• Hikâyenin başkarakteri Hayri İrdal’ın akıl sağlığı gerekçesiyle sevk edildiği hastanede tanıştığı Doktor Ramiz ile Don Kişot arasında benzerlik kurulabilir. Şöyle ki, Doktor Ramiz her şeyin çözümünün psikanalizde olduğunu düşünmekte ve bütün belirtileri bu yönde yorumlamaktadır.

    Bildiğiniz gibi, Don Kişot da kafasını şövalye hikâyeleriyle bozmuş ve kendisini son şövalye zannederek maceralara atılmıştı; şüphesiz bir kararlılık içerisindeydi.

    Don Kişot’un yaveri Sanço ise ona inanmamaktadır, Hayri’nin doktora inanmadığı gibi.

    Don Kişot analojisine devam:

    Hayri İrdal’ın zaman kavramı üzerine sarf ettiği cümleleri hatırladınız mı?
    “Ayar saniyenin peşinden koşmaktır.”
    “Hakiki insan zamanın şuurudur.”
    ...
    Bir de Sanço’nun kullandığı şu atasözlerine bakın:
    “... ava giden avlanır; balı parmağı uzun olan yemez, kısmetlisi yer; zenginin zırvası vecize sayılır; ben hem zengin, hem vali, hem de cömert olacağıma göre, ki öyle düşünüyorum, görünürde hiçbir kusurum olmayacak. Pek yaş olma sıkılırsın; pek de kuru olma kırılırsın; büyükannem, insanın değeri serveti kadardır derdi; kök salmış adamdan intikam alınmaz.”

    Hayri, Halit Ayarcı’nın ayartmalarıyla (Bunu hep yapmak istedim. Yazar ortayı açmış bize.) yoldan çıkar. Yoldan çıkmakla kastettiğim, örneğin bu kadar yalan söylemesi ve sonrasında bunlara uyum sağlaması: yanlışı söyleyememek. Fakat bu konuda o yalnız değildir: Hayri’nin bütün ailesi suçlanabilir: baldızları, kızı. Bir tek oğlu onlara benzemez. Hikâyede de pek bahsedilmez zaten. Acaba olaydaki tek doğru karakter bu mudur?

    Hayri, Halit’in çırağı gibidir: ondan bir şeyler öğrenir, arada itiraz eder ve en sonunda kabullenir. Ama Hayri ne kadar kötümser ise Halit de bir o kadar iyimser ve kendinden emindir. Halit’e göre, bir işi istemek yapmanın yarısıdır(?). Hayri ise o kadar güvenmez kendine. Hayri pasif, Halit aktif bendir.
    “Sizi çok seviyorum ve aynı zamanda size düşmanım. Bana kendimi çok hatırlatıyorsunuz...”
    “Zaten sizi tam değiştirmek niyetinde değilim! O zaman ikimizden biri lüzumsuz olur. Yalnız ufak tefek bazı tadilât lâzım.”

    (On Kişot - Ersan Üldes)

    Berna Moran’ın yorumuna göre ise yapıt, iki uygarlık arasında bocalayan toplumumuzun yanlış tutumlarını, davranışlarını, saçmalıklarını alaya alan, eleştirel bir romandır.

    Aşağıdaki dört bölüme ayrılmış olan kitap, farklı dönemlere tekabül etmekte Moran’ın yorumuna göre.
    1. Büyük Ümitler - Tanzimat öncesi
    2. Küçük Hakikatler - Tanzimat dönemi
    3. Sabaha Doğru - Cumhuriyet dönemi başı
    4. Her Mevsimin Bir Sonu Vardır - Cumhuriyet dönemi devamı

    Hikâyede, başlangıçta temiz yürekli ve biraz da saf olan İrdal, Ayarcı sayesinde hayatın gerçekleriyle karşı karşıya getirilecek ve buradan da modernizmin/Batıcılığın ne menem bir şey olduğu gösterilip bir hiciv ortaya çıkacaktır.

    Eserde pek fazla karakter yoktur, fakat, zaman geçer ve bu karakterler değişir (sürpriz olmayacak şekilde). İşte biz bu değişimde, toplumun değişimini görürüz, eğer siyasi-sosyal bir okuma yapacaksak. Nerde kalmıştır o “zamanın ruhu” peşinde olan İrdal?

