• Yalanlar türlü türlü paketlenir; bazıları süslü ambalaj kağıtlarına sarılır, bazılarıysa daha özensiz biçimde sunulur. Ama gerçekler daima çıplak ve sadedir.
  • "Beni bir daha bırakma." Orgazmımın doruklarından inerken o hâlâ benim içimde, bedeni benim bedenimin üzerindeydi. Yatak odamın camına ikisi de öne eğilmiş iki şekil yansıyordu. Ağzı benim ensemde, göğsünün ağırlığı ise sırtımdayken kendini bir kere daha içime ittirdi ve sonra inleyerek beni tamamen kendininmiş gibi işaretledi. Kendini dışarı çekmeden önce içimde titreyerek adımı fısıldadı ve boynumun arkasından öptü.
    Bacaklarım tutmaz olunca tamamen düşmeden önce beni yakaladı ve ikimizi yatağa geri sürükledi.
    "Tanrım, seni becermeyi seviyorum." Nefesi ağırlaşmıştı ve beni daha yakınına çekerken altımızdaki yatak sallandı.
    "Aynen," dedim gözlerimi kapayarak. Bedenimin üzerindeki hava akımı hoşuma gidiyor ve beni kendime getiriyordu.
    "Duş almalıyım."
    Sırıttım. "Ben de. Bana sadece bir dakika ver."
    "Bugün yapacak hiçbir şeyim yok, acele etme."
    Gözlerimi kapalı tuttum. Elimi kaldırdığını hissettim. Parmaklarını avuç içimde gezdirerek elimi dudaklarına bastırdı.
    Ağzını yastığa bastırdığı için boğuk olan sesiyle, "Seni bu haldeyken çok seviyorum dedi belli belirsiz şekilde. Gözlerimi kapalı tutarken dudaklarımda bir gülümseme belirdi.
    "Hangi haldeyken?"
    "Çıplak. Tatmin olmuş. Beni basit hissettirecek hiçbir şey yokken."
    İşte bu bana gözlerimi açtırdı. "Basit mi? Neden böyle hissediyorsun ki?"
    "Lana, biz seninle farklı dünyalarda yaşıyoruz. Lütfen bu gerçeği görmezden gelerek bana hakaret etme."
    Sessizliğimi korudum. Sırtımı okşayan elinin yumuşaklığını hissettim, ses tonundaki sertlik için özür diliyordu adeta. "Ama şimdi buradasın."
    "Evet. Sana nerelerde olduğumu bile söyleyemiyorum. Her şey..." dedi ve sessizliğe büründü. "Seninle birlikte değilken her şey uçup gidiyor."
  • Beni, sırtım koltuğun oturma yerinde dümdüz olana kadar öne çekti. Kalçam havada kalmıştı, nazik elleri keşfederek bacaklarımı havaya kaldırdı ve yumuşak ipekten şortumu çekerek indirdi. Ardından tangamın dantelinden tutarak bacaklarımdan kaydırıp çıkardı. Sonunda önünde tamamen çıplak kalmıştım. Atletimi yukarı, göğüslerimin üstüne kaldırdı ve önünde tamamen açıkta kalınca vücudu gerildi.
    "Mükemmel," dedi nefes nefese. Ellerini göğüslerimden uyluklarıma kadar, yukarı aşağı ve yanlara doğru hafifçe dolaştırdı. Sadece parmak uçlarıyla, dokunuşuyla sırtıma yay çizdirecek ve gözlerimle daha fazlası için yalvartacak kadar hafifçe dokunuyordu. Bekledim. Nefes nefese kaldım. Dizlerimi kaldırarak göz hizasına geldim ve önünde benden başka göreceği bir şey kalmayana kadar bacaklarımı koltuğun köşelerine gelene dek açtım. Bakışlarını aşağı, bacaklarımın arasına çevirip inledi, parmak uçları kadınlığımın dudaklarının üstünü hafifçe okşamaya başladı.
    "Mükemmel," diye tekrarladı parmakları o noktanın üstünde aşağı yukarı hareket ederken. Bastırmıyor, itmiyor, sadece nazikçe okşuyor; bu da kalçamı daha da kaldırıp adını fısıldamama ve bekleyip daha fazlasını istememe sebep oluyordu.
    Ardından bir parmağını içime soktu ve her şey değişti.
    "Tanrım..." Ağzını benimkine yaklaştırdığı sırada dudaklarından bir küfür döküldü. Vücudunu öne eğip beni öptüğü sırada sert göğüs kaslarını benimkine bastırdı. Bacaklarımı ona sararak elini içime hapsettim. Parmağının yumuşak hareketleriyle nefes nefese kalmıştım.
