• 184 syf.
    ·2 günde·5/10
    Kitap okurken karakterler, mekanlar, olaylar bizim dünyamızda çeşitlenir, farklı şekillere, anlamlara bürünür. Yazar bir kişiyi anlatır uzun boylu, siyah saçlı, elbiseli ya da bir mekanı tasvir eder, görkemli, büyük, güzel... Yazar anlatır fakat biz oluştururuz romanın her bir detayını, okurun dünyasında seyre çıkar sayfalar. Kitap okumanın bu eşsiz özelliğini yaşayamadım Doğu'nun Limanları'nda. Yazar anlattı fakat ben hayalimde göremedim, canlandıramadım. Kalabalık karakterlerin içinde hiç hayal etme zahmetine bile girmediğim kişiler olduğunu fark ettim. Romanın bana geçmediğini, hissedemediğimi, çoğu şeyin yavan kaldığını düşünüyorum üzülerek.

    Amin Maalouf ile tanışma kitabım Doğu'nun Limanları. Yorumlar itibariyle Semerkant kitabının ağırlıklı olarak tarihi konular barındırdığından dolayı daha hafif olan Doğu'nun Limanları romanıyla başlamaya karar verdim. Kitap hakkında olumsuz hiçbir yorum okumadım ve büyük beklentiyle başladım. Ancak hayal kırıklığına uğradım ne yazık ki.

    İsyan Kitabdar yıllar sonra acı bir şekilde ayrıldığı eşi ile buluşacaktır ve öncesinde mekanları gezerken onu resimden tanıyan ve tarihe meraklı bir kişi hayat hikayesini dinlemek ister. Böylece kitap başlar, dört gün boyunca anlatır İsyan Kitabdar, çocukluğunu, gençlik yıllarını ve günümüze dek uzanan hikayesini. Bir hayli kalabalık olan ailesi, direniş gruplarına katıldığı gençlik yılları, eşi Clara ile birlikteliği ve hüzünlü biten sonları. İsyan anlatırken iki savaş dönemini, savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, dil, din, ırk farklılıklarını gözler önüne serer. Buna rağmen insanların bir arada yaşabileceklerini vurgular Amin Maalouf.

    Kitap akıcı tamam bu özelliği güzel ama hikaye bu kadar hızlı bir şekilde başlayıp bitince, basite indirgenince etkililiğini kaybetti belki de. Hissiyatın kaybolmasına sebep oldu diyebilirim. Umarın diğer Amin Maalouf kitaplarını beğenirim ve düşüncelerim değişir. Keyifli okumalar.
  • 576 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Komşular ve Düşmanlar
    Kitap özelinde bir Filistin incelemesi demek daha doğru olur.

    Filistin coğrafyasında uzun yıllar gazetecilik yapmış Ian Black tarafından yazılan 1917-2017 yılları arasındaki 100 yıllık dönemi anlatıyor. Yazar, yaşanan olayların Son 20 yıllık bir kısmının birebir tanığı. Kitap oldukça pahalı almak isteyenler internetten alsınlar. Yarı yarına indirim olacaktır. Ayrıca Pegasus Yayınları, bu alandaki kitaplar için oldukça başarılı diye bilirim. Kitabın kötü tarafı 100'den fazla sayfası dipnot, açoklama ve teşekkürlerden oluşması nedeniyle çöpe gitmiş. Daha önce de yayınevinin bu konuyla alakalı okuduğum kitapları oldukçà iyiydi.

    EŞİTLİKÇİ BİR YAKLAŞIM

    Yerli yazarlar genellikle Filistin -İsrail meselesini din merkezli ele alır. Bu sebeple mesele ile ilgili gerçekler gözardı ediliyor. Yabancı yazarlar ise konuya daha objektif bir pencereden bakıyor. Ian Black da bunlardan biri diye bilirim. Bugün içimizi açıtan Filistin Meselesinin nasıl bir tarihi süreçten geçerek günümüze ulaştığı ve bugün ki halini aldığını öğrenmek bakımından beğendiğim bir kitap. Yazdıklarımla bunu anlatmaya çalıştım.

    FOTOĞRAFLARLA ANLATIM

    Geçmiş dönemlere ait fotoğraflarla desteklenen kitap, yaşananları görsel olarak da anlatıyor. Kitabın ilk kısımları biraz sıkıcı gibi görünse de ilerleyen sayfalar hiç öyle değil. Yazdıklarımın bir kısmı bu kitaptan edindiğim bilgiler bir kısmı ise daha önce edinmiş olduğum bilgilerin bu kitapla birleşmesiyle ortaya çıkanlar oluşturmaktadır.