    Zaman sınıflandırmamıza geri dönersek, ilk bölümde hikâyede bazı hurafeler (“Mübarek” adlı saat, hazine) mevcuttur, aynı Tanzimat öncesinde bilimin olmadığı zamanlardaki gibi.

    Hopp! Tanzimat başlar, Batı uygarlığı Doğu ile çarpışır. Metne yansıması ise kahvehanelerdir, felsefe ve sanat konuşulan ama aslında laf salatasından öte gitmeyen muhabbetlerin ve dedikoduların döndüğü kahvehaneler. Doktoru hatırladınız mı? Doktor Ramiz’i? O değil miydi hem Freud’un bağnaz bir takipçisi olup hem de Hayri’nin anlattığı eski rüya tabirnamelerine merak salan?

    Sıradaki gelsin: Batılılaşmanın doruk noktası: Cumhuriyet. Enstitü kurulur, İrdal Bey(bilerek yazdım) başa geçer, hâli vakti yerindedir artık. Eski hayat gitmiş/silinmiş, temiz bir sayfa açılmıştır. Bundan sonra tek kaide yenilik(inkılapçılık) olacaktır. Ayarcı şöyle der metinde: “Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur.”

    Halanın evindeki davet “Büyük salonda ve holde dans bütün hızıyla devam ediyordu. Pudra, lavanta, ter kokusu, çıplak omuz, vıcık vıcık koltuk altı, tebessüme bulaşmış ruj, havayı bir macun gibi kesifleştirmişti.”

    Turan Alptekin tarafından yayımlanan ve Tanpınar’ın bir sonraki baskılara eklemeyi düşündüğü bir mektup vardır. Şöyle ki: Bizim Hayri, Doktor Ramiz’in hastalarından biri; hastalığı: paranoya. Haydaa! Eğer Hayri hastaysa, bütün işler tersine döner, saf Hayri olur sana yalancı Hayri.

    (Türk romanına eleştirel bir bakış - Berna Moran)

    Halit Ayarcı’nın Enstitü’yü kurarken oluşturduğu yalanlar yumağı, çok başarılı bir PR çalışması olarak sayılabilir. Aslında çok başarılı diyemeyiz; öyle olsaydı şirket kapatılmazdı değil mi?

