• "Belki de şehir canlı bir şeydir. Her şehrin kendine has bir kişiliği
    yok mu ne de olsa?
    Los Angeles'LA Viyana'nın alakası yoktur mesela. Londra bir Moskova değildir. Şikago Paris'e benzemez. Her bir şehir içindeki canlılar ve binaların toplamıdır ve hepsinin ayrı bir kişiliği vardır."
    "Yani?"
    "Yani, eğer şehrin kişiliği varsa belki ruhu da vardır. Belki rüyaları da. Geldiğimiz yer orası sanırım. Şehrin gördüğü rüyaların içindeyiz biz. Bu yüzden bazı yerler tanıdıklığın eşiğinde geziniyor; bu yüzden neredeyse biliyoruz nerede olduğumuzu."
    "Uyuyor muyuz yani?"
    "Hayır, uyanığız, en azından ben öyle sanıyorum. Uykuda olan şehir. Biz şehrin rüyasında sürükleniyoruz yalnızca."
    Neil Gaiman
    İthaki Yayınları
  • Şimdi yaşayan herkesin tek tek kirlendiğini görüyorum.Acaba biz bu çirkefe düşmekten kurtulur muyuz diye düşünüyorum, bunun için çırpınıyorum.
    Rasim Özdenören
    Sayfa 117 - İz Yayıncılık
  • 96 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi·
    Hikaye incecik hatta icindeki resimlerle bir cocuk kitabini bile animsatabilir size ama icerigi cok derin, anlatmak istedikleri cok anlamli.

    Marti sürüsü icerisinde yemek bulmak icin degil de sevdigi icin ucan bir marti bas karakter: marti jonathan livingston

    Hatta bu sebeple önce ailesinden sonra da sürüsünden destek göremeyip sürgün ediliyor. Boylece kendi ogrencileri ve kendi gibi sadece ucmaktan zevk alan martilarla tanisiyor.

    Ancak sonunda jonathan’in nasil kutsallastirildigi ve martilarin derdinin artik ucmak degil de jonathanin göz rengini, sözlerini vs. olmaya basladigini görüyoruz.

    Ama bir saniye yaa bu ayni biz insanlarin yasadiklari seyler degil mi ?

    Suan gecim derdi/iş/okul yuzunden asıl sevdikleri yada asıl yapmasi gereken seyleri yapamayan biz insanlara özgür birey diyebilir miyiz ??

    Peki idealleri pesinden gitmek isteyen bireylere karsi da gercekten toplumdan dislama gibi bir tepki göstermiyor muyuz ?

    Ve insanlari kutsallastirma icgüdümüzden bahsetmiyorum bile.

    Evet bu kitap biz insanlarin hikayesi. Ama bize ders veren bir hikaye.

    Iyi okumalar
  • Eğer gerçek doğruca duyularımıza ve bilincimize çarpsaydı, eğer nesneler ve kendi kendimizle doğrudan doğruya iletişime girebilseydik sanıyorum ki sanat yararsız olurdu ya da daha doğrusu hepimiz sanatçı olurduk; çünkü o zaman ruhumuz doğanın birlikselliği (unisson) karşısında coşkuyla titreşip duracaktı.

    Gözlerimiz, belleğimizin yardımıyla, öykünülemez resimleri uzaydan kesip çıkaracak ve zaman içinde saptayacaktır. Bakışımız, Eski Çağ yontuculuğunun örnekleri kadar güzel yontulan, insan bedeninin canlı mermerinde gözlerini gezdirirken bulup yakalayacaktır. Bazı kez neşeli, çoğu kez şikayetçi, her zaman için özgün bir şarkı olan içsel yaşamımızın kesintisiz şarkısını ruhlarımızın derinliklerinden işitecektik.

