• 224 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Bazen geceleri devriye atarken sokak aralarında gözüm sürekli olarak tepemizde yanıp sönen kırmızı mavi ışıklara takılıyor. İki ışık arasında geçen süreyi hesaplamak istesem de hiçbir zaman yapmadım bunu. Hem çok gerekli bir işmiş hem de dünyanın en saçma işiymiş gibi geldi. Herhangi bir tehlikenin olmadığını varsaysam dahi her zaman uyanık ve bir saldırıya tetikte veyahut bir suçla karşı karşıya kalacakmış gibi hazır halde durmak zorunda hissediyorum. Bunu neyle izah edebilirim bilmiyorum. Görev bilinci, nefsi müdafaa veya suçun önlenmesi. Herhangi bir neden de olabilir, gaza gelip polis gibi hissetmek için gösterilen bir refleks de. Genellikle üniforma fazlasıyla boğuyor beni! Kendimi bildim bileli sola yatkındım ama niye sola yatkın olduğumu bende bilmiyorum. Galiba bugünlerde adaletin tarafında oldukları için. Belki de ruhumdaki isyankar tarafın zorlamasıyla olabilir. Solcu polis olur mu, olur. Ama zor bir meslek yaşamı sürer ki bu da taraf değiştirmek için yeterli bir sebep. Sağa dahil olmayı da denedim ama bu cidden fazla zorlama geldi benim için. Ben muhafazakar bir yaşam süremezdim zaten. Denedim ama bu durum cidden can sıkıcı ve sınırlayıcı geldi. Böyle söyleyince kızıyorlar ama öyle. Eleştirmek için demiyorum, iyi insanlar tabi ama yaşam tarzları sarmıyor. -Hadi ama Tanrım, iki bira içemedikten sonra seni nasıl bulabilirim!- Ahmet Ümit pardon Başkomser Nevzat enteresan bir adam. Toplumumuzun çarpık sosyalleşmesini anlatıp, sistemi eleştirirken sistemin çarklarından biri olan bizlerin -polislerin- de haklarını savunmaktan geri durmuyor. Bunu yapabilmek için kafanızda toplumun kokuşmuşluğu, sistemin çürüklüğü ve bu ikisi arasındaki dengeyi harf harf bilebilmeniz gerekir. Ahmet Abi kızma ama iki tek atmadan da olmaz bu iş. Kafa azıcık güzel olacak ki yazdıklarımız içerimizden gelsin. Seni bilmem tabi ama ben yazarken eğer acı doluysa muhteviyat, azıcık içer kafayı sızlatırım. Acıları kaleme dökmek zor be Ahmet Abi. Canın acımadıysa eğer kalemden akmaz sözcükler kağıda. İşin ilginç tarafı acıları kağıda dökünce, okuyanların giriyorsun gönlüne gerek kalmıyor ricaya. Merak ettiğim bir şey var; bütün ömrü cinayetle geçmiş bir adam, mesleği bırakınca cinayetsiz yaşayabilir mi? Yani bir gün Başkomser Nevzat katil olur da onu yakalamak için sayfaları çevirir miyiz? Neyse Ahmet Abi, sen bana bakma ben bugün içmedim ondan bunlar! İçmeyince saçmalıyorum son zamanlarda. Kitaplarına bakınca hayat ne kadar da ince bir çizgi diye düşünüyor insan. Son zamanlar ben, başka bir şey arasında gidip geliyorum. Göreve gidiyorum düzensiz göçmen işi çıkıyor. Onların burnu kırıp geçiren ağır kokusu insanlığımı sorgulatıyor. İşten çıkıyorum ve İzmir’in sokaklarında yürüyorum. O güzel kızların o birbirinden güzel parfüm kokuları geliyor; gözlerimi kapatıp içime çekiyorum ve yaşamak güzel şey diyorum. İşte o zaman diyorum ki yaşam, Suriyelilerin burun kapattıran boğucu kokusu ile güzel bir kadının gözleri yumduran parfüm kokusu arasında gidip geliyor. Ne kadar garip değil mi hayat? Ölüm gibi bir şey aslında yaşamak da! Yaşamın değerini biri ölünce anlıyoruz. Yakınımızdan birisi ölmüşse daha bir anlamlı oluyor yaşam. Doğumla ölüm arasında yaşananlardan ibaret her şey. İçeriğine baktığımızda pek de anlamlı bir hayat yaşamamış insanlar; ve yaşamanın ne demek olduğunu bilen ama yaşayamayanlar. Aşkımız Eski Bir Roman... Ne de güzel bir kitap ismi Ahmet Abi. Aşkımız Eski Bir Roman...
  • Selamun aleyküm. Bir şey deneyeceğim. Bu aslında bir inceleme ama buradakileri incelemelerin aksine ilginç, daldan dala atlamalı, bol alıntılı, güldürmeden düşündüren uzun bir inceleme. Aynı şeyleri farklı cümlelerle aktaran kitaplardan alıntılar yapıp karma olarak sunacağım bir inceleme. Yazı boyunca yaratıcının varlığına dair bir ispat çabasında olmayacağım.

    "-İspat et!
    Diyenlere derim ki:
    -Neyle ispat edeyim? İspat için kullanacağım her unsur onun mahlûkudur. Hâliki mahlûkuna mı tasdik ettireyim?.." Mümin Kafir, Necip Fazıl

    Sadece delice alıntılar yapıp bir şeyler yazmak istiyorum…

    “Ey karşısında vecitli saatler yaşadığım eski dostum kağıt! Ne zaman dertlerime kulak verecek, ne zaman kafamdakilere makes olacaksın? Fikirler kelebekler gibi, onları hafızaya iğnelemeye kalkınca bir toz yığını haline geliyorlar... Yazabilsem benim de hürriyetim olacak. Belki yaşadığımı ve yaşamaya layık olduğumu hissedeceğim. Bu zavallı satırların hiçbir okuyucusu olmasa bile. Denize atılan bir şişe onlar. Belki dalgalar asırlarca sonra aşina bir ele tevdi edecek onları..."

    Makes:Ayna
    Tevdi etmek: Bırakmak (Jurnal, Cemil Meriç)

    Bir abi tiwittırda şöyle yazmıştı “Yazdığım bir yazı, bir başkasının kalbine değebilirse, yeryüzündeki varlığımı daha anlamlı bulurum“ Ne cümle ama…

    Seni rahat mı bırakayım! Bu çok güzel, ama kendimi nasıl rahat bırakabilirim peki? Rahat bırakılmamıza gerek yok. Aslında arada sırada rahatsız edilmemiz gerek. En son ne zaman gerçekten rahatsız oldun? Önemli bir konuda, gerçek bir konuda? Fahrenheit 451, Ray Bradbury

    Şöyle bir an olsun durup da, uzun vadeli toplumsal olgular üzerine, doğa ya da insanlığın yaptığı büyük işler, diyelim İsa'nın(yani Tanrının) yaptıkları üzerine doğru düşünüp düşünmediğini
    —içtenlikle— sordun mu kendine? Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich

    Hayatın sırrını mı arıyorsun? Onu ancak didinip çabalamakla bulursun. Irmağın suyunu denizde aramak ayıptır. İnsanın Dört Zindanı, Ali Şeriati

    Bir bak bakalım, nerede o elinde fener cadde cadde, sokak sokak dolaşan, "neyi arıyorsun?" diye sorduklarında "kendimi arıyorum" cevabını veren mecnunların?(Dücane Cündioğlu)

    Aynı alanda okuduğum kitaplardan veya aynı alan olmasa da bir şekilde aklımda yer etmeyi başaran birçok kitaptan alıntılar yaparak bir kolaj incelemesi yapmayı planlıyorum. Kafamda bir şablon var ama bunları nasıl ifade edeceğim bilmiyorum, bunu göreceğiz. Bu incelemenin oluşmasını sağlayan yazarları şöyle sıralayabilirim: Necip Fazıl, Cemil Meriç, Tolstoy, İsmet Özel, Karem Armstrong, Wilhelm Reich, Ali Şeriati, Cahit Zarifoğlu, Dücane Cündioğlu, İrvin D. Yalom, Halit Ertuğrul, Malik bin Nebi, İhsan Fazlıoğlu.

    Çok uzun zaman önce yine böyle kasvetli bir gecede şöyle bir şeyler yazmıştım: “Keşke diyorum bazen. Keşke benimde çoğu insan gibi tek derdim geçim sıkıntısı olsaydı. Ya da bir maddi güce sahip olunca mutlu olabileceğime inansaydım. Aklım beni zorluyor. Acıyı bedenimde değil ruhumda hissediyorum. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu kafamda bir türlü oturtamıyorum. Yeni bir iddia ile karşılaşınca benim kesinlikle ya o iddiayı çürütmem ya da iddianın gerçek olduğuna inanmam gerekiyor. En çok emin olduğum konuda yeni bir iddia ile karşılaşınca filmi başa sarıp her yönüyle tekrar incelemem gerektiğini düşünüyorum. Hakikat arayışı gerçekten zor. Bugün Cemil Meriç'in yıllar önce içinde olduğu ile bir durumla karşı karşıyayım. O, hakikati bulmak için gözlerini feda edebileceğini söylemiş ve 20 yıl sonra gerçekten gözlerini kaybetmişti. Acaba hakikat için ben neyimi feda edebilirim, diye düşünüyorum. Ömrüm boyunca sürekli akıntıya karşı yüzmeyi başarabilir miyim acaba?“ (kendi sözlerimi tırnak içine aldım evet :D)

    Bu cümleleri bilgisayarda Microsoft Word uygulaması ile yazıyorum ve bu paragrafı başka bir yerden kopyaladım. İlginç olan ise bu paragraflarda altı çizili olan tek cümle tamamen bir tesadüf olarak “Hakikat arayışı gerçekten zor“ cümlesi. Ne derin bir sorun ama değil mi? Ben bu paragrafı yazdıktan sonra yukarıda ismi verilen yazarlardan çeşitli kitapları okudum. Bu yazarların hepsinin bir ortak özelliği yok yani hepsini bir ortak küme içerisine almam mümkün değil ancak yazının çeşitli taraflarında değineceğim için hepsinin ismini yukarıda dile getirmek zorunda kaldım.

    O zamanlardan bu yana karşılaştığım her farklı görüşte ilk aklıma gelen şey Halit Ertuğrul’un Kendini Arayan Adam kitabında Marksist olan başkarakterin yeni bir şeye olan bakış açısı... Şu ana kadar bana hep rehber oldu, tavsiye ederim. O adam şöyle söylüyor: “Biz, Marksizmi tek yol ve alternatif olarak sunuyorduk; ama bu yolculukta, ikinci bir tez de bana ağırlığını hissettirmeye başladı. Bunun için kendi kendime dedim ki: Eğer Marksizmi çürüten bir tez varsa onu mutlaka bilmeliyim. Bundan kaçmak, kurtuluş değildir. Bugün kulağımı tıkayacağım bu alternatif, yarın başka bir yerde yine karşıma çıkar. Öyleyse bu alternatifin detayını bilmek zorundayım.

    Bana göre, her fikir adamının bir ölçüsü olmalı. Bu ölçü de karşısına çıkan güzel bir görüşü, iyi bir fikri ve isabetli alternatifleri dinlemek veya okumak zorunda olmasıdır. Yoksa fikri taassubu veya fikir yobazlığı dediğimiz bir durum ortaya çıkar ki o zaman kimse karşısındaki insana bir şey anlatamaz. Bu ise doğruya ve en iyiye giden yolları tıkar. Mantık susar, hisler ve ön yargılar konuşur.“

    Öncelikle insanın anlam arayışı olarak üzerinde duracağım ilk nokta dinin noksanlığı üzerinden şöyle olacak: Herhangi bir dinin ve onun eliyle yayılmış olan toplum kültürünün hüküm sürmediği, insanların herhangi bir ilahi iradeye boyun eğmeden yaşamak durumunda olduğunu düşünelim. Herhangi bir din olmadığında ortadan kalkacak temel kavramlar(bence) şunlardır: Ahlak(Bu konuda iddialıyım), aynı ana babadan doğmayan insanlar arasındaki kardeşlik, mutlak iyi düşüncesi, her zaman ve mekanda geçerli olacak doğrular, ana babaya hürmet, komşuluk hakkı, muhtaç olan insanlara yardım vs…(-diğer muhtaçlara yardım eden bir sürü inançsız var, dinle alakalı değil demek. –ben toplumun tamamına yayılan genel bir durumdan bahsediyorum muhtaç olanın bile kendisinden çok ihtiyacı bulunan bir insana ettiği yardımdan bahsediyorum, istisna bulmak sıkıntı değil.)

    Şu an dinin getirdiği toplum yaşamından uzak olduğumuz konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. O zaman kısaca bu toplumu inceleyelim.

    Çok kullandığım ve varlığından ötürü hoşnut olmadığım bir kavram var. “Hız ve haz dünyası“

    ''Her şey çok hızlı gerçekleştiğinde'' diye yazmıştı Kundera, Yavaşlık adlı romanında, ''Kimse hiçbir şeyden emin olamaz, kendisinden bile.'' Telaş, hayatı daha da yüzeysel kılar.Hız hayatı eksiltir. (Yavaşla, Kemal Sayar)

    İçinde yaşadığımız bu çağı birçok farklı şekilde anlatıp ifade edebiliriz ama bence kısaca özetlemek gerekirse bu dört kelime fazlasıyla yeterli. Bu kavram artık hemen herkesin bir şekilde bildiği, rahatsızlık duyduğu ama kurtulmak istese de bir şekilde etkilerinden kurtulamadığı bir sorun. Herkesin kafasında bir resim oluştuğundan eminim. Ama yine de hatırlatıcı olması vasıtasıyla bir alıntı yapacağım. “Teknolojik yaşamın getirdiği hızlı ve hazlı hayat bizi önemli ölçüde törpülüyor. Hızın getirdiği haz, bizi, sınırsız gelişimle birlikte doyumsuzluğa doğru koşturuyor. Her gün yenisi üretilen teknoloji, tıpkı şişmanlamakta olan bir insan gibi teknolojik obeziteye yol açıyor. Hız artarken doyumsuzluk nedeniyle yeni hazlar peşine düşüyor insan. Beynimizin haz üretim merkezi olan Nucleus Accumbans (NAcc) bölgesi dopamin salgılama hızından dolayı uyuşuyor; beyne giden nörotransmitterler beyin hücrelerinde cirit atarken, dopamin salgısının hızı arttıkça tatminsizliğe doğru sürükleniyoruz. “Daha yok mu?” gibi acınası bir davranışla haz peşinde koşan varlıklara dönüşüyoruz. Fareler üzerinde yapılan deneylerde fazla hazzın ölüme yol açtığı bulunmuştur. İnsanın en temel insani özelliği olan farkındalığın kaybolmasıyla başıboş bir yaşam biçimi bizi içine doğru çekiyor. Üstelik ürün çeşitlenmesi nedeniyle karar verme becerilerimiz de zarar görmüşken … Sonra ne mi oluyor; bunalım, depresyon ve sosyal çalkantılar arasında dağa çakılan uçak gibi, kararıyor hayatlarımız.“ ( http://www.megabeyin.com/...asam-temponuz-nasil/ )

    Hiçbir ilahi buyruk ağacı altında gölgelenmek istemeyen insanların artık yeni bir Tanrısı var, ben tanrısı. Egoizm Tanrısı olarak da geçebilir. Bir de İhtiyaç Tanrısı var mesela. Örnekler arttırılabilir bence çoğu insan Pagan ama kimse belli etmiyor :D Bu insanlar hiçbir şekilde hayatlarına karışılmasını istemiyor ve istedikleri her şeyi başkasının özgürlüğüne müdahale olsa bile yapabileceklerini düşünüyorlar. Egoizm Tanrısı kendini dünyanın merkezinde, diğer insanları da kendisinin var olmasıyla anlam bulan ikincil varlık olarak görüyor. Egoizm Tanrısının başkasına herhangi bir şekilde tahammülü ve sabrı yok. Ondan üstün özelliklere sahip insanlar görünce ilk yaptığı onu kıskanmak ve kötülüğünü istemek. Ona göre hayat bir savaş, kendisine bir menfaat sağlayamayacağı tüm insanlar da potansiyel düşmandır. Diğer insanlar ancak ve ancak ona faydası varsa değerli olarak görür. Bunu ben uydurmuyorum. Nietzsche de söylüyor. “"...Hiç kimsenin bir şeyi sırf başka birisi için yapmadığını göreceksiniz. İnsanın bütün eylemleri kendisine yöneliktir, bütün hizmetleri kendine hizmettir, bütün sevgisi kendisini sevmesindendir."
    ''Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...''

    Egoizm Tanrısının başka ırka, başka görüşe saygısı yoktur. Egoizm Tanrısı saldırgandır. Egoizm Tanrısına son yüzyıllarda kendi doğasının aslında vahşet olduğu öğretilmiştir. Egoizm Tanrısı yok edicidir. “Modern zamanlarda bile ten rengindeki, lehçe veya dinde¬ ki bir farklılık bir grup Sapiens’in bir başka grubu yok etmeye çalışmasına sebep olabiliyor.” (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanın bir de İhtiyaç Tanrısı vardır artık yeni dönemde. İhtiyaç Tanrısı kendisine uzun süredir aradığı mutluluğuna ulaşmasının yegane yolunun daha fazla harcama yapmasından geçtiğini söylüyor. Belki ben ve sen duymuyoruz ama o söylüyor, o kulağının dibinde sana usulca fısıldıyor. Onu dinleyip bir şeyler satın aldığında da yine dibinde bitiyor İhtiyaç Tanrısı. Hayır diyor, daha bitmedi. Baksana yeni bir telefonun yok, hala hayal ettiğin teraslı o evde oturamıyorsun diyor. Huzuru ancak o evi aldığında elde edeceksin, bu senin için sadece bir ihtiyaç değil bir zorunluluk.

    Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: Lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkarır. İnsanlar belli bir lükse alıştıklarında bir süre sonra onu kanıksarlar. Onu yaşamlarında hep bulundururlar ve bir süre sonra onsuz yaşayamaz hale gelirler.(Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Tüketicilik akımı bize mutlu olmamız için mümkün olduğunca çok mal ve hizmet tüketmemiz gerektiğini söyler...Her televizyon reklamı yeni bir ürün ya da hizmet tüketmenin yaşamımızı daha iyi yapacağını anlatan küçük bir efsanedir. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    İnsanlar ormanları kesti, bataklıkları kuruttu, barajlar inşa etti, ovaları suladı, binlerce kilometre demiryolu döşedi ve gökdelenlerle dolu metropoller kurdu. Dünya Homosapiens'in isteklerine uygun hale getirildikçe habitatlar ve türler yok oldu. Bir zamanlar yeşil ve mavi olan gezegenimiz, plastik ve betondan bir AVM'ye dönüştü. (Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari)

    Daha burada sıralanamayacak kadar çok Tanrısı var(Her gördüğüne inandığı Televizyon Tanrısı, yararlı kullanmayı beceremediği sürece İnternet Tanrısı vs..) ama ben bunlara girmeyeceğim, canım istemiyor.

    “Bugünkü putlarımız, televizyon, banka hesapları ve buzdolabıdır.“ Su Üstüne Yazı Yazmak, Muhyiddin Şekur

    "İnsanlar artık aya, güneşe, Lat ve Menat putuna tapmıyorlar ama devlet adamlarına, piyasaya, makinelere , teşkilatlara, teorilere tapıyorlar." Üç Mesele, İsmet Özel

    "Gerçek şu ki bu dünyada sanatkar eserine, zengin servetine, politikacı şöhretine, ilim adamı bilgisine tapıyor. Yani bir anlamda herkes kendisi için bir put inşa ediyor ve ona taparcasına bağlanıyor." Kime Kulsun?, Emin Işık


    Yazının ikinci bölümüne geçiyorum.

    Öncelikle bilim geliştikçe din düşüncesinin ortadan kalkacağı koca bir yalan. 200 yıl önce de bunu söyleyen sözde ilim ve bilim adamları vardı ama hiçbir şekilde gerçekleşmediği ortada. Hatta ben şunu iddia ediyorum; eğer insan tamamiyle arzularının esiri olduğu bir hayat sürdükten sonra bir şeyleri sorgulamaya, tefekkürde bulunmaya başlarsa, bu insanların birçoğu içinden çıkamayacakları sahte mutluluklar içeren bir ömür geçirdiğini fark edecektir. Dine olan inanç ihtiyacı burada ortaya çıkıyor ya da bu insanlar intihar ederek yaşamına son veriyor. Bunun kanıtı da parasal anlamda zengin olan ülkelerin fakir ülkelere oranla daha fazla intihar oranlarına sahip olmaları. Alım gücü de insanı huzura kavuşturmuyor.

    Klasik Rus romanlarında bu kasvetli ruhu çok sık görürüz mesela. Başkarakterlerin çıkarcı, ikiyüzlü, sahte ilişkiler üzerine kurulan o şaşalı ama içi boş yaşamı bırakıp kendi yalnızlığına dönüp başka bir şeyler araması.

    Din düşüncesinin yok olacağının aksine giderek arttığı ile ilgili oranlar için şu siteye göz atabilirsiniz. “https://www.pewforum.org/...ctions-2010-2050/“

    Bu araştırmaya göre ; -2050 yıllında Müslüman nüfusu Hristiyan nüfusuyla eşitlenecek, 2070'de geçecek.
    -Ateist, Deist ve Agnostik kimselerin sayısı dünya genelinde azalacak
    -Avrupa'daki Müslüman nüfusu %10'u geçecek - Abd'de Hristiyan nüfusu azalacak ama Müslüman nüfusu artacak

    Ben insanın manevi ihtiyaçlarının herhangi bir Tanrı düşüncesi olmadan karşılanamayacağını düşünüyorum. Bana bunu söyleten herhangi bir felsefe değil bu hayatın ancak din var olduğu müddetçe bir anlamı olduğuna inanmam. İnsan geleceği hakkında düşünen, somut olduğu kadar soyut bir şeyler de arama potansiyeline sahip tek varlık. Yok olacağız, toprak olacağız, dışardaki herhangi bir cansız varlıktan farkımız nedir o zaman? Eğer onlardan çok daha farklı ve diğer canlılardan çok daha üstün bir zeka ve bilince sahip isek bir anlamı olmalı. Eğer bu anlam yok ise düşünüyor insan; ya biz de onlar gibi olmalıydık ya da hiç olmamalıydık.