    Metni ahlak felsefesi yönünden ele alırsak görürüz ki, Halit Ayarcı’nın sonuca ulaşmaktaki pragmatik yaklaşımı ile Hayri İrdal’ın maddi sebepler dolayısıyla vazgeçmek zorunda kaldığı fakat oldukça direttiği ödev ahlakı, sayfalarda birçok kez karşı karşıya gelmiştir. Halit Ayarcı’nın ustaca kullandığı tatlı dili, bu karşılaşmada onu öne geçirmişse de, kanımca metnin sonunda verilmek istenen mesaj, bu tarz bir dünya görüşünün huzur getirmeyeceğidir. Hatırlarsanız, şirket kapatıldıktan sonra aileler bir araya geldiğinde dedikodular ayyuka çıkar, kavgalar başlar.
  • ...
    " İnsanların iyi niyetli olabileceğine hiç inanmıyorsunuz," dedi Jennifer.
    "Bu tam olarak doğru değil. Durumu olduğu gibi görüyorum, diyelim. Hastanızın söylediği ilk şey özünde her zaman için yalandır, saf gerçek değildir. Bunu hastayı kınamak için söylemiyorum. Neticede gerçeği saptırmak ve gizlemek temel yaşam becerileridir. Bu nedenle de terapi bağlamında gerçeği aramak, yalanı reddetmeyi, karartmayı ya da yalandan kurtulmayı değil, yalanı da içine alan derin bir kabullenişi ve anlayışı kapsar. Terapi yalandan gerçeğe, karanlıktan aydınlığa bir yolculuk değil, bunların arasındaki doğru dengeyi bulma çabasıdır. Bu yüzden yalanın değerini ve nasıl kullanılabileceğini kavramak önemlidir."
    "Kullanmak derken?" diye sordu pembe saçlı kız.
    "Öncelikle yalan, uyuşmazlık seviyesinin fazla olduğu sosyal varlık konuşmalarında ateşleyici bir unsurdur. Diyelim ki yolda yürüyorum ve bir tanıdığa rastladım. Bilindik ritüeli gerçekleştiriyoruz. Ona nasıl olduğunu soruyorum, o da bana iyi olduğunu söylüyor. Görüşmeyeli uzun zaman oldu diyorum, seni arayacağım diyor. Hoşça kal deyip ayrılıyoruz. Bilindik ritüel... Peki, bu ritüelin odağında ne var?"
    "Nezaket," diye yanıtladı pembe saçlı kız.
    "Bu nezaketin arkasında ne var?"
    "Yalanlar."
    "Elbette... Aslında onun nasıl olduğuyla ilgilenmiyorum ve o da aslında çok da iyi değil. İkimiz de biliyoruz ki birbirimizi aramayacağız. Yine de bu ayrıntılı ritüeli yerine getiriyoruz. Çok anlamsız olduğu halde sosyal huzuru sürdürebilmek için bu gereklidir. Çıplak gerçek, çıplak vücut gibi ürkütücü bir varlıktır ve bu nedenle genellikle üzeri örtülmelidir. Bu yüzden çocuklarınıza kıyafetlerini giymeyi ve konuşmadan önce düşünmeyi öğretirsiniz."
    ...
    Noam Shpancer
    Sayfa 136 - Pegasus
  • 'Uyu, Tana. Arkana yaslan. Bu gece arabanı ödünç almama izin verirsen söz veriyorum sana karşılığını öderim. '
    'Ah demek öyle? ' diye sordu Tana onun çıplak ayaklarına ve yıpranmış giysilerine bakarak. 'Sorabilir miyim neyle ödeyeceksin? ' Çocuk gülümsemesini bozmadı. 'Mücevherler, yalanlar, minik not kağıtları, kurutulmuş çiçekler, uzak geçmişten hatırlar, lüzumsuz alıntılar, boncuklar, düğmeler, fesatlıklar. '
  • Yalanlar türlü türlü paketlenir; bazıları süslü ambalaj kağıtlarına sarılır, bazılarıysa daha özensiz biçimde sunulur. Ama gerçekler daima çıplak ve sadedir.
  • "Beni bir daha bırakma." Orgazmımın doruklarından inerken o hâlâ benim içimde, bedeni benim bedenimin üzerindeydi. Yatak odamın camına ikisi de öne eğilmiş iki şekil yansıyordu. Ağzı benim ensemde, göğsünün ağırlığı ise sırtımdayken kendini bir kere daha içime ittirdi ve sonra inleyerek beni tamamen kendininmiş gibi işaretledi. Kendini dışarı çekmeden önce içimde titreyerek adımı fısıldadı ve boynumun arkasından öptü.
    Bacaklarım tutmaz olunca tamamen düşmeden önce beni yakaladı ve ikimizi yatağa geri sürükledi.
    "Tanrım, seni becermeyi seviyorum." Nefesi ağırlaşmıştı ve beni daha yakınına çekerken altımızdaki yatak sallandı.