    DEĞİŞEN TOPLUM YAPILARI

    Kitap, kuruluş aşamasında savaş ve çatışmalara yer verirken daha sonraki bölümlerde Arap -İsrail savaşları öncesinde iki toplumun durumunu ve savaş sonrasında iki toplumun değişen şartlarını anlatıyor. Aşama aşama değişen Arap-Yahudi toplum yapısını anlatması, meselenin günümüzdeki durumunu anlamamız için önemli.

    YAHUDİLERİN AVANTAJLARI

    İsrail Devleti kurulurken, Yahudilerin ellerinde büyük sermayeleri, dünya siyasetini bilen başarılı önderleri ve I.Dünya Savaşı'na katılmış, burada tecrübe kazanmış komutanları vardı. Kısa sürede organize olan Yahudiler, silahlanmayı da başarmıştı.

    FİLİSTİNLİLERİN DEZAVANTAJLARI

    Filistinlilerin ise ellerinde Osmanlı ordusunda bulunmuş Komutanlıktan anlamaz, siyaset bilmez ama boğazlarına kadar siyasete batmış bir kaç komutanı vardı. Yahudilerin birlik beraberliğine karşı Filistinliler birlik -beraberlikten yoksundu. Organize olmayı beceremeyen, olsa bile kısa sürede dağılan Filistinliler gerek askeri disiplin gerekse silah malzemesinden yoksundu. Kitap bu durumu iyi bir şekilde belirtiyor.

    BIRAKIP KAÇAN FİLİSTİNLİLER

    Yahudilerin silahlı eylemleri karşısıda Filistinlilerin durup direnmek ve karşı koymak yerine hemen tası tarağı toplayıp başka Arap ülkelerine kaçması bana ilginç geldi. Bu davranış şekli yıllar sonra ülkelerinde yaşanan iç çatışma ve İŞİD-PYD işgali sonucunda direnmeden kaçan Suriyelilerde görülecekti. Filistinlilerin özellikle 1948 yılında yüzbinlerce kitleler halinde evlerini terk etmeleri Yahudilerin işine geldi. Hem bir daha Filistinlileri terk ettikleri topraklara almadılar hem de boşalan yerlere dünyanın çeşitli noktalarından getirilen Yahudileri yerleştirdiler. 1948 yılında Yahudilerin bağımsızlığı öncesinde çıkan olaylar nedeniyle 400 binden fazla Filistinli Arap bölgesini terk etti. Kitapta yer verilen bu bilgiler meselenin temelini oluşturuyor.

    NE HALİNİZ VARSA GÖRÜN

    İngilizler, Filistin'i işgal ettiğinde aslında daha çok denge politikası güttüklerini görüyoruz. İki tarafı ulaştırıp iki devletli bir yapı kurma arzusu taşıyorlardı. Ancak gerek Yahudi gerekse Filistinli Arapların uzlaşamaması üzerine Yahudi Lobilerinin de baskısıyla İngiltere Filistin'den ne haliniz varsa görün mantığıyla çekilince meydan Yahudilerin kabiliyeti ve gücüne kaldı. Yahudiler de dağınık, bir düzen içinde olmayan Filistinli Arapların durumundan istifade ederek dünyanın çeşitli yerlerindeki ve İngiltere ve ABD'deki destekçilerinden aldıkları güçle kısa sürede kendi devletlerini kurdu.

    TOPRAK SATIŞI KONUSU

    Filistinli Arapların toprak satma konusu. Türkiye'de Filistin meselesinin ele alınmasında temel noktalardan birisidir. Filistinli Araplar, topraklarını Yahudilere satıyor ancak bu satış oranı ne kadardır rakamsal olarak toplam Filistin bölgesi yüzölçümünün ne kadarına denk geliyor bilmiyoruz. Benim bu kitapta ve Filistin meselesi üzerine okuduğum başka kitaplarda gördüğüm toprak satışı başlangıçta Yahudilerin bölgeye gelmesinde ve kalmasında önemli olarak görülse de daha sonraki süreçte bunun pek bir önemi kalmıyor. Keza Yahudiler, Filistin'de kontrol ettikleri bölgelerin çok büyük bir kısmını satın alarak değil silahlı güçle işgal ederek ele geçirdikleri anlaşılıyor. Buna rağmen Filistin meselesinde toprak satışını baş aktör yapmak meselenin özünü kaçırmamıza sebep olacaktır.