    “İnsan,iman gücünü ve himmetini yitirdiğinde, öğrenme açlığı duygusunu ve çalışma isteğini de yitirmektedir.Hiçbir fani faktör, tarih boyunca insani enerjinin tek kaynağı olan imanın yerini dolduramamıştır.“ İslam Davası, Malik bin Nebi

    "Bilerek bilmeyerek Allah'a doğru yol almak vardır, varmak yoktur. Varabildiğimiz hiçbir şey, hiçbir ufuk Allah değildir.Allah sonsuzluktur." Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl

    Gördüm ki, ben yalnızca Tanrı'ya inanınca yaşıyordum. Eskiden olduğu gibi şimdi de öyleydi: Tanrı'yı düşüneyim, yetiyordu, canlanıveriyordum. Onu unutayım, ona inanmayayım, o zaman hayat da yok oluyordu... (İtiraflarım, Tolstoy)

    Madem öleceğiz, madem toprak olacağız, niçin faydalı olayım ki başka bir insana? Hele de doğamın gereği olarak vahşi bir yaratıktan başka bir şey olduğuma inandırılmaya çalışılıyorsam… Önüme çıkan her engeli yıkarak geçebileceğim aşılanıyor. Madem öyle niçin iyi bir insan olmalıyım? Niçin başkasının hakkını yemeyeyim? Niçin rüşvet vermeyeyim mesela, neden beni kayırması için devletin üst kademelerindeki tanıdıklarımdan yararlanmayayım? Niçin başka bir insanı ancak ve ancak menfaat şansı olarak görmeyeyim? Niçin hayatım boyunca bana ve çocuklarıma yetecek parayı yerde bulursam kendi menfaatimin aksine sahibine vereyim? Ama ben bunların hiçbirini yapmıyorum çünkü doğuştan bir Tanrı düşüncesine sahibim ve yaptıklarımdan sorumlu tutulacağımı düşünüyorum. Ahlak anlayışımın müsebbibi olarak bir dini dayanak gösteriyorum. Ancak bir din insana genel geçer, hiç kimse için değişken ve göreceli olmayan bir ahlak kuralları bütünü sağlayabilir.

    “Allah olmadığında ahlaki değerlerin doğruluk değeri kalmayacağına, Nietzsche ve Sartre gibi ünlü ateist filozoflar dikkat çekmiştir. Nietzsche’nin “Ondan, temel bir kavramı, Allah’a inancı çekip aldığınızda, bütününü mahvedersiniz: artık zorunlu hiçbir şey elinizde kalmaz... onun ancak Allah’ın varlığı doğruysa bir doğruluk değeri olabilir; o, Allah ile ayakta durur, Allahsız çöker" (Walter Kaufmann, Portable Nietzsche, New York, The Viking Press, 1954,
    s. 515-516.) gibi sözleriyle ahlak için sergilediği yaklaşımı da böylesi bir tespiti ortaya koymaktadır. Sartre’ın şu sözlerinde de bu yaklaşımı görmekteyiz: "Tam tersine, varoluşçu için Allah’ın var olmadığı fikri oldukça huzursuzluk vericidir, çünkü O’nla beraber rasyonel bir zeminde değerler için zemin bulma olasılığı da yok olmaktadır. Bu, bunu düşünecek sonsuz ve mükemmel bir Bilinç olmadığı anlamına geldiğinden, baştan kabul edilebilecek bir iyilik de yok demektir. Sadece insanların olduğu bir zeminde olduğumuzdan; hiçbir yerde iyiliğin var olduğu, kişinin dürüst olması veya yalan söylememesi gerektiği yazmaz. Dostoyevski 'Allah olmasaydı, her şey serbest olurdu.' diye yazmıştır ve bu da varoluşçuluğun başlangıç noktasıdır. Gerçekten de Allah yoksa her şey serbesttir ve bunun sonucu olarak da insanın bir dayanak noktası yoktur."
    (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    İngiliz düşünür Terry Eagleton'ın, “din asla pes etmez” başlıklı yazısından: “ölüm, yaşam, acı, felaketler, sorumluluk, özgürlük gibi ahlaki ve varoluşsal meselelerde söyleyecek anlamlı bir sözünüz yoksa; dinlere yönelteceğiniz eleştiriler cahilce ve içi boş olmaya mahkumdur.”

    En önemli özelliklerinden birisi bağlayıcılık olan ve insanların şahsi çıkarlarından gerektiğinde fedakarlık yapmalarını gerektiren yasalardan oluşan ahlâkî sistemlerin, Allah inancı olmadan rasyonel bir temeli olamaz. (Ahlak Felsefe ve Allah, Caner Taslaman)

    Gerçek anlamda mutlu, huzurlu bir ömür sürmenin de yegane yolu da dinden geçer. Din insanları bu dünyanın şatafatından, gösterişinden, riyakarlıktan arındırır. Din size kanaati, şükrü, tevazuyu, rızayı öğretir. Din size sadece iyiyi ve güzeli tavsiye eder. İnsana zararı olan her türlü bağımlılıktan sizi men eder. İnsanlara bu dünyanın geçici olduğunu söyler ama bu dünyanızı rafa kaldırmanızı da istemez. Dinin amacı insanları iki cihan mutluluğuna ulaştırmaktır.
    Öteki cihanda mutluluğa ulaşmanın en kolay yolu burada gerçek mutluluğu elde etmekten geçer. Ama yine de sınırları zorlamadan yaşamak lazım. Çünkü bir hadise göre "İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar."

    Şimdi Minimalizm diye bir felsefe çıkmış Batı dünyasında. Alarak değil vererek hayatımızı anlamlandırabileceğimizi söylüyor. Evindeki fazla eşyaları ver, sade bir yaşam sürünce daha mutlu bir yaşam süreceksin diyor. Binlerce yıldır Peygamberlerin, filozofların, din adamlarının, tasavvufçuların söylemiş olduğu düşünceleri sanki ilk defa kendileri üretmiş gibi satışını yapıyorlar. Düşüncelerinin kaynağını belirterek istediklerini yapsınlar umrumda değil ama bunu bilmek için binlerce avm yapmanıza, insanlara ihtiyaçlarını Tanrı gibi göstermenize gerek yoktu. Bu ve bunun gibi felsefi argümanlarınız, meditasyon çalışmalarınız sadece bir şeyi hatırlatıyor bana. O da ışığın doğudan yükseldiği...

    https://www.youtube.com/watch?v=-8VXr9yfOmw

    Evet! Mutluluk kesinlikle vermekte.

    İncil’de elçilerin işleri 20:35’de şöyle geçer: Yaptığım her işte sizlere, böyle emek vererek güçsüzlere yardım etmemiz ve rab İsanın, "vermek, almaktan daha büyük mutluluktur" diyen sözünü unutmamamız gerektiğini gösterdim.

    Bilge romancı Soljenitsin, 'Ele geçirerek değil, ele geçirmeyi reddederek' insanlığa ulaşabileceğimizi söylüyordu. Hep daha fazlasına ulaşmak için çabalamak yerine, sahip olma yarışından çekilerek, paylaşarak, vererek.

    Sevdiğiniz şeylerden sarfetmedikçe iyiliğe erişemezsiniz. (Ali İmran 92)
  • “A”
    Animal [Hayvan]

    Bir hayvanda beni etkileyen şey nedir? Beni etkileyen şey, evvela her hayvanın bir dünyaya sahip olması, bu çok merak uyandırıcı, çünkü öyle çok insan var ki, bir dünyası bile yok; bir dünyası olmayan bir sürü insan. Bunlar herkesin hayatını yaşar, yani herhangi birinin ve herhangi bir şeyin. Oysa hayvanlar, onların dünyaları var. Bir hayvan dünyası nedir? Bu bazen olağanüstü sınırlıdır, ki beni etkileyen şey de bu. Sonuç olarak, hayvanlar çok az şeye tepki gösterir...

    Evet, hayvanın ilk özelliği hikayesinde, mesele gerçekten de spesifik, özel hayvan dünyalarının varlığıdır. Belki de bazen, bu dünyaların yoksulluğu, bu dünyaların indirgenmiş karakteri, beni bu kadar etkiliyor.

    Parnet – Peki senin yaşam hayalin bu mu? Seni hayvanlara çeken şey bu mu?

    Bir hayvan olmak için bir dünyaya sahip olmak yeterli değil. Beni asıl büyüleyen şey yeryurt meseleleri. ... Yeryurdu olan hayvanlar -kabul, yeryurdu olmayan hayvanlar da var- ama yeryurdu olan hayvanlar, işte bunlar hayret vericidir, çünkü yeryurt oluşturmak, benim için, neredeyse sanatın doğuşu gibi bir şey. Bir hayvanın yeryurdunu nasıl işaretlediğini herkes bilir, hayvanın kendi yeryurdunun sınırlarını belirlemesini sağlayan, anal salgı bezleri, idrar vs. hikayeleri anlatılır durur. Ama bununla bitmez: Bir yeryurt işaretlenirken işe bir dizi duruş da müdahil olur, örneğin, alçalmak/kendini yukarı kaldırmak; bir renk dizisi, babunlar mesela, babunların popolarının rengi, tüm bunları yeryurtların sınırlarında gösterirler. Renk, şarkı, duruş: Bunlar sanatın üç belirleyicisidir. Yani renk ve çizgiler -hayvan duruşları bazen gerçek çizgiler oluşturur, renk, çizgi, şarkı -saf haliyle sanat işte budur. Öyleyse yeryurtlarını terk ettiklerinde ya da buralara geri döndüklerinde, tüm bunlar mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşiyor diye düşünüyorum. Mülkiyet ve sahiplik alanında gerçekleşmesi çok şaşırtıcı, yani Beckett veya Michaux gibi söylersek “benim mülklerim”. Yeryurt hayvanın mülklerini oluşturur ve burayı terk ettiklerinde bunları tehlikeye atarlar; eşlerini tanıyan hayvanlar var, onları ancak yeryurdun içinde tanıyabilirler. İşte mucize buna denir.

    ... ben yeryurt mefhumuyla ilgileniyorum ve şöyle diyorum, bir yeryurt, yeryurdu terketme hareketine istinaden tanımlanır. O yüzden, bunu ifade edebilmek için, “barbarca” gelebilecek bir kelimeye ihtiyacım var: ... “yersizyurtsuzlaşma” kavramı. ... O yüzden şöyle diyorum, felsefe için -hayvanlara geri dönmeden önce- felsefe için bu oldukça çarpıcıdır: ... yeryurttan çıkma vektörü olmayan bir yeryurt olmaz... Ve aynı zamanda başka bir yerde, başka bir şey üzerinde yeniden yerliyurtlulaşma çabası olmadan bir yeryurttan çıkmak, yani yersizyurtsuzlaşmak da olamaz. Tüm bunlar hayvanlarda işler, beni etkileyen şey de bu. Genel olarak etkileyici olansa tüm bir göstergeler alanıdır. Hayvanlar göstergeler yayar, durmaksızın göstergeler yayar, göstergeler üretirler. Yani çifte anlamıyla, göstergelere tepki verirler. Örneğin, bir örümcek, ağına değen her şeye, herhangi bir şeye tepki verir, göstergelere tepki verir ve göstergeler üretir. Örneğin, şu ünlü gösterge, bu bir kurt göstergesi mi, bir kurdun izi veya başka bir şey mi? İzleri tanımayı bilen insanlara büyük bir hayranlık duyuyorum. ... O noktada, işte onlar da hayvandır, hayvanla hayvani bir ilişkileri vardır.

    Parnet: ... yazmak ve yazarla hayvan arasında bir bağlantı var mı?

    Elbette. Eğer biri bana hayvan olmak ne demektir diye sorsa, ... Hayvan olmak tetikte olmaktır. Hayvan esasen tetikte olan varlıktır. [Yazar tetiktedir, filozof tetiktedir]

    [Yazar, okurlarına yönelik, okurlarına doğru, okurlar 'için' yazar. Ama bu 'için' ne demektir?] ... yazarın okur olmayanlar için de yazdığını söylemek gerekir, yani onlara yönelik olarak değil de “onların yerine”. O yüzden, 'için' iki anlama gelir: onlara yönelik olarak ve onların yerine. [(Artaud, Faulkner, vb.) aptalların, okuma-yazma bilmeyenlerin, barbarların, hayvanların 'yerine' yazmak...] İnsan yazarken, özel bir meselenin peşinde değildir. Onlar gerçekten aptal ahmaklar; gerçekten, bu edebi sıradanlığın iğrençliği, her çağda ama özellikle son zamanlarda, insanları, bir roman yaratmak için mesela, kendine ait özel bir meseleye, küçük bir kişisel hikayeye sahip olmanın yeteceğine inandırıyor -kanserden ölen bir büyükanne, veya birinin özel aşk ilişkisi- ve işte bu kadar, bunun üzerine bir roman yazabilirsin artık. Böyle şeyler düşünmek utanç verici. Yazmak bir kimsenin özel meselesi değildir, aksine, insanın kendini evrensel bir meselenin içine atması anlamına gelir, roman olsun, felsefe olsun. Ne demek bu?

    Parnet: ['yerine' yazmak konusu, Bin Yayla'da ifade ettiğin alıntıya götürüyor bizi. “Yazar büyücüdür, çünkü hayvanı kendisine karşı sorumlu olduğu tek nüfus olarak görür.” Hofmannstahl.]

    Yazmak zorunlu olarak dili -ve dil sözdizimi olduğu için- sözdizimini belli bir sınıra kadar zorlamak demektir, çeşitli yollardan ifade edilebilecek bir sınır: Bu, dili sessizlikten ayıran sınır da olabilir veya dili müzikten ayıran sınır da olabilir, veya dili, şeyden ayıran sınır da olabilir, mesela ne? İnlemeden diyelim, acı dolu inlemeden... [İnsan ölmekte olan sıçan sürüsü için yazar. Çünkü söylenenin aksine, nasıl ölüneceğini bilen insanlar değil, hayvanlardır, ve insanlar öldüğünde, hayvanlar gibi ölürler.] [ölen küçük bir kedi gördüm, bir hayvanın nasıl öleceği bir köşe aradığını gördüm...] Ölümün de bir yeryurdu vardır, bir ölüm yeryurdu arayışı, ölünecek bir yer. Küçük kedinin kendini nasıl da daracık bir köşeye, bir açıya sıkıştırdığını gördük, sanki orası ölmesi için iyi bir noktaymış gibi.

    O halde, bir anlamda, yazar gerçekten dili sınıra doğru zorlayan kişiyse, yani dili hayvanlıktan ayıran, dili ağlamaktan ayıran, dili şarkıdan ayıran sınıra doğru zorlayan kişiyse, o zaman evet, yazar ölen hayvanlara karşı sorumludur demeliyiz, yani, yazar ölen hayvanlara hesap verir, harfiyen '... için' yazmak değildir bu, köpeğim ya da kedim için yazmıyorum ama ölen hayvanların vs. 'yerine' yazmak, dili bu sınıra taşımaktır. Dili ve söz dizimini, insanı hayvandan ayıran bu sınıra taşımayan bir ebediyet yoktur... İnsan bu sınırda olmak zorundadır.

    [Felsefe için de geçerlidir bu] İnsan düşünceyi düşünce olmayandan ayıran sınırdadır. Her zaman seni hayvanlıktan ayıran sınırda olmak zorundasın, ama bunu öyle bir biçimde yapmalısın ki artık ondan ayrı olmamalısın. İnsan bedenine ve insan zihnine özgü bir insan dışılık vardır, hayvanla kurulan hayvani ilişkiler vardır...

    “B”
    “Boire” [İçki içmek]
    23:36

    ...
    ...

    “C”
    “Culture”
    35:27 kültür

    [Kültürlü insanlar karşısında dehşete kapılıyorum. Her şeyi biliyorlar, her şey hakkında konuşabiliyorlar. Bu tiksindirici bir şey. Ne entelektüel ne de kültürlü bir olmadığımı söylediğimde, aslında çok basit bir şeyden, “rezerv bilgi”ye sahip olmadığımdan bahsediyorum.] ... herhangi bir rezervim, tedarikim, hazırlık kabilinden bilgilerim yok benim. Öğrendiğim her şeyi, belli bir iş için öğreniyorum, iş bittiğinde hemen unutuyorum, böylece on yıl sonra -ki bu bana büyük zevk veriyor- aynı konuya yakın ... bir şeyle ilgilenmem gerekirse, tekrar sıfırdan başlamam gerekiyor... [Tabi kalbimde taşıdığım Spinoza üzerine bilgiler hariç] [Kültür bir dolu konuşmaktan ibaret. Konuşmak kirli, oysa yazmak temiz. Konuşmak kirli, çünkü ayartıcı olabilmek demek bu. Entelektüeller seyahat falan etmiyorlar, onların seyahat dediği şey şaka gibi. Yaptıkları, konuşmaya gitmek için oradan oraya dolaşmak. Konuştukları bir yerden kalkıp, konuşacakları bir başka yere gidiyorlar. Konuşmalara dayanamıyorum] [Sergilere, sinemaya kültürlü olmak için değil, tetikte olmak için gidiyorum. Kültüre değil, karşılaşmalara inanıyorum, bu faaliyetlerimi tetikte olmaya yaptığım bir yatırımın parçası olarak görüyorum] [Karşılaşmaların insanlarla olduğuna inanılıyor, oysa bu korkunç bir şey. Çünkü karşılaşmalar insanlarla değil, şeylerle olur. Bir esim, bir müzik, vb.] [Tabi karşılaşma olacağı kesin değildir. Biri bir şey yaptığında, bu aslında ondan çıkıp gitmekle de ilgilidir, felsefenin içinde kalmak, bize ondan nasıl çıkılacağını da verir. Ben felsefeden felsefe yoluyla çıkmak istiyorum. Beni ilgilendiren asıl şey bu.] [Tiyatronun bizim çağımıza pek dokunduğunu hissetmiyorum] [Minelli veya Losey gibi sinemacılar]

    Parnet: Kültürel olarak zengin ve yoksul dönemleri düşünelim. [Şu an ne durumdayız?]

    [Yoksul bir dönem, ama endişe verici de değil.]
    [beni daha çok rahatsız eden] yoksul dönemlerde yaşayan insanların küstahlığı veya cüreti.

    Parajanov (bir film)

    [Yakınlarda bir filme gittim: Komiser] Film çok. Çok iyiydi, daha iyisi olamazdı... mükemmel. Ama bir tür dehşetle veya bir tür acımayla fark ettik ki bu film Rusların savaştan önce çektiği filmlere benziyor. ... O zamana ait her şey vardı, özellikle paralel montaj... Sanki savaştan bu yana hiçbir şey olmamış gibi. ... film kesinlikle iyi, ama tam da aynı nedenden dolayı, ... o kadar iyi değilse, nedeni yine buydu. Bu gerçekten de işinde son derece soyutlanmış olan birinin elinden çıkmış bir filmdi, o kadar ki 20 yıl önce çekilen filmler gibi film çekmiş. ... Arada olup bitenlerden hiç haberi olmamış yani... çünkü bir çölde büyümüş. Bu korkunç. Bir çölü geçmek... bir çölde çalışmak ... o kadar kötü bir şey değil. Korkunç olan, bu çölün içine doğmak, onun içinde büyümek. ... Yalnızlık hakkında bir intibanız olmalı.

    Yoksul dönemlerde olan budur. Şeyler ortadan kaybolduğunda, ... kimse bunu fark etmez. Bir şey kaybolduğunda, kimse eksikliğini çekmez. Stalin dönemi Rus edebiyatının [Rus resminin] kaybolmasına yol açtı ve ... Rusların çoğunluğu bunu fark etmedi.

    Bugünün yeni Beckett'leri, mevcut yayıncılık sistemi yüzünden yayımlanmıyorsa, kimse “onun gerçekten eksikliğini çekiyoruz!” falan diyemez.

    Birisi bir beyanat vermiş, şimdiye kadar duyduğum en küstah beyanat. Yayıncılık alanndan biri şunu söyleme cüretini göstermiş: “En başta Proust'u yayımlamayı reddeden Gallimard'ın yaptığı hatayı bir daha yapma riski kalmadı artık, çünkü bugün bunun için gereken bütün araçlara sahibiz...”

    Parnet: Beyin avcıları...

    Sanki ellerinde bir Geiger sayacı var da [yeni Beckettleri, Proustları tespit edebileceğiz! Kaldı ki yeni bir Beckett'ın karşımıza nasıl çıkacağını bile bilmiyoruz.]

    Bugünün krizini üç şeye bağlıyorum. Bir çöl dönemi şöyle tanımlanabilir: Öncelikle gazeteciler kitap formunu ele geçirmiş durumda. ... ama gazeteciler bir kitaba giriştiklerinde, başka bir yazma formuna geçtiklerine inanırlardı. ... Gazeteci olarak gazeteci, kitap formunu ele geçirdi, yani bir gazete yazısından farklı olmayan bir kitap yazmayı gayet normal buluyor, o kadar basit yani. Bu da hiç iyi bir şey değil. İkinci sebepse, şöyle genel bir fikrin egemen olması: Herkes yazabilir çünkü yazmak, bireyin küçük özel meselesi haline geldi. Mesela aile arşivlerine dayanarak, yazılı arşivlere veya kafanın içindeki arşivlere dayanarak. Herkesin bir aşk hikayesi var, herkesin hasta bir büyükkannesi var, herkesin korkunç koşullarda can çekişen bir annesi var. Öyleyse bu konuda ben de bir roman yazabilirim, diyorlar. Bu kesinlikle roman değil, gerçekten değil.
    Üçüncü sebep de şu: biliyorsun, gerçek müşteriler değişti. Demek istediğim, kimdir televizyon müşterileri? Dinleyenler insanlar değil, daha ziyade reklamcılar, gerçek müşteriler onlar.