    Bütün bunlar çevremizde oluşan şeylerdir; bütün bunlar bizde oluşan şeylerdir; bununla birlikte bütün bunlar belirgin olarak bizim tarafımızdan sezinlenmemektedir. Doğayla bizim aramızda var olan bir şey mi diyeyim? Bizimle kendi bilincimiz arasına bir perde girmektedir; bu perde sıradan kişiler için kaim, sanatçı ve şair içinse ince, hafif ve hemen hemen saydam bir perdedir. Bu perdeyi hangi peri dokudu? Bu perde dostluk için mi yoksa kötülük için mi dokunmuştur? Yaşamak gerekmektedir ve yaşam da bizim nesneleri, kendi gereksinmelerimizle olan ilişkileri içinde yakalamamızı istiyor. Yaşamak bir şey yapmaktan başka bir şey değildir. Yaşamak, uygun tepkilerle karşılık vermek için nesnelerden yararlı bir izlenim almaktan başka bir şey değildir. Öteki izlenimler karanlıkta kalmak ya da bize karışık bir biçimde gelmek zorundadırlar.

    Bakıyorum ve gördüğümü sanıyorum; dinliyorum ve işittiğimi sanıyorum; inceleme yapıyorum, yüreğimin içinden okuduğumu sanıyorum. Ama dış dünyada gördüklerim ve duyduklarım, benim davranışımı, tutumunu aydınlatmak için duyularımdan çıkardıklarımdan başka bir şey değildir; kendimle ilgili bilgilerim yüzeyde kalandır, eyleme katılandır. Öyleyse duyularım ve bilincim bana gerçekliğin edimsel bir yalıtımından başka bir şey vermemektedirler.

    Duyularımın ve bilincimin bana nesnelerden ve kendi kendimden verdiği görünüm için de insana yararsız olan ayrışıklıklar silinmekte, insana yararlı olan benzeşimler belirlenmekte, eylemimin gireceği yollar daha önceden çizilmektedir.

    Bu yollar, benden önce bütün insanlığın gelip geçtiği yollardır. Nesneler, benim yararlanacağım yönden sınıflandırılmıştır.

    İşte, nesnelerin renk ve biçimlerini ben daha çok bu sınıflandırmayla belli belirsiz görüyorum. Hiç kuşkusuz insan bu noktada hayvandan çok daha üstündür. Bir kurdun gözünün bir oğlakla bir kuzu arasındaki ayrımı görme olasılığı herhalde çok azdır. Burada kurt için, ikisinin de yakalanması kolay, ikisinin de parçalanması zevkli, iki tane özde değerde av vardır. Bizim içinse keçiyle koyun arasında bir ayrım vardır; ama biz de bir keçiyi bir başka keçiden, bir koyunu bir başka koyundan ayırt ediyor muyuz?

    Nesnelerin ve varlıkların bireyselliği bize maddesel olarak yararlı olmaması yönünden her zaman için gözümüzden kaçmaktadır.

    Burada bile bunu fark ettiğimizde (bir kişiyi başka bir kişiden ayırt ettiğimiz zaman) gözümüzün yakaladığı bireyselliğin kendisi değil, başkaca söylersek, biçimlerden ve renklerden oluşan bütünüyle özgün bir uyum değildir; yalnızca bir ya da iki belirti uygulamadaki tanımayı kolaylaştıracaktır.

    Kısacası biz, nesnelerin kendilerini görmemekteyiz; çoklukla bunların üzerlerine yapıştırılmış etiketleri okumakla yetinmekteyiz. Gereksinmeden doğmuş olan bu eğilim dilin etkisiyle daha da vurgulanmıştır. Çünkü sözcükler (özel adlar dışında) cinsleri göstermektedir. Nesnenin en ortak görevini ve özelliksiz görünümünü ancak anlatan kelime bizimle nesne arasına girmekte ve onun biçimini gözlerimizden gizlemektedir; eğer bu biçim, sözcüğün kendisini yaratan gereksinmelerin ardına gizlenmeseydi sözcük olmazdı. Bunlar yalnız dış nesneler de değildir; bunlar bize özgü ruh durumlarımızdır.