    ARAP DEVLETLERİNİN DURUMU

    Filistin'de Yahudi devleti kurulması sonrasında Mısır, Ürdün, Suriye ve Irak devletleri İsrail'e tepki göstererek savaş ilan ediyor. İlan edilen savaşlarda bu Arap devletleri Filistinli Arapları savunmaktan oldukça uzak hareket ediyor. Yine bu kitap ve başka okuduğum kitaplardan anladığım adı geçen dört devlet Filistin meselesi üzerinden kendilerine politik çıkar sağlama amaçı taşıyor. Bu sebeple kendi aralarında dahi birlik olamıyorlar. Aralarında sağlanan birlik görüntüden ibaret. Örnek verecek olursak Mısır, Ürdün bu olayda daha fazla kazanım elde etmesin diye hareket ediyor. Ürdün keza yine öyle. Bunu anlayan İsrail ise bu durumu avantaja çeviriyor.

    ARAPLARIN LİDERİ OLMA HAYALİ

    Bu dört Arap Devleti'nin Filistin meselesi üzerinden kendilerine çıkar sağlamaya çalışmasının sebebi ise bana göre ortaya attıkları ve kurulmasını arzuladıkları Birleşik Arap Cumhuriyeti'nde önemli bir konum elde ederek Arapların önderi olma hayali. Bu sebeple kimse diğerinin kendisinden bir adım önde olmasını istemiyor. Tabi bu düşünce Filistin meselesi ile ilgili daha önce okumuş olduğum kitapların birleşmesiyle elde ettiğim bir fikir.

    DİRENİŞ HAREKETLERİNİN KURULMASI

    Arap devletlerinin kendi politik çıkarlarını düşündüğünü ve bu doğrultuda Filistin Meselesini sıçrama tahtası olarak kullandıklarını anlayan Filistinliler seslerini duyurabilmek ve davalarını sürdürebilmek adına kendi direniş hareketlerini kurmaya başlıyor. El Fetih ve onun çatı örgütü olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) bu amaçla kurulmuştur. HAMAS ile ilgili düşüncelerim biraz karışıktır. HAMAS'ın kurulmasının Filistin Meselesi'ni çıkmaza sokmadan katkısı olduğunu düşünüyorum. Tabi bunu tam manasıyla söylemek için daha detaylı bilgiler edinmek gerekiyor.

    KÖYLERİN YOK EDİLMESİ

    Filistin'de toprakları ele geçirmeye başlayan Yahudiler, temel strateji olarak ele geçirdikleri bölgelerdeki Arapların evlerini yıkarak köyleri haritadan siliyorlar. Böylece yerini yurdunu terk etmiş Araplardan geriye kalan evler de yıkılarak Son kalan izler yok ediliyor.

    OSLO BARIŞI VE FİLİSTİN DEVLETİ

    Bugün var olan Filistin Devleti, 1993 yılında Oslo Barışı olarak bilinen ve Yaser Arafat'ın binbir güçlükle imzaladığı anlaşmayla kurulmuştur. Bu anlaşma üzerine HAMAS, Arafat'ı Filistin Meselesine ihanet etmekle suçlamış bununla yetinmeyen HAMAS'ın barış anlaşmasının bozulması için onlarca kanlı eyleme de imza attığını görüyoruz. Sanki HAMAS, Arafat'ın binbir emekle yaptıklarını yıkmaya odaklanmış gibi. Sorunun bugüne kadar çözülememesinde bence önemli bir nokta ulusal bir birliğin kurulamaması olmuştur. Taraflar birbirlerinin dünya görüşüne yaşam şekline takılarak olayı değerlendirmesi, İsrail'in de işine gelmiş olmalı.

    ÇÖZÜM KUDÜS'ÜN İLHAKI(!)