    1.2

    Parnet: O zaman üçüncü sebep ne?

    Dediğim gibi, gerçek müşteriler reklamcılardır. Ve artık şöyle bir şey yok, demiştim ya, yayıncılıkta, editörlerin gerçek müşterilerinin potansiyel okuyucular değil de, dağıtımcılar olması tehlikesi var. Dağıtımcılar, editörlerin gerçek müşterileri haline gelirse ne olur? Dağıtımcıları ilgilendiren şey, hızlı geri dönüştür, bu da kitle tüketim ürünleriyle sonuçlanır, çok satanlar sisteminde hızlı geri dönüş vs. Söylemesi güç ama, bu tüm edebiyatın, Beckett tarzındaki tüm yaratıcı edebiyatın, bu sistem tarafından doğal olarak ezileceği anlamına gelir.

    Parnet: Şimdilerde olan da bu zaten, toplumun ihtiyaçlarına göre önceden şekillendiriliyorlar.

    Evet, kuraklık dönemi işte bununla tanımlanır. ... [durum o kadar da kötü değil tabi, korsan hareketler hep olacak] Ruslar edebiyatlarını kaybettiler, ama onu bir şekilde geri kazanmayı başaracaklar. ... yoksul dönemleri zengin dönemler izliyor.


    “D”
    “Desire” [Arzu]
    3:30

    Parnet: [Seni sözlüklerde arzunun filozofu olarak tanımlıyorlar. Arzu nedir?

    [Anti-Odipus kitabında çok basit bir çıkış noktamız vardı. Arzu hakkında o güne kadar çok soyut konuşuldu. Biz bu kitapta arzuyu somut bir biçimde ele almak istedik.] Çünkü, arzunun nesnesi olduğu varsayılan bir nesne çekip çıkardınız. Böylece artık şöyle denilebilirdi: Bir kadını arzuluyorum, bir yolculuğa çıkmayı arzuluyorum, bunu arzuluyorum, şunu arzuluyorum. Biz ise gerçekten çok ama çok basit bir şey diyorduk: Birini ya da bir şeyi asla arzulamazsınız. Her zaman bir yığışımı arzularsınız. Hiç de karışık değil. ... Sorumuz şuydu: Arzunun var olması ve öğelerin arzulanabilir olması için, bu öğeler arasındaki ilişkilerin doğası o zaman ne olmalı? Demeye çalıştığım, ben bir kadını arzuluyorum, ... [Proust bunu çok güzel açıklamıştı]. Bir kadını arzulamıyorum, bu kadında kuşatılmış olan manzarayı da arzuluyorum, öyle bir manzara ki gerekirse -ne bileyim- hissettiğim bir manzara. Onu kuşatan manzarayı kat kat açmadıkça, mutlu olamayacağım, yani arzuma ulaşamamış olacağım, arzum doyurulmadan kalacak. ... Bir kadın “bir elbise istiyorum” ... dediğinde ... O bütün bağlamıyla onu arzular; bizzat kendisinin örgütleyeceği, kendi yaşamına dair bir bağlamla. Sadece manzarayla değil, aynı zamanda arkadaşlarıyla, arkadaş olmadıklarıyla, kendi mesleğiyle birlikte arzular. Bir şeyi asla kendi başına arzulamam. Bir yığışımı da arzulamam, bir yığışımın içinden arzularım. [Bir içki içmeyi arzuluyorum, dediğimde] ... bir asamblaj içerisinde akmayan -tam anlamıyla akışı kastediyorum- arzu yoktur. Öyle ki arzu benim için her zaman -arzuya karşılık gelebilecek soyut bir terim arıyorum- her zaman kostrüktivizm olmuştur. Arzulamak bir asamblaj inşa etmektir: bir etek yığışımı, bir güneş ışını yığışımı, ... bir manzara, bir renk. Arzu bir asamblaj kurmaktır, bir bölge inşa etmek, gerçekten bir araya toplamak. ... Yani bunların hepsi, fiziki fenomenlerle alakalıdır. Bir olayın meydana gelebilmesi için, bir potansiyel farkı zorunludur, potansiyel farkının olabilmesi için de iki düzeye ihtiyaç vardır. ... Her birimiz zamanımızı inşa ederek geçiririz... psikanalistler arzudan gerçekten de rahiplerin bahsettiği gibi bahsediyorlar... Bunu da hadım edilmeye yakılan o büyük ağıtın kisvesi altında yapıyorlar; hadım edilme, ilk günahtan bile beterdir. Hadım edilme... arzunun üzerindeki, aşırı korkutucu, bir nevi büyük bir lanet.

    Anti-Ödipusta ne yapmaya çalıştık? Psikanalize doğrudan karşıt olan üç temel nokta vardı...: 1) Bilinçdışının bir tiyatro olmadığına, Hamlet ve Ödipus'un sahnelerini sonsuzca oynadığı bir yer olmadığına inanıyoruz. Bilinçdışı bir tiyatro değil, bir fabrikadır, üretimdir. Bilinçdışı orada üretir, durmaksızın üretir... 2) sabuklama... sabuklama arzuyla çok yakından ilişkilidir. Arzulamak, bir ölçüde sabuklamak anlamına gelir. Sabuklamanın neresinden bakarsanız bakın, onun psikanalistlerin ona yapıştırdıkları şeyin tam tersi olduğunu görürsünüz, yani baba ya da anneyle ilgili sabuklamayız. Bunun yerine tamamen farklı bir şey için sabuklarız: Tüm dünya hakkında sabuklarız. Tarih, coğrafya, kabileler, çöller, insanlar, iklimler, vb. ... Sabuklamanın dünyası şudur. “Ben bir hayvanım, bir zenci” der Rimbaud. Yani: Benim kabilelerim nerede, nasıl düzenlendiler, çölde nasıl hayatta kalıyorlar vs. Çöl sabuklama coğrafi-politiktir; psikanalistler ise onu her zaman ailevi belirleyenlere bağladılar, “Anti-Ödipus”tan onca yıl sonra bile, psikanalistlerin sabuklamadan hiçbir şey anlamadıklarını düşünüyorum. Herkes, o küçük ailesini değil, dünyayı sabuklar. ... Edebiyatın birisinin küçük özel meselesi olmadığını söylediğimde de aynı şeyi söylüyorum aslında... 3) Arzu her zaman kendisini kurar, ... daima çeşitli öğeleri oyuna dahil eder; psikanaliz ise bizi her zaman tek bir etmene, bazen babaya, bazen anneye, bazen fallusa vs. Çokluğu görmezden gelir.

    Uzun bir işbirliğinden sonra Freud'dan kopan Jung'un sevdiği bir metninde çok hoşuma giden bir olay vardır. Jung Freud'a rüyasında ölü kemiklerinin toplandığı bir yer gördüğünü anlatıyor ve Freud gerçekten de hiçbir şey anlamıyor. Jung'a ikide bir “kemik gördüysen, bu birinin ölümü anlamına gelir” diyor. Fakan Jung ona anlatmaktan asla vazgeçmiyor: “Kemik demedim, ölü kemiklerinin toplandığı yeri gördüm” dedim. Freud bunu anlamıyor. Kemiklerin toplandığı yerle kemik arasındaki farkı yakalayamıyor. Şöyle ki: Bir kemik yığını yüzlerce, binlerce, on binlerce kemik demektir... Çokluk budur işte, asamblaj budur... Bir kemik yığını içinde yürüyorum... Bu ne anlama gelir? Arzu nereden “geçer”? Bir asamblajda, daima kolektif türden bir konstrüktivizm vardır vs., arzu budur. Bu binlerce kafatası, binlerce kemiğin arasında benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde benim arzum nereden “geçmektedir?” Sürü içinde konumum nedir? Sürünün dışında mıyım, yanında mı, içinde mi, merkezinde mi? Tüm bunlar arzu fenomenleridir. Arzu budur.

    Parnet: Bu kolektif asamblaj tam da... “Anti-Ödipus”. 1972'de yazılan bir kitap olduğundan, kolektif asamblaj Mayıs 68'in ardından tam da uygun bir anda ortaya çıktı, yani bir tür yansımaydı...

    Deleuze: Kesinlikle.

    Parnet: ... belli bir dönemin yansımasıydı, ve kendi küçük meselesini sürdüren psikanalize karşıydı.

    Deleuze: Sadece şöyle denilebilir: Sabuklama ırkları ve kabileleri sabuklar, halkları, tarihi, coğrafyayı sabuklar. Bana göre tüm bunlar Mayıs 68'le örtüşüyor. Bence, [Mayıs 68] ailevi sabuklamaların pis, boğucu atmosferine biraz temiz hava getirme çabasıydı. İnsanlar sabuklamanın tam da bu olduğunu açıkça gördüler... Eğer sabuklayacaksam, bu çocukluğumla, benim küçük özel meselemle alakalı olamaz. “Sabukluyoruz”... Sabuklama kozmiktir. Dünyanın amaçları hakkında, parçacıklar, elektronlar hakkında “sabuklanır”. Kesinlikle anne baba hakkında değil.

    Parnet: Evet, doğrusu bu kolektif arzu asamblajıyla ilgili bazı yanlış anlamalar olduğunu hatırlıyorum... 1970'lerde, Vincennes'de üniversitede, bu “arzu”yu pratiğe geçirmek isteyip de, sanki gerçekten pek de anlamamışlar gibi, topluca karasevdalara düşen insanlar vardı. Yani demek istediğim ya da daha doğrusu tam da Nincennes'de bir sürü “deli” olduğu için... Psikanalizle savaşmaya şizoanalizden başladığın için, herkes deli olmanın, şizo olmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyordu... Bu yüzden öğrenciler arasında inanılmaz şeylere şahit olduk. Bana arzuyla ilgili bu yanlış anlamalar hakkında bazı komik hikayeler, belki de o kadar da komik olmayan hikayeler anlatmanı istesem.

    Deleuze: Sanırım yanlış anlamaları daha soyut olarak ele alabilirim. Yanlış anlamalar genellikle iki noktayla, az çok aynı kapıya çıkan iki durumla ilintiliydi. Bazı insanlar arzunun bir kendiliğindenlik biçimi olduğunu düşündüler. Dolayısıyla o binbir türlü “kendiliğindenlik” hareketleri ortaya çıktı; ve diğerleri arzuyu bir parti yapma vesilesi olarak gördü. Bizim için her ikisi de değildi, ama bunun pek önemi yoktu, çünkü asamblajlar oluşturdu, hatta deliler de, deliler, deliler... O kadar çoktular ki, her türlüsü vardı. O sırada Vincennes'de olup bitenlerin parçasıydılar onlar da. Fakat delilerin kendi disiplinleri, kendi yordamları vardı... kendi konuşmalarını, kendi müdahalelerini yapıyorlardı. Onlar da bir asamblaja girdiler, kendi asamblajlarını inşa ettiler. Asamblaj içinde çok başarılıydılar. Delilerde bir tür hinlik, kavrayış ve genel olarak iyi niyet vardı. Ama teori düzeyine gelirsek, pratik olarak bunlar kurulan ve ardından dağılan asamblajlardı. Teorik olarak, yanlış anlama şunun gibi bir şeydi: Tamam, arzu kendiliğindenliktir, bu yüzden onlara kendiliğindenciler dendi; ya da parti yapmaktı, oysa bu demek değildi.

    Arzu felsefesi denen şey aslında insanlara sadece şunu söylüyordu: Gidip psikanalize girme, asla yorumlama, asamblajları deneyimle/deneyle, sana uygun olan asamblajları ara ve ortaya çıkar, herkesin aramasına izin ver... O halde asamblaj nedir? Benim için bir asamblaj -Félix için değil, o başka türlü düşünüyordu belki de... bilmiyorum- benim için, şöyle diyebilirim, bir asamblajın dört bileşeni vardı... Bu çok çok kabaca böyledir tabii, kendimi bağlamıyorum, belki de altı tanedir... 1) Asmblaj “şey durumları”nı kasteder, böylece her birimiz kendimize uygun olan “şey durmu”nu bulabiliriz. Daha önce içmekle ilgili konuşurken örneğin, bu kafeyi seviyorum, şu kafeyi sevmiyorum, belli bir kafedeki insanları seviyorum vs. demiştik. İşte bu bir “şey durumu”dur. 2) Asamblajın başka bir boyutu ise, “les énoncés”, yani sözce türleridir, her insanın bir üslubu, bir konuşma tarzı vardır. Dolayısıyla, o iki şey arasındadır. Örneğin, kafede arkadaşlar vardır ve herkesin arkadaşlarıyla belli bir konuşma tarzı vardır, her kafenin de kendi tarzı vardı -kafe diyorum ama bu diğer her şey için de geçerlidir. Yani dolayısıyla asamblaj “şey durumları”nı kapsar ve sonra sözceleri, sözceleme tarzlarını... Bu gerçekten ilginçtir... Tarih bundan üretilir. Yeni bir sözce türü ortaya çıktığında, örneğin Rus devriminde, Leninst türden sözceler ne zaman, nasıl, hangi biçimde ortaya çıktı? Mayıs 68'de, 68 sözcelerinin ilk biçimleri ne zaman görüldü? Bu çok karmaşıktır. Her durumda, her asamblaj sözcelem tarzlarına işaret eder. 3) Asamblaj, yeryurda işaret eder, her birimiz bir yeryurt seçer ya da yaratırız. Bir odada sadece yürürken bile bir yeryurt seçeriz. Tanımadığım bir odaya girerim, odanın içinde kendimi en iyi hissedeceğim noktayı, yeryurdu ararım. 4) Ve sonra yersiyurtsuzlaşma dememiz gereken süreçler vardır, yani yeryurdu terk edişlerimiz.

    Bir asamblajın bu dört boyutu, şey durumlarını, sözcelemleri, yeryurtları, yersiyurtsuzlaşma hareketlerini kapsadığını söyleyebilirim. Arzu bu [bileşenler] içinde akar.

    O zaman... deliler...

    Parnet: “Anti-Öidipus”u bir şekilde fazlasıyla motomot okuyup uyuşturucu kullanan insanlar yüzünden, kendinizi sorumlu hissediyor musunuz? Çünkü demek istediğim, bu bir sorun değil, bu genç insanları aptalca şeyler yapmaya kışkırtmak gibi bir şey değil.

    Deleuze: Birisi için bazı şeyler kötü gittiğinde, elbette daima sorumluluk hissederiz...

    Parnet: “Anti-Ödipus”un ne gibi etkileri oldu?

    Deleuze: ... ve her zaman bir şeylerin iyi gitmesi için bir şeyler yapmaya çalıştım. Ne olursa olsun, ve bundan onur duyuyorum- Bu gibi meselelerde asla kurnazlık yapmaya çalışmadığıma inanıyorum. Bir öğrenciye asla, hadi git, git ve kafayı bul demedim, bunun üstesinden gelmelerine yardımcı olmak için elimden geleni yapmaya çalıştım. Çünkü en hafif bir şeyin bile aniden bir insanı devirebileceğinin ve onu pelteye çevirebileceğinin kesinlikle farkındayım. İçiyorlarsa, peki tamam... Kimseyi asla suçlayamam... Ne yaparlarsa yapsınlar, hiç suçlamak istemem... Bir insanın uyuşturucu almasına katlanabilirim, ama bir insanın, ne bileyim, vahşiye dönecek kadar uyuşturucu almasına katlanamam, demek istediğim bu.

    [Anti-Ödipus'un etkisi, pelteye dönmeyi önlemek oldu] ... şizofreninin başlangıç aşamalarında olan birinin, baskıcı bir hastaneye atılıvereceği bir duruma gelmesini [önlemek], hepsi bu..

    [Anti-Ödipus kitabının amacı şuydu:] Lime lime edilmiş bir paçavraya dönüşmeyin. Şizofrenik süreci baskıcı hastane sürecinin karşısına koymaktan hiç vazgeçmedik ve bize göre Terör, bir “hastane yaratığı” üretmekten kaynaklanıyordu.

    [Anti-Ödipus kitabını bugün de değerli kılan, bilinçdışı kavramına sahip hala tek kitap oluşu.] 1) Bilinçdışının çocukları, 2) Dünya sabuklaması olarak sabuklama, yani aile sabuklaması değil, kozmik sabuklama, ırkların sabuklaması, kabilelerin sabuklaması, bunlar iyidir, ve 3) bir makine ve bir fabrika olarak bilinçdışı, bir tiyatro olarak değil.


    “E”
    “Enfance” [Çocukluk]
    30:58

    Çocukluğumdan çok az anım var, çünkü bellek bana göre geçmişi hatırlamaktansa reddetmesi gereken bir yetidir. Bellek, onu reddetmek için birçok anı gerekir. Bunun nedeni tam da belleğin bir arşiv olmamasıdır. Şöyle bir şey hatırlıyorum...

    Gerçekten de yazma işinin, kişinin bireysel durumuyla hiç ilgisi olmadığını düşünüyorum. Bu kişinin bütün ruhunu buna katmadığı anlamına gelmez. Edebiyat ve yazmak, yaşamla derinden bağlantılıdır. Ama yaşam, kişisel olandan öte bir şeydir. Kişinin hayatıyla, yazarın kişisel hayatıyla ilgili bir şeyi edebiyata sokan her şey, doğası gereği talihsizdir, doğası gereği acıklıdır, çünkü bu kişiyi görmekten alıkoyar, onu engeller. O küçük özel meselesine başvurmasına neden olur. ... Nasıl insanların kuşattığı hayvan-oluşlar varsa çocuk-oluşlar da vardır. Yazmanın her zaman bir şey-oluş demek olduğuna inanıyorum, sadece yazmak için yazılmamasının sebebi de budur. İnsanın, yaşama ait bir şey içinden geçtiği için, bu şey her ne ise, onun için yazdığını düşünüyorum. ... İnsan hayat için yazar, bu budur. Ve o insan bir şey haline gelir. Yazmak oluştur; bir yazar haricinde, istediği her ne ise o haline gelmektir ve bir arşiv oluşturmak haricinde istediği her şeyi yapmaktır. Arşive saygı duysam da yaptığımız şeyde bir sorun yok. Arşiv yaratıyoruz ama bunun sadece başka bir şeyle ilgisi olduğu için anlamı var. Bir arşiv yaratmak için sebep varsa, bunun nedeni, başka bir şeyle ilgisi olmasıdır.

    [Deleuze, bir şairin şiirinden alıntı yapıyor:] “Şanslı kuşaklarda, epik şiir altı uyaklı dizelerle ve vakayinamelerde söylenirken benim için bir boşluk işareti var, benimle yüzyıl arasında bir uçurum uzanıyor, mırıldanan zamanla doldurulmuş bir hendek.

    Ailem ne söylemek isterdi? Bilmiyorum. Doğumdan beri geveliyor, yine de söyleyecekleri var. Bu anadan doğma geveleme bana ağır geliyor ve benim kuşağımdakilerin çoğuna da. Bize konuşmak değil kekelemek öğretildi ve sadece yüzyılın kabaran gürültüsünü dinleyerek ve dalgasının çıkardığı köpükle aklanıp paklanarak bir dil edindik.”

    [Bu şiirin benim için anlamı] … yazmanın hayata tanık olmak, hayata tanıklık etmek olduğu anlamına geliyor. Daha önce de ölen hayvanlar için konuştuğumuz anlamda. Dildeki kekelemedir bu. Çocukluğu çağırarak edebiyat yapmak, edebiyatı o küçük özel meselenin içine sokmaktır. Bu tamamen iğrençtir. K-mart edebiyatı, Pazar edebiyatı çok satanları, hepsi boktandır. Dili, bu kekelediği noktaya kadar itmezseniz -hiç kolay değildir bu, kekelemek yeterli değildir, bı bı bı, falan… O noktaya erişemezseniz, o zaman Edebiyatta, dilin bir sınıra doğru zorlanmasıyla, nasıl bizzat dilin ve yazarın bir hayvan-oluşu söz konusu oluyorsa, belki bir çocuk-oluş da vardır, ama bu artık onun çocukluğu değildir. Evet, çocuk olur ama bu kendisinin ya da başkasının değil dünyanın çocukluğudur, bir dünyanın çocukluğudur. Bu yüzden çocukluğuyla ilgilenen yazarların canı cehenneme, böyle devam edebilir, ne ala, hak ettikleri edebiyatı üretirler.

    Çocukluğuyla ilgilenmeyen biri varsa, bu kesinlikle Proust’tur, örneğin… Güzel, o zaman, yazarın görevi gidip aile arşivlerini kazmak değildir, bir kimsenin çocukluğu kimse için ilginç değildir, kimse ilgilenmez. … Bizim görevimiz yazmak yoluyla çocuk olmaktır, dünyanın çocukluğuna ulaşmaktır, dünyanın çocukluğunu yeniden tesis etmektir. Edebiyatın görevi budur.

    Yazmak oluştur, ama ne yazar olmak ne de kendi kendinin hatırat yazarı olmaktır. Bir roman yazacaksam bunun nedeni aşk hikayemin olması değildir, böyle şeyler düşünmek adiliktir. Bu sadece vasat değil, adicedir. [İnsan kendi çocukluğu üzerine bir yazı yazsa bile, buradan bir dünya dili çıkarmak zorundadır, dilin kendi üzerinde çoğalmasını sağlaması gerekiyor.]

    “Bir zamanlar olduğum çocuğun hiçbir önemi yok. “Ama ben sadece olduğum o çocuk da değilim, diğerlerinin arasında bir çocuk, diğerleri gibi bir çocuktum” demek gerekir. Ben herhangi olan o çocuk fikrinde, ilginç bir şeyler bulmuşumdur hep, yoksa “ben o özel çocuktum” fikrinde değil… … Her zaman şunu savundum, yani insanların belgisiz sıfatın önemini anlayamadıklarını. … ben, ben, ben… belgisiz sıfat son derece zengindir.

    Parnet: Bu çokluktur, buna döneceğiz.