    Kendilerinin sahip oldukları içtenlik, kişilik, özgün yaşam gibi niteliklerini gözlerimizden kaçıran bu ruh durumlarımızdır. Bir sevgi ya da bir kin duyduğumuz zaman kendimizi sevinçli ya da üzüntülü hissettiğimiz zaman, binlerce ayrıntıyla ve binlerce derin titreşimle bizim olan şey, bilincimize ulaşan bizim kendi duygumuz mudur? Böyle olsaydı o zaman hepimiz romancı, hepimiz şair, hepimiz müzikçi olurduk. Ama, biz ruh durumumuzun ancak dış yayılımını fark etmekteyiz. Duygularımızın ancak kişiliksiz görünümünü yakalamaktayız; aynı koşullar altında, bütün insanlar için aşağı yukarı benzerliği olan ve ilk ve son olarak dilin belirttiği görüntüyü kavramaktayız. Böylece kendi kişiliğimize varıncaya dek, bireysellik bizim gözümüzden kaçmaktadır.

    Biz genel bilgiler ve simgeler içinde devinmekteyiz; kendi gücümüzün başka güçlerle boy ölçüştüğü, çevresi kapalı bir alan içinde gibiyiz. Eylemle büyülenmiş olarak, eylem tarafından çekilerek, en büyük iyiliğimiz için, onun seçtiği alan üzerinde, biz nesnelerle kendimiz arasında ortak duvarlı bir bölge içinde, nesnelerin dışında, kendi kendimizin dışında yaşamaktayız.

    Ama, uzaktan uzağa, doğa, ayrımlamayla, yaşamdan daha fazla kopmuş ruhlar ortaya çıkarmaktadır. Burada, felsefenin ve düşünmenin ürünü olan sistemli, akla uygun ve istenen bir kopuşu söz konusu etmiyorum. Yalnızca, doğal kopuş duygusundan, duyunun ya da bilincin yaradılıştan gelen yapısından söz ediyorum.

    Bu kopuş, bir çeşit görme, işitme ya da düşünme gibi el değmemiş bir biçimde kendini göstermektedir, Eğer bu kopuş duygusu tam olsaydı; eğer ruh, kendi algılarının hiçbiri tarafından eyleme hiç uymasaydı, o zaman bu ruh şimdiye dek dünyanın görmediği bir sanatçının ruhu olacaktı. O zaman bu ruh, bütün sanatlarda birden üstün olacak, ya da, daha çok sanatların tümünü bir tek sanat olarak kaynaştıracaktı. O zaman bu ruh, her nesneyi, başlangıçtaki arılığı içinde görecek, maddesel dünyadaki biçimler, renkler, sesler gibi iç yaşantının en ince devinimlerini de sezinleyebilecekti. Ama bu doğadan çok şey istemek demektir.

    Doğanın aramızdan sanatçı yaptığı kişi için bile doğa perdeyi raslantısal olarak ve bir kenarından kaldırır. Doğa yalnızca bir yönde algıyı gereksinmeye bağlamayı unutmuştur. Her yön bizim bir duyu diye adlandırdığımıza uygun düştüğünden, bu duyularından biriyle ve yalnızca bu duyuyla sanatçı her zaman kendini sanata adamaktadır, işte sanatların çeşitliliğinin kökeni budur. Sanatçı kendimi renklere ve biçimlere verecektir ve rengi renk için, biçimi biçim için seveceğinden, bunları kendi için değil de renk ve biçim için sezinlediğinden, nesnelerin iç yaşantısını onların biçimleri ve renkleri arkasından görecektir. Nesnelerin iç yaşantısını, başlangıçta şaşırmış olan bizim algımıza yavaş yavaş sokacaktır.