    Tüm bunların sonucunda barış nasıl olacak? Amerika'nın büyükelçiliğini Kudüs'e taşıması İsrail'in kurulduğu gün ilan ettiği Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak kabul etmeleri gerçeğinden hiç sapmadıklarını gösteriyor. Filistin tarafına sunulan öneriler, İsrail'in devlet olarak Filistin tarafından tanınması ama karşılığında bir şey verilmemesi esasına dayanıyor. İsrail, aheste aheste sindire sindire isteklerini gerçekleştiriyor. İsrail'in temel amacı Küdus'ü kendi sınırlarına dahil edip kıyamete kadar başkent yapmak. İsrail'in çözümden anladıpı bu. Bunu yaptıktan sonra Filistin ile bir alıp vereceği kalmayacak. Araplar ise sadece taş atarak Türk Bayrağı taşıyarak Allahu ekber diye Slogan atarak bunu engelleyemez.
  • 188 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    2019 Yılı okudugum ilk Ilber Ortaylı eseri ve incelemem.
    Sosyal değişme, esas itibariyle Rönesans’ta fark edilen bir olgu ve buna bağlı olarak edinilen bir bilinçtir. Keşfedilen yeni kara parçalarındaki ilkeller, “bon sauvage” (iyi vahşi) Avrupa’da insan ve insan toplumunun evrimi konusunda bir bilinç uyandırdı. Bu evrim kuşkusuz Avrupa kıtasına has bir olgu olarak algılanıyordu. Özellikle Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’ya yapılan geziler neticesinde 18. yüzyıl Avrupa’sında, diğer dünya parçalarındaki toplumların durgun olduğu ve oralarda tarihin fasit bir daire teşkil ettiği fikri yaygındı. Bu keyfiyete, seyyah Chardin’in “Asya atalettir, Avrupa devamlı değişmedir,” ifadesinde şahit oluyoruz. Mousnier de 1740’ta Paris Akademisi adına yaptığı bir açıklamada “Avrupa bilinç ve bilgi düzeyindeki gelişme sayesinde değişen bir dünyadır, diğer bölgeler atalet içindedir,” der.1
    Bu gibi görüşler Şark’ın münevverleri tarafından da değişme çağında, yani 19. yüzyılda benimsenmiştir. 19. yüzyılın öncesinde Osmanlı İmparatorluğu’nda nasıl bir sosyal değişme ve ıslahat fikri vardı? Galiba 18. yüzyıl bizdeki değişme bilinci bakımından en önemli çağdır. Osmanlı 18. yüzyılının da değişmeci dalgalanmalara uzak olmadığı apaçık... Ama bu gerçek Türk tarih bilincinde yeterince akis bulamamıştır. Çünkü Türkiye’de bu memleketin tarihinin 18. yüzyılı bilinmemektedir.
    Tarihsel dönemleme açısından “II. Viyana muhasarası sonrası dönem” olarak mütalâa edegeldiğimiz 17. yüzyılın sonu ilâ 18. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa’yla sıcak çatışma hâlindeydi. Rusya ve Avusturya (bu asırda henüz Alman İmparatorluğu adını taşıyor) hep müttefik olarak Osmanlı ordularıyla çarpışıyordu. Osmanlı askerî modernleşmesi, bazen yenilgi, bazen direniş ve bazen zaferle geri püskürterek, Avusturya ve Rusya’ya karşı direnebiliyordu. Türkiye, Doğu’daki değişme bilincinin doğduğu yerdi, zira bu tarihsel koşullarda bu bilince sahib olmak zorundaydı. 18. yüzyılın siyasî, sosyal görüşleri en açık olarak sefaretnamelerde izlenebiliyor. Ünlü gezgin ve dâhi Evliya Çelebi’nin istisnaî örneğinden sonra seyahat eden ve seyahatname yazabilecek biri çıkmamıştır. Seyahatname, Osmanlı edebiyatında zayıf ve geç gelişen bir tür; klasik İslâm çağı ve Rönesans Avrupa’sıyla boy ölçüşebilecek durumda değil.
    18. yüzyıldaki siyasî tefekkürümüzü bu nedenle memurların genel raporlarından izlemek zorundayız. İkinci kaynak ordu ve maliyenin başındakilerdir. Fennen, gelişen merkezî ordunun ağır masraflarını karşılayacak zümre ıslahat üzerinde düşünmek durumundaydı. Nitekim 18. yüzyıl Osmanlı dünyası, artık geçen asırlardaki ıslahat lâyihaları geleneğinden daha farklı bir ıslahat fikir ve hareketi ihtiyacı içindedir. 17. yüzyıl Osmanlı yazarları İbn-i Haldun’cu kuramdaki çöküşün farkında olarak, âdeta “asabiyye” ve “dayanışmayı” askerî reformlarla sağlamayı ve muhafazayı düşünürler; askerî reform, müesseselerin iç içeliği itibariyle toprak nizamı ve maliyeyi de etkileyecektir. Osmanlı, “devlet-i ebed müddet”e inanır. Binaenaleyh, çöküntü emarelerine rağmen dirilişin, devletin temel müesseselerine avdet ile mümkün olabileceği düşünülür. Kınalızade’de bu görüş açıkça ortadadır. “İstanos Politikos” deyiminden haberdar olan Kâtib Çelebi, politika ilmini toplumu bir insan bedeni gibi ele alarak mütalâa eder. Asıl olan hükümdarlık, askerî kurumların düzgünlüğü ve malî güçtür. Tabii ki bu yazarlar İbn-i Haldun’u benimsemeye devam eder, ama onun işaret ettiği kaçınılmaz sona kendi reform lâyihalarında pek itibar etmezler.

    Yunanlılar / etrafa bakıyor, “bu nedir?” diye. Bu duygu var; bu aidos’tur işte.


    Herodot / yaptığı belirli bir gerçeğin etrafındaki rivayetleri toplamak.


    Thukydides’te tam bir soğukkanlılık var.