    "Evet, Brant. Ah, aman Tanrım, evet."
    "Seni çok seviyorum," diye fısıldadı, dudaklarını benimkilerden çekip boynumu öperken. Bir eliyle bacaklarımı ayırdı ve vücudumda aşağı doğru inerek enfes bir geziye başladı; parmağı içimde oynaşmasına devam ederken dudaklarının dokunuşu yumuşacıktı. Bir parmağın yapabilecekleri inanılmazdı. Küçük bir parmaktı ama tam da doğru yere, oraya dokunuyordu. Sırtım deri koltuktan havalandı, gözümü karartacak bir noktaya dokunduğundaysa nefesim kesildi. "Sakın durma," diye fısıldadım. "Aman Tanrım, sakın durma."
    İstediğim halde gözlerimi açık tutamıyordum. Yüzündeki bakışı, beni izlediği sırada yüzüne çöken karanlık yoğunluğu görmek istiyordum. Aletini çıkardığı ânı görmek istiyordum, elleriyle kavradığında aletinin dimdik başını görmek istiyordum.
    Bu onun en sevdiği andı. Beni boşalırken seyretmek. Bu, penisinin çevresindeki derinin daha da gerilmesini, olduğundan da fazla sertleşmesini sağlıyordu. Gözleri daha da koyulaşıyor, nefesi sıklaşıyordu. Göğsündeki kaslar geriliyor, elleri hızlanıyor, ismim dudaklarından hızlı bir inleme olarak dökülüyordu. Ve ardından ne geleceğini biliyordum. Titremeler sona erdiğinde, orgazmımın leziz tepelerinden aşağı düştüğümde... O an vücudumun yaşadığı en harika dakika oluyordu. İçime girdiğinde... Parmaklarını içimden çıkarıp sertçe bastırdığında... Yaşadığım tüm zevkleri gölgede bırakacak bir ritme başlamadan önce içimi tamamen doldurduğunda...
    Ve bunu bilmek, beklenti içinde olmak... gözlerimi açıp kendini hazırladığını görmek, birazdan olacaklara kendisi de katılacağı için heyecanlandığını görmek...
    Parmağı içimdeki tembel okşamalarına devam ederken göz kapakları ağırlaşmış ve nefesi hızlanmıştı. Eline doğru bastırdım ve parçalara ayrılacakmış gibi boşaldım.
    Üst üste gelen dalgalarla beraber ağzımdan anlamsız ve bilinçsiz sesler çıkıyordu. Kızışmış bir hayvan gibi kıvranarak eline doğru büküldüm. Vücudum parmağının etrafında patlıyor, parmağının mükemmel vuruşları ayaklarımı titretiyordu. Yüzünün görüntüsüne, yoğun çarpıcılığına, sert ve hazır erkekliğine karşı koyamıyordum. Öylesine güzel bir delilikti ki dünyamı yıldızlara, bedenimi ise bir takımyıldıza dönüştürüyordu. Ve sonra yıldızların üstünden düşmeden, nefesim normale dönüp gözlerimi açmamdan hemen önce içime girdi ve yeniden kendimden geçtim.
    Sert, hızlı. Sanki benden nefret ediyormuş gibi düzüyordu ama ağzından dökülen kelimeler aşk doluydu. Üstüme eğildi, parmaklarını kalçalarıma gömdü ve beni yerime sabitledi. Üstümde gidip gelirken ismim dudaklarmday-dı ve hareketlerindeki sabırsızlık beni daha da yükseklere çıkarıp aldığım zevki daha da arttırdı. Bu onun içindi ve kontrolünü kaybetmesi bana hediye gibi gelen, çok nadiren gördüğüm bir şeydi. Bacaklarımı ona sarıp topuklarımı sırtına gömdüm ve tırnaklarımı tenine geçirdim.
    Boşaldığında, bu da Brant Sharp yoğunluğundaydı. Bir eliyle boynumu tutup diğeriyle kalçamı sıkarken sanki asla doyamayacakmış, yeteri kadar derine giremeyecekmiş gibi beni daha da yakınma çekiyordu. En sonunda adımı sayıklayarak tamamen içime girdi ve orgazmının son titremelerini yaşadı.
    "Seni çok seviyorum," diye fısıldadı, içimden çıkmadan beni döndürüp altıma geçerken. Göğüslerim onunkine yaslanmış üstünde yatarken kalplerimiz aynı hızlı ritimle atıyordu.
    "Ben de seni seviyorum, bebeğim."