    Hiç değilse bizi, bir süre için, gözümüzle gerçeklik arasına giren biçim ve renklerle ilgili peşin yargılardan, boş inançlardan ayırmış olacaktır. Böylece, sanatın en yüce özentisini gerçekleştirmiş olacak, bize doğayı açıklayacaktır.

    Kimi sanatçılar, kendi içlerine kapanacaklardır. Dış dünyada bir duyguyu belirten binlerce eylemin altında ve kişisel ve ruhsal durumu kaplayan bayağı ve toplumsal sözcüğün gerisinde bunların arayacağı şey, basit ve katışıksız bir duygu, bir ruhsal durumdur. Bunlar, bizi de kendi üzerimizde aynı çabayı gösterecek duruma getirmek için, kendi gördüklerinden bir şeyi bize de göstermeye hevesleneceklerdir: birtakım uyumlu sözcükleri düzene koyarak bize dilin anlatmak için var olmadığını söyleyecekler ya da daha doğrusu bunu aşılayacaklardır.

    İşte böylece; ister resim, heykel, ister şiir ya da müzik olsun sanatın nesnesi, uygulamada yararlı olan simgeleri, toplumsal ve uzlaşımsal bakımdan kabul edilmiş olan genel bilgileri ve son olarak da gerçeği öğreten her şeyi, bizi gerçekle karşı karşıya getirmek üzere ayırmak, uzaklaştırmaktır.

    Henri Bergson
  • Fakat biz gerçekten yaşıyor muyuz? Hayatın ne olduğunu bilmeden yaşamak, bu mudur hayat?
  • 211 syf.
    ·6 günde·7/10
    Söz konusu yazarı över nitelikteki yorumları okudukça acayip merak ettim.İlla bu değil ama herhangi bir kitabını.Hem Nobel var işin ucunda. Bu sebep herhangi bir eseri olabilirdi.Nasip,
    'Kırmızı saçlı kadın' a imiş :)Kitap üç bölümden oluşuyor.Fakat ilk bölüm;üççüzotuzüç.Çünkü izafiyet.Okudum, okudum, okudum....Oku oku bitmiyor da çünkü. Nasıl keyif alarak yazılmışsa artık,bir sonraki evreye varmaya kıyamamış Pamuk.Yine de azimle ve yılmadan devam ettim.O meşhur kör kuyular aydınlanınca iyi ki yarım bırakmamışım dedim.

    İkinci bölüme geldiğimde siyasi ve sol görüşe doydum diyebilecek kadar yer verilmişti. Bunun yanı sıra motifler öyle güzel işleniyordu ki;ite kaka okuduğum satırlar yerini hayranlıkla ve merak ederek okumaya bıraktı diyebilirim.Bir ara gözlerimi dolduracak,içimi yakacak kadar ileri gitmeye kalktı ama ben aylaynırımı ve haylaytırımı bozmamaya özen göstererek gözyaşlarımı silip toparlandım.Çünkü bir haylaytır ve aylaynır neredeyse üş milyar yediyüz elli milyar olmuş.

    Üçüncü bölümde ise bir ve ikide sinyallerini verdiği konuyu detaylı ele alarak noktayı koyuyor.Yalnız burada bir çok kurgu hatası vardı bana göre.Yani seyirci artık yemiyor bunları biliyorsunuz.Biz görmüyor muyuz arkadaki ipi.Gözüme batsa da yine de rahatsız etmedi.Bir çok yönünden ele alınacak bir hikaye-efsane aslında.Ben kadın gözüyle değerlendirmek istiyorum,diğer türlüsü için yeterli birikim ve hissiyatta sahip değilim çünkü.