    Tarih yazımında / kimse kimseyi geçmez, normlar bellidir. (s. 3)


    Tarihçilik / belirgin bir şekilde, abartma ve yalana sapmadan yorumlama meselesidir.


    Batılılar “İslam medeniyeti” diyor. Hâlbuki Müslümanların medeniyeti var.

    İslam medeniyeti yok ve olmaz.

    Çünkü tabir infiratçıdır (izole edici)


    Medeniyet tarihi açısından en tehlikeli şey Aydınlanma Çağı’nın tarih yaklaşımıdır; çünkü tarihi yorumla kademelere ayırmışlardır. Teleolojik, gâî bir yorum getirmişlerdir. En iptidaisiVoltaire’dir. Bu çizgiye Weber, Tonnies ve Karl Marx dâhildir. (s. 6)


    Artık insanoğlu tarihi (…) bir şey inşa etmek için kullanıyor.


    Bu nedenle “tarih yapmak” gibi bir görüş ve deyim ortaya çıkıyor.


    St. Augustinus’un de Civitate dei’si 17. Yüzyılda J.B. Bossuet’nin Discours sur I’Histoire universelle ad usum Dophinum adlı eserinde ustaca bir ortak bulunuyor. Tanrı’nın insan topluluğunu belirli bir amaca götürdüğü işleniyor bu eserde. İşte bu teleolojik (gâî) yorum, Avrupa düşüncesinde Voltaire’den Hegel’e birçok yazarı etkiledi. (s. 11)


    Kültürler; arası saygılı bakış Eski Yunanda vardı, İslâm ortaçağında vardır.

    Rönesans sonrası Batı ise egosentrik, etnosentrik bir dünyayı, bir kurulmuş düşünceyi temsil eder. (s. 13)


    Tarih Dersleri -2: Tarih Yazıcılığı (Yunan ve Roma Geleneği)

    Hakikatin künhüne inmekten çok, çıplak gerçeği görüp onu tasnif etmek; Yunan düşüncesinin herhalde en önemli katkısı da budur.


    Tarihi yazarken, efsaneden kurtulamamışlar.

    Fakat Roma tarihçiliğinde (…) doğrudan doğruya tarihe ve millete misyon yükleme niteliği vardır. (s. 16-17)


    Yunanistan’ın izleyicisi olduğunu iddia eden Batı, Yunandan çok Roma tarzı bir historiografiyi benimsemiştir.


    Roma / bu militarist bir toplumun tarihidir. Askeri tarihtir ve burada bir Romalılık söz konusudur; başka milletleri idare edecek bir misyon. (s. 22)


    Roma tarihçiliğinde (…) bir tür etrafı inceleme, mukayese etme ve pratik bir yaklaşım söz konusu. Hâlbuki bu daha evvel söz konusu değildir. (s. 23)


    Polybios / ona göre bütün tarihçiler tarih yazımıyla siyasi faaliyet için eğitimi amaçlar. (s. 24)


    Tarih Dersleri -3: Hellensitik Devirde Tarihçilik

    Tarihyazıcılık alanında en önemli aşamalardan (…) birini Hellenizm devri (…) oluşturur.


    General Ptolemaios Mısır’ın hükümdarı olduğunda Kobt rahib Manethon’a eski Mısır vesikalarını kullanarak, Yunanca Mısır tarihini yazmayı emretti.


    Yunan (…) kendi ile barışık bir kültür (…) etrafa üstünlük mukayesesi yok. Bu yüzden Hellenizm devrinde dışa yönelik bir tarihçilik başlamıştır.


    Tevrat mı istiyorsun, Yunanca tercümesi var; felsefî, edebî eser, matematik, tıb mı istiyorsun Yunancası var… (s. 31)


    Yunanca, Doğu Akdeniz dünyasının en yaygın diliydi

    Bugün Şark tetkikleri yapmak isteyen insanın kesin olarak Yunancayı çok iyi bilmesi lazım. (s. 33)


    Türkoloji ve Var Olmayan Bir Dal: Oksidentalistik

    Oryantalizmin sorunu / oryantallerin, oksidentalist olmaları, yani Doğuluların Batı-bilimci olmaları gerekiyor.


    Resmî Tarihçilik Sorunu Üzerine

    Resmî tarihçilikten kasıt, toplumun başındaki yönetimin yüceltilmesi ise, böyle bir eğilim ve hattâ kurum, tarihin kendisi kadar eskidir.


    Hükümdarın veya bazı kabilelerin destan ve vekayinamelerde saptırılmış olay ve övgülerle yüceltilmesi üniversal bir olgudur.