    "Aynen," dedim gözlerimi kapayarak. Bedenimin üzerindeki hava akımı hoşuma gidiyor ve beni kendime getiriyordu.
    "Duş almalıyım."
    Sırıttım. "Ben de. Bana sadece bir dakika ver."
    "Bugün yapacak hiçbir şeyim yok, acele etme."
    Gözlerimi kapalı tuttum. Elimi kaldırdığını hissettim. Parmaklarını avuç içimde gezdirerek elimi dudaklarına bastırdı.
    Ağzını yastığa bastırdığı için boğuk olan sesiyle, "Seni bu haldeyken çok seviyorum dedi belli belirsiz şekilde. Gözlerimi kapalı tutarken dudaklarımda bir gülümseme belirdi.
    "Hangi haldeyken?"
    "Çıplak. Tatmin olmuş. Beni basit hissettirecek hiçbir şey yokken."
    İşte bu bana gözlerimi açtırdı. "Basit mi? Neden böyle hissediyorsun ki?"
    "Lana, biz seninle farklı dünyalarda yaşıyoruz. Lütfen bu gerçeği görmezden gelerek bana hakaret etme."
    Sessizliğimi korudum. Sırtımı okşayan elinin yumuşaklığını hissettim, ses tonundaki sertlik için özür diliyordu adeta. "Ama şimdi buradasın."
    "Evet. Sana nerelerde olduğumu bile söyleyemiyorum. Her şey..." dedi ve sessizliğe büründü. "Seninle birlikte değilken her şey uçup gidiyor."
  • Beni, sırtım koltuğun oturma yerinde dümdüz olana kadar öne çekti. Kalçam havada kalmıştı, nazik elleri keşfederek bacaklarımı havaya kaldırdı ve yumuşak ipekten şortumu çekerek indirdi. Ardından tangamın dantelinden tutarak bacaklarımdan kaydırıp çıkardı. Sonunda önünde tamamen çıplak kalmıştım. Atletimi yukarı, göğüslerimin üstüne kaldırdı ve önünde tamamen açıkta kalınca vücudu gerildi.
    "Mükemmel," dedi nefes nefese. Ellerini göğüslerimden uyluklarıma kadar, yukarı aşağı ve yanlara doğru hafifçe dolaştırdı. Sadece parmak uçlarıyla, dokunuşuyla sırtıma yay çizdirecek ve gözlerimle daha fazlası için yalvartacak kadar hafifçe dokunuyordu. Bekledim. Nefes nefese kaldım. Dizlerimi kaldırarak göz hizasına geldim ve önünde benden başka göreceği bir şey kalmayana kadar bacaklarımı koltuğun köşelerine gelene dek açtım. Bakışlarını aşağı, bacaklarımın arasına çevirip inledi, parmak uçları kadınlığımın dudaklarının üstünü hafifçe okşamaya başladı.
    "Mükemmel," diye tekrarladı parmakları o noktanın üstünde aşağı yukarı hareket ederken. Bastırmıyor, itmiyor, sadece nazikçe okşuyor; bu da kalçamı daha da kaldırıp adını fısıldamama ve bekleyip daha fazlasını istememe sebep oluyordu.
    Ardından bir parmağını içime soktu ve her şey değişti.
    "Tanrım..." Ağzını benimkine yaklaştırdığı sırada dudaklarından bir küfür döküldü. Vücudunu öne eğip beni öptüğü sırada sert göğüs kaslarını benimkine bastırdı. Bacaklarımı ona sararak elini içime hapsettim. Parmağının yumuşak hareketleriyle nefes nefese kalmıştım.
    "Evet, Brant. Ah, aman Tanrım, evet."
    "Seni çok seviyorum," diye fısıldadı, dudaklarını benimkilerden çekip boynumu öperken. Bir eliyle bacaklarımı ayırdı ve vücudumda aşağı doğru inerek enfes bir geziye başladı; parmağı içimde oynaşmasına devam ederken dudaklarının dokunuşu yumuşacıktı. Bir parmağın yapabilecekleri inanılmazdı. Küçük bir parmaktı ama tam da doğru yere, oraya dokunuyordu. Sırtım deri koltuktan havalandı, gözümü karartacak bir noktaya dokunduğundaysa nefesim kesildi. "Sakın durma," diye fısıldadım. "Aman Tanrım, sakın durma."
    İstediğim halde gözlerimi açık tutamıyordum. Yüzündeki bakışı, beni izlediği sırada yüzüne çöken karanlık yoğunluğu görmek istiyordum. Aletini çıkardığı ânı görmek istiyordum, elleriyle kavradığında aletinin dimdik başını görmek istiyordum.
