantıdır ve halkın çoğunu egemenliği altına almıştır. Bir sözü, halkın sevdiği veya sempati duyduğu kimselere nisbet ettiğin zaman, söylenen sözü bâtıl da olsa kabul ederler. Fakat herhangi bir sözü, onların kötü bildikleri ve sevmedikleri birine nisbet ettiğinde, söylenen sözü hak olsa bile reddederler. Bundan dolayı bu kimseler hiçbir zaman insanları hakka göre değerlendiremezler. Bu tutum da sapıklığın son noktasıdır.