    Dışarıda bir şimşek çaktığını duydum. Fırtına geliyordu.
  • Bir anlık bir duraksama oldu. Bir an başımı eğmiş halde fermuarımın üstündeki dokunuşunu bekledim. Ve sonra başladı. Fermuarı yavaşça indirirken diğer elinin parmaklarıyla da takip ediyor, fermuar açıldıkça parmakları çıplak tenimden aşağı kayıyordu. Sırtımın kıvrımını geçti ve sonunda tamamı çıplak kalınca durduğunda nefes alış verişleri değişti. Birkaç kere keskin nefes aldığını duyduğumda gülümsedim. Demek o da insandı. Elleri sıcak dokunuşlarla kayarak yükseldi; omuzlarımda durduğunda hafifçe sıyırdığı elbise, kollarımdan ve vücudumdan kayarak düştü. Ona döndüğümde iç çamaşırlarımın dışında çıplaktım ve yüzümde yaramaz bir gülüşle kıyafetlerine baktım.
    "Çıkar onları."
    "Sen yap." Sesinin tonunda bir meydan okuma ve emir vardı.
    Başımla itiraz ettim. "Seni çevrendeki kadınlara emir verme alışkanlığından kurtarmalıyım."
    Kaşlarını çattı, papyonunu çekerek açtı ve gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı. "En son ne zaman sana söylenilen bir şeyi yaptın?"
    Omuzlarımı silktim. "O kadar eskiyi hatırlamak zor."
  • Bazı Şeyleri Beceremedim

    Hep becerikliyim derdim kendi kendime
    Hatta! Çok emindim her şeyden, en önemlisi kendimden…
    Fakat bir kaç şeyi bir türlü beceremedim aslında.
    Sevmemeyi mesela, öyle hemen güvenmemeyi
    Körü körüne bağlanmamayı, beceremedim bir türlü
    Ve sonun da yaşanan koca bir hüsran, hiç eksik olmadı hayatımdan.
    Karşıya yansıtmadan sevme yi beceremedim.
    Hep, her an, her yerde haykırdım sevdiğimi, Şımartmamayı beceremedim işte.
    Arada bir pembe yalanlar bile söylemeyi beceremedim,
    Yalanlara bürünmüş sevgilerden kurtulmayı beceremedim
    Karşıma çıkan, her gün başka bir maske takan gizli yüzlerden korunmayı beceremedim.

    Maske bir güç kalkanıdır bazıları için, tak diye uzatan çok oldu,
    Bir gün bende takayım dedim onu da beceremedim.
    Ne isem o oldum hep. İki yüzlü olmayı riyalara sığınmayı beceremedim…
    Ama bu da bir şey, Vicdanımı kazandım hiç değilse.
    Yalanın tadı olmazmış, ben içine yalan katılmış yemekleri, bile, bile yedim…
    Zehir gibiydiler… Reddetmeyi beceremedim.
    İnsan kılına bürünmüş, Şeytanla işbirliği yapmış, İhaneti n tiryakisi olmuş kalleşlerin,
    Gerçek yüzlerini iş işten geçmeden görebilmeyi beceremedim…
    İçimdeki yalnızlığı avutmamdı belki de umarsızca kabullenişlerim,
    Bir boşluğu doldurmaktı beklide ne olursa olsun diyerek
    Çünkü hep umutla bakmaktaydım etrafıma, kötülük olmadı içimde hiç.
    İşte bu yüzden güzelliğe bürünmüş gizli kötülükleri görmeyi beceremedim

    Şimdi başlığı kayıp eski şiirlerimin baş aktörü oldum,,,
    Belki de bundan böyle beni yazacak birileri, Beceriksizin biri diye söz edecekler.
    Hal bu ki; ben insanları sevdim, hep onlara güvenmek istedim,
    Hiç kötü düşünmedi yüreğim…
    O bile beni suçluyor şimdi.
    Peki! sahte hakimiyet’lerle karşıma dikilenler
    Nereye kadar sürdürebilecekler bu galibiyetlerini,
    Bence bir gün onlarda ektiklerini biçecekler
    Ve aynanın karşısına geçtiklerinde gerçek yüzlerini görecekler
    O an onlarda kendilerinden korkacaklar
    Çünkü gördükleri bir surat değil, Bomboş, değersiz bir suret olacak
    Ben yine de gerçek sevginin çok zor bulunduğu,
    İhanetin, kin’in, nefretin, dedikodunun ve yalanın çok kolay bulunduğu
    bu dünyada yaşamaktan korkmuyorum,
    Korkmuyorum çünkü bu dünyada yalnız değilim
    Ve yaşadıklarımı yaşayan binlerce, milyonlarca insan var.
