• 136 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Bir yerlerde kaldık, bir yerlerde ağladık unuttuk yeni baştan tekrar ettik, ettik, ettik....

    Savaş! Lanet değil lanetler olsun sana!!!

    Ahhh toprak! Ah dünya! Ne çok kıymetlendirdik seni. Oysa ekip, biçip gidecektik...

    Siyasetin dikenlerini hissettirmediği coğrafya kalmış mıdır?

    Tarih kitaplarında ideolojik kısımlar yer alır. Komünizm gerekleri, sosyalizmin gerekleri.... Ya halk... halkın etkilendiği yönler. Anlatılmaz dimi. İdeoloji dedi mi biri kaçıkaksınız. İnsan olmak var onun ötesinde kıymetli bir şey yok. Güçlülerin düşünceleri ve sürekli büyüme derdi mazlumun hayatını elinden ala ala büyür. Çoğu zaman neden savaşıldığını çocuklar gibi büyükler de bilmez. Olan mazlumlara olur, kayıplar yaşarlar ölümle de kalmaz bu kayıplar, umutsuzluk ile yaşama dair kayıplar yaşarlar.

    Öyle kayıplar ki, içilerine atarlar yaşadıklarını, anlatamazlar hem anlatsalarda kim anlayacak ki onları. Anlatacak mecali bulsalar, o an gelse; zor sığdırdım içime nasıl dağıtıp tekrar toplayayım der, susarlar. Yorgunluğun vücut hali insanı yaşamdan soğutur. Sonra gözler bir çocuğa takılır:

    Ahh çocukluk ne güzel başıboşluktur! der, derin bir iç çekerler.


    Gözlerimi kapayabilir, kulaklarımı tıkayabilir, ama düşünmeden edemezdim.

    Savaşın çocuk yüzü de vardır, olmaz mı hiç. Hiçbir şeye neden? demeden, neden? demenin gerekli olup olmadığını anlamadan yaşadıkları zorluklar vardır. Yetim büyümenin onları erken olgunlaştıracağı bir ömürleri vardır. Savaşın genç yüzü vardır; sevdalarını, ailelerini, doğdukları yeri, aşlarını tek edip vatan! diye cepheye cağırılan ve gitmem demeden koşa koşa giden gençlik yüzü vardır. Bu genç yüz komutana iş ve savaş gücü olduğu kadar anne babaya aştır, iştir... yitirilip gidince boğazda düğümdür. Savaşın yaşlı hali vardır. Arda kalan geline, toruna bakamamaktır, çaresizliktir, geline git demenin eşiğine gelip gönül kırmaktan korkmaktır.... Savaşın kadın yönü vardır. Erlerini yitirmiş kadınların sırtlandığı erkek gücü vardır. Savaşsız günlerde aş getiren eşe, oğula savaş günlerinde aşı gönderendir. Köşede ağlayıp durup tekrar işe koşandır. Umut edendir, bekleyendir... Kıtlıkla mücadele, hastalıkla mücadele, hasretle mücadele..... Dua, dua, dua'dır. Mektup bekelyen gözler vardır. Hem gelsin bir haber diye can atan hemde kötü haber olursa diye için için korkan, titreyen duyguların karışık haliyle yaşamaya dayatılan hayatlar vardır.

    Sandy Tolan - Limon Ağacı adlı eserinde Nazi zülmüne ve Nazilerin yaptıklarını Filistin'e yaşatan İsrail'in iç yüzüne deginirken çok güzel yerlere temas eder. Savaşta asker ölür illaki biri kazanan taraftır. Savaşın en büyük etkisi sivil halktır. Asıl sorun burda başlar. 2. Dünya savaşını anlatan eserler ve filimlere bakarız aynı dert aynı sonlar. Edebiyattan başka halka sahip çıkan hiçbir şey yoktur.

    "Bu dünyadan insanalar göçüp giderler, yalnızca iyiylikleri ile anılırlar."