    “F”
    Fidélité [Sadakat] [xDost?]
    1:07:27

    Sadakat diye bir şey yok. [Dosluk sadakatten farklı bir şey] Birinin dostu olmak, bir algı meselesidir. … aynı fikirlere sahip olmak demek değildir. Ama biriyle ortak bir yanı olmak ne demektir? Kendinizi anlatmanız gerekmeksizin birbirinizi anlarsınız. [Ortak konularda anlaşmaktan bahsetmiyorum, fikirler ortak olmayabilir ama ortak bir dil ya da bir dil-öncesi ilişkisinden söz ediyorum. Fikirleriniz, konularınız ortak değil, ama anlıyorsunuz.] [Bir jest, bir alçakgönüllülük, anlamlı olmasa bile sahip olduğu bir düşünce,…] Tüm yaşama, onun dirimsel köklerine kadar uzanan cazibe türleri işte bunlardır ve birisi bir başkasıyla böyle dost olur.

    Her birimiz için sözceler vardır, o sözceyi duyduğunuzda, “ne diyor bu allahaşkına” “nasıl boş laflar bunlar?” dersiniz. Geri alınamayacak sözceler vardır. Oysa cazibe, tersine, öyle bir cazibesi olan, öyle bir zarafeti olan önemsiz sözceler vardır ki, hemen şöyle dersiniz, “Bu insan, benim” -tam benlik anlamında, benim-. Ve benim de tam onluk olabilmeyi ummam anlamında. Buradan dostluk doğar. Bu yüzden ortada bir algı meselesi vardır. [Sürekli göstergeler yayan, göstergeler çözen ikili anlaşmalar…] Yani böyle olunca, tek kelime etmeden biriyle saatler geçirebilirsiniz. Ya da tamamen anlamsız şeyler söyleyerek.

    … filozof bir bilge değildir, … bilgeliğin dostu, bir dost’tur. Yunan olgusu özgür insanların rekabetidir. [Bu yüzden bu kadar münakaşacıdırlar]


    2.1


    “G”
    “Gaouche” [Sol]
    01:46

    FKP Fransız Komünist Partisi. [Partiye girmedim, çünkü çok çalışkandım ve toplantıları sevmiyordum. Çok yetenekli arkadaşlarım vardı ve vakitlerini tezlerine verseler partiye daha yararlı olacaklardı. Oysa onlar zamanlarını Stocholm Bildirisi için imza kampanyasıyla geçiriyorlardı.] [Stalin'in daha yeni keşfettikleri o canavarlıkları...] [Tüm devrimler hazin bir sonuçla bitti. Ama sorun bir devrimin başarısı ya da başarısızlığı değil, insanın devrimcileşmekten asla vazgeçmeyişidir.] [Güney Afrikalılar, Filistinliler bir devrimci-oluşa yakalanmışlardır.] Tiranlık koşullarında, zulüm koşullarında insanların işi etkin olarak devrimci-oluşlara girmektir çünkü yapacak başka hiçbir şey yoktur.

    [“İnsan hakları” tamamen soyut, bomboş bir şeydir.] Arzu bir nesne inşa edip bunu arzuluyorum demek değildir. Örneğin, özgürlüğü arzulamayız. Boştur bu. Daha ziyade şunu arzularız... kendimizi durumlar içinde buluruz. [Örneğin Ermenistanla ilgili durum] Sovyet Cumhuriyeti anklavı içinde başka bir anklav. ... Ama Ermenilerin katli ortada. Sonra Ermeniler bir deprem yaşıyor] İnsanlar “insan hakları” dediklerinde bu entelektüel bir söylemdir sadece. [Ermenilerin sorunu “insan hakları” değil ki. Asamblaj dediğimi işte bu. Yani arzu daima asamblajlarda gelir. Tüm bunların içinde bu anklav nedir? -Anklav bir ülkenin başka bir ülke tarafından kuşatılmış toprağı- Yeryurt meselesidir işte bu, insan hakları değil, yeryurdun düzenlenmesi ile ilgilidir. [Ermeniler her yönden kuşatılmış. Peki ne yapacaklar? Bu bir insan hakları ya da adaletle ilgili bir mesele değil, daha ziyade içtihatla ilgili bir meseledir. Bu durumların soyut haklarla hiç ilgisi yoktur. Bunlar menfur vakalardır. İnsanların maruz kaldığı menfur şeylerin hepsi bir vakadır. Ermeni sorunu olağanüstü karmaşık bir içtihat probleminin çok tipik bir örneğidir.] Özgürlük adına harekete geçmek, devrimcileşmek, adalet sistemine gelindiğinde, içtihatla hareket etmek demektir. Hukukun icadı işte tam bu demektir. ... mesele insan haklarını uygulamak değil, yeni içtihat biçimleri icat edebilmektir ki böyle bir vaka bir daha mümkün olmasın. İşte bu tamamen farklı bir şeydir. [İçtihadın ne olduğuna bir örnek vermek gerekirse...] İnsanlar eskiden takside sigara içerdi. [“insan hakları” yoktur, sadece yaşam hakları vardır ve yaşam kendini vaka vaka açar] [Bir adam taksiciye dava açıyor ve kazanıyor -bugün olsa bu böyle olmaz tabi. Taksici hangi gerekçeyle kaybetmişti? Birisi bir taksiye bindiğinde onu kiralıyor demektir. Kiracı statüsü: kiracı kiraladığı meskende sigara içme hakkına sahiptir. Ama on yıl sonra bir daire gibi kiralanan taksi durumu yok artık, gerekçe taksinin bir kamusal hizmet biçimini alması.] ... işte özgürlük için savaşmak, gerçekten de içtihada girmektir. [insan hakları felsefi açıdan tamamen boş bir meseledir] Solda olmak bence bu demektir, hukuk yaratmaktır, hukuku yaratmak.

    68 oluşun çıkagelmesidir. ... 68 saf haldeki gerçekti. Bir anda başımıza gelen gerçekti. İnsanlar bunu anlamadılar, “Bu da nesi?” dediler. Gerçek insanlar, gerçeklikleri içindeki insanlar. Bu müthiş bir şeydi. ... Bir oluştu bu. Bir kere, oluşlar kötü de olabilir, tarihçilerin onu anlayamamış olması zaten neredeyse zorunluydu. Tarih ve oluş arasındaki farka öylesine inanıyorum ki... 68, devrim geleceği olmayan bir devrimci-oluştu. ... Saf oluş fenomenleri insanları her yanlarından sarmıştı, hayvan-oluşlar, çocuk-oluşlar, erkekler için kadın-oluşlar, kadınlar için erkek-oluşlar. ... Her durumda, Mayıs 68 oluşun çıkagelmesidir.

    Bence solcu hükümet diye bir şey yoktur, ... hükümetler arasında hiçbir fark yoktur demek anlamına gelmez bu. Umabileceğimiz en iyi şey, bir hükümetin soldan olan belli taleplere ve hak iddialarına olumlu yaklaşmasıdır. Ama solda olan bir hükümet yoktur, çünkü solda olmanın hükümetlerle hiç ilgisi yoktur. [Solcu olmanın anlamı nedir? Bu bir algı meselesidir: Solda olmamak ne anlama gelir? Çin çok uzaktır, öyleyse Avrupa için ne yapabiliriz denir.] Solda olmak ise bunun tam tersidir: O algılamaktır... [Japonların böyle algıladıkları söylenir. Onlar önce dünyayı algılarlar, sonra kıtaları, sonra ülkeleri ve en son beni] Bu bir algı fenomenidir, ufku algılamaktır. Solcu gibi algılarlar.] Bu bir ahlak meselesi değil, bizzat algı meselesidir. [Öyleyse kenarlardan başlıyoruz. Bunların çözülmesi gereken sorunlar olduğunu bilmek, bir anlamda savunmak ve düşünmek. Solda olmak, gerçekten de düzenlemeler bulmaktır, dünya çapında asamblajlar bulmaktır.] Solda olmak Üçüncü Dünya sorunlarının bize mahallelerimizdeki sorunlardan daha yakın olduğunu bilmektir. İkincisi, solda olmak doğası itibariyle [şu] olmaktır ya da daha ziyade bir oluştur, -bir oluşlar sorunudur-, azınlık-oluşu hiç bırakmamak demektir. Yani sol asla sol olarak çoğunluk değildir. Çoğunluk daima [bir şeyi] önvarsayar. ... çoğunluk daima bir standardı önvarsayar. Batı'da her çoğunluğun önvarsaydığı standart şudur: 1) erkek 2) yetişkin 3) heteroseksüel, 4) şehirde yaşayan... [Dolayısıyla çoğunluk bu standartlardan oluşan yığışımı kim ya da ne oluşturuyorsa o yığışıma yönelir.] ... bir çoğunluk, nihayetinde, aslında hiç kimse değildir, boş bir standarttır. İnsanların çoğu kendilerini bu standart içinde tanırlar, ama kendi içinde bu standardın içi boştur.

    ... kadınlar, kadın verili değildir, doğaları gereği kadın değildirler. Kadınların bir kadın-oluşları vardır, dolayısıyla kadınların bir kadın-oluşu varsa, erkeklerin de kadın-oluşu olacaktır. ... Çocukların kendi çocuk-oluşları vardır. Doğaları gereği çocuk değildirler. Tüm bu oluşlar, işte azınlıklar bunlardır.

    Parnet: Yani erkeklerin erkek-oluşu olamaz, çok talihsiz!

    Hayır, bu çoğunlukçu bir standarttır, heteroseksüel, yetişkin, erkek. Onun oluşu yoktur. Bir kadın haline gelebilir ve sonra azınlıkçı süreçlere girer. Sol, azınlıkçı oluş süreçlerinin yığışımıdır. Yani epey birebir anlamıyla şöyle diyebilirim: Çoğunluk hiç kimsedir, azınlık herkestir. [Azınlığın herkes olduğunu bilmek, solda olmak budur.]


    “H”
    [Felsefe Tarihi]
    27:14

    Bir beden ne yapabilir? - Spinoza

    Filozof temaşa eden ya da hatta düşünümleyen biri değildir. Filozof yaratandır ve çok özel bir şey yaratır: kavramlar... [Örneğin Platon'un 'idea' dediği şey...] ... başka bir şey olmayan şeydir, yani ancak ne ise o olan.. [şimdi bu oldukça soyut görünüyor, oysa daha önce değilim gibi soyut olmamalı.] Sadece ne ise o olan bir şey; işte bu soyuttur. ... Yalnızca anne olan bir anne düşünelim... [onun aynı zamanda bir eş, başka bir annenin kızı olduğunu unutalım] ... kendisi de başka bir annenin kızı olmayan bir anne... işte “anne İdeası” dememiz gereken şey budur. ... [İşte Platon'un yarattığı bir kavram olarak İdea budur] saf olarak şeyin ideası... İdeayı tanımlayan, saflıktır. [Ama bu hala soyut kalıyor, neden?]

    Bugün bu kavram yaratımı fikri medya ve reklamcılık tarafından ele geçirildi; bilgisayarlarla kavramlar yaratabileceğinizi söylüyorlar, “iletişim” için felsefenin bütün bir dilini çalarak, “yaratıcı” olmak ve kavramlar yaratmak” gerektiğini söylüyorlar.

    58:37 hata (17. yy) X yanılsama (18. yy) X aptallıktan kaçınmak (19.yy) ... [bunları toplumsal olaylara bağlayabiliriz, ama aslında problemlerin kuruluşu olarak da görebiliriz] [Felsefede doğru ile yanlışı aramanın -daha çok bir anlam meselesidir-, hakikati aramanın bir faydası yoktur]

    ... tüm aşkınlığı reddeden filozoflar: Spinoza, Nietzsche. Onlar içkinliğin yazarlarıdır.

    [Felix'le aradığımız şey bilinçdışının içkin olan boyutuydu. Psikanaliz tam anlamıyla aşkın kavramlarla, yasa, baba, anne, vb. uğraşırken...]


    “İ”
    [İdée]
    1:10:10

    Yaratmak bir fikre sahip olmaktır. [Her faaliyette vardır bu. Ama binde bir olan bir şeydir, her gün başımıza gelmez.] Felsefede fikir kavramlar biçiminde oluşur. [Yönetmen Minelli'nin yarattığı bütün eserlerde bana sanki kendine şunu soran biri var gibi geliyor: “İnsanların rüya görmesi tam olarak ne anlama gelir?”, sadece Minelli'ye ait olan bir soru: “Bir başkasının rüyasının içine düşmek ne demektir?”]

    Bence sanatçı algılamlar yaratan kişidir. [Neden algılama değil de şu tuhaf algılam kavramını kullanıyoruz?] Tam da algılamların, algılar olmamasından ötürü... Bir edebiyatçı... ne ister? Bence onun istediği; kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımını kurabilmektir. İşte bir algılam tamı tamına budur: kendilerini yaşayanlardan daha uzun yaşayan algıların ve duyumların bir yığışımı. [Tolstoy'un Çehov'un bir ressamın bile tasvir edemeyeceği bazı tasvirler...] Yani duyumsamaların, görsel duyumsamaların, işitsel ve hatta neredeyse tat almaya ilişkin duyumsamaların, ağza giren bir şeyin duyumsanmasının, tüm bunların karmaşık bir ağı... İşte bu karmaşık duyumsamalar ağına, onları yaşayan kişiden radikal bir bağımsızlık kazandırmayı deneyelim... Peki ama bunu yaşayan kişi ölüp gittikten sonra ya da başka bir şey yapmaya geçtiğinde ne olur? Bu duyumsamalar ağı neye dönüşür? [Buna sanat yanıt verir] Bu karmaşık duyumsamalar ağına bir süre ya da bir sonsuzluk vermektir bu, ki artık bu duyumsamalar, biri tarafından yaşanmış şeyler gibi anlaşılmaz, ya da en fazla, romandaki bir karakter, kurgusal bir karakter tarafından yaşanmış şeyler olarak anlaşılır. Kurgusalı meydana getiren şey tam da budur. [Bir ressamsa algılamlara tutarlılık verir] Ressam algılamı algının içinden çekip çıkarır.

    Duygulam [affect]... Tabii ki duygulamsız algılamlar yoktur, ama duygulamlar şuna benzemez.. Algılamı, duyumların ve algıların onları yaşayanlardan bağımsızlaşan bir yığışımı olarak tanımlamaya çalışmıştım. Duygulamlar ise bence oluşlardır, kendilerini yaşayanlardan taşan oluşlar. Kendilerini yaşayanların kuvvetini aşan oluşlar. İşte duygulam budur. Hatta neredeyse şöyle diyebilirim, müzik duygulamın büyük yaratıcısı değil midir?

    Spinoza, Nietzsche “görmemizi” sağlar. Onlar ayrıca önümüze olağanüstü duygulamlar yağdırırlar. ... müzik bazen renklerin “görünmesine” neden olur.

    “J”
    [Neşe]
    1:25:05

    Neşe ve keder...

    Bir eyleme gücünü doldurmaktan ibaret olan her şeyin neşe olduğunu söylemektir bu aslında. Onu doldurduğunuzda, eyleme güçlerinizden birini gerçekleştirdiğinizde neşe duyarsınız. ... Fakat 1güç” sözcüğü ikirciklidir. Keder, doğru ya da yanlış, muktedir olduğuma inandığım bir eyleme gücünden koparıldığımda ortaya çıkar. Bunu yapabilirdim, ama koşullar izin vermedi veya yasaklandı vesaire...

    1:41:38


    “K”
    “Kant”
    1:44:55

    Pek çok dönüm noktasına baktığımızda Kant’ı görürüz. Kant, bir şeyi başlatır, o zamana kadar felsefede hiç ileri sürülmemiş bir şeyi ve sonra onu sınırlarına kadar zorlar. … Kant’tan önce, 18.yy’da soruşturmacı olarak sunulan yeni bir filozof tipi vardır, soruşturma, insanın anlama yetisinin soruşturulması, şunun soruşturulması, bunun soruşturulması. [Bu eğilimin son temsilcisi Leibniz] … Kant’ın icat etmiş olduğu kavramlar arasında, … aklın mahkemesi kavramının eleştirel yönteminden ayrılamayacağını düşünüyorum. … Artık Tanrı’ya ihtiyacı olmayan bir yargı sistemi, … akla dayanan bir yargı sistemi. [Beni yazarlarda etkileyen şey belli bir probleme yakınlıklarıdır.] … bu yakınlık nasıl bir şeydir? Belli bir problem kişinin kaderi olabilir [Çünkü bu öylesine ilgilenilmiş bir problem değildir]. Kendime gelince, yargı sisteminden kurtulmaya ve onun yerine başka bir şeyi geçirmeye yarayacak araçları arayıp bulmayı hedefleyen kavramlarla ilişkili olduğumu hissediyorum. … yargı sisteminin işini bitirmek… [Spinoza, Nietzsche, D.H.Lawrence, Artaud, vb].

    Kant’a kadar zaman hareketten türetiliyordu, harekete göre ikincildi. Hareketin sayısı ya da ölçüsü olduğu düşünülüyordu. Kant bir kavram yaratır, çünkü tabiiyet ilişkisini tersine çevirir. Kant’la birlikte, artık hareket zamana bağlı hale gelir. Bir anda zamanın doğası değişir, döngüsel olmaktan çıkar. Çünkü zaman harekete tabi olduğunda, … nihayetinde en büyük hareket periyodik olan harekettir, gök cisimlerinin periyodik hareketidir, dolayısıyla hareket döngüseldir. Tersine zaman hareketten kurtarıldığında ve hareket zamana bağlı hale geldiğinde ise, zaman düz bir çizgi haline gelir. … Borges döngüsel bir labirentten daha korkunç olabilecek tek şeyin, düz çizgi şeklindeki bir labirent olduğunu söyler. Bu harikuladedir, ama zamanı menteşesinden çıkaran aslen Kant’tır. [Ve hayatının sonuna doğru Kant son kitabını yazar: “Yargı Gücünün Eleştirisi”]. Kant, yetilerin [anlama yetisi, imgelem, bilgi, ahlak] birbirleriyle düzensiz ilişkileri olması gerektiği, birbiriyle çarpıştığı ve sonra yeniden uyumlulaştığı düşüncesine varır. Ama ne olursa olsun yetilerin bir savaşı vardır ve burada artık hiçbir standart yoktur, bunlar artık bir mahkemeye tabi değildirler. Yetilerin uyumsuzluğa girdiği, uyumsuz uyumlara girdiği Yüce kavramını atar ortaya. [uyumsuz uyumlar, düz çizgide başka bir şey olmayan labirent…] Demek istediğim, tüm bir modern felsefe bu noktadan akmaya başlar, artık harekete bağlı olan zaman değildir, tersine hareket zamana bağlıdır. … Ayrıca yetilerin uyumsuz uyumuyla birlikte Yüce kavramının bütünü, bütün bunlar beni muazzam derecede etkilemiştir. Bunun üstüne bina edilen tüm o diğer şeylerse beni ilgilendirmiyor, ama bunu yargılamıyorum, işini bitirmek istediğim şey zaten yargı sistemi, ama bunu da yargılama pozisyonuna geçmeden yapmak.
    [alışkanlık kelimenin tam manasıyla temaşa etmek demektir… Kan o yürüyüşlerinde neyi temaşa etmekteydi, asıl bunun üzerinde durmak gerekir.]

    “L”
    “Littérature” [Edebiyat]
    1:58:24

    Kavram işlevini yerine getirirken aynı sırada şeyleri görmemizi sağlar, yani algılamlara bağlanmış haldedir ve aniden bu algılamların bir romanda belirdiğini görürsünüz. Bunlar, algılamlardan kavramlara akan algısal iletişimlerdir. Üstelik burada da, hem felsefe hem edebiyat için geçerli olan üslupla ilgili problemler söz konusudur.

    2.2

    “M”
    “Maladie” [Hastalık]
    8:03

    Dünyada insanların iyi yaşamayı sevmek [bon vivant] dedikleri şeyden daha sefil bir şey düşünemiyorum, bu sefillik. Tersine, büyük yaşayanlar [grands vivants] çok zayıf bünyeli insanlardır. … Hastalık bir tür yaşam görüşünü veya kavrayışını keskinleştirir.