    İyi kötü yaşananlar unutulmaz elbette ama şimdi suretlerini yakıyorum birer, birer
    Olmayacaklar artık. Bir köşede izleri kalacak sadece

    Bu söylediklerim bir hesaplaşmaydı kendi içimde bir yüzleşmeydi beklide…
    Verdim işte hesabımı.
    İnsan sevgisiz yaşayabilir mi?
    Yani ben yine insanları sevmeye devam edeceğim, yine güveneceğim onlara
    Umutla bakacağım yine her tarafa ve sevgi dağıtacağım.
    Eskiden olduğu gibi yine bir deniz kenarında
    Ay ışığında yıldızları üzerime yorgan yapıp uyuyacağım.
    Ve yine kumsalda yürüyeceğim çıplak ayakla, şimdilik ayak izlerim yalnız olacak.
    Ama! olsun bir gün benim olduğu gibi onların da arkadaşları olacak
    Adımlarım daha farklı olacak bundan böyle
    Ve ben bu beceremediklerimide, becerdiklerimin listesine katacağım…
  • Denize varana kadar gökyüzünü seyrettim. İhtiyar’ın kamyonetinin arkasında on altı saatlik bir yolculuk. Sarsıntıdan götüm çürüdü. İki kere mola verdik. Bana kalsa gerek yoktu ama İhtiyar “Ben senin gibi malı çıkarıp yola salamıyorum,” dedi. Adamın işemesine de karışacak halim yok ya. İlk molada bir ağacı suladık. İkincisinde hem kamyoneti hem de kendimizi mazotladık. Babadan kalma mukavva bavulun bir yerlerinde yolluk bulundururum mutlaka. En az bir şişe. Neşeli olduğum vakitlerde ‘her ihtimale karşı şişesi’ koymuştum adını, yakışır. İlk yudumda afalladı İhtiyar, öksürerek ana avrat küfretti. N’aparsın, benim mazotu kaldıramaz her bünye.Küfür, alttan iki dişi eksik ağızdan hoyrat bir tıslamayla çıkınca rahatladım. Nefretini anında söyleyip tüketen insanları severim. Böyle sahici adamlar kalmadı artık.

    Sabahın bir vakti geldik benzin istasyonuna. Ne umutlarla açılıp ne umutlarla viraneye dönen bir yer. Pompanın başında sivilceli bir delikanlı. Kamyonetin az ilerisinde, ellerinde bir şişe, pislenen iki herif. Manzaranın bu tanıdık halini ancak bir kız bozabilirdi, o da oldu. Benzincinin kızı ağzında çüküm kadar bir sakızla yanaştı bize. “Babam zıkkımlanacaklarsa çekip gitsinler diyor,” dediğini sakızın sinir bozucu caklamalarının arasında zar zor anladık. Kızın omzunun üzerinden içeri baktım. Deyyus herif gözdağı vermek için çifteye fişek sürüyordu. Vidalı kapağı iki tur döndürüp şişeyi cebime attım. “Babana dikkat et ufaklık,” dedim kıza, “fazla yaşamaz bu kafayla.” Lafıma hazırlıklıymış kancık, hemen bir orta parmak çekti bana. İlk boğumdan kopmuştu parmağı, üzüldüm.

    Postanede çalışırken parmaksız bir herifle tanışmıştım. Çocukken matbaada çalışmış. Kağıt kesiği fenadır ama kağıt keserken parmaksız kalmak daha fenadır.

    Konuyu uzatmadık, hemen topukladık o zavallı benzin istasyonundan. Kamyonete atlarken pompacıya baktım, kararmış elleriyle sivilcesini patlatıyordu.

    “İstersen yanıma otur,” dedi İhtiyar, “laflarız biraz, sıkılıyorum tek başıma.”
    “İstemez,” dedim, “arkada iyiyim ben.”
    Mide bulandırıcı dekorasyonuyla akıllara zarar bir barda tanıştık İhtiyar’la. İyi içmiştik. Son iki şişeyi barın sahibi şişko ısmarlamıştı. Bir çapanoğlu var bu işte diye düşünmüştüm önce. Meğer bizimkinin eski dostuymuş. Eski dostun içki ısmarlayanı iyidir zaten.