    Anılıyor ülkesinin ve halkının acılarını unutmayan şairler, yazarlar. Ve unutuluyor savaşı başlatan komutanlar. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Bu dünya kimseye kalmıyor. Üç günlük dünyayı eceliyle değil belli ideolojilerin cevreside erken kaybeden gençler gibi zamanı gelende gidiyor. Toprak izliyor tekrarları neyinize yetmiyorum: tohum ekin buğday,arpa, meyve vereyim ama kıymayın yeter diyor. Yinede kimseyi doyuramıyor.

    Cengiz Aytmatov döneminin sosyal, ekonomik ve siyasi yüzünü anlatmıştır. En çokta savaşın geride kalanlara yaşattığı yüzü anlatmıştır. Ne çok talihi, bahtı kara insan vardır. Kim çocuğunu en güzel çağında, başakalar gibi serpildiği bir çağda kaybetmek için büyütür ki. Anne yüreğini okumak içimizi kanatıyor. Nasıl bu kadar güçlü olabiliyor bu kadınlar! Kadın deyip geçilmez, kadın anne, eş, aş, hayatttır... Toprak Ana'nın dediği gibi "Kadın bilgedir, insandır."
    Kitap o kadar güzel umut dolu başlıyorki serüvenine Cengiz AYtmatovu tanımayan biri aşk romanı, umutların tarlallarda filiz veren birlikte çıkılan yola birlikte son nefese kadar gidilecek yolculuğu var sanır.... Cengiz Aytmatov Ekim Dervrimi ve 2. Dünya savaşını hayatına sığdırmak zorunda kalmıştır. Talihinin akışında şahitlik ettiği serüvenleri kalemiyle sonsuzlaştırmış biridir. Vurmuş yüzüne yüzüne celladın, hainin. Sen görünmeyen yüzleri unutacak bir halk bekledin ben unutmadım, benden sonrakiler de unutmayacak der gibi anlatmış uzun uzun...

    Okumak değil, yaşamak gibi bir şey. Gibi değil yaşamak gerçekten.

    Anadolunun bir köyündeymişiz gibi akıyor anlatım. Betimlemeler müthiş, kişileştirme olağanüstü... edebiyat akıyor mürekkep yerine. Bir dram en çok beyaz perde de hissedilir ya tüm duyulara seslenirken, öyle bir anlatım işte, hitap eder her uzvunuza. Tolganay Ana'nın her anlatışı size Fatma Grik'i hatırlattır, aşinaysanız Türk sinemasına. Nitekim onunda aynı adı taşıyan bir filmi vardır. Fedakar bir anne ve çocukları... Kırgızistan'ın bir köyünden Anadoluya atılmış gibi hissettirir anlatım. Vurucu, yakıcı, gözlere yağmur bulutları yükleyen bir roman. Neden ve sonuçlara değil olayın iç yüzüne bakmamızı sağlayan bir eser. Gidersiniz bir köye, şu an oradasınız ve işte;

    Savaş sonunda askerin köye dönüş haberi alınır, herkes kim sağ kaldı acaba diye koşar meydana, o meydanda oturup ağlarsınız sevinç mi, üzüntü mü neyin gözyaşları bunlar o meydan konuşur, o yola bakan gözler konuşur. Sonra İstasyonda üç dakika için heyecanlanan anaya oturup ağlarsınız. Bir umutla çevirirsiniz her sayfayı, çevireceksiniz her sayfayı.

    Aziz Nesin'den parçalar vardır, Yaşar Kemal'den, Fakir Baykut'tan... Cengiz Aytmatov farklı bir yazar. Tümüyle sevdiklerimizi tek kadroda toplayabilen biri. Her genç karakterien Türkan Şoray deriz, anne karakterine Fatma Grik, genç erkeğe yakışır en yakışıklısından bir jön. Kadir İnanır demek gelmiyor o jöne Cüneyt Arkın, Tarık Akan, Yılmaz Güney... Çabuk yitiriliyor o gençler, çabuk yitiriliyor...

    Kesinlikle okuyun. Lütfen okuyun.