    Bu onun en sevdiği andı. Beni boşalırken seyretmek. Bu, penisinin çevresindeki derinin daha da gerilmesini, olduğundan da fazla sertleşmesini sağlıyordu. Gözleri daha da koyulaşıyor, nefesi sıklaşıyordu. Göğsündeki kaslar geriliyor, elleri hızlanıyor, ismim dudaklarından hızlı bir inleme olarak dökülüyordu. Ve ardından ne geleceğini biliyordum. Titremeler sona erdiğinde, orgazmımın leziz tepelerinden aşağı düştüğümde... O an vücudumun yaşadığı en harika dakika oluyordu. İçime girdiğinde... Parmaklarını içimden çıkarıp sertçe bastırdığında... Yaşadığım tüm zevkleri gölgede bırakacak bir ritme başlamadan önce içimi tamamen doldurduğunda...
    Ve bunu bilmek, beklenti içinde olmak... gözlerimi açıp kendini hazırladığını görmek, birazdan olacaklara kendisi de katılacağı için heyecanlandığını görmek...
    Parmağı içimdeki tembel okşamalarına devam ederken göz kapakları ağırlaşmış ve nefesi hızlanmıştı. Eline doğru bastırdım ve parçalara ayrılacakmış gibi boşaldım.
    Üst üste gelen dalgalarla beraber ağzımdan anlamsız ve bilinçsiz sesler çıkıyordu. Kızışmış bir hayvan gibi kıvranarak eline doğru büküldüm. Vücudum parmağının etrafında patlıyor, parmağının mükemmel vuruşları ayaklarımı titretiyordu. Yüzünün görüntüsüne, yoğun çarpıcılığına, sert ve hazır erkekliğine karşı koyamıyordum. Öylesine güzel bir delilikti ki dünyamı yıldızlara, bedenimi ise bir takımyıldıza dönüştürüyordu. Ve sonra yıldızların üstünden düşmeden, nefesim normale dönüp gözlerimi açmamdan hemen önce içime girdi ve yeniden kendimden geçtim.
    Sert, hızlı. Sanki benden nefret ediyormuş gibi düzüyordu ama ağzından dökülen kelimeler aşk doluydu. Üstüme eğildi, parmaklarını kalçalarıma gömdü ve beni yerime sabitledi. Üstümde gidip gelirken ismim dudaklarmday-dı ve hareketlerindeki sabırsızlık beni daha da yükseklere çıkarıp aldığım zevki daha da arttırdı. Bu onun içindi ve kontrolünü kaybetmesi bana hediye gibi gelen, çok nadiren gördüğüm bir şeydi. Bacaklarımı ona sarıp topuklarımı sırtına gömdüm ve tırnaklarımı tenine geçirdim.
    Boşaldığında, bu da Brant Sharp yoğunluğundaydı. Bir eliyle boynumu tutup diğeriyle kalçamı sıkarken sanki asla doyamayacakmış, yeteri kadar derine giremeyecekmiş gibi beni daha da yakınma çekiyordu. En sonunda adımı sayıklayarak tamamen içime girdi ve orgazmının son titremelerini yaşadı.
    "Seni çok seviyorum," diye fısıldadı, içimden çıkmadan beni döndürüp altıma geçerken. Göğüslerim onunkine yaslanmış üstünde yatarken kalplerimiz aynı hızlı ritimle atıyordu.
    "Ben de seni seviyorum, bebeğim."
    Dışarıda bir şimşek çaktığını duydum. Fırtına geliyordu.
  • Bir anlık bir duraksama oldu. Bir an başımı eğmiş halde fermuarımın üstündeki dokunuşunu bekledim. Ve sonra başladı. Fermuarı yavaşça indirirken diğer elinin parmaklarıyla da takip ediyor, fermuar açıldıkça parmakları çıplak tenimden aşağı kayıyordu. Sırtımın kıvrımını geçti ve sonunda tamamı çıplak kalınca durduğunda nefes alış verişleri değişti. Birkaç kere keskin nefes aldığını duyduğumda gülümsedim. Demek o da insandı. Elleri sıcak dokunuşlarla kayarak yükseldi; omuzlarımda durduğunda hafifçe sıyırdığı elbise, kollarımdan ve vücudumdan kayarak düştü. Ona döndüğümde iç çamaşırlarımın dışında çıplaktım ve yüzümde yaramaz bir gülüşle kıyafetlerine baktım.
    "Çıkar onları."
    "Sen yap." Sesinin tonunda bir meydan okuma ve emir vardı.
    Başımla itiraz ettim. "Seni çevrendeki kadınlara emir verme alışkanlığından kurtarmalıyım."
    Kaşlarını çattı, papyonunu çekerek açtı ve gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. "En son ne zaman sana söylenilen bir şeyi yaptın?"
    Omuzlarımı silktim. "O kadar eskiyi hatırlamak zor."