    20:16
  • 1026 syf.
    ·Puan vermedi
    TOLKİEN VE TANRISAL YAZARLIK
    Kimi insanlar yazarak var olurlar. Satır satır dökülürler kağıtlara ve oradan da dosdoğru zihinlere... Birkaç voltluk bir elektrik sinyalinden ibaret fikirleri kıvılcımlar eşliğinde insandan insana sıçrar; işte yazarlar da o sinyaller aracılığıyla yaşama tutunurlar. Çoğu yazar için, kök saldığı zihinlerde var olmak, upuzun dehlizlere uzanan sonsuz bir seyrüsefere çıkmak, genişlemek, enginleşmek ve daha da çok var olmak… Bu kadarı yeter. Sahi bir yazar daha ne ister? Büyüyen ve etrafındaki her şeyi içine alan bir balon gibi şişmek, şişmek ve şişmek… Şiştikçe ihmal edilemez boyutlara ulaşmak. Abideleşmek ve göz alıcı ebatlara erişmek işte yazarın istediği budur.
    Tolkien hariç! O başka bir şey ister. Haykırır bunu ! Gizli bir arzu da değildir öyle. Okurlarını aldatmaz. Amacını saklamaz ve bundan hiç utanmaz. Tolkien Tanrı olmak ister! Zihinlerde var olmak, akıp giden zamana pençesini takmak, kalıcı olmak, fikirlerini aktarmak…Evet bunlar güzel şeyler ancak yetmez, yetemez. Daha fazlası gerekli çok daha fazlası! Tanrılaşmak ve hükmederek boyunduruk altına almak.
    Doğup, yaşayıp sonunda da usulca ölerek çekileceği bir sahneden ibaret değildir hayat. Tolkien bunu kabullenemez. Kendi gerçekliğini kurgular ve oranın tanrısı olur. Amacı sadece bundan ibarettir. Tanrısal haşmetiyle bizi etkilemek ve dudağımızı uçuklatmak ister. Her şeyi bildiğine her şeye gücünün yettiğine bizi inandırır. Ucuz bir taklitten ibaret değildir. Özgün ve yaşayan bir tanrıdır o. Bambaşka bir evren kurgulamıştır. Kendi fizik kurallarına sahip, bugünkü dünyadan tamamen farklı bir dünya. Semavi dinlerden esinlendiği belki doğru kim bilir ancak ne önemi var, sahi yaratılmış hangi tanrı bir diğerinden esinlenerek yaratılmadı ki?
    Tolkien’e sadece yazar diyebilir miyiz? Elbette Aragorn, Frodo, Gandalf ve daha onlarca karakter son derece canlı, iç çatışmaları olan, dokunabileceğiniz, özdeşleşebileceğiniz gerçeklikte kuvvetli karakterlerdir. Betimleme gücü de oldukça yüksektir. Orta Dünyayı ağaç kovuğundan tutun da dere yataklarına, kasvetli sivri dağlara ve uçsuz bucaksız platolara değin olağanüstü bir detaylılıkla ortaya serer.Hepsi doğru hiçbirisine itirazım yok ancak yetmez, bununla kalmaz. Başka şeyler, daha sihirli şeyler var onu yazarlığın ötesine geçiren. Nedir bu peki? Dile yatkınlığı sayesinde geliştirdiği Elf dilini ve alfabesini romanlarında kullanması mı? Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit serilerinin Silmarillon kitabını da dahil ederek kusursuz bir tutarlılık içerisinde birbiriyle örtüşüyor oluşu mu? Hayır hiçbirisi değil…
    Onu farklı kılan simülasyon kurgulaması ve eserlerinin yeniden yazılabilir oluşudur. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit serilerini okuyan herhangi birisi rahatlıkla kendisi de bu dünyada geçen bir roman kaleme alabilir. Orta Dünya’nın sınırları, tarihi dokusu, mimarisi, siyasi olayları bellidir. Orta Dünya halen yaşayan bir dünyadır. Dönüşür, nefes alır ve kendi varlığını başka bir şeye ihtiyaç duymadan devam ettirebilen bir yaşam enerjisine sahiptir.
    Kanaviçe işler gibi işler. İnce ince ve sabırla… Vitrinlik bir eşya değildir öyle ürettikleri, işlevsiz ve sadece estetik değer taşıyan. Kullanıla kullanıla sırtta paralanacak bir hırkaya benzer yazdıkları. Yıllandıkça değerlenir, yaşanmışlıklarla dövüldükçe kuvvetlenir. İlkin titrek ve flu bir ateştir. Yaklaştıkça büyür ve ısıtır. İçine dalarsan kaybolacağın bir yangındır. Tehlikelidir de aslında. Kara delik gibi çekebilir ve gerçeklikle tüm bağlarını kopartabilir. Orta Dünya’da yaşamaya başlayan birisine dönebilirsin. Kendisinin amacı da tam budur zaten. Tanrısı olduğu Orta Dünya’ya sizi çekmek ve orada hapsetmek. Zihninin hangisinin kapısının nereye açıldığı meçhul koridorlarında dolaşmaktan bitap düşmenizi bekler. Sonsuz bir gezintiye çıkmanızı ve geri dönmemecesine orada kalmanızı ister.
    Bilim insanlarının son dönemde sorduğu en önemli sorulardan birisine bu çizgide yanıt aramak gerekir. Bir simülasyonda mı yaşıyoruz? Neden birileri, uzay-zamanın belli bir bölümünde, işleri Tolkien’den daha ileri götürmüş ve bizi kendi sanal dünyasının kuklası yapmış olmasın ki. Delice ama mümkün. Tıpkı Tolkien’in denediği gibi. Çılgınca ve de dahiyane…
    Tolkien eğer bir bilgisayar programcısı olsaydı ve teknolojik imkanları var olsaydı. Gerçekten Orta Dünya gibi bir dünyayı yaratmış olabilirdi. Eleştiri sınırlarının çok ötesinde, yazar olarak nitelemenin yetersiz kalacağı insanüstü bir varlık olan Tolkien Simülasyon teknolojilerinin atası sayılabilir. Bir gün insanlık yıldızlara diz çöktürecek kudrete ulaşırsa rahatlıkla Tolkien’in kurguladığı dünyayı reel anlamda yaratabilir. O yaratıklar da tıpkı Tolkien’in kurgu evreninde olduğu gibi acılar çekip, savaşlar verebilirler. Hırsla gözleri dönebilir ve kendilerini tanıyamayacak noktaya gelebilirler. Kanlarıyla canlarıyla düpedüz gerçek karakterlere dönüşebilirler. Bir yıldız dolusu enerjiyle bunu başarabiliriz.
    Yıldızlara hükmettiğimiz gün gelecek ve Galaktik bir uygarlık olacağız. Birkaç milyon yıl meselesi sadece. Ve insanlık Orta Dünya’yı gerçekten yaratacak. Kim bilir belki de Tolkien’in kafasında dolaşıyor gibi olacağız. Onun gözünden bakabilecek ve onu anlayabileceğiz. Milyonlarca yıl sonra doğacaklar ne kadar şanslılar! Mor bulutlara dokunacaklar ve Hüküm Dağını gerçekten görecekler. Mordor’un zebani yaratıklarından kaçacak Shire’de dev yürekli minik insanların koca ve kıllı ayakları altında ezdiği cennet köşesinde gezip tozacaklar.
    Biz ise onlara ilham veren adamı tanıdığımız için ne kadar şanslıyız. Tolkien ölümsüz olacak ve onun dünyası son insan bilinci kapanana dek var olacak. Gelecek bugün onunla doğdu ve ondan sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.
    Kafamıza şüphe tohumları serptiği için Tolkien’e insanlık olarak ne kadar teşekkür etsek azdır. Bizi gerçekliğimizden şüpheye düşüren adam. Soyunduğun bu rol bize bir gün çağ atlatacak. Senden ilham alan bilim insanları yapacak bunu. Senin hayalini yaratacaklar.Bunu biliyor ve hissediyorum. Tarih ikiye ayrılacak! Tolkien’den önce ve de Tolkien’den sonra diye…
  • Kendimi, yaşarken hiç olmadığım kadar, canlı ve rahat hissediyorum. Üzerimden bütün yük kalkmış, Isaac Newton’un keşfettiği Yerçekimi Kanunu sanki hiç olmamış gibi. Biraz sonra bedenim cenaze aracına bindirilip camiye götürülecek ve benim de hayattayken asla göremeyeceğim insan davranışlarını yakından izleme şansım olacak. Evet, şu an cenaze aracına aktartılışımı seyrediyorum. Tabutu fırına lahmacun verir gibi verdiler. Adamlar bu işi yapa yapa duygularını kaybetmiş tabii, kınamıyorum. Ben de arkalarından uçarak (süzülerek de diyebilirsiniz aslında) aracı takip edeceğim. Hava sıcaklığı 34 santigrat derece, nem oranı %74, az bulutlu ve hafif rüzgârlı olarak uçmaya son derece elverişli bir hava var. İşte kısa süren bir yolculuktan sonra camiye vardık. Nasıl göz açıp kapayıncaya kadar geçti değil mi? Her şey sanki ışık hızında hareket ediyor. Saniyedeki hızım 300.000 km/s değil tabii. Aslında hızımı kestiremiyorum da. Belki daha az, belki daha çok. Gerçi bunun artık bir önemi yok.

    Musalla taşına indirilişimi izliyorum şu an. Yavaş bırakın da devrilmeyeyim sağa sola. Hah, aferin. Güzel bir iniş gerçekleştirdik. Emeği geçen herkesin eline sağlık. Şimdi şu yaşlı çınar ağacının arkasına mevzi alayım ve yaşanacak olanları seyredeyim. Seyrederken de size canlı yayınla (bir ölüden beklenmeyecek bir laf belki ama canlı yayın gibi olacak sonuçta) olanları aktarayım.

    En başta ailem. Karım ve iki çocuğum. Nasıl da ağlıyorlar. Kıyamam… Diyeceğimi sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu kadın ben yaşarken beni sevmezdi ki! Şimdi niye ağlıyor? Tamam, 25 sene önce evlenirken, birbirimizi sevmiştik, en azından öyle sanmıştık. Ama evliliğimizin son 10 yılı açık oturum programlarına dönmüştü. Herkesin konuştuğu ama kimsenin kimseyi dinlemediği ve saygı duymadığı programlardan biri gibiydi. Çocuklarım… Varsa sizinkileri de Allah bağışlasın. Benimkiler adam olamadı. Ne yaptıysam okutamadım. Babalarının parasına, çalışmasına güvendiler. Sanki benim soyadım Sabancı veya Koç’muş gibi. Liseyi ittire kaktıra bitirdiler. Üniversiteye gittiler sözde. Sorsan ikisi de çok akıllı, süper zekâ ama fırsat verilmedi! Ulan, sizin babanız benim. Benim zekâm normal, siz nasıl süper zekâ olabilirsiniz? Neyin fırsatı verilecek size? Biri bütün gün bilgisayar başında, bilgisayar başında dediysem dünyayı kurtarmıyor, oyun oynuyor teres, zaten oyundan başka bir bok bilmez. Öteki desen, nargile kafelerde köz isteyen dar paçalı tiplerle kanka… Bak bak, o tiplerden iki tane de arkadaşı gelmiş, buram buram elmalı nargile kokuyor cami avlusu. Onlara ne oluyorsa, onlar da ağlamaklı gibi. Ben olsam ben de ağlarım, gitti tabii ikisinin de nargile ısmarlayan arkadaşı finanse eden adam! Kamu spotu çekseler, bunları oynatsalar, herkes nargileden soğur. Ben de bu fikirle giderayak son reklam filmimi de aklımda çekmiş oldum. Bu arada kendimi tanıtmayı unuttum, adımı söyleme gereği duymuyorum cenaze ilanları sayfasında adımı okursunuz nasılsa bugün yarın, mesleğimi söyleyeyim sadece, ben bir reklamcıyım. Televizyonlarda ayıla bayıla izlediğiniz (belki o kadar da ayılıp bayılmıyor olabilirsiniz, kabul) reklamları yapan adamlardan biriyim ben. Evet, karım ve çocuklarım Lacoste virali gibi gözyaşları döke dursun, biz de diğer insanlara bakalım ne yapıyorlar.

    Bakın, bakın! Şu sol köşeye bakın! Liseden arkadaşlarım gelmiş. Sahi adı neydi bunların? Nereden duyup geldiler? Onlar da ağlıyorlar. Ama neden ağladıklarını biliyorum ben, korkudan! Ölüm korkusundan! Kendi ölümlerinin korkusundan! Ağlayın lan, ağlayın. Sıra size geliyor çünkü yakında. Ne de olsa yaşıtız. Birkaç seneye sizi de şöyle manzaralı bir yere alıverirler mezarlıkta.

    Onların arkasında da üniversiteden arkadaşlarım var. Gele gele 3 kişi gelmiş. Siyah gözlükler gözlerinde, matemdeyiz üzüntülüyüz ayakları yapıyorlar. Hepsi gösteriş peşinde yine. Birazdan Instagram’dan fotoğraf atarlar. #cenazedeyiz #acikaybimiz diye de etiket koyarlar. Siz de onu yapın, gece gelip rüyanıza girmeyen ne olsun!

    Sıkıldım biraz da diğer tarafa bakayım. Ooo, milyarder, para babası, koskoca ajans sahibi, büyük patron da gelmiş. Gitti tabii üç otuz paraya çalıştırdığın adamın, ağlarsın. Yerime kimi koyacaksın acaba? Şu arkandaki yalaka salağı mı? Bu adam reklamcılığın R’sinden anlamıyor be kardeşim. İki günde batar koskoca ajans. O yalaka da ağlıyor, patron da. Hadi patron neyse, yıllardır yanında çalışıyorum adamın, gözlerinin dolması normal de, bu yalaka beni ajansta da sevmezdi ki! Bak bak, nasıl da tane tane döküyor numaracı herif! Ailem bu kadar ağlamıyor. Bu herif timsahlıkta onları da geçti. Çığır açtı adeta.

    Birkaç da uzaktan akraba gelmiş. Akbaba gibi dolaşıp duruyorlar etrafımda. Dolaşın, dolaşın, sizin de rüyanıza girip dolaşım sisteminizi ben bozacağım. Bunlar da ağlıyorlar. Ağlama ekibi tutsam bu kadar berbat oyunculuk sergileyemezlerdi. Hele şu uzaktan akraba olduğu halde aile içinde hala diye hitap edilen kadın. Mendili biraz daha bastır gözlerine, ha gayret, birkaç damla daha çıkacak gözyaşı.

    O ne o okunan, öğlen ezanı mı? Bunlar da bir an önce beni yok etmek istiyorlar ortadan herhalde. Ne aceleniz vardı? İkindiye yetişirdik ne güzel. Yok, illa öğlen namazına müteakip olsunmuş. Neyse bu işte kimin parmağı varsa, gece onun da rüyasına girmek farz oldu artık. Nasıl olsa kimin başının altından çıktığını bulurum ben. Ezan da bitti bu arada. Abdest aldınız mı ey cemaat? Cünüp-cenabet gelmeseydiniz Allah’ın evine.

    Öğlen namazı da bitti. Buyurun cenaze namazına beyler! Safları sıklaştıralım! Hah, hoca da geldi. Nasıl bilirdiniz, haklarınızı helal ediyor musunuz sorusunu da sordu. Hepsi de iyi bilirdik, helal olsun dedi. Çok duygulandım. Sağ olun, var olun. Şaka şaka, hiç duygulanmadım. Zaten kim kötü bilirdik diyor, haram ediyor ki hakkını böyle durumlarda. Herkeste bir uhrevi tavırlar. Sanki günde 5 vakit namazını kılıyor gibi hepsi bak bak hareketlere bak. Cami takkesi takan bile var, yuh artık. İşte en sevdiğim kısım, cenaze namazı! Bak bak patronun yalakasına bak. Yalaka sola döneceğine sağa döndü, hop bizim uzaktan akrabayla burun buruna geldi. Rezil herif, önce cenaze namazı kılmayı öğren. Altı üstü hocanın yaptıklarını tekrar edeceksin. Onu bile beceremiyorsa bu, ajansı batırır gerçekten iki günde.

    Dua okuyanlara bakıyorum şimdi. Bak bak 3 saniyede okuyup, elini yüzüne sürenler var. Adını sorsan üç saniyede cevap veremeyecek adamlar, duayı bitiriyor. Sanki hızlı okuma yarışması var. Neyse hoca namazı da bitirdi, şimdi bir omuz verin de beyler, ebedi istirahatgâhımıza gidelim. Yavaş taşıyın beyler, sarsmayın. Yamuk taşımayın, tabut bir tarafa doğru yamuk giderse ölünün arkasından birisi daha gider derler. Düzgün taşıyın, ağırlık merkezini öne vermeyin tepetaklak gideceğiz şimdi. Hah neyse şu yerelmasından hallice akraba omuz vermekten vazgeçti de dengemizi bulduk.

    Şimdi tekrar cenaze arabasındayım. Kefenin de cebi yok ki! Hâlbuki tabutun içinden, şoföre şuradan bir kişi alır mısınız diye 10 lira uzatsam amma komedi olurdu. Neyse mezarlığa geliyoruz. Umarım havadar bir yerdedir mezar yerim. Şöyle gelen giden dua ederken efil efil esse de, insanlar yazın bu sıcağında mezarımı ziyaret ederken duanın içine beddua karıştırmasa bari. Bakayım, eh fena değil, güzel yer düşmüş. Yavaş yavaş indirin şimdi beni aşağı, tahtaları düzgün koyun ha, göçmesin. Bravo güzel tahta seçmişler. Sidikli meşe değil. Çıralı çam gibi duruyor. Haydi beyler son bir gayret, asılın küreklere, herkes iki-üç kürek atsın. Yere bırakın kürekleri, elden almayın. Hızlı hızlı hareket edin. Evet. Nihayet son kürek toprakları da işçiler attı. Hadi bana Allah rahmet eylesin!
  • 184 syf.
    ·2 günde·7/10
    Tüm alıntılar
    Sıkıntı,
    üzüntü ve vicdan azabından bütün gece
    uyuyamadım. Hâlbuki vicdan azabının ruhu
    rahatlattığını söylerler.

    Nasıl oldu bilmem ama
    gururum mutsuzluğuma karıştı.


    Bugüne dek kaderimde tanışmamız yazılı
    olan insanların en garibi, en görülmemişi ve en
    acınacak hâlde olanı hakkında bir şeyler
    söyleyeceğim şimdi. Onun hakkında şu anda
    konuşmamın sebebi, o ana kadar pek dikkatimi
    çekmemiş olmasıdır. Oysa şimdi Pokrovski’yi
    ilgilendiren her şey, birden özel ilgimi çekmeye
    başladı.


    Taşıdığı tek insanca duygu
    oğluna olan sınırsız sevgisiydi


    Acaba yazı mı yazıyordu yoksa
    düşünüyor muydu?

    Ben aptalın biriydim, hiçbir şeyden
    haberim yoktu. Tek kitap bile okumamıştım ama
    o bilgiliydi. O anda kitapların ağırlığıyla
    yamulmuş raϐlara kıskançlıkla baktım. Hayal
    kırıklığı, ümitsizlik ve öϐke duyuyordum. Bütün
    kitaplarını tek tek ve mümkün olduğunca çabuk
    okuma hevesine kapıldım. Bilmem, belki de onun
    bildiği her şeyi öğrenirsem, onun arkadaşlığına
    daha çok layık olurum diye düşündüm. Hemen
    ilk rafa koştum ve elime geçen ilk tozlu cildi hiç
    tereddüt etmeden alıverdim. Korku ve
    heyecandan titreyerek kıpkırmızı bir hâlde
    çalıntı kitabı odama götürdüm. Annem yattıktan
    sonra kandilin ışığında gece boyunca okumayı
    kafama koydum.

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!”

    “Bittim ben!
    Sonum geldi!” diye düşündüm. “Hapı yuttum,
    belaya çattım! On yaşında bir çocuk gibi aptalca
    bir yaramazlık yaptım. Aptal, küçük bir kızım
    ben! Tam bir budalayım!


    “Böyle aptalca şeyler yapmaktan utanmıyor
    musunuz? Adam olmayacak mısınız?”

    “Ne zaman
    kendinizi kontrol edip değişiklik olsun diye akıllı
    uslu davranmayı öğreneceksiniz? Size bakan da
    artık bir çocuk olmadığınızı, on beş yaşında
    kocaman bir kız olduğunuzu sanır!


    Acı çekiyordum.


    Şiddetli bir acı kalbimi sıkıştırdı...
    Sandalyeden fırladım, içimdeki ezici sıkıntıyla
    çığlığı bastım. Tam o anda kapı açıldı ve
    Pokrovski içeri girdi.


    Hatırladığım tek şey, kendime geldiğim
    zaman kollarında olduğumdu. Beni sandalyeye
    oturttu, bana bir bardak su verdi ve soru
    yağmuruna tuttu. Ne yanıt verdiğimi
    hatırlayamıyorum.

    “Kendi başınıza oturmak can sıkıcı olur,”
    dedi. “Alın size bir kitap getirdim. Okursanız
    sıkılmazsınız.”


    . O anı bütün kalbimle beklediğim
    hatta bütün gün hayalini kurup sorularını ve
    yanıtlarımı hazırladığım hâlde yine de utangaç,
    sıkılgan ve kendimden rahatsız olmuştum,


    Okumak, bazı şeyler öğrenmek istediğimi, küçük
    bir kız olarak görülmenin beni rahatsız ettiğini
    anlattım...


    Garip bir ruh hâli içinde olduğumu
    tekrar söyleyeyim. Kalbim hassaslaşmıştı,
    gözlerimden yaş geldi. Ondan hiçbir şey
    saklayamadım. Her şeyi, her şeyi anlattım.
    Onunla arkadaş olmak, sevgi içinde yaşamak, onu
    avutmak istediğimi söyledim. Bana utanmış,
    hayret etmiş biçimde baktı, hiç sesini çıkarmadı.


    Pokrovski ellerimi
    tutuyor, öpüyor, göğsüne bastırıyordu.


    Kalbim
    ısındı!.. Duygularımı ondan saklamaya
    kalkışmadım.

    Hem hüzünlü hem neşeli günlerdi.
    Şimdi de hem hüzün hem de neşeyle
    hatırlıyorum. Acı tatlı anılar hep üzüntü
    kaynağıdır,

    Kalbim ağırlaştıkça, içim
    sıkıldıkça, hüzünlendiğimde, tıpkı sıcak bir
    günün ardından gelen nemli bir gecede çiy
    tanelerinin, güneşte kavrulan zavallı, solmuş
    çiçeği tazeleyip canlandırması gibi anılar da kalbi
    canlandırır ve tazeler.


    Yeni düşünceler, yeni
    izlenimler, coşkulu bir hızla kalbime aktı. Bu yeni
    duygu ne kadar heyecanlı, karmakarışık ve
    büyük bir çaba gerektiriyorsa, o kadar da
    çekiciydi; ruhumu tatlı tatlı titretiyordu. Ansızın
    kalbime hücum ettiler. Garip bir karmaşa tüm
    bedenimi rahatsız etti. Ama bu çılgın saldırı
    benim dengemi bozamadı. Kendimi hayallere
    kaptırdım, bu da benim kurtarıcım oldu.

    Onu hemen benim kitapçıma doğru çektim.
    “İşte,” dedim, “bu on bir kitap sadece otuz iki
    buçuk ruble ediyor. Benim otuz rublem var, eğer
    iki buçuk ruble de siz eklerseniz o zaman bunları
    alıp oğlunuza beraber hediye ederiz.”

    “Hepsini mi? Yani bütün kitapları mı?”
    “Evet, bütün kitapları.”
    “Kendi adıma mı?”
    “Evet, kendi adınıza.”
    “Sadece kendi adıma? Yani yalnız ben
    almışım gibi?”
    “Evet, evet, sadece kendi adınıza...”

    Çok garipti, ağlayamıyordum
    ama içim parçalanıyordu.