    Keyifli okumalar!
  • Andronikos ne kadar cesur olursa olsun, gene bir Bizanslı idi. O da her Bizanslı gibi eğlence, har vurup harman savurma, entrika, ayaklanmalar ve ahlâksızlıklar kaynağı olan Bizans'ta büyüdüğünden canını pek kolay kolay ortaya koyamazdı. Kendisine meydan okuyan bu gençle vuruşmaktansa, bir gece vakti yolunu bekleyip arkasından hançerlemeyi, yahut adamlarına buyurup gizlice öldürmeyi daha doğru ve daha kurnazca bir iş sayardı. Hafifçe sararan yüzünü zorla gülmek için buruşturdu. Öksürür gibi cevap verdi:
    -Ben Bizans İmparatoru Yuanidis Paleologos'un oğluyum. Benimle dövüşecek olan adamın benimle denk olması gerektir.
    Bu sözlerden açık bir yüksekten atışın altında kapalı bir korku gizli idi. Fakat Savapolos bu korkuyu sezmemiş gibi kendini tanıttı:
    -Bana da Savcı Bey derler. Diyarı Rum'da Savapolos Savcı diye anılırım. Babam Türk Sultanı Murat Bey'dir. Adım ve namım herhalde prensliğinizden ve babanızın namından geri kalmasa gerek!
  • 222 syf.
    ·9 günde·9/10
    Okuduğum kitaplara baktığım zaman dünyaca ünlü tanınmış yazarlara çokça yer verdiğimi fakat çok başarılı yazarlarımız olmasına rağmen hak ettikleri değeri vermeyip, okuma zahmetinde bulunmadığımı fark ettim. Utanmadım desem yalan olur. Bu doğrultuda hemen bilgisayarın başına geçip bir alışveriş listesi oluşturdum. Çağdaş Türk Edebiyatı klasiklerinden başlamak istediğim için ilk yöneldiğim yazar Yaşar Kemal oldu, sonrasında Kemal Tahir ile devam ettim. Birkaç yazardan daha 1-2 kitap ekleyerek siparişi tamamladım. Kitaplar gelince çok heyecanlandım (her zaman olduğu gibi) ve hemen okumaya koyulmak istedim. Televizyonda ne zaman Köroğlu’nun filmi çıksa babam “ben çocukken bunun kitabını okumuştum” derdi, bu nedenle ilk olarak Üç Anadolu Efsanesi kitabından başlamaya karar verdim.

    Kitap Anadolu’nun belki de en çok bilinen destanı Köroğlu ile başlıyor (Azerbaycanlı yengem kendilerinde de aynı destanın daha değişik versiyonunun olduğunu söylemişti). Köroğlu kitaptaki diğer destanlara göre daha epik bir destan. Tam filmi yapılacak derler ya öyle işte, bu da senaristlerden kaçmamış olacak ki “filmini yapalım biz bunun” demişler. Çekiyorlar bir film, ee başrolde de avantür filmlerin efsane ismi Cüneyt Arkın’dan başkası olacak değil ya? Cüneyt baba filmin sonunda çıkıyor Bolu Beyi’nin karşısına “kancık kelleni ödlek bedeninden ayırmaya geldim Bolu Beyi!” diyor. Dur ya, bu başka filmdi, Polemon olacaktı o. Neyse, Kara Murat Polemon’un kellesini ala dursun biz kitaba dönelim. Kitap benim bildiğimden daha fantastik; Kırat uçuyor, Köroğlu güçlerini mistik yollarla elde ediyor vs. Bir destanda olması gereken bütün özellikleri barındırıyor yani. Kitabın içerisinde bulunan destanlardan en güzeli de Köroğlu bana kalırsa.

    Bir diğer destanımız türküleri dillerden dillere söylenen, günümüzde dahi popülerliğini sürdüren Karacaoğlan. “İnceden bir kar yağar, tozar Elif Elif diye. Deli gönül abdal olmuş, gezer Elif Elif diye” diye gezen, o köy senin bu köy benim, dağ demeden düz demeden, bir sazı bir sözü gezip durur Karacaoğlan. Türkülerini hep Elif’e söyler, hep Elif’i anlatır. Onun karasevdası Elif’e kavuşamamasından değil önce kavuşup sonra kaybetmesinden kaynaklanır. Elif onu hep bekler, her gördüğüne “Karacayı görürsen ona söyle, Elif seni bekler, ölmeden son bir kez seni görmek ister de” diye salık verir. Karacaoğlan da son bir kez olsun Elif’i tekrar görmeyi diler lakin Elif’in ömrü buna el vermez, Karacaoğlan Elif’in köyüne vardığı zaman Elif artık toprak olmuştur. Bunun üzerine Karacaoğlan’ın sazından şu mısralar dökülür;

    Üryan geldim gene üryan giderim
    Ölmemeğe fermanım var
    Azrail gelmiş can talep eder
    Benim can vermeğe dermanım var

    Ve geldik son destana, Alageyik. İzleyenleriniz vardır, Cüneyt Arkın bunun da filmini yapmıştı. Geyik avcısı Halil’in hikayesi. “Sevdiğin mi, geyik avı mı?” diye sorulduğunda cevap veremeyen Halil, kendisi avdayken köylü tarafından nişanlısı Karaca Ali’ye peşkeş çekilen Halil, Alageyik sevdası uğruna canını veren Halil… Bu destanı pek fazla anlatma gereği duymuyorum zira fazlasıyla dramatik. O duyguyu geçirebileceğimi sanmıyorum.

    Son tahlil: Okuyun, okutturun. Gerçekten çok kıymetli yazarlarımız ve romanlarımız var, biraz geç farkına vardım fakat “geç olsun, güç olmasın” demiş büyüklerimiz. Bize bizi anlatan yazarlarımız iyi ki varlar.
  • Otuz sene önce otuz yaşındaydım. Yaşlandığınızda, otuz yıl önceki olaylar, bugünkülerden daha gerçekçi görünür. 1970'ler... 20.yüzyılın en güzel yılları. henüz tam uygarlaşmamışız. değirmenlerle savaşta yenilmemişiz daha. yedi kat yalnızlığa gömülmemişiz.

    Inanin bana, o zamanlar aşklar ömür boyu sürerdi. bir kız, camdan el salladı mı, havalara uçardık. bir gülücük, mahcup, kaçamak bir bakış, bir merhaba... yavru kuşlar gibi heyecanlanırdık. en büyük hazine kalbimizdeydi. nasıl utangaçtık;
    gönül verdiğimiz kişiyi incitmekten de, onun karşısında küçük düşmekten de ödümüz kopardı. karşılıksız aşklar, ebediyen saklanan sırlara dönüşürdü. uzaktan sevmek diye de bir şey vardı. yoksulduk. canımıza yapışan, kemiğimizi çürüten fukaralığın üstüne kat kat, gıcır gıcır gurur kostümleri giyerdik. fakir ama onurluyduk. çünkü tarihimiz bize kudretten, zenginlikten bahsediyordu. edebiyat, bütün hücrelerimize azim aşılıyordu. şarkılarda daima taptaze bir umut çınlıyordu. felekle kapışıyor, çaresizliğe meydan okuyor, yer sofralarında yürekten şükrediyorduk.



    seyrettiğimiz filmlerdeki yetim çocukların, yoksul kızların, bahtsız annelerin, mazlum delikanlıların, yorgun babaların hallerine hüngür hüngür ağlardık.
    haysiyet, namus, vicdan gibi kelimeler tedavülden kalkmamıştı. komşuluk ölmemişti. komşular sağdı.

    zayıftık fakat güçsüz değildik.

    uzun yakalı dar gömlekler, ispanyol paça pantolonlar giyiyorduk. saçlar kabarık, favoriler uzundu. kocaman güneş gözlükleri takardık. fotoğraflar silme siyah-beyazdı.

    solcuyduk. sovyetler birliği dağılmamış, dimdik ayaktaydık. sendikalar, grevler. 1 mayıslar, boykotlar, kıran kırana kavgalar... alın teri mukaddesti. haklıydık kazanacaktık.

    faşizm kahrolsundu.

    stres yoktu. nostalji yoktu. depresyon yoktu. elvis, yılmaz güney, marlon brando, orhan gencebay, baretta ( robert blake), kemal tahir, pink floyd, aşık mahzuni, bruce lee, tanju okan, charles bronsın, bob dylan, ismet özel, muhammed ali, neşet ertaş, federico fellini, attilla ilhan, clint eastwood, oğuz atay, john lennon, cüneyt arkın... hayat çok hızlıydı. ve hepimiz müjde ar'ı düşlerdik...