    Resmî tarihçilik denen olgunun ve kurumun köklerini bakıma Rönesans ve Aydınlanma döneminde aramak gerekir. Bu günahı doğuran ana da tarih felsefesi denen daldır. Voltaire…


    Jean Deny ve Türkoloji

    Osmanlı Türkolojisi akademik kurumlarda değil, edebî ve siyasî muhitlerde doğmuştur. (s. 52)


    16. Yüzyıl Alman Seyahatnamelerinde Türkiye

    Hans Dernschwam’ın Günlüğü(1553-155)

    “Türkler tarih bilmezler, ibadetleri Arapçadır. Rahiplerini anlamazlar, tıpkı bizimkilerin papazların Latincesini anlamadığı gibi.”


    Solomon Schweigger’in İstanbul İzlenimleri (1571)

    …eserinin önemli bir bölümü İstanbul’da gördükleri hakkındadır.


    İstanbul’un kamusal binalarının güzellik ve görkemine değinmektedir. Ona göre bu binalardaki şaşaa ancak riyakârlara ve sahte dindarlık taslayanlara özgüdür; gerçek müminler bu işte gevşek ve ihmalkârdır ve paralarını faydalı işlere yatırırlar. (s. 63)


    19. Asırdan Zamanımıza Hindistan Üzerine Türk Seyahatnameleri

    Direktör Ali Bey

    Bağdat üzerinden Hindistan’a yaptığı seyahat (H. 1300-1304) 1884-1888 yılları arasındadır ve bu uzun iş seyahatinin sonucunda seyahat notlarını 1898’de bastırmıştır.


    Bağdat’ı uzun uzadıya anlatmaktadır.


    Ahmed Hamdi Efendi’nin Hindistan ve Sevad-ı Afganistan Seyahatnamesi

    Ahmed Hamdi Efendi, din adamıdır.

    Hind’de en çok dinler onun ilgisini çekmiştir.


    Falih Rıfkı’nın Zeytindağı eseri; İmparatorluğun Şark’taki yıkımının realist ve renkli bir destanıdır.


    Avrupa Seyahatnamelerinde Türkiye ve Türkler

    Türkiye’yi anlatan seyahatnamelerden ilkiSchiltberger’inkidir. Hans Schiltberger 1396 Niğbolu Savaşı’nda Türklere esir düşmüştür. Esareti uzun sürmüş… (s. 77)


    “…bütün dünyayı dehşete düşüren Türkler karılarından korkarlar…”

    Schiltberger


    18. Yüzyılda Akdeniz Dünyası ve Genel Çizgileriyle Türkiye

    Fransa, İngiltere / Atlantik ülkeleri Akdeniz’deki faaliyetlerini bir süre tatil ediyorlardı (17. yüzyıldan sonra)

    Boşluğu ise Avusturya dolduracaktı. (s. 86)


    1774-83 / Kırım’ın Rusya’ya ilhakı / İstanbul’un tahıl ihtiyacı gereği ticaret devam ediyordu / ağırlıkla kaçak yollarla ve bu yollar Osmanlı tebaası Rum armatörleri zenginleştirdi. Bunlardan biri deAlexander İpsilanti’dir. (s. 88)


    Osmanlı’da 18. Yüzyıl Düşünce Dünyasına Dair Notlar

    Cevdet Paşa / ona göre devlet bir vahiydir. Cevdet Paşa’daki epistemolojik sorun, diğer kurumlaştırma gayretlerinde de mevcuttur. (s. 97)


    18. yüzyıl / değişmenin adının konmayıp zarurî olarak yaşandığı bir asırdır.

    Dolayısıyla 18. yüzyılı mektep kitaplarının deyişiyle gerileme çağı olarak kabul etmek bir düşünsel hamlıktır.

    Ahmet Cevdet Paşa, medeniyeti reddeden ve her yenilikte bid’at arayan Vahhabîliğin kökünün İbn-i Teymiyye’ye kadar uzandığını söyler ki doğrudur. (s. 98)


    Osmanlı Seçkinleri


    Tanzimat Adamı ve Tanzimat Toplumu

    1849 Polonya-Macaristan mültecileri

    19. yüzyıl Osmanlı hayatına birtakım yeniliklerin girmesinde mültecilerin payı olduğu açıktır.


    Klasik Arap ve İran edebiyatının Türkçedeki en iyi tercüme ve şerhleri 19. yüzyılda yapılmaya başlandı.


    Osmanlı Devletinde Laiklik Hareketleri Üzerine

    Laique, laicus yani lâdinî, kavram olarak ruhban sınıfına ve ruhaniyete ait olmayan düşün ve yaşam biçimini ifadede kullanılan bir deyimdir.


    Osmanlı padişahı 15. yüzyılda artık Oğuz boylarının başkanlığından çok bir Roma kayzeri olmayı benimsemiştir.