    Son bir kez
    aydınlığı, dünyayı ve güneşi görmek
    arzusundaydı.


    annemin kucağına
    atıldım. Onu bütün gücümle kollarımda sıktım,
    öptüm ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım.
    Sanki son kalan dostumu da ölüme teslim
    etmemek için sıkı sıkı sarılıyordum. Ama ölüm,
    zavallı annemin de üzerinde dolaşıyordu...



    ***
    Dünkü adalar gezimiz için size nasıl
    minnettarım Makar Alekseyeviç! Ne güzeldi, taze
    ve yemyeşil! Yeşil doğayı görmeyeli çok uzun
    zaman olmuştu. Hastayken öleceğimi, ölümümün
    çok yakın olduğunu düşünüp duruyordum. Şimdi
    dün yaşadıklarımın benim için ne demek
    olduğunu bir düşünsenize!




    Gökyüzü de soluk ve bulutsuzdu, güneş
    batıyordu.

    Kalbim parçalandı, gözyaşlarımı
    tutamadım. Ama bütün bunları size neden. yazıyorum ki?



    Bunlar başkalarına kolay kolay
    anlatılabilecek şeyler değil, insan kendisi bile zor
    anlıyor. Ama belki siz beni anlarsınız. Aynı anda
    hem hüzün hem kahkaha! Siz ne kadar iyi bir
    insansınız Makar Alekseyeviç!



    Dün neler
    hissettiğimi anlamak için gözlerimin içine
    baktınız ve coşkumu görüp memnun oldunuz.
    Her çalıda, ağaçta, su birikintisinde şöyle bir
    durup güzellikleri gösteriyor ve sanki bunlar
    benim diyordunuz. Bunlar da sizin çok iyi bir
    kalbiniz olduğunu gösterir Makar Alekseyeviç.
    İşte sizi bu yüzden seviyorum.




    Beni unutmayın, sık sık uğrayın.
    V. D.


    Varvara Alekseyevna!
    Benim küçük güvercinim; ben dünkü
    gezimizi şiirsel bir anlatımla sergilemenizi
    beklerken, siz tek bir sayfada geçiştiriverdiniz.
    Küçücük mektubunuzda bile her şeyi ne güzel
    anlatmışsınız.

    Bana kinsiz,
    insanları incitmeyen, Tanrı’nın doğada ortaya
    koyduğu güzelliklerin değerini bilen iyi bir adam
    olduğumu söylüyorsunuz ve bana bir sürü övgü
    yağdırıyorsunuz. Bütün bunlar doğru. Her şey
    doğru.

    Ben cahil ve aptal bir insan olabilirim ama kalbim
    herkesin kalbi gibidir.

    Kötü niyetlinin biri bana
    neler etti biliyor musunuz Varenka? Bana
    yaptıklarını anlatmak bile utanç verici. Şimdi siz,
    ‘neden yaptı?’ diye sorabilirsiniz. Uysal bir insan
    olduğum için. Sakin ve iyi niyetli olduğum için!


    Ben her şeye alışabilirim, çünkü uysal
    bir adamım, küçük bir adamım. Ama bütün
    bunların sebebi ne diye soruyorum? Kime ne
    yaptım? Kimin rütbesini çaldım? Kimseyi
    üstlerine ispiyon ettim mi? Hak etmediğim
    ikramiyeye el uzattım mı? Yalan uydurdum mu?
    Bunları yapabileceğimi düşünmek bile
    haksızlıktır. Neden böyle bir şey yapayım ki?
    Bana bir baksanıza. Kalleşliğe ve hırsa eğilimli
    biri gibi görünüyor muyum?


    Siz beni yine de
    değerli biri olarak görüyorsunuz hayatım. Siz
    onların hepsinden çok daha yüce bir insansınız.

    En büyük vatandaşlık erdemi nedir?

    Öyleyse geçimimi böyle kazanmamın nesi kötü?
    Bu iş günah mı? “Sadece evrak kopya eder,”
    diyorlar. “Şu kâğıt faresi adam kopyacılıkla para
    kazanıyor,” diyorlar. İyi de bunun utanılacak nesi
    var?

    Hoşça kalın benim
    sevgilim, küçük güvercinim, tek tesellim! Söz
    veriyorum sizi görmeye geleceğim. Sakın
    sıkılmayın, size kitap getireceğim. Şimdilik hoşça
    kalın Varenka.
    İyiliksever dostunuz,
    MAKAR DEVUŞKİN


    Sayın Makar Alekseyeviç!
    Size çok acele yazıyorum, çünkü hemen
    bitirmem gereken bir işim var. Bakın size ne
    söyleyeceğim. Çok avantajlı bir alışveriş
    yapmanız mümkün. Fedora bir erkek arkadaşının
    yenisi kadar iyi bir üniforma, çamaşır, yelek ve
    şapka sattığını söyledi, hem de çok ucuza. Neden
    siz almıyorsunuz? O kadar da parasız değilsiniz.
    Biraz paranız var, kendiniz söylemiştiniz. Artık
    cimriliği bir tarafa bırakın lütfen! Bunlar gerekli
    şeyler. Kendinize bir bakın, yırtık pırtık giysilerle
    dolaşıyorsunuz. Ayıp ediyorsunuz! Her tarafı
    yamalı. Hiç yeni bir şeyiniz yok. Olduğunu
    söyleseniz de ben olmadığından eminim. Lütfen
    söylediğimi yapın, bu giysileri alın. Bunu benim
    için yapın. Eğer beni seviyorsanız alın onları.

    Ah Makar Alekseyeviç kendinizi
    harap ediyorsunuz. Benim için harcadıklarınız
    hiç de küçümsenecek bir miktar değil. Korkunç
    bir para! Benim bunlara ihtiyacım yok. Nasıl da
    müsrifsiniz. Bunların hepsi gereksiz. Beni
    sevdiğinizi biliyorum. Buna inanıyorum. Onun
    için de bana bunu hediyelerinizle kanıtlamanıza
    gerek yok. Üstelik ne kadar pahalı olduklarını
    bildiğim için bana acı veriyor. Size son kez
    söylüyorum, vazgeçin artık, duyuyor musunuz?
    Sizden rica ediyorum, yalvarıyorum.

    Artık benden daha ne istiyorlar? Fedora bunların
    dedikodu olduğunu, beni artık rahat
    bırakacaklarını söylüyor! Umarım öyledir!
    V. D


    Benim güvercinim!

    Sizin
    varlığınız bile yetiyor. Ben hiç böyle bir şey
    yaşamamıştım. Artık iyice hayata karıştım.
    Öncelikle artık iki kat daha güçlü yaşıyorum
    çünkü siz benim çok yakınımdasınız ve beni çok
    mutlu ediyorsunuz.

    Çocukların düşünceli olmalarına hiç
    dayanamam Varenka, bunu görmek bile çok
    üzücü!

    Yerde paçavralardan yapılmış bir bebek
    duruyordu. Onunla oynamıyordu. Parmağını
    ağzına sokmuş hiç kıpırdamadan dikiliyordu
    orada. Ev sahibi ona şeker verdi, şekeri aldı ama
    yemedi. Ne hüzünlü değil mi Varenka?
    Makar DEVUŞKİN

    Sevgili Makar Alekseyeviç!
    Kitabınızı geri gönderiyorum. Hiçbir işe
    yaramaz bir şey! Boşu boşuna göz yormak! Böyle
    bir hazineyi nereden kazıp çıkardınız? Şaka bir
    yana Makar Alekseyeviç siz gerçekten böyle
    kitaplardan hoşlanıyor musunuz? Yakında bir
    yerlerden kitap gelecek. Eğer isterseniz sizinle
    paylaşırız. Şimdilik hoşça kalın. Hiç yazacak
    zamanım yok gerçekten.
    V. D.


    Ah Varenka edebiyat harika bir şey. Önceki
    gün bu insanlarla beraber olunca bunu daha iyi
    anladım. Çok esrarlı bir şey! İnsanların kalplerini
    güçlendirir, ders verir. Ellerindeki küçücük bir
    kitapta bir sürü şey var. Harika bir kitap!


    “Kontes!” diye bağırdı. “Kontes! Bu
    tutkunun ne kadar korkunç olduğunu, ne delilik
    olduğunu biliyor musunuz?


    Sizi seviyorum, sizi delice, çılgınca
    seviyorum



    Önemsiz şeyler
    bitkin kalbimi tüketen cehennem ateşini
    söndüremez. Zinayida, Zinayida...”


    “Beni sevdiğini söyle Züleyha! Söyle, söyle.
    Hadi söyle!”
    “Seni seviyorum Yermak,” diye fısıldadı
    Züleyha.




    “Şükürler olsun! Çok mutluyum!..
    Gençliğimden beri zavallı ruhumun istediği her
    şeyi verdin bana. Yol gösterici yıldızım, beni
    buralara sen getirdin. Beni Kamenni Poyas’a
    [15]
    sen getirdin. Züleyha’mı bütün dünyaya
    göstereceğim. O vahşi canavarlar beni
    suçlamaya cesaret edemeyecekler!



    Ah şu seven
    ruhumun gizli acılarını bir anlayabilselerdi!


    Tek
    bir damla gözyaşındaki şiiri görebilselerdi!



    Bırak da gözyaşlarını öpeyim, o kutsal yaşı kurutayım...
    O bu dünyaya ait bir kadın değil!”


    “Yermak,” dedi Züleyha, “dünya çok kötü,
    insanlar çok acımasız! Bize rahat vermezler, bizi
    kınarlar sevgili Yermak! Baba yurdunda,
    Sibirya’nın karları içinde yetişmiş zavallı bir kız
    senin soğuk, buz tutmuş, acımasız, boş dünyanda
    ne yapsın? İnsanlar beni anlamazlar, canım!”









    Ama dikkat edin de ağzınızda
    eritin, sakın çiğnemeyin, dişleriniz ağrır. Belki de
    meyveli şekerleri seversiniz. Lütfen bana yazıp
    haber verin. Şimdilik hoşça kalın. Tanrı sizi
    korusun küçük güvercinim. Sonsuza dek sizin en
    sadık dostunuz olan,
    MAKAR DEVUŞKİN

    İnsanın alıştığı yerde
    yaşaması iyidir, zamanının yarısı seϐillikle geçse
    bile iyidir.


    Neden beni hiç görmeye
    gelmiyorsunuz?


    Çok yakında öleceğimi
    düşünüyorum -aslında bundan eminim-. Kimse
    bana cenaze töreni düzenler mi? Tabutumun
    arkasında duran olur mu? Kimse beni özler mi?..

    Neden beni
    şekerlerle besleyip duruyorsunuz? Nereden
    bulursunuz bu parayı bilmem!



    Kalbimden
    geçenleri söyleyebildiğim zaman kendimi daha
    iyi hissediyorum. Hoşça kalın, hoşça kalın
    dostum!
    V. D.

    Artık bu perişanlık yeter! Kendinizden
    utanmalısınız! Yeter artık küçük meleğim. Nasıl
    oluyor da böyle şeyler düşünebiliyorsunuz?
    Hasta falan değilsiniz. En küçük bir hastalığınız
    bile yok. Gayet iyisiniz, biraz soluksunuz ama
    iyisiniz.


    Siz giderseniz ben ne yaparım, benim
    kimim kalır? Hayır, Varenka sevgilim, bu ϐikri
    kafanızdan çıkarın. Bizim neyimiz eksik? Sizi çok
    seviyoruz, siz de bize düşkünsünüz, öyleyse
    böyle sakin sakin yaşamaya devam edelim.



    Sadık dostunuz,
    Makar DEVUŞKİN
    NOT: Kitap için teşekkür ederim. Biz de
    Puşkin okuyacağız. Bu akşam size uğrayacağıma
    söz veriyorum.

    Sizin benim
    yüzümden kendinizi nasıl mahvettiğinizi, son
    kuruşunuzu bile bana harcadığınızı görmediğimi
    mi sanıyorsunuz? Varınızı yoğunuzu satıp beni
    güç durumdan kurtaracağınızı yazıyorsunuz.
    Size inanıyorum dostum. İyi kalpliliğinize
    inanıyorum ama her şey söylendiği gibi kolay değil.

    Sizin gibi iki iyi kalpli insanın perişanlığını
    seyretmekten doğan keder, o kadar. Size küçük
    de olsa nasıl bir yararım dokunabilir? Bana ne
    diye ihtiyacınız olsun? Size ne iyilikte bulundum
    ki?



    Bütün ruhumla size bağlıyım.



    Sizi tüm
    kalbimle seviyorum ama acı kader! Sadece
    sevmekle kalıyorum.


    Sizi seven,
    V. D.

    Saçmalık, saçmalık bunlar Varenka! İnsan
    size bir saniye için arkasını dönse aklınıza kim
    bilir neler gelecek. Hiçbir konuda haklı değilsiniz!
    Hepsi saçmalık!



    Neyimiz eksik küçüğüm, söyleyin bana. Biz
    size düşkünüz, siz de bize. Hepimiz hâlimizden
    memnunuz. İnsan başka ne ister? Yabancıların
    içinde ne yapacaksınız? Bu ne demektir, bilir
    misiniz?..



    Siz olmadan ne yaparız? Benim
    gibi bir yaşlının hâli ne olur?



    Bana büyük bir yararınız var Varenka. Üzerimde
    çok iyi bir etkiniz var. Sizi bir an düşünmekle bile
    neşeleniyorum... Size mektup yazıp içimden
    geçenleri anlatıyorum, sizden de ayrıntılı bir
    yanıt alıyorum. Size giyecek alıyorum, şapka
    alıyorum, bazen siz bana sipariş veriyorsunuz,
    onu yerine getiriyorum... Bana yararınız
    olmadığını nasıl söylersiniz? Bu yaşımda yalnız
    başıma kalsam hâlim ne olurdu? Belki siz bunları
    düşünemezsiniz Varenka ama düşünmelisiniz




    “Ben olmazsam hâli ne olur?” diye kendi
    kendinize sormalısınız.

    Siz
    olmasanız Neva’nın dibini boylardım! Evet,
    Varenka sonum bu olurdu. Siz gidince bana
    yapacak ne kalır? Belli ki bir arabacı beni
    arabaya yükleyip Volkovo’daki mezarlığa
    götürsün, tabutuma da elbisesi çamur içinde,
    yaşlı bir dilenci kadın eşlik etsin, mezarım
    toprakla doldurulsun ve oracıkta yapayalnız
    kalayım istiyorsunuz. Bu haksızlık küçüğüm

    Neler yapmışım ben? Hangi dağ başındaymışım?


    Örneğin beni
    düşünün. Ben aptalım, doğuştan aptalım. Çok
    önemli kitapları okuyamıyorum ama bunu
    okuduğum zaman sanki kendim yazmışım gibi
    hissettim. Sanki kalbimi elime alıp, insanlar
    içindekileri görsün diye içini dışına getirdim ve
    ayrıntısıyla tanımladım. İşte böyle! Öyle sade ki.
    Böyle bir kitabı ben de yazabilirim. Neden ben
    yazmadım? Ben de kitapta anlatılan aynı şeyleri
    hissediyorum.



    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    Her şey olabilir. İşte böyle
    küçüğüm. Ama siz bizi terk etmek istiyorsunuz.
    Benim başıma kötü bir şey gelmesini mi
    istiyorsunuz Varenka? Hem kendinizi hem de
    beni mahvedeceksiniz. Ah sevgilim, Tanrı aşkına
    bu geçici hevesleri küçücük kafanızdan çıkarın
    da bana gereksiz bir acı yaşatmayın. Benim
    küçük kuşum, siz daha olgunlaşmadınız,
    kendinizi kötülüklerden nasıl koruyacak, nasıl
    savunacaksınız? Lütfen Varenka, artık kendinizi
    toplayın. Aptalca ϐikirlere kulak asmayın. Saçma
    öğütlere aldırmayın.

    V. D.
    NOT: Eğer tiyatroya gidecek olursak yeni
    şapkamı ve pelerinimi takacağım. Nasıl
    kaderindeki her şeyi Tanrı yazar. Birinin
    kaderinde general apoleti takmak varken,
    ötekinin düşük dereceli bir memur olmak
    yazgısıdır. Biri emirler yağdırırken öteki de
    verilen emirlere hiç homurdanmadan titreye
    titreye korkuyla boyun eğer. Her şey insanın
    yeteneğine göre olur. Birisinin bir şeye, ötekinin
    de başka bir şeye yeteneği vardır ama bunların
    hepsi de Tanrı vergisidir.

    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.


    2
    Saçlarım ağaracak
    kadar uzun yaşadım, bu süre içinde büyük bir suç
    işlediğimi hatırlamıyorum.

    Kaldırımın kötü
    olduğu yerlerde çizmelerimi korumak için
    parmak uçlarımda yürürsem ne olur sanki?
    Param yoksa ve çay bile alamıyorsam bundan
    söz etmeye ne gerek var? Sanki herkes çay içmek
    zorundaymış gibi! Ben ne yiyorlar diye insanların
    ağzının içine bakıyor muyum?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım?

    Şimdiye kadar
    kimi aşağılamışım? Yo hayatım, benimle
    uğraşmayan insanları neden aşağılayayım?

    Bazen içine düştüğüm durumları
    anlatamamak kaygısıyla herkesten kaçar,
    saklanırım. Bazen yüzümü göstermeye korkarım.
    Kim bilir kötü diller hakkımda neler
    konuşuyordur diye düşünürken bile titrerim.
    Çünkü insanın aleyhine sürekli bir şeyler
    uydurup dururlar


    İnsanın tüm özel ve genel
    yaşamı edebiyata konu olur, basılır, okunur,
    gülünür, dedikodusu yapılır! Bu durumda da
    artık sokağa çıkmak imkânsızlaşır. Her şey
    öylesine ayrıntılı anlatılır ki sokaktaki
    yürüyüşümden bile hemen tanınırım.


    Peki, siz neden bana
    böyle bir kitap gönderdiniz? Bu kötü bir kitap
    Varenka. Gerçek hayat bu değil. Çünkü böyle bir
    memur olmaz. Böyle bir kitap okuduktan sonra
    insan kederleniyor.
    Sadık köleniz,
    Makar Devuşkin


    Nasıl olur? Nasıl olur da
    cesaretinizi kaybedersiniz Makar Alekseyeviç?
    İnsanlar sizin için ne düşünür?

    ? Benim ve herkesin saygı
    duyduğu sevecenliğiniz, alçak gönüllülüğünüz ve
    bilgeliğiniz ne oldu?



    Ah
    dostum! Mutsuzluk bulaşıcı bir hastalıktır



    Zavallı ve mutsuz insanlar daha kötü olmamak
    için birbirlerinden uzak durmalıdırlar.


    Size
    yazmam için beni zorlayan şey onurum
    konusundaki bencilliğim değil, kalbimden hiçbir
    zaman silemediğim sevgi ve dostluk. Hoşça kalın.
    Mektubunuzu sabırsızlıkla bekliyorum.



    Ah Varenka, ah! İşte bu kez suçlu olan
    sizsiniz! Mektubunuzla beni hayal kırıklığına
    uğrattınız ve şaşırttınız. Ancak şimdi sakin
    hâldeyken kalbimin derinliklerini inceleyince
    haklı olduğumu fark ettim. Ben sarhoş olmamdan
    söz etmiyorum. -Onu boş verin hayatım- Ben size
    duyduğum sevgiden söz ediyorum. Bu sevgi hiç
    de mantıksız bir sevgi değil. Siz bu konuda bir şey
    bilmiyorsunuz.


    Sizi sevmekten başka yapılacak bir
    şeyim olmadığını bilseydiniz böyle şeyler
    söylemezdiniz. Siz sadece düşündüklerinizi
    söylüyorsunuz, eminim ki kalbiniz başka şeyler
    söylüyordur.


    Benim
    meleğimi hiç kimse aşağılayamaz.

    kaderimde varmış, hiç
    kuşkusuz kaderimmiş. İnsan kaderinden
    kaçamaz, biliyorsunuz.



    Duygularım ölmüş gibi.

    Tanrı aşkına gelip
    beni görün, hemen bugün gelin.


    Aslında her
    gün gelseniz ne güzel olur.


    Melek
    kalbinizin iyiliğine inanıyorum Varenka. S


    Kalbimin
    derinliklerinde acıdan başka bir şey yok.

    Neler hissettiğini
    mi merak ediyorlar?

    Nasıl biri olduğunu mu
    düşünüyorlar?


    Şu yazar
    bozuntuları ne yazarlarsa yazsınlar zavallı
    insancıklar hiç değişmez.


    Paralarını bağış için verdiklerini düşünüyorlar
    ama hiç de öyle değil. Onlar zavallı insancıkları
    sergilemek için böyle yapıyorlar. Bağışın bile
    günümüzde bir amacı var...

    Peki, nasıl oluyor da
    zavallıcıklar bütün bunları biliyorlar ve böyle
    düşünebiliyorlar? Çünkü tecrübeleri var!


    Kabalığımı affedin, siz kimsenin içinde
    soyunmazsınız, değil mi? Aynı şekilde onlar da,
    insanların onların gizli köşelerine dalıp özel
    hayatını öğrenmelerini istemezler. O hâlde
    dürüst bir insanın onuruna, şereϐine saldırmaya
    kalkışan düşmanlarla birlik olup beni
    aşağılamanın bir gereği yok.

    Sizi mutlaka görmek
    istiyorum.
    V. D.

    Meleğim Varvara Alekseyevna!


    Sonuç olarak bütün
    cesaretimi toplayıp, utancımı delik deşik cebime
    sakladım ve Pyotr Petroviç’in yanına gittim.
    Umut doluydum ama aynı zamanda da
    heyecandan ölecektim

    Görüyorsunuz Varenka, belki
    değerli insanlar olabilirler ama hepsinin de burnu
    büyük. Neden onlara muhtacız sanki?