    leon davidoviç bronşteyn troçki (1879-1940), "yaşlanmak, bir insanın başına gelebilecek en beklenmedik olaydır." demişti, duymuştuk da inanmamıştık.
  • 200 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Adamımız Murat Davman’ın Bükreş’e yolculuğu ile başladığı öncesinden özel görev ve talimatlarla bir casusluk şebekesinin içine düştüğü bir kitaptan bahsedeceğiz. Bulgaristan ajanımızın son anında Romanya’da Hasan Nuri’nin tehlikede olduğunu belirtmesi ve uzun zamandır görülen KKK sembolünün Komünist Kardeşler Komitesi olduğunun belirtilmesi ile olaylar başlar. Oraya bir ajanımız daha gönderilir ama yolda saldırıya uğrayarak o da vefat eder. Bir başka ajan daha gönderilir, o da trende ölü bulunur. Hemen akabinde artık iş Murat Davman’a verilecektir. Bu arada Murat Davman’ın daha evvel Komünist bir örgüte karşı ‘Ölüm Perdesi’ romanında çatıştığını hatırlıyorum ama yanlış bilgi de vermiş olmayalım şimdi.
    Abdülkadir Paşa sağ olsun gene güzel bir görevle bizimkini yolladı dışarıya. Okurken insan bazen nerede olduğunu unutuyor ama ziyan yok zannımca. Böyle nasıl diyeyim bilemiyorum ama yağ gibi eriyip gidiyor sayfalar. Hani arada günümüz yazarlarının çoğu gibi saçma sapan boş vakitler falan koymadığı için seriyi bitirip günümüz polisiyesine geçince nasıl afallayıp kalacağımı düşünür oldum şimdiden. Gene ne varsa eskilerde var yahu.
    Muhteşem bir eser daha böylece biter. Burada farklı bir konuya daha değineceğim. Murat Davman’ın ayrıca filmleri de çekiliyor. Geçen bahsettiğim Yakut Gözlü Kedi – Cüneyt Arkın haricinde birkaç film daha var. Onları da belirteyim. Maziyi sevenler için de biraz değişiklik ve hoşluk olsun.
    Başrolde Orhan Günşiray’ın olduğu Ölüm Perdesi, Müşfik Kenter ve Atıf Kaplan’ın rol aldığı Sessiz Harp, Reha Yurdakul ve yine Orhan Günşiray’ın oynadığı Azrailin Habercisi -ki burada Pervin Par var ki efsane mi desek afet mi desek- filmi, Romanya’da çekilen ve bu kitapla da aynı adı taşıyan Demir Pençe – Casuslar Savaşı filmi ki orada da tanıdık bir isim -Nebahat Çehre- rol alıyor. Bir ara vaktiniz varsa sizleri de eski sinemamıza bekleriz.
    Bence hoş şeyler bunlar. Cümleten keyifli okumalar ve mutlu günler dilerim. Allah’a emanet olun..
  • 360 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    “Herşeyin manasız olduğunu söylediğimiz anda manalı bir söz söylemiş oluruz.”

    Albert Camus

    Merhabalar;

    Kitap bitti, ben uzay boşluğuna bırakılan terlik gibi yerçekimsiz ortamda savruluyorum. Öncelikle size Murat Menteş'i tanıtmalıyım. Kendisiyle yollarımız 2005 yılında Afilifilintalar adlı internet sitesinde kesişti. Bir kaç blog yazısı hoşuma gitmişti, aynı yıl çıkan Dublörün Dilemması ile yolculuğumuz başladı, ama ne yolculuk :)

    Kitaplarının kapaklarına aldanıp yeni yetme sosyal medya yazarlarıyla aman karıştırmayın. Zira bu sizin için büyük kayıp olur. Menteş romanları için ; '"Romanı, saatte 300 km. gidebilen bir spor araba gibi tasarlıyorum. '' diyor. Kitabın kapağını açtığınız andan itibaren size tahsis edilmiş kırmızı bir Ferrari ile galaksiyi turluyor, başınıza galakside gelebilecek en abzürd olaylar geliyor. Eğer bir Murat Menteş romanı okuyorsanız, kendinizi 10 dakika içinde uzaya fırlatılacak bir roketin pilot kabininde, 10 saniye sonra infilak edecek bir denizaltının içinde, henüz hiç kimsenin keşfetmediği bir piramitin firavun lahitinde sosisli sandviç yerken bulabilirsiniz, ve buna kendiniz bile inanamazsınız. Menteş sizi öyle mahir bir dille oraya yerleştirir ki, neden diye sormazsınız.

    Romanlarındaki karakterlerin isimleri de hafızada yer eder, kolay kolay unutulmaz. Bknz; Şebnem Şibumi, Ruhi Mücerret, Avni Vav, İgor Mortes, Şifa Şavk, Apo Calypso, Refik Risk, Varda Rowa , Menteş aklınıza gelebilecek en abzürd olayları abzürd isimli bu karakterlerle inşa eder.

    Abzürd terimi daha çok varoluşçular tarafından kullanılmış. İnsanın, evrenin tesadüfen oluştuğunu, evrenin ve diğer her şeyin hiç bir anlamının olmadığını savunan bir terim olmuştur.

    Menteş'in hemen her kitabında felsefeyle harmanlanmış uzun bölümler bulunuyor. Kendisinin muhafazakar olduğunu zannetiğim Menteş, bu kitapta beni gerçek bir Nihilist gibi karşıladı. Varoluşla alakalı Camus'den, Kierkegaard'dan yaptığı alıntılar ve kafasında ki sorularla beni roman mı okuyorum, felsefe panelinde miyim sorularına gark etti ve bu kitabında felsefeye, varoluşa daha fazla yer ayırdığı gözümden kaçmadı.

    Ülkedeki sistemi de olabilecek en sivri, en kibar diller eleştirmekten geri kalmamış elbet bknz;
    -Bir ülkede neden teröre ihtiyaç var?
    #34332972

    -Akademisyenler neden tutuklanır, ihraç edilir?
    #34266003

    -Veeee din kisvesi altında gizlenenler sahtekar, şarlatanlar kimlerdir?
    #34263482


    Ufak bir şey de gözümden kaçmadı, Murat Menteş tam bir Orhan Gencebay tutkunu hatta Ruhi Mücerret kitabının kapağında Cüneyt Arkın ve Orhan Gencebay yer alıyor. Anlaşılan o ki, Orhan Gencebay'ın iktidara yakın söylemlerde bulunup siyaset çizgisine kayması Menteş'i biraz kırmış ve bu kırgınlığı şu satırlarla dile getirmiş bknz;
    #34270859

    Benim çok haklı ve yerinde bulunduğum bir gönderme olmuş. Şahsi fikrim, iktidarların, makam mevki sahiplerinin gelip geçici olduğu fakat sanat icra eden bir sanatçının yandaşlık neticesinde, bal tutan parmağı yalayan eşek arısı gibi vız vız iktidarı yalamasının aşağılık bir hareket olduğu yönünde. Kendileri bilir, kimseyi yargılayacak değiliz, devran hep döner.

    Antika Titanik, isimden anlaşılacağı üzere yeni versiyon 2019 yapımı bir gemide geçiyor. Kahramanlarımızın başı kitabın sonuna denk dertten, olağandışı olaylardan kurtulmuyor. Beklediğimden de iyi bir kitap karşıladı beni, çok güldüm, çok da düşündüm ne yalan söyleyeyim, bilen bilir felsefi terimlerle aram pek iyi değil. Kitabı beğendim. Okumak isteyen arkadaşlara Dublörün Dilemması sonrasında Korkma Ben Varım sonrasında Ruhi Mücerret en son da Antika Titanik olarak okumalarını öneririm. Kitap seri değil fakat yazar her kitabında eski kahramanlarına atıfta bulunuyor ve bu jest tam kitabın ortalarında bir yerlerinde karşınıza çıkınca mütemadiyen gülümseyip zevk duyuyorsunuz bunu kaçırmanızı istemem.