    Yavuz Sultan Selim’in hilafet sembollerini hem de merasimle aldığı rivayeti, onun çağdaşları tarafından değil 18. yüzyıl vakanüvisi Enderunlu Ata tarafından ortaya atılmıştır. Üstelik Yavuz Sultan Selim bu unvanı kullanmamış, sadece “Hadîm-i Haremeynu’ş-Şerifeyn” gibi bir unvanla yetinmiştir. (s. 139)


    Hilâfet unvanının kullanılması 1789 Aynalı Kavak Tenkihnamesi ile başlar.


    Osmanlı İmparatorluğu’nda Millet

    Arapçada millet “community-communitas” anlamında dinî topluluğu karşılayan bir terim. Etnik grup karşılığı “kavm” olabilir.


    Bu nedenle nation deyiminin karşılığı olarak titizlikle uluskarşılığı kullanılmalıdır.


    18.-19. Yüzyıllarda Galata


    Galata’daki Yabancı Misyonların Günlük Yaşamı
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • 176 syf.
    ·6 günde·8/10
    Kırmızı Kedi tarafından basımı yapılan Bütün Şiirleri serisinin 2. kitabı.

    Şükrü Erbaş’ın etkileyici Türkçesiyle 1993-1998 yılları arasında yayınlanmış şiirlerini bulacaksınız içerisinde.

    Sevgi, yaşam, ölüm, direniş ve aşk mevcut fazlaca.