    Yarın onu görmeye gideyim mi? Ne diyorsunuz
    meleğim? Eğer borç para bulamazsam başım
    derde girer. Ev sahibim beni evden çıkarmak
    üzere, artık yemek de vermeyecek. Çizmelerim
    de berbat durumda. Ceketimde düğme kalmamış.
    Ya amirlerimden biri bu durumu fark edecek
    olursa? İşte o zaman çok kötü olur Varenka!
    Makar Devuşkin


    Size yardım edememektense ölürüm daha iyi!
    Yapamayacak olursam ölürüm Varenka, ölürüm!

    Neden dikiş dikmek zorunda kalasınız?
    Neden çalışmak zorundasınız? Neden güzel
    başınızı ağrıtıyorsunuz, güzelim gözlerinizi
    yıpratıyor, sağlığınızı bozuyorsunuz? Ah Varenka
    ah!

    Yani sizce ilk görüşte böyle
    bir güven bırakabilir miyim? Daha ilk bakışta
    benim hakkımda iyi bir izlenim edinirler mi?
    Görünüşümü gözünüzün önüne getirin, sizce
    güven verebilir miyim? Ne dersiniz?

    Bütün
    mektuplarınızı dikkatle okuyorum ve her bir
    mektubunuzda kendiniz için olmadığı kadar
    benim için endişelendiğinizi görüyorum.
    Kuşkusuz insanlar iyi bir kalbiniz olduğunu
    söylerler ama bence bu çok fazla.

    Eğer insan başka
    birisinin dertlerini bu denli ciddiye alıp ilgilenirse
    sonu mutsuzluk olur!


    Göreceksiniz, her şey yoluna girecek. Her şey
    düzelecek. Aksi hâlde böyle yaşamanız, hep
    insanların acılarına üzülmeniz, perişan olmanız
    çok kötü sonuçlar doğuracak. Hoşça kalın
    dostum. Size yalvarıyorum benim için
    endişelenmeyin V.D



    Varenka, küçük güvercinim!


    Evet meleğim, ben de kendi
    kendime yüreksiz olmamam gerektiğini
    söylüyorum.

    işe giderken giyeceğim
    ayakkabılarımın hâlini siz de biliyorsunuz. Sorun
    bu Varenka. Bilirsiniz böyle sorunlar insanı yer
    bitirir. Ama aslına bakarsanız ben sadece kendim
    için üzülmüyorum, sadece kendim için sıkıntı
    çekmiyorum. Ben ayazda bile dışarı paltosuz ya
    da ayakkabısız çıkmaya aldırmam. Buna
    dayanabilirim, her şeye katlanırım. Sıradan, basit
    bir insanım ben. Ama insanlar ne derler? Paltosuz
    dolaşırsam sivri dilli düşmanlarım neler
    konuşurlar? Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.
    Ayakkabılar insanın onurunu ve adını korumak
    içindir. Delik ayakkabılarla insan hem onurunu
    hem de namını kaybeder. Buna inanın,
    deneyimlerime güvenin küçüğüm. O çalakalem
    yazan yazar müsveddelerini değil, dünyayı ve
    insanları iyi tanıyan bu ihtiyarı dinleyin.


    Bilirsiniz, insan başkaları için giyinir.

    Ah Varenka, o anda keşke yer yarılsaydı da
    içine girseydim. Donakaldım. Ayaklarım kaskatı
    oldu. Buz gibi bir şey sırtımdan aşağı indi. Ona
    baktım, o da bana baktı.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    İşte herkes bana böyle davranıyor. Bu
    insanlar için ayakkabılarını sildikleri bez kadar
    değerim yok.

    “Seni aptal seni,”
    “Sensin,

    Böyle yaşamak utanç verici.


    Sanki yersiz yurtsuz
    bir serseriyim.

    Bu büyük bir felaket! Bu benim
    sonum! Bir daha iϐlah olmaz bir şekilde
    mahvoldum.
    M. D.

    Bugün bizi ziyarete gelirseniz biraz teselli
    bulacağım.
    V. D.


    Aklımı
    kaçıracağım. Hiç utanmıyor musunuz? Kendi
    kendinizi mahvedeceksiniz. Adınızı bir düşünün!


    Onurlu bir beyefendi ve kendisine saygısı olan
    bir insansınız. Herkes duyarsa neler olur?
    Utancınızdan ölürsünüz! Hiç Tanrı korkunuz yok
    mu?

    Size
    bizi görmeye gelmenizi söylemiştim ama
    gelmediniz. Demek ki benim gözyaşlarımın ve
    yalvarmalarımın sizin için bir anlamı yokmuş
    Makar Alekseyeviç

    Lütfen bize gelin, göreceksiniz size iyi gelecek.
    Beraber okuruz, geçmişi anarız.



    Ben yalnız sizin için
    yaşıyor, sizin hatırınız için burada kalıyorum.

    fakirliğin günah
    olmadığını unutmayın. Aslına bakarsanız
    ümitsizliğe kapılacak ne var? Hepsi geçici!

    Tanrı’ya
    güvenin, o her şeyi düzeltecektir.
    V. D.


    Utanç duyuyorum Varvara Alekseyevna,
    canım, utanç duyuyorum.

    Ayakkabımın tabanı düşüyor ve ben buna hiç
    aldırmıyorum. Taban dediğiniz nedir ki? Sıradan,
    çamurlu, pis bir şey! Zaten ayakkabılar
    saçmalıktır! Yunanlılar ayakkabısız dolaştılar da
    bizim gibi insanlar neden acaba böyle önemsiz
    şeyleri konu ederek zaman kaybediyorlar ki? O
    zaman neden beni küçümseyip aşağılıyorsunuz?

    Ben de çok
    üzülüyorum ve ağlıyorum. Size mutluluk ve
    sağlık diliyorum. Bana gelince mutluyum,
    sağlığım yerinde meleğim.
    Dostunuz,
    Makar Devuşkin

    Suçlu olduğumu bilerek cesaretimi
    kaybettim.
    Ben kötü bir insan değilim, zalim değilim

    İnsanın sizi incitebilmesi için kana susamış bir
    kaplan olması gerekir güvercinim. Oysaki benim
    kuzu gibi bir kalbim var

    Çok duygulu ve iyi bir
    insan. Ben de çok duyguluyum, bütün bunlar bu
    yüzden başıma geliyor zaten

    Benim aptal olduğumu
    söylüyorlardı, ben de onlara inanıyordum. Ama
    siz gelince, karanlık dünyam aydınlandı. Kalbim
    ve ruhum aydınlandı. İçime huzur doldu. Başka
    insanlardan daha kötü olmadığıma inanmaya
    başladım


    Siz
    her şeyi bildiğinize göre gözümde yaşlarla size
    yalvarıyorum, lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D



    3

    lütfen artık beni sorgulamayın.
    Kalbim kırılıyor, bu bana çok acı geliyor.
    Saygılarımı sunuyorum.
    Sadık dostunuz,
    M.D


    Köydeyken sonbaharı nasıl da severdim! O
    zamanlar çocuktum ama ne duygular yaşardım.
    Sonbahar akşamlarını, sabahlarından daha çok
    severdim. Evimizin birkaç yüz metre ilerisinde
    bir tepenin altında bir göl olduğunu hatırlıyorum.
    Hâlâ görür gibiyim. Bu göl kocaman, aydınlık ve
    kristal kadar pürüzsüzdü. Bazen eğer durgun bir
    akşamsa göl de sakin olurdu. Su ayna gibiydi.

    Su ayna gibiydi.
    Taptaze ve soğuk!

    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...


    Çok
    mutlu olurdum! Daha küçücük bir çocuktum...

    Biz çocuklar,
    dudaklarımızda gülümsemeyle birbirimize
    sokulurduk.

    Çocukluğum
    hayatımın altın çağıydı!..

    Onları hatırladıkça çocuk gibi ağlıyorum.
    Her şey öylesine canlı gözlerimin önüne geliyor
    ki, bütün geçmişim aydınlık bir şekilde önümde
    duruyor ama bugünüm karanlık ve kasvetli! Nasıl
    bir sonum olacak acaba, nasıl? Biliyorsunuz, bu
    sonbahar öleceğime inanıyorum. Çok hastayım.
    Hep ölümü düşünüyorum. Ama böyle ölmek ve
    buraya gömülmek istemiyorum.
  • Bu Gün Seni Yüreğimde Öldürdüm...!
    Ne Zaman Islatsa Yağmur Bu Kaldırımları Buğulu Bir Hal Alır Gözlerim Sonra Süzülür Gözyaşı Tanecikleri...
    Ne Zaman Ağlayıp Sızlasa Bir Yorgun Bulut Kıramaz Gönlüm Esaret Zincirlerini...
    Yüreğim Saçlarımdan Dağınık Gözlerimde Ümitsiz Bir Bekleyiş, Kederler İçinde Yalnızlığımı Öğütüyorum...
    Sevgimi Ayağının Altına Paspas Etmiş Birine Aşk'ı Fısıldıyorum...
    Yüreğimi Izdırap Nameleri Yurt Edinmiş...
    Ne Yana Dönsem Kaderin Acı Sillesi, Kime Açsam Elimi Kadersizliğin Ta Kendisi Umutsuzluğun Resmi, Çaresizliğin Gölgesi...
    Artık Söyleyemiyorum Umut Şarkılarını...
    Aramızda Koca Bir Okyanus, Önümde Fırtınalar, Ben Salıp Gitmişim Hayatımı...
    Hangi Yana Savurursa Savursun Artık Önemli Değil Nerde Ne Halde Olduğum...
    Çaresizim, Umutsuzum, Sancılıyım, Yorgunum, Kederliyim, Her Şey Sağır İçimde...
    Dünyadan Bezginliğim Dünyalar Kadar Eski..
    Bedenim Onda Sürgün Yüreğim Bende Tutsak...
    Hazan Rüzgarlarının Estiği Belirsiz İklimlerde Üşüyorum...
    Rüyalarım Kadar Durgunum....
    Saçlarım Anılarım Kadar Dağınık Çehrem Bir Dal Gibi Kırık...
    İki Yokluk Arasında Varlığım...
    İçten İçe Bitiriyorum Hayat Denilen Bu Filmi...
    Git Gide Değişiyor Bir Şeyler...
    Bir Şeyler Gidiyor Dönmemecesine, Ne Çocukluğumuz Kalıyor Yanımızda Ne Eski Umutlar...
    Her Şey Yenileniyor, Acılar Bile...
    Çekip Gidiyor Gülüşlerimiz Gidiyor Vefalı Sandıklarımız...
    Yapamadıklarımız Kalıyor Yalnızlığımız Omzumuzda ve Ellerimizde Hüzün Kalıyor...
    Hiç Düşündünüz mü, Mutluluk Ne Kadar Mutludur?
    Ya Hüzün?
    Ne Kadar Hüzünlüdür?
    Uzaktan Mutlu Görünenler Mutlu mudur Hep?
    Her Mutluluğun İçinde Hüzün Yok mudur?
    Ya Kanayan Bir Yara?
    Diyeceksiniz Belki Bana "Neden Bu Kadar Hüzünle Berabersin Hep, İçimizi Kararttın" Diye...
    Haklısınız Belki de, İnsan Hep Mutlu Olmak İster Hak Ettiği Gibi Yaşamak İster Ama Bilir misiniz Peki Işıklar Altında Sönük Kalmayı?
    Ben Mutsuzum Desem Kaç Kişi Anlar Beni?
    Mutluluğu ve Aşk'ı Yaşamak Zordur...
    Yaşadığım Şey Aşktır Dersin Yanılırsın Mutluyum Dersin Ama Kendini Kandırırsın...
    Gerçek O Kadar Uzaktır ki Aldanırsın, Aldatılırsın...
    Meçhuldeyim Dersin Artık Belki Ama Bilmezsin Kendi İçinde Meçhulsün...
    Yalnızsın Yürekten, Yüreğinde Seni Terk Etmiş Kendi İçinde...
    O da Restini Çekmiş Kadere, Yalnızlığa, Hüzne, Aşk'a...
    Alışıyorum Gittikçe Her Gün Bir Parça Daha Alışıyorum Yalnızlığıma...
    Nicedir Unutmuşum Saymayı Bile Günleri Dağılıp Gitmişler Her Biri Bir Yana...
    Ne Gideceğim Bir Yer Ne de Özlediğim Bir Şey Var...
    Bir Sigara Yakıyorum, Bir Kağıda Bir İki Dize Yazıyorum Yerini İyi Bilen Onurlu Bir İki Sözcük...
    Kımıldamıyor Hiç Ne Akrep Ne Yelkovan, Yani Tam Böyle Bir Şeye Benziyor Zaman...

    Bugün Dünü Geride Bırakan Bugün, Tüm Acılara Acımalara Acımasızlara İnat Yine Bugün İşte...!
    Duman Altı Olmuş Her Ayrıntı...
    Her Sigara da Kendime Dönüyor Yine Düşüncelerim...
    Garip Bir Akşam Saati...
    Ardı Sıra İçtiğim Sigaranın Dumanında Hissediyorum Çektiğim Buhranların Acısını...
    Yoğunlaşan Duygularımı Boşluğa Haykırarak Dağıtmak İstiyorum...
    Her Şey Bir Hiçliğe Teslim Olmuş Yaşanmışlığımda...
    İç Dünyamın Dışa Dönük Yüzünde Soluyor Tüm Tebessümlerim...
    Geçmişle Gelecek Arasında Bir Yerde Takıldım Kaldım...
    Seninle Sensizlik Arası Bu, Ağlayan Zaman Diliminde Yüreğim Tutuluşu...
    İçimdeki Karanlık İçler Acısı...
    Gökkuşağının Kalbimdeki Renkleri Solmuş, Renklerin Hepsi Matemde...
    Birazdan Asla Geriye Dönülmeyecek Bir Yolculuk Başlayacak İçimde...
    Kaybettiklerimi, Kaybedeceklerimi Kale Almadan Vazgeçeceğim Her Şeyden...
    Öylesine Hızlı Hareket Edeceğim ki Tüm Geçmiş Akıp Gidecek Parmak Uçlarımdan...
    Yokluğunun Yarattığı Aşk Karşısında Boynum Bükük...
    Çoktu Yokluğun, Hakkım Çoktu Ama Yine de Yoktum Sende...
    Her Gün Ayrı Bir Acıyla Dolduruyorken Bavulumu Sayıyorum Son Yolculuğuma Çıkacağım Günleri...

    Ne Garip Bir Duygudur Aslında Yaşamak...
    Günün Ağarmasına İnat, Hala Karanlıktır Gördüklerin, Işık Yoktur, Ufuk Yoktur...
    Yaşadığın Haksızlıklar, Aşk'ta ki Hayal Kırıklıkların Sarar Tüm Benliğini...
    Ezilirsin Altında Hayatın...
    Gözlerin Hala Islak Islak, En Hüzünlü Şarkıların Ağır Dizeleridir Dilindeki...
    Kırılgandır Bazen Yaşamak...
    Kah Güldürür Hayal Ettiklerin Kah Yaslara Boğulursun...
    İçinde Fırtınalar Kopar ve Yürek Mücadeleden Yorgun Düşer...
    Evet! Yürekte Yorgun Düşebiliyor Bazen...
    Bazen Hissedemeyebilirsin Ağrılarını Veya Sevinçleri Duyamazsın Rafa Kaldırırsın Kimi Zaman Duygularını...
    Sonra Kara Bulutlar Kaplar Çürüyen Bedenini Yüzün Eskir, Unuttuğun Yanların Düşer Sayfalara...

    Umutların Tükendiği Saygının Bittiği Yerde Artık Her Şey Anlamsızdır Her Şey Boştur...
    Öylesine Yaşarsın, Yaşadığın İçin Yaşamaya Devam Edersin...
    Şimdi Öyle Bir Noktasındayım ki Hayatımın, Bir Adım Atsam Düşecek Gibiyim...
    Sokağını Kaybetmiş Küçük Bir Kız Duruyor Islak Gözbebeklerinde...
    Tüm Suçları Kabul Etmişcesine Suskun Tüm Hüzünleri Hak Etmiş Kadar Durgun...
    Yitik Zamanlarda Zamansızlığımı Yaşıyorum...
    Penceremden Görünen Bahar Olsa da Gönlümde Kışı Yaşıyorum...
    Etraf Çiçeklenmiş Olsa da Sensizliğin Ürperten Soğuğundayım...
    Ellerimi Isıtmaya Çalışsam da Titriyor Bedenim...
    Kırık Bir Kalp Aşk'a ve Sana Yenik Bir Ben Bir Küçük Oda Sevgim İçinde, Kilit Vurmuşum Kapısına...
    Bütün Hatıralarını Kaldırıyorm Bir Köşeye, Üstüne Kilitler Vuruyorum Açılmamacasına...
    İsminin Üstüne Bir Çizgi Çekiyorum Yavaşca...
    Kimi Zaman Ağlayabiliyor İşte İnsan Kimseler Yokmuşçasına...
    Kaçmak Zorunda Kalıp En Sevdiğinden Gidebiliyor İşte Uzağa...
    Dakikalar Özleyişte Saatler Tükenişte Durmuş...
    Çaresizliği İçiriyor Yudum Yudum...
    Benden Sana Giden Tüm Sözler Mahkumiyete Girdi, Artık Hiç Özgürlüğe Kavuşamayacak Cümlelerim...
    İstesem de Özgür Bırakmayacağım Hece'lerimi...
    Hiç Bir Sorunun Cevabı Yok Bundan Böyle...
    Bildiğin Soruları Cevaplamaktan Çıkışı Olmayan Labirentinde Kaybolmaktan Yoruldum...!
    Eğer İle Başlayan Cümlelerin Ortasında, Keşkelerden Yorulmuş, Acabalara Boğulmuş Bir Vazgeçişteyim...
    Hiç Yaşamadıklarımla, Hep Yapmayı İsteyipte Yapamadıklarımla, Daima Ertelediğin Her Şeyle Birlikte Gidiyorum.
    Seni Değil Kendimi Son Kez Uğurluyorum...
    Bazen Soruyorum Kendime; Neden Bu Sevgi, Nereden? Cevap Yok İçimde...
    Kendim Yaşamak İstedim Bu Serüveni, Belki Bu Kez Olur Dedim, Belki Şaşırtırdın Beni, Belki Hiç Uyanmazdık Rüyadan Ama Sadece Uzaktan Sevmekle Ruh Doymuyor...
    Kıskandım Seni, Tek Kabullenemediğim Paylaşmaktı, Çünkü Paylaşmak Bana Yasaktı...
    Ben Fazla Geldim, Aşkım Fazla Geldi, Sevgim Boğdu Seni Kendi Nefesiyle.
    Korktun, Böyle Bir Duygu Yabancıydı Sana, Korktun Ölesiye...
    Hazır Değildin, Zamanı Değildi Şimdi Sevmenin...
    Ben İstemez miydim Bitmesin, Ben İstemez miydim Zaman Dursun; Geçmesin, Ben İstemez miydim Devam Edelim, Bahar Doğsun Bize Ama Olmuyor...
    Bitmeli Diyor Bir Ses, Bitmeli...!
    Peki Ya Yürek, Hiç mi Önemli Değil?
    Ben Yine Yanlış Bir Yola mı Girdim?
    Yine Yalan Bir Aşk'a mı Bulandım?
    Ben Yine mi Hata Yaptım...!
    Bitmek, Tükenmek, Hele de Ayrılmak Bana Göre Değildi Ama Yine de Bitiyorsa, Bitmeli İse Ne Yapılabilir ki...!
    Belki de Hiç Yoktun Sen, Yüreğimin Bahara Dönmesi Sözlerinden Değildi...
    Sakladığım Fotoğraflardaki de Sen Değilsin Belki de...
    Oysa Ne Güzel Düşlerim Vardı Senin de İçinde Olduğun...
    Bir Akşam Çayı İçmekti Mesela, Güneş Batarken Bir Çay Bahçesinde Sessiz ve Tebessümle...
    Ne Güzeldi Sana Dair Olan Hayallerim, Ne Büyüktü O Hayallerin Verdiği Mutluluk Yüreğime...
    Öyle İşte...
    Olmadı...