    Gecenin yarısında geçkin bir orospu geldi masamıza. Bir bardak da ona doldurduk. Durup dururken eteğini kaldırıp çamaşırını gösterdi bize. Pembe donunun sağ tarafında kocaman bir delik vardı. Sıcaktan nefes alamıyorduk, yarım saat geçmeden kadının makyajı akmaya başladı. İhtiyar bitmek bilmez anılarından birini anlatırken kadın hop diye uzanıp dudaklarıma yapıştı. Tükürük, soğan, ekşi şarap ve yüzlerce adamın spermi olduğunu düşündüğüm bir tat geldi ağzıma. İğrendim. İttim. Vaziyeti çakozlayan İhtiyar kibarca kovdu kadını, “Uza yavrum,” dedi, “bu masadan iş çıkmaz sana!” Boyası akmış sarı saçlarını savurup, okkalı bir küfür salladı orospu. Yarıladığımız şişeyi de alıp gitti. İkimiz de kızmadık nevaleyi götürmesine. Hakkıydı.
    O geceden sonra iyi dost olduk. Öyledir zaten. Uzun konuşmalar, yalanlar, yağlamalar, yıkamalar zarar verir başlangıçlara. Biriyle dost olacaksan bir bakman yeter.
    Bu yolculuk aklıma düştüğünde de, hemen İhtiyar’ın yanına gittim. Depoda mal yüklüyordu. “Güneye gideceğiz,” dedim, “depoyu dolduracak kadar para var bende…”
    Bir saniye bile düşünmeden, üstünde çalıştığı şirketin aptal ambleminin bulunduğu şapkayı yere çaldı. “Ben de sıkılmıştım zaten,” dedi, “düşünsene işe gireli beş gün olmuş bile…”
    Kamyonetin arkasında ne var ne yok indirip bıraktık bir köşeye. Ne işe yaradığını bilmediğim malların yerini ben aldım. Kıç cebimden cildi parçalanmış defterimi çıkardım, günü saati yazdım, iki kelimelik bir not düştüm hayatıma, hedefimizin adını belirledim: “Özgürlüğe gidiyoruz!”
    Öylece koyulduk yola işte. İstediğim çok şey değildi. Ömrüm boyunca yapılabilecek bütün pis işlere girip çıkmış, en niteliksiz işlerin uzmanı olmuştum. Birilerinin kafama çivi çakmasından uzaklaşma hakkımı kullanmak istemiştim sadece. Birilerinin zavallı hayatıma bakarak kendini tatmin etmesinden, boktan hikayelerini parlak destanlar gibi görmek için karanlığıma bakmasından, beni ben yapan şeyleri pandiklemesinden uzaklaşmak, ruhumu özgür bırakmak istemiştim.
    Sakızlı kızın orta parmağını yedikten sonra hiç durmadan ilerledik. Beş saatlik bir yol kalmıştı zaten. Keçilerle dolu bir tepenin yanından geçtik. Çocukların su savaşı yaptığı bir köyde kamyoneti elektrik direğine bindirmekten son anda kurtulduk.
    Gün batarken vardık deniz kıyısına. Taşlık sahilde üç delikanlı ters dönmüş bir tekneye sırtlarını yaslamış içiyorlardı. Belli ki denizden az önce çıkmışlardı, ıslak donları uçurtma çıtası inceliğindeki bacaklarına yapışmıştı. Bedenlerindeki tuz, ellerindeki şişe, yüzlerindeki kahkaha pırıl pırıldı.
    Sigarasını bir fiskeyle havaya uçurup “İnsan başka ne ister ki?” dedi İhtiyar. Pantolonunu tek hamlede sıyırıp daltaşak denize koştu. Gülerek baktım arkasında. Eti sarkmış götünü hoplatarak daldı suya.
    Olduğum yere çöktüm. Ayakkabılarımı çıkardım. Günün sıcağını kusan taşlara sürttüm çıplak ayaklarımı. Defterimi çıkarıp sola yatık el yazıma baktım. İçimde bir şey koptu, koptuğunu hissedebiliyordum, bir şeyler çalkalanıp yükseldi içimden. Deniz kenarında oradan oraya savrulan bir taş kadar özgür olamayan ruhlarımıza üzüldüm. Doğanın muhterem dengesine çomak sokmaktan zevk alan birilerinin ayak işlerinde geçen ömrümüze üzüldüm. Batmakta olan bir filika gibi yüzmeye çalışan İhtiyar’a bakıp üzüldüm. “Bu kadar zor olmamalı özgürlük!”
    Vidalı kapağı iki tur çevirip mazotun kalanını kafama diktim. Ruhumun bedenimden ayrılıp gün batımına gitmesine izin verdim. Uzandım. Gözlerimi kapadım. Artık tanımadığım bir sesle mırıldandım: “Seni senden başka kim özgürleştirebilir ki?”
    Yekta Kopan