    Buyurun.
  • 480 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    İlber Hocamızın bu en güzel eserlerinden birini okuyabilmek için ne kadar çırpındığımı ben bilirim. Aslında 29 Ekim’de bunu okuyacaktım ama bu aya başlamak nasipmiş. Varsın olsun. Kitabımızı detaylıca bölümlerine de ayırdım ve sizlerle onu da paylaşmayı uygun buldum.
    https://i.hizliresim.com/NDaLEL.png
    İlk bölümden itibaren detaylı bir çalışma gözlemliyoruz. Ailesi, aile yaşantısı ve ailesinin durumu üzerinden oldukça teferruatlı bilgiler öğreniyoruz.
    Hemen akabinde askeri yaşantısı, tecrübesi, o dönemki Pantürkizm hareketi ve benim de çok sevdiğim Gaspıralı İsmail’den bahsediliyor ki, özellikle Gaspıralı konusunu tarihçi arkadaşların başlıca araştırma konuları yapmalarını arzu ediyorum. Bu konuya önem vermeleri kendileri açısından da oldukça mühim.
    Birinci Dünya Savaşı Yılları adlı bölümde her yazarda olduğu gibi savaşın öncesinden başlıyoruz ama bu sefer Sırp Prensi önceliğini kaybediyor. Burada İngilizler ve onların ittifakı ile başlayan bir süreç anlatılıyor. Özellikle Sarıkamış konusunda bir yazı var ki, onu buraya koyacağım. Seçimi siz yapacaksınız.
    https://i.hizliresim.com/dBQLBQ.png
    Milli mücadele dönemi, nasıl başlayıp devam ettiğini görüyoruz. Özellikle Erzurum Kongresi alınan kararlar ve söylenen sözler itibariyle oldukça mühim. Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, parçalanamaz & Her türlü yabancı işgaline ve müdahalesine karşı millet hep birlikte direniş ve savunmaya geçecektir. Bunlar mühim sözler. Meclisin açılış töreninde yapılanları ise görülmesi açısından alıntı olarak eklemeyi uygun buldum.
    Bir de İstiklal Savaşını İngilizler Yaptırdı, İngilizlerle Savaşmadık gibisinden eleştirdiği haklı bir konu vardır. Söyleşilerde bile konuya çok sıkı bir konuşması olmuştur. Kitapta da bu konuyu özellikle 189 sayfa numarasında görüyoruz. En sonda da Büyük Taarruz ile bu konuya da son veriyoruz.
    Cumhuriyet’e Giden Yol adlı bölümümüzde Saltanat üzerinden başlıyoruz. Burada geçen mevzuları az çok tahmin edersiniz ama ben özellikle kıt ‘Coğrafya’ bilgimiz üzerinden konuşacağım. Konumuz da İslam Coğrafyası. Özellikle bu yıl çok istediğim Tarih bölümü okumamla beraber bu konuya da oldukça hakim olduğumu belirtmek isterim. Hakim derken, konu üzerinde yoğun biçimde çalışmalarım olduğunu söylemek daha doğru olur. Çünkü Sovyetler Birliği ile Rusya’da halifelik iddiası ve birleşim konuları tamamen bitmiştir. Ayrıca ben kısa anlatıyorum, dileyen araştırsın ondan sonra söylesin ne diyecekse. Hint Müslümanları bir dönem istisna tutulmuş ancak onlarında İngilizlere yaptığı ‘İstemezük’ baskısı da Hintliler yolunu bulunca umursanmamış, Araplar deseniz onlardan bahsetmek bile istemiyorum burada. 19. yüzyıl itibariyle ilk bozgunu bu konuda çıkaranlar kendileri olduğundan.
    Hemen akabinde İnkılapları içeren bölüme gene dikkat edeceğim. Merkeziyetçi ve insan haklarını güvence altına alan bir sistem görüyoruz tamamında. Özellikle burada Laiklik adı altında yapılanları hoş karşılamıyor hatta alenen düşmanlık ediyorum. Laiklik ile Tesettürü karşılaştıranlar var halen?! İnanılmaz?! Şimdi burada kimse mırın kırın etmesin ben Kadıköy tarafında ikamet ediyorum. Görmediğim şeyi de konuşmam. En son otobüs kavgalarından birini de aktarayım: ‘Başın kapalı ama çenen baya açık’ şeklinde. Bunun izahı var mı? Bunu diyen de telefonda whatsapp üzerinden görüntülü görüşmeyi kulaklıksız biçimde devam ettiriyor ve kadın diye herkes çekinip sesini çıkaramıyor. Şimdi bununla inkılaplar arasında ne bağlantı mı var? Eh, buradaki herkes dışarıya göre aydınlanmış kimseler. Bağlantıyı kuracak ve böyle başlayan sözün nerelere gittiğini çok net anlayacaklardır.
    Bu konuyla bağlantılı olarak gene kongrelerimizden ve generallerimizden başlayıp şapka devrimi ve tartışmalı Latin alfabesi konusuna kadar her yere dokunuyoruz aslında. O dönem için ışık tutan eser niteliğinde demek yanlış olmaz.
    Reisi Cumhur adlı bölümde ise tek adam rejiminden, denenen çok partili ve başarısız sisteme oradan da Atatürk’ün neden çok partili sistem istediği, kafasındaki sistemle karşılaştığı sistemin uyuşmadığının detayını görüyoruz. İnkılaplar arasında belki de tartışması yapılmayan ilk ve tek inkılabı okuyoruz. Soyadı kanunundan bahsediyoruz tabii ki.
    Sizlerle burada Gazi Mustafa Kemal’in küskün olduğu İstanbul’a uzun zaman sonra (1 Temmuz 1927) gelişi (resim 1) ve Ankara’da İran Şahı ile törene gider halini (resim 2) 17 Haziran 1934 tarihli resimde göreceğiz.
    https://i.hizliresim.com/2aLbjq.png
    https://i.hizliresim.com/BzJk8g.png
    Atanın sinirli tabiatı da gene önde gelen bahis konularından. Özellikle Sigara içmesiyle ilgili duruma çok dikkat çekiliyor ve içki konusunda da anlatıldığı ve abartıldığı gibi fıçıyla değil ağzıyla içtiği anlatılıyor tabiri caizse. Bu şekilde bahsetmek istemezdim ama doğrusu da bu.
    Son bölümümüz de adıyla, sanıyla, şanıyla Büyük Adam Atatürk diye ayrılıyor. Burada daha çok kişisel özellikleri ve fikirleri üzerinde duruyoruz. Sadece o değil, yoldaşları Ali Fuat ve Karabekir Paşa da konu edinilenler arasında. Zaten Karabekir Paşa öyle bir Paşa ki hani son dönemlerde güzel bir deyim uydurduk. Heykeli Yapılsa ..! şeklinde devam eden. Tam olarak bunu yansıtan biri olduğuna inanıyorum.
    Paşayla bizim ortak özelliklerimiz neler peki? Millet olarak Sigara tiryakisi olmak mı? Hatiplik mi? Yoksa kahve tiryakisi olması mı? Yahut da girişimcilik mi? Geleceğe yönelik çalışmalar yapmak mı? İstikbal Göklerdedir sözü size neyi hatırlatıyor? Bir de bunun düşmanlığını yapanlar var tabi, artık onun yorumu da sizlere ait. Görüşlere saygı duymak gerek ama ülke için bir şeyler yapılıyorsa onu kötülemek de bu ülkenin evladına yakışmaz.
    Son olarak bir sayfayı da olduğu gibi paylaşacak, yorumu sizlere bırakacağım. Adaletli olmanız dileğimle.
    https://i.hizliresim.com/8zqJa1.png
    Hepimize bol keyifli akşamlar diliyorum. Mutlu olun, mutlu kalın. Allah’a emanet olun..