    İnsan Ne Kadar Yetenekli Oluyormuş Acıyla Yoğrulunca...!
    Baştan Sona Yalanmışsın, Hiç Olmamış HiçYaşanmamalıymışsın...
    Belki Aldandım, Yanıldım, Yaralandım, Çok Kırıldım Ama Öğrendim, Sen Beni Kalbine Kalbinin Tenha Sokaklarına Hiç Yakıştıramamışsın...!
    Sana Dair Çok Fazla Olmayan Anılarımı Duvarlarıma Astığım Bu Gün Karar Verdim Senden Gitmeye...
    Sana Hoşçakal Demek Hiç Kolay Değil Ama Sen İstedin Diye İlk ve Son Kez Sığdırıyorum Dudaklarımın Sınırlarının İçine...
    Çok Kanattın, Çok Yara Açtın, Gözlerimin Mavisini Bulandırdın...
    Çok Çaldın Gülüşümden, Çok Eksilttin Çocuk Yanlarımı...
    Bak Şimdi Şu Halime, Yüreğim Kor Olmuş...
    Üflesen Sevgini Yeniden Alevlenir mi?
    Alevlense Bile Eskisi Gibi Isıtır mı?
    Artık Çok Geç...!
    Bak, Hayat Veren Nefesin Yüreğimdeki Koru Biraz Olsun Alevlendirse de Hemen Sönüp Küle Dönüyor...
    İçindeki Canı Sarıp Isıtsa da Yüreğimdeki Kor Ağır Ağır Sönüyor...
    Söndükçe Yüreğimdeki Kor Bu Can Bu Ruh Soğuyor Adeta Buz Kesiyor...
    Hoyrattır Artık Sana Suskun Yüreğim...
    Sözüm Geçmez Geç Kalmış Baharın Açmayan Çiçeklerine...
    Gücüm Yetmez Seni Gittiğin Yollardan Döndürmeye...
    Senden Kopacağım Artık...
    Sensizliğin Rıhtımında Dalgalarıyla Boğuşacağım Yalnızlığımın...
    Bir Daha Hayal Edilemeyecek Aşkının Umuduyla Kavrulacağım...
    Senden Beni Alacağım Benden Seni Söküp Aldığın Gibi Yerime Yaşanmamış Mutluluklar Bırakacağım...
    Hatırlamayacaksın Bile Gözlerimi...
    Ne Şiirlerimle Islanacak Ne de Gözlerimle Isınacaksın...
    Söz Veriyorum Hayatından Çıkacağım, Ağlatmayacağım Artık Seni..
    Sürgüne Gitmeyeceğim Gözlerinin Derinliğinde...
    Şiirlerimin Ortasına Yangınlarım Düşmeyecek Bir Daha...
    Çıkardım Seni Sakladığım Yerden, Çıkardım Kendimi Kendimden ve Çıkardım İşte Sonunda Seni Yüreğimden...
    Artık Benim İçin Öldün...
    Bu Gün Seni Yüreğimde Öldürdüm...
    Hiç Bitmeyecek Olan Seni Nasılda Küçültün...
    Resmini İndirip Gözlerimden Gitmek İstiyorum, Zamanın Olmadığı, Duygu Denen Şeyin Varolmadığı, Kimsesizliğimin Hayat Bulacağı, Tek Solukluk Nefesin Bile Uğramadığı, Işıksız, Sabahsız, Güneşsiz, Yıldızsız, Canımın Canımdan Usanmayacağı, Mekansızlığın Olduğu Bir Yere Gitmek İstiyorum...!
    Eskiden Sensiz Geçen Dakikalarımı Sayardım Ama Çok Birikti Sensiz Geçen Zamanım Aradan Yüzyıllar Geçince Sayamadım...
    Sayacak Bir Şeyim Olmayınca Sayılmayan Bir Şeyler Arıyorum Şimdilerde...
    Aslında Boşuna Bir Çırpınış Benimkisi Ya da Bazı Şeyleri Bitiremediğimin Ta Kendisi...
    Bazen Mutlu Olmanı Dileyeceğim Geliyor Ama Bu Teslimiyet, Bu Sensizliğe Kendimi Salıveriş, Bu Seni Boşverivermişlik Yakışmıyor Bana...
    Bak, Adın Acıtmıyor Artık İçimi..
    Yok, Kandırmıyorum Ben Yine Kendimi, İnan Bana Bunlar Bir Toparlanışın Sessiz Sedasız Bir Dirilişin Dizeleri...
    Bugün Seni Affedilmemelerin Pişmanlığına Bıraktım..
    Yok Saydığım Üzüntülerime Ekledim...
    Son Perdesini Çekiyorum Artık Bu Aşk'ın...
    Usulca Örtüyorum Gecenin Yorgunluğunu...
    Akşamın Ayaz Soğuğunda Yatağıma Yorgan Yaptığım Resmini Kaldırıyorum...
    Ellerimi Hayalinden Çekip Sevda Sözlerimi Kaldırıyorum Dudaklarımdan...
    Kapımı Kapatıyorum Olmayan Suretine...
    Nefesimi Ayırıp Nefesinden Sana Ait Olan Gözyaşlarıımı Kurutuyorum Gözlerimden...
    Unuttum Adını...!
    Unuttum Yarasını...!
    Unuttum Alıp Götürdüklerini...!
    Ağladım Son Defa Kıymet Bilmeyişine, Beni Her Anlamadığında Anlar Bir Gün Diye Bekleyişlerime...
    Işığını Senden Alan Gözlerim Bundan Sonra Senin İçin Hiç Bakmayacak...
    Günden Güne Hasretinle Tutuşan Bu Ateş Artık Yüreğimi Hiç Yakmayacak...
    Seninle Doldurduğum Sevda Pınarlarım Asla Senin Yönüne Doğru Akmayacak...
    Dinecek Fırtınalar, Zincirlerim Kırılacak...
    Sana Dair Ne Varsa Silip Atıyorum Kalbimden...
    Önce Yüzünü, Sonra Dokundukça Titreyen Ellerini Çıkarıp Atıyorum...
    Göz Göre Göre, İçimdeki Düşleri Öldüresiye, Yapamayacağımı, Hep Eksik Kalacağımı Bile Bile Senden Vazgeçiyorum...!
    Nasıl Hesapsız Bağlandıysam Sana, Nasıl Sevdamı Tuz Yapıp Bastıysam Yarama, İçimi Ağlaya Ağlaya Nasıl Kuruttuysam Elbet Vazgeçmenin Yolunuda Bulurum Meçhul Bir Zamanda...
    Ne Acı Değil mi?
    Artık Yanımda Yürütmeyeceğim Seni...
    Adımlarımı Yalnız Atacağım Karanlığa, Yarınlara...
    Sen Diye Bakmayacağım Her Gördüğüme...
    Sevmiştim Değil mi Ben Seni, Yavaş Yavaş Sevmiştim, Şimdi İse Yavaş Yavaş Unutacağım...
    Yüreğim Son Çırpınışlarını Yapsa da Sen Diye Yüreğimi Hasretinle Öldüreceğim...
    Yok Oluşların Hayırlı Olsun Bana...
    Simdi Unutma Zamanı...
    Seninle Büyüttüğüm, Yazdığım, Var Ettiğim Şiirlerimi ve Masalımı Unutma Zamanı...
    Titrek Ellerimle Yazdığım Şiirleri Yırttım Bugün, Ateşe Verdim Birikmiş Yazıları...
    Daha Ne Kadar Yaşarsın Bu Yürekte, Ne Kadar Acı Verirsin, Ne Kadar Yüklenirsin Ruhuma, Daha Ne Kadar Ağlarım Bilmiyorum...
    Sonu Geldi Artık, Yüreğimi Susturuyorum...
    Neyin Bedelini Ödüyorum Bilmiyorum Ama Artık Yıldızlar Olmayacak Hayatımda, Kapkara Bir Çığlık Gibi Geçecek Zaman Buralarda...
    Kaldırımlara Yağmur Çiseleyecek Benim İçime Acı...
    Bir Sancının Faili Olacak Acılarım...
    Yarını Olmayan Bir Meçhulü Oynuyorum Beklentisine Küsmüş Bir Çocuk Gibi..
    Sen Beni Öldürürken Ben Hep Tetikte Duran Bir Yürekle Seni Yaşattım...
    Sevginle Çoğaltırken Beni, Sevgisizliğinle Sefil Edendin..
    Ben Seni Gecikmiş Bir Baharda Koklayıp İçime Basmış Olsamda Sen, Bahar Tadını Çoktan Kışın Dönüşümüne Çeviren Oldun...
    Sanma ki Utancımdan Başımı Yerden Kaldıramayışım...
    Sadece Seni Sevdiğim İçin Boynumdaki Pişmanlığım Çok Ağır...!
    Ben Uğruna Döktüğüm Gözyaşlarıma Çektirdiğin Acıları Değil, Gururumu Onurumu Ayaklarının Altında Ezdirişime Çiğnetişime Ağlıyorum...!
    Gözlerim ve Bedenim Beni Affeder Biliyorum Ama Ya Gururum Ya Onurum?
    Onlar Beni Hiç Ama Hiç Affetmeyecekler Biliyorum...!
    Şimdi Yokluğunu Siyah Bir Elbise Gibi Giyinip Kuşanma Zamanı...
    Bu Gün Yüreğimde ki Hüznün Hasat Zamanı...
    Yine Yeniden Seni Sevdiğim İçin Sevdamdan, Aşkımdan, Hasretlerimden, Özemlerimden, Hayallerimden, Düşlerimden, Gururumdan, Onurumdan Özür Dilerim...!
    Bu Aşk Gönlüm Son Günahı Gözyaşlarımı Damla Damla Son Kaybedişim, Gururumu Onurumu Ayaklarının Altına Son Serişim Olsun...!
    Bundan Sonra Savaşım Kendimle, Savaşım Sevgimle, Savaşım Bilinmeyenimle...
    Bir İnsan En Fazla Kaç Kez Ölebilir ki?
    Ben Zaten Yaşarken Ölmüşüm...
    Kendimi Akışına Bıraktım Hayatın...
    Nereye Götürürse Orada İneceğim ve Son Durakta Bir Bekleyenim Olmayacak...
    Çok Yorgunum Yaşadığım Aşk Arbedesinden Sonra...
    Bazen Diyorum Keşke Sevmeseydim Bu Kadar...
    Bazen Komik Geliyor Gönlünün Kapısında Sabahladığım Geceler...
    Yalnızlığı Benimsemişken Yüreğim, Gözlerim Alışmışken Ağlamaya, Sevmeye Tevbe Etmişken Nerden Çıkmıştın ki Sen?
    Neden Gelmiştin?
    Gözlerime Bir Kere Bakıp Gitmek İçin mi?
    Yüreğimdeki Yalnızlığı Bir Hafta Bir Ay Yok Edip Sonrasında Sensizliğe Mahkum Etmek İçin mi?
    Sırf Ben Tevbebi Bozup Seni Sevmem İçin mi Gelmiştin?
    Yoksa Yüreğimin Kapılarını Açmam Senin İçin Ağlamam İçin mi?
    Sen İzin Vermiştin Oysa Gözlerimde Gözlerini Yaşatmama...
    Gülüşlerinin Gülüşlerim Olmasına...
    Senin İçin Şiirler Yazmama...
    Senli Gelecekleri Hayal Etmeme...
    Şimdi Sana Ağlıyorum...
    Gecelerin Koynumda Sabahlıyorum...
    Yürümüyorum, Koşmuyorum, Ağlarken Hıçkırmıyorum, Sessizce Kan Kusuyorum ve Usul Usul Kanıyorum İçimden...
    Bak İşte Ağladım Bitti, Ben Bittim ve Ben Tükendim...
    Biten Yalnız Ben Değildim Şu Ömre Sığdıramadığım Sevgin, O da Bitti, O da Tükendi...
    Şimdi Çok Düşündüm ve Koydum Son Noktayı...
    Kilitledim Aşk Kapısını...
    Şimdi Hayatımda İki Şey Var...
    Sigaram, Birde Gönül Yaram...
    Kabulümdür Issız Geceler, Sessiz Heceler, Yaralı Düşler, Matem Dolu Mevsimler...
    Düşmeme İzin Verdiğin Bu Çukurda Artık Bir Harfim Yok Sana Dair...
    Ruhumda Açtığın Yaraların Nasıl Olduğunu Sormak İçin Bile Çok Geç Kaldın...
    Oysa Kısa Bir Cümlen Yeterdi Yılların Acısını Silmeye...
    Artık Çalınmaya Müsait Bir Ruhun Var Bedenimden ve Sana Verdiklerimden Çok Uzakta Duran...
    Her Şeye Rağmen Seni Sevmek Güzeldi...
    Sevgimi Yazdığım Şiirler, Yüzüme Düşen Bir Yağmur Damlasıyla Beraber Yıldızsız Gecelerde Ürkerek Uyanmak Güzeldi...
    Soğuk Sabahlarda Gökyüzüne Baktığımda
    Sana Benzettiğim Güneş, Her Gün Batımında Seni Daha Çok Sevdiğimi Anlamam ve Seni Sevdiren Her Gün Batımı Güzeldi...
    Seni Düşünmek Yanmak Gibi Bir Şeydi Cehennem Ateşinde...
    Yorulmadan Koşmaktı Boşa Geçen Yılların Peşinden...
    Ay Işığını İzleyip Ağlamak, "Neden Ağlıyorsun?" Diye Sorulduğunda "Ağlamıyorum!" Deyip Kaçmak, Karanlıklarla Kucaklaşmak, En Sıcak Akşamlarda Bile Donarcasına Titremek, Adını Mırıldanarak Şiirlerde Ölmek ve Çektiğim Tüm Acılara Rağmen Sevilmemek Güzeldi...
    Unutmadan; Bir Gece Yarısı Uğrunda Ölmek, Seni Sevmek Kadar Olmasa da Çok Güzeldi...
    Varsın Giderken Dökülen Bir Avuç Gözyaşı Olsun Gözlerimden, Varsın Yıllarımın Sana Ait Olan Kısmı Heba Olsun...
    Sensizliğin Duvarına Son Kez Yaslanırken Bir Haykırışın Sesini Duy...
    Çünkü Sende Biliyorsun ki, Benim Gibi Kimseler Sevemez Seni...

    Neden Hep Sonbahar Bana Kalan?
    Suçum Neydi Yada Neydi Bende ki Farklılık?
    Seni Sevmem En Büyük Aykırılıktı...
    Senin Aşkın Bana Haramdı...
    Günahtı Gözlerin Ama Ben Hep Sevap İşledim...
    Sen Beni Sevmeyi Beceremesen de Ben Bu Küçücük Yürekte Seni Besledim...
    İstedim ki Günah Olma, İstedim ki Sevabıma Ortak Ol...
    Seni Sevmek, Uzun Sonbahar Gecelerinde Uzun Bir Yolda Sarı Yaprakları Alıp Ayağının Altına...
    Umuda Koşabilmekti...
    Bir Uçurumdan Taş Bırakmaktı Boşluğa...
    Kafanı Öne Eğerek Bir Düşüşü İzlemekti Bir Bakıma...
    Zor da Olsa Bulmaktı İşte Karanlıkta Son Bir Umut...
    Dilim Varmıyor Artık Söylemeye, Ağarmış Saçlarım ve Titreyen Ellerimle "Unutamadım Seni, Nerdesin?"Diye...
    Gidiyorum Sonu Belirli Olmaya Bekleyişlere Ama Unutma ki Kelebekler Bilirken Ateşin Sonu Olacağını Yine de Sarılırlar Ona Bir Sevgili Edasıyla...
    Bu Son Şiir Yazdığım, Belki de Veda, Attığım Son İmza Yüreğine...
    Ve Son Damla Şimdi Düştü Düşecek Gözlerimden...
    Koca Bir Hayat Bırakıyorum Sana...
    En Çok İstediğin Yokluğumsa Eğer Yok Olacağım Gün Batımında...
    Bu Son Şiir, Dün Kopardım Henüz Dolduramadığım Sayfaları...
    Bitti Sözlerim, Umutları Yaktım, Dünleri Aldım, Yarınları Dilediğince Sana Bıraktım...
    Sev Diye Yalvarmıyorum, Bu Sefer Sana Gel Demiyorum İşte...!
    Uçurumun Kıyısında Ölümü Beklerken "Umut" Diye Seslenmiyorum Sana, Yada Hapsolduğum Gecelerde Çıkıp Gelmeni Beklemiyorum...
    Sandığım Bir Ömürdü Belki Ama Sana Saatler Bile Uzun Geldi...
    Bana Verdiğin Bir Kaç Dakika Diğer Aşklarını Geciktirdi...
    Sevgin Kurumuş Bir Çiçek Şimdi, Kağıtlarda Kalan Şiirler...
    Boynumu Büktüren Sözlerine, Avuçlarımda Eriyen Yaşamadığım Yıllarıma, Seni Düşündükçe Çoğalan Sevgime, Özlemlerime Elveda...!
    Çektiğim Acıları Sana Bırakıyorum, Bir Ömür Onlarla Sarmaş Dolaş Kal...
    Hayatın Boyunca Benim Gibi Terk Edilişlerle Vedalarla Kal...!!!

    Hüznün Ardına Sığınmakla Kapanmıyor Açılan Yaralar...
    Kirpiklerimin Diplerinde Biriken Yaşların Sorgusuz Sualsiz Hesapsızca Akmasına Engel Değil...
    Fazla Bunca Şey Bana Taşıyamayacağım Kadar Fazla...!
    Anlatamadım Daha Doğrusu Uğraşmadın Beni Anlamaya...
    O Bilindik Sözlerle Geçiştirdin Her Zaman...
    Her Zaman Bencildin Her Zaman Acımasız...
    Kıydın İşte Sonunda Bana Acımadan...
    Sonunda Işığım Söndü, Karardım...
    Koyu Karanlıklardayım...

    Bu Yazı Bitsin Artık...!
    Yalanlarla Bitsin...
    Baştan Sona Yalandı Nasılsa...
    Parçalanmışlıkların Alınmak İstenmeyen Öcüyle, Kelimelerin Güçsüz Yüklenişleriyle Bitsin, Nedensiz Bitsin...!
    Ben Bilmiyorum Hala, Bu Sensizlik Yakıştı mı Bana?
    Üstüme Giydirdiğin Bu Kapkara Sensizlik Yakıştı mı Gerçekten Bana...?!
    Aklıma Takılan Her Bir Soru Delip Geçerken Ruhumu, Soruyorum Beni Neden Katlettiğini...!
    Biliyor musun Sensizde Geçer Hayat, Hüzünle Izdırapla Biter Elbet Yanında Beni de Götürerek...
    Düşünüyorum Bazen Hakettim mi Bunları, İnan Cevabını Bulamıyorum...
    Ama Şunu Bil ki; Ben Artık Yana Yana Köz Olmuş Bir Sevda Kalıntısından Başka Bir Şey Değilim...
    Ve Sen Bundan Böyle Ne Günahsın Bana Nede Sevapsın Sevdama...!!
  • ”Sizin şehir mızıkacılarınızın masalına göre davranamayacağım; bir şey anlatmak istemiyorum; şarkı söylemek istemiyorum; vaaz etmek istemiyorum; ama şurası doğru: masalların zamanı geçti, şehir ve devlet masallarının ve tüm o bilimsel masalların; felsefi olanlar da dahil; artık hayaletler âlemi yok, evrenin masallık bir yanı kalmadı; en güzel masal olan Avrupa ölü; işte hakikat ve gerçeklik. Gerçeklik de hakikat gibi masal değildir ve hakikat asla masal olmamıştır.

    Daha elli yıl öncesinde Avrupa baştan aşağı masal, bütün dünya bir masal dünyasıydı. Günümüzde o masal dünyasında yaşayan çok kişi var ama onlar ölü bir dünyada yaşıyorlar, söz konusu olan da ölüler zaten. Ölü olmayan, yaşamaktadır ve masallarda yaşamaz; o masal değildir.

    Ben kendim de masal değilim, masal dünyasından da gelmiyorum; uzun bir savaşta yaşamak zorunda kaldım ve yüz binlercesinin öldüğünü ve onların üzerine basıp geçen başkalarını da gördüm; hakikatte her şey değişti; eski bir dünyadan yenisi, eski bir doğadan yeni bir doğa oluşurken her şeyin başkaldırdığı ve her şeyin değiştiği, binlerce yıllık bir masalın tek gerçeklik ve tek hakikat halini aldığı elli yılda, soğuğun ne kadar arttığını hissediyorum.

    Masalsız yaşamak daha zor, bu yüzden yirminci yüzyılda yaşamak da bu kadar zor; zaten artık sadece varolmayı sürdürüyoruz; yaşamıyoruz, artık kimse yaşamıyor; ama yirminci yüzyılda varol- mak güzel; kendini ileri götürmek; ileri nereye? Biliyorum ki ben masallardan çıkmadım, masallara da girmeyeceğim, bu bile bir ilerlemedir ve bu öncesi ile bugün arasındaki bir farktır.

    Bütün tarihin en korkunç mıntıkasında bulunuyoruz. Korkmuşuz, hem de yeni insanların böylesine devasa bir malzemesi olarak - yeni doğa anlayışının ve doğayı yenilemenin; topyekûn hepimiz son yarım yüzyılda tek bir satıcıdan başka bir şey olmadık; işte bugünkü bu sancı biziz; bu sancı artık bizim haletiruhiyemizdir.

    Yepyeni sistemlerimiz var, yepyeni bir dünya görüşümüz ve dünya dolaylarına dair gerçekten de en harika ve yepyeni bir görüşümüz var ve yepyeni bir ahlakımız var ve yepyeni bilimlerimiz ve sanatlarımız var. Başımız dönüyor, üşüyoruz. İnsan olduğumuza göre dengemizi kaybedeceğimizi sandık ama dengemizi kaybetmedik; soğuktan donmak zorunda kalmamak için de her şeyi yaptık.

    Her şey değişti çünkü biz değiştirdik, dış coğrafya da iç coğrafya kadar değişti.

    Artık yüksek taleplerde bulunuyoruz ama yüksek taleplerde yeterince bulunamayız; hiçbir devir bizimki kadar yüksek taleplerde bulunmamıştır; varolmayı megalomanca sürdürüyoruz; ama düşüp gitmemizin, soğuktan donmamızın imkânı olmadığını bildiğimizdendir ki yaptığımızı yapmaya cüret ediyoruz.

    Hayat bilimden, bilimlerin biliminden ibaret olmuş. Şimdi de aniden doğada fani olduk. Elementlere aşina olduk. Realiteyi biz sınadık. Realite bizi sınadı. Artık doğa kanunlarını, doğanın sonsuz yücelikteki kanunlarını tanıyoruz ve onları gerçeklikte ve hakikatte inceleyebiliyoruz. Artık tahminlere muhtaç değiliz. Doğaya baktığımızda artık hayalet görmüyoruz. Dünya tarihi kitabının en pervasız bölümünü yazdık; hem de her birimiz kendi adına korku içinde ve ölüm korkusuyla; kimse kendi iradesiyle de kendi zevkiyle de yazmadı onu, aksine doğanın kanununca yazdı; bizse bu bölümü kör babalarımızın ve budala öğretmenlerimizin ardından yazdık; kendi ardımızdan yazdık; onca sonsuz uzunlukta, yavan bölümden sonra en kısa ve en önemlisini yazdık.

    Dünyamızın aniden teşekkül ettiği, berraklıktan korktuk, bilim dünyamız da öyle; bu berraklıkta üşüyoruz; ama biz bu berraklığa sahip olmak istedik, onu çağırdık, yani şu an hüküm süren soğuktan yakınamayız. Bu berraklık ve bu soğuk bundan böyle hüküm sürecek. Doğa bilimi bizim için, hayal edeceğimizden de yüksek bir berraklık ve çok daha öfkeli bir soğuk olacak.

    Her şey berrak, gitgide yükselen ve gitgide alçalan bir berraklıkla dolu olacak ve her şey, gitgide dehşetli bir hal alan bir soğukla soğuyacak. Gelecekte sürekli berrak ve sürekli soğuk bir gün izlenimimiz olacak.” 26 Ocak 1965