    Benim en fazla aldığım mesaj K I R M I Z I saçın üzerinden K I P K I R M I Z I bir kalemle hatta
    N E O N bir K I P K I R M I Z I kalemle geçilmesiydi.Yani bunca zaman toplumumuzun zihniyetinde yer edinmiş renk,ses,koku,kılık kıyafet tabularını zinhar yıkamayacağımızı inatla kıpkırmızı kusuyordu.Şöyle ki;
    •Kırmızı saç,ruj veya oje
    •Yüksek ses
    •Şekerli bir koku
    •Etek
    dersem aklınıza, her biri erkekliğin kitabını yazmış adam gibi adamların evlenebileceği bir hatun gelir değil mi?Bence kesin öyle.Çünkü bu ülkede sözünü ettiğim adamlar, kadınları oje tercihinden tutun her ayrıntısına kadar bu minik ama çok etkili ipuçlarıyla hayatlarına alacağı veya almayacağını belirler.Bunlar çok önemli kıstaslar.Bunlara dikkat edelim.

    Akşamları, soyduğu meyveyi bıçağın ucuna takıp kociştoşkosuna sevgiyle ve pıtır pıtır pıtırdayarak uzatırken, fonda Demet ablamızın o meşhur şarkısının yankılandığı hayatı yaşamak isteyen genç kızlarımıza nacizane tavsiyem;

    •Saç renginiz kırmızının hiçbir tonu olmayacak.En fazla ombre çünkü fazla sarıda tehlike arz ediyor.
    Unutmayın en fazla Ombre.

    •Ojeniz, 319 rakı beyazı ve bu tonlarda yapacağınız en büyük çılgınlık french olsun beyaz gelinliğe bile sırıtmıyor.

    •Mutlaka hafif kokular.Çiçek,börtü vs..olacak,efil efil kokacaksınız.Baharat yine tehlike arz edenler arasında ama şeker notaları duyulduğu anda kapının önüne koyarlar dediydi dersiniz.

    •Kıyafete gelince o çok büyük bir teferruat ama bir joker olarak,etek veya dar pantolon kara listede bunu unutmayın yeterli.


    Türk toplumunun gereksiz ve yıpratıcı tabuları ustaca kaleme alınmış.Hepimiz istiyoruz hiçbir kitapta yeri olmayan ,"kız kızım kocan kızmıyor mu?”diye baskılayan teyzelerin,amcaların koyduğu,inandığı ve inandırılmaya çalışılan kurallar artık olmasın.En azından yıl olmuş 2020 Türkiyesinde olmasın.Ama şimdi gece gece olacak şey var,olmayacak şey var.Herkes tamamsa bitiriyorum.Fazlası spoilere girercek.Mutlaka bu veya herhangi bir kitabını okuyun derim.Ben çok keyif aldım ve sadece anlatılmak istenenin bir tanesini ele aldım.Tabi kendi üslubumla ve amatörce.Ele almak denince insan geriliyor ister istemez.
  • İnsan doğar. On-on beş yıl sonra dünyanın nasıl bir tezgâh olduğunu ve doğumla ölüm arasına nasıl hapsedildiğini fark eder. Bu aslında bir histir, bilgi değil. Ve ilk tepkisini verir. Avazı çıktığı kadar bağırarak. Bu çığlık, bir kalabalığın içinde cüzdanını çaldırdığını fark eden kişinin çaresiz haykırışına benzer. Önce, aşağılayan ve umursamaz bakışlar atan kalabalık, sonra da aşırı gürültüye dayanamayıp, içlerinden birini, bağırıp çağıranla konuşmaya gönderir. O da gidip “Biz de çaldırdık cüzdanı, ne var? Senin gibi kıçımızı yırtıyor muyuz?” der. Böylesi bilimsel bir müdahale için, genelde diplomalı olanlar tercih edilir. Kalabalığın kayıtsızlığı karşısında yavaş yavaş sesi kesilen yaygaracı, gerçeği kabullenir ve çevresini insanlarla doldurur. Buna, büyüme denir. Yetişkin olma. Tam olarak yetişkin uysallığı. Yapay bir haldir. Tasarlanmıştır. İşlevselliği üzerine hesaplar yapılıp öyle biçimlendirilmiştir.
    Hakan Günday
    Sayfa 120 - DK