    Şimdilik hoşçakalın, ben buralarda bir sonraki kitabı dört gözle bekliyor olacağım.
  • 163 syf.
    ·5 günde·9/10
    Lise yıllarımda İkinci Yeni Atölyesi'ne katılmıştım, her hafta bir başka şairi işleyerek toplamda 8 haftalık bir atölye yapmıştık. Şair Zeynep Arkan başındaydı bu atölyenin. Sıra Ülkü Tamer'e geldiği zaman, "Çok arı bir Türkçe'si var, mutlaka okuyun Ülkü Tamer'i" demişti. Şiirlerini ilk o yıllarda okumuştum. Aslında Ülkü Tamer bilincinde olmadan şiirlerini bildiğimiz bir şair. Ahmet Kaya'dan Üşür Ölüm Bile şarkısını dinlerken, birçoğumuz sözlerin Ülkü Tamer'e ait olduğunu bilmeyiz. Adil Arslan'ın Ağıt'ı da yine Ülkü Tamer'e ait olan bir şiirdir. Ama en çok, Haluk Bilginer'in o meşhur sahnesinde hatırlarız Ülkü Tamer'i. "Aman kendini asmış yüz kiloluk bir zenci" diye bağırmaya başladığında Haluk Bilginer, hepimiz hissetmişizdir "Konuşma" şiirinin büyüsünü. 

    Ama tüm bunları bir kenara bırakmamız gerek, çünkü bu kez bir şiir kitabı değil, "yaşantı" kitabı söz konusu. 

    Anı okumak hoşunuza gider mi bilemem. Ama esasında ben şunu düşünüyorum, bir metin ustalıkla ve samimiyetle yazıldıysa, destan da olsa eleştiri de olsa hatta bilimsel ağırlıklı bir makale dahi olsa okunurken insana keyif verebilir. 

    Okurken şunu sordum kendime, "Neden daha önce okumadın ki?". Anılar tarih sırasıyla gidiyor ve yazarın Robert Kolej yıllarındaki anıları ile ağırlıklı olarak başlıyor. Bir an gözümün önüne Ölü Ozanlar Derneği filmindeki sahneler geldi. Erkek lisesi ve sanata meraklı birkaç genç. İşin güzel yanı, tüm bunların bir filmden alıntı değil, düpedüz gerçek olması. Ve güzellik yalnızca lise yılları ile sınırlı kalmıyor. Tüm kitap boyunca hakim olan bir güzellik var ortada. 

    Çeşitlilik çok hoş. Tek bir yönünü görmüyoruz Ülkü Tamer'in. Şair yönünü, öğretmen yönünü, yayıncı yönünü, tiyatrocu yönünü, çevirmen yönünü, hatta ufak da olsa antrenör yönünü dahi görüyoruz. Bir bakıyoruz Cemal Süreya ile, Haldun Taner ile futbol oynuyor. Bir bakıyoruz Cüneyt Arkın'ı öğretmen olduğu sınıfa getiriyor. Bir bakıyoruz Adile Naşit'le tiyatro sahnesinde. Sürekli gelişim ve sürekli bir çok yönlülük. Ve incelik. Ve zeka. Ben hayran oldum. Ve kesinlikle okunmalı, diyorum. 

    Özellikle öğretmenlik anılarını gözlerim dolu dolu okuduğumu itiraf etmeliyim. Lise yıllarını ise hayranlıkla okudum. İngilizce dersinde tam metin olarak Odysseia okutulan bir okuldan mezun olan çevirmeni okumayı kim istemez? 

    Hiç kimseden ismini vererek kötü söz etmemiş olması da ayrıca dikkatimi çekti ve inceliğine bir kez daha burada hayran oldum. Güzel olan tüm anıları isim vererek anlatmış. Fakat ne zaman kötü bir davranışta bulunan birinden bahsedecekse, "ünlü bir yazar", "meşhur bir senarist" şeklinde anlatarak, hiç kimseye tek kötü söz söylememiş. Hatta bana kalırsa hakettikleri halde. Çokça uzatmış olduğumun farkındayım. Daha söylenecek çok şey var, geri kalanı okuyup sizin de görmenizi isterim. Yakın zamanda kaybettiğimiz bu büyük sanatçıyı daha yakından tanımak isterseniz, Yaşamak Hatırlamaktır kitabı bunun için çok uygun. Huzur içinde yatsın.