• 352 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Elveda Haziran, Sarah Jio'nun okuduğum ilk kitabı.Öncelikle konusu aile bağları ile ilgili olduğu için okurken neyin ne olduğunu az buçuk anlıyorsunuz fakat sonra aniden bir cümlede geçen (J.P. 'nin erkek olması gibi) kelime sizi kafanızda kurguladığınız mutlu sondan uzaklaştırıyor ama merak etmeyin ipuçlarına dikkat edin ve şüphenizden vazgeçmeyin en azından sonuna kadar.İpuçları diyorum çünkü ben kitabı okurken bazı kısımlar (J.P kim? June 'un neden kız kardeşi Amy ile arası iyi değil?..gibi gibi) ben de bilmece etkisi yarattı.Ayrıca kitapta geçen bazı cümleler de insanı kitap okumaya teşvik ediyor ki zaten olay bir kitabevi ile de ilgili.

    Ve en önemlisi de bana göre asıl verilmek istenen mesajlardan biri kendi benliğinizi ,özünüzü, yitirdiğiniz zaman hele ki bunu mesleğiniz için yitiriyorsanız asla mutlu olamazsınız .Bu yüzden bu kitabı kesinlikle okumalısınız. Kendinize bunu her ne kadar aşılamaya çalışsanız bile bir zamanlar alışkanlık haline getirdiğiniz davranışlar siz isteseniz de istemeseniz de bir gün karşınıza dikilip yolunuzu kesiyor ve vicdanınız veya aklınız bu durum karşısında kayıtsız kalamıyor ona tekrar yöneliyor.Ve şunu da bilmemiz gerek ki bazı şeyler için geç olabilir o yüzden tüm algılarınızı açın ve sizi ne mutlu ediyorsa ona doğru adım atın.Kendi benliğinizi,özünüzü, yitirmemeniz dileğiyle...
  • 80 syf.
    ·Beğendi·10/10
    I.Ay Işığı Sokağı
    Gururlu bir kadın düşünün. O kadar gururlu ki gururunu ayaklar altına almamak için kendi bedenini, ahlaksız ve bir kadını parayla satın alabileceğini düşünen erkeksi insan müsveddelerinin zevkine terki diyar eğliyor. Bir kadın gururlu olur da kendini başkalarının altına terk mi eder? Sormayın, eder işte. Ediyor işte. Siz herkesin bu işi zevk için mi yaptığını sanıyorsunuz? Bu işi zevk için yapan kadın, kendi bedenini zevk için parayla bir erkeğin altına atan o kadın en az o erkek kadar aşağılık ve kirlenmiş bir ruhtur. Bir kadının bedenine olan hayranlık ile o bedeni parayla satın almak çok farklı şeylerdir. O kadar farklıdır ki iki arzu arasında kadına olan hayranlık ile hayvanımsı cinsel açlık dürtüsü vardır. Biri kadınsal olana ulaşmaya çalışarak ruhunu güzelleştirmeyi arzu ederken, diğeri ise dünyadaki tüm lanetin sebebi olan tek çıkıntısını tatmin ederek bedenini terbiye etmeye çalışmanın peşinde. Kadın kim mi; Toplum baskısı altında ezilen, etek boyuyla sıfatları belirlenen, kendi kimliğini bulamayan ve bulamadan ölen öldürülen, kendine kadın deyince bakireliğini vermiş anlamına gelen, geceleri yolda yürüyemeyen, gündüz vakti sürekli saatine bakmak zorunda kalan… Sahi ya neydi kadın; ah o kadın… Kadın sevgiydi, aşkdı, yaşanılacak bir ömür idi, sarılacak sıcak bir yuva, koklanılacak bir gül, uğruna Cennet feda edilecek insan idi. Ah o kadın… Sen nasıl bir alemsin. Sen nasıl bir alemsin ki benim yaradılışımın yalnızlığını gideren, beni çepeçevre saran, kanımdan ve canımdan bir parça. Sensiz olmuyor ah kadın. Her yanında çiçekler açmış, ay gibi parlayan, o güzel gözleriyle bana bakıp içimi yakan sen, henüz açmamış gül olan sen cennetin en güzel yaratığı. Sen varken cenneti ne yapsındı o Adem. Sen varken tanır mıydı kural hiç aşık Adem. Senin uğruna Cennet feda edilmez miydi hiç, ki edildi feda o Cennet. Edildi de uyanışların en güzeli yaşandı seninle. Adem’in kadını oldu, kadının erkeği. Kadın Havva idi, Cennetin açmamış gülü idi. Artık Adem de insan oldu, Havva da insan. Ey Tanrım, kızma bize, biz sevdik ise birbirimizi senden gelmeyen izin ile. Adem olup severek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım, Havva olup aşkının kör eden gözleriyle gel benimle diyerek günahkar olmak da ayıp değil Tanrım!
    Ey Tanrı’nın kulları… Kadın sadece sesini kesip, bacaklarını açmak zorunda kalan değildir. Kadınlar iş aradığı için erkekler işsiz kalmıyor, kadının kızı ya da kadını olmaz, börek yapmasını bilmeyen de kadındır, evdeki işler de yetiyor, anası tecavüze uğrayınca anası da ölmesin çocuğu da ölmesin, bir kadın olarak susma, tecavüzcü de kürtaj yaptırandan masum değil bin kat daha suçludur! Kadın direnendi, hala da direnen…

    Leporella... Klasik Vaka II...
    Kendinizi hiç dışlanmış hissettiniz mi? Modern toplumlarda sıklıkla karşılaşılan bir durumdur bu. Toplumu oluşturan insanlar, çeşitli görüşlere ayrılarak birbirlerini kavramlarla tanır hale geldiler. Modern toplum çağında yaşanan ilkel toplum özelliğidir bu. Kimin ne yaşadığını, ne kadar acı çektiğini, toplumun hangi katmanlarından bata çıka bugünlere geldiğini kimse bilmez, ilgilenmez de. Leporella da böyle biri. Daha doğrusu tam olarak, Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber. Evlilik dışı ilişkiden dünyaya gelmiş bir kız. Dünyaya geliş şekli önemli değil ancak başta dedik ya modern toplum içerisinde ilkel bir toplumun zamanını yaşıyoruz diye. İşte o misal. Öncesine dair bilgi verilmemiş olsa da belli ki toplum tarafından sert çizgilerle dışarıda tutulmuş. Hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmış, kalacak olan bir kız. Çirkin ve çalışmaktan dolayı ve belki de hayatın kendisine acımasız davranmasından dolayı harap hale gelmiş. Laf olsun diye yazmıyorum, Crescenz gerçekten hayat tarafından baştan beri dışlanmış. İri kemikli, sarkmış bir alt dudak, keskin güneş yanığı yüz, keçeleşmiş gür ve yağdan alnına yapışmış saçlarıyla sıska bir dağ atına benzeyen bir insan kızı. Crescenz yaratılırken Tanrı'nın başka işleri olduğu muhakkak! Yani kadınsı hiçbir yanı bulunmayan Crescenz'in arzu ettiği tek şey çalışmak, hizmet etmek ve en azondan biriktireceği parayla yaşlandığı zaman güzel bir ölümü bekleyebilmek. Erkekler tarafından asla rahatsız edilmeyen bu kadın görünümlü ama kadınsı olmayan insan kadını, bir gün kendisine gele iş teklifiyle köyden şehre iner ve malikanede çalışmaya başlar. Evin hanımı ile Baron R arasında ciddi geçimsizlik vardır. Bu Crescenz'in umrunda olmaz. O sadece işine bakar. Ama bir gün Baron onu yanına çağırıp da daha önce kimsenin dokunmadığı kalçalarına dokununca Crescenz kendisini kadın gibi hissetmeye başlar. Halbuki bu sadece küşük bir şakadır ama Baron'un eli aslında Crescenz'in tenine değil, ruhuna dokunmuştur. Baronla karısı arasındaki soğukluk artık erkeğin karısına karşı olan evlilik görevlerini yerine getirmemeye dönüşür. Bana kızmayın ama evli bir kadın sevilmek ister, ilgi ister, güzel sözler duymak ve tatmin olmak ister. Diğer hepsini yapıp da kadının tenselliğini yaşamasına izin vermezseniz, diğer yaptıklarınızın hiçbir anlamı kalmaz. Evin hanıma da düzenli hale gelen kavgalar, görmediği ilgi, evdeki herkesin kendisine karşı düşmanca tavrı ama özellikle de Baron'un dokunuşuyla kadınlığa erişen Crescenz'in kindarlığıyla çileden çıkar. Öfke nöbetleri, sinir krizleri derken geçici süreliğine evde uzaklaştırılır. Crescenz artık efendisini bir Tanrı gibi görmeye başlamışken, böylesi bir fırsat efendisine olan hizmetlerini de küstahlık durumuna çıkarır. Efendisinin istemediği hizmetleri o daha söylemeden yerine getirmek de dahil olmak üzere ona genç kızlar bulma durumuna kadar yükselir. Bu tatminkarlık, Leporella'nın daha önce hissetmediği bir duygulanımdır. Leporella, efendisinin kendisine uygun gördüğü isimdir. Baron'a komik gelse de bizim hizmetçi kölemiz için hiç de öyle değildir, adeta bir aşk sözcüğüymüşcesine sahiplenir bu ismi. Bunun adı aşk mıydı yoksa daha önce hissetmediği o aidiyet, sahiplenilme duygusunun verdiği erotik haz mıydı bilmiyorum. Ama Baron artık eşinin travmalarına daha fazla dayanamayıp evden kaçtığı bir gün Leporella, efendisine olan kulluk vazifesini yerine getirir, evin hanımı intihara kurban gider. Baron bu durumun farkındadır ancak elden ne gelir. Yaşadığı vicdan azabı Leporallaya karşı korku ve mide bulantısına dönüşür. Ona, onu, istemediğini ima eder. Geride kendisine dair tek bir kutu bırakarak ortadan kaybolan Leporalla'nın haberi ertesi gün gelir! Evet, bazen cinsel bir birleşme hatta burada hiç de ateşli olmayan tensel bir dokunuş, böylesi bir tapınmaya, danmışlığa dönüşebiliyor. En temelinde ise Crescentia Anna Aloisia Finkenhuber'i önce Crescenz sonra da Leporalla yapan sebepleri iyi bilmek gerekiyor.

    Nişan... Klasik Vaka III...
    Aç, susuz, yorgun ve düşmanın bağrında bir bekleyiş... Her ülkenin savaşları vardır, buna bağlı oalrak da her ülkenin kahramanları vardır. Vatan sevgisi ve dini duygularla düşmana karşı sonsuz bir inanç ile hücum eder, gözünüzü kırpmadan düşmanın kalbine hançerinizi saplarsınız. İşin ilginç tarafı, normal şartlar altında bir karıncayı dahi incitemezken şimdiyse insan öldürmeyi umarsız bir ihtirasla arzu eder hale gelmişsinizdir. Savaşın insanlara verdiği en büyk kayıp, insan olma duygusunu köreltmesi ve zaman içerisinde yok etmesidir. Ve sadece insan olma duygusunu değil, aynı zamanda tüm vatanseverlik ve dini duygularınızı da sizden alır götürür. Savaşırken her şey iyidir, kendinizi güçlü hissedersiniz. Bir canı almanın verdiği duygu sizi Tanrı gibi hissettirir. Öldürmek doğamızda var olan bir içgüdüdür. Ama ölüm gelip sizi ya da sizen birilerini buldu mu işte o zaman bir şeyler değişmeye başlar. Savaşın bir cinayet olduğunu yavaş yavaş anlamaya başlarsınız. Her zaman yanınızda olanların birer birer kaybı ve bir daha asla geri dönemeyecek olmalarının bilincinde olmak ölümün de öldürmenin de gerçeğiyle yüz yüze bırakır sizi. Ve bir an gelir ki artık ölüm kaçınılmaz olur. Her şeyi sona erdirmek istediğiniz bir an gelir. Ölüm,tek kurtuluş gibi durmaktadır. Sonsuz özgürlüğe giden, ölümsüzlüğe erişeceğiniz tek yol. Bu hikayedeki Albay'ın başına gelen de böyle bir şey. Tamamen boka batmış durumda. Düşman hattının içerisinde, tek başına bir halde kalmış durumda. Düşman bir ülkede, düşman askerleriyle çevrelenmiş, halkının da asla yardımı olmayacağı bir yer. Ölümü düşman askerlerinin elinden beklerken sürpriz bir son. Ölüm her zaman sizi bulabilir, ölümü bile korkusuzca göğüsleyebilmek gerekir. Ve bence ölümü dahi korkusuzca göğüsleyebilmek için ille de inanmak gerekmiyor.

    Leman Gölü Kıyısında Olay... Klasik Vaka IV...
    Kimliksiz kalmak, vatansız kalmak çok zordur. İnsanlar, insan oldukları andan itibaren bir gruba aidiyet ihtiyacı içerisinde olmuşlardır. Bu kendilerini daha güvende hissetmelerine yardımcı olmuş, aynı zamanda da güven ama kendilerine ve çevrelerine güven duymalarına sebebiyet vermiştir. Bu hikayenin başrolü Boris, vatansız kalmamış ama vatanından ayrı kalmak zorunda bırakılmış. Karısından ve çocuklarından uzak bırakılmış. Buna neden olan şey tahmin ettiğiniz gibi savaş. Stefan Zweig iki dünya savaşı görmüş bir insan. Doğal olarak da savaş ve ölümden bahsetmesi kaçınılmaz. Nazi zulmüne tanık olmuş, vatanından ayrı kalmış bir insan. Ayrı bırakılmış bir insan. Zweig'ın kitaplarındaki o derin psikotik analizlerin, sizi nasıl da tesiri altına aldığına tanık olmuşsunuzdur. Öylesine melankolik bir edebi uslüp vardır ki, eğer kendinizi kitaplarının yoğuluğuna kaptırır ve kendinizi Zweig'ın esiri ederseniz, obsesif kompulsif bozukluk yaşamanız kaçınılmazdır. Herkesin unuttuğu bir adam Boris. Karanlığın içerisindeki bir gölge gibi. Varlığı ya da yokluğu çektiği acının verdiği sızılardan dışarıya yansıyan inlemelerle anlaşılan birisi. Zweig da böyle değil mi aslında. Avrupa'nın Hitler'in sömürgesi haline geldiği düşüncesi Zweig'ı da karanlıktaki bi gölge haline getirmedi mi! Eşiyle birlikte yaşamına son vermesinin sebebi Zweig'ın depresif ruhundaki o derin endişe değil miydi! Zweig'ın kitaplarını tekrar ve tekrar okuyunuz. Karakterlerini tartınız. Zweig'ı bulacaksınız. Her bir karakterinin psikolojisini yaşayınız. Evet, yaşayınız diyorum. Merak etmeyin eğer parçalanmışsanız size hiçbir ters psikoloji etki edemez. Eğer parçalanmamışsanız, parçalanmaya başlayacak ve altıncı duyunuzu keşfedeceksiniz. Zararlı insanların sizde uyandırdığı örümcek hislerini bulacaksınız. Bu savaş, ne karanlık bir keşif. Zorunlu olmadıkça savaş, cinayettir diyen Atatürk, dün olduğu gibi yakın gelecekte de bizi bekleyen büyük bir savaşta kurtarıcımız olacaktır, endişe etmeyiniz.

    Avare... Klasik Vaka V...
    Bu vakada Zweig gene o tarifi imkansız, yaşamadığımız bir yörede yediğimiz ancak unutamadığımız damakta kalan lezzetler gibi olan üslubunu konuşturmuş. Kısa ama verdiği mesajlarla adeta içerisinde yaşadığımız Türkiye Cumhuriyeti’ni tarif eden bir yazı. İntihar eden bir öğrenciyle günümüz Türkiye’sinin ne alakası var şimdi! Durup dururken nereden çıktı bu! Durum o kadar basit değil arkadaşlar. Eğitim sistemimiz yerlerde. Hukuk ahlakı yerine sıra dışı bir din ahlakı ile eğitim vermeye çalıştığımız öğrencilerimiz, Avrupa’daki muadillerine kıyasla oldukça cahil kalmaktadırlar. Konuyu evrime falan getirmeye çalıştığım yok. Din eğitimini elbette vereceğiz ama apaçık bir şekilde şu zamanda görüyoruz ki hukuk ahlakı verilmeyen insanlar, sadece din ahlakı ile ahlaklı ve dürüst insanlar olmuyorlar. Bizdeki sistem ezbere dayanan, yuvarlanmış hapları öğrencilerimize yutturmaya alıştığımız bir sistem. Avrupa ezberci eğitim sistemini terk edeli uzun zaman oldu. Biz ise ezberci sistemi dayatmaya ve hatta en iyi ezberi yapanı en iyi sıralamayla ödüllendirmeye devam ediyoruz. Evet, çalışkan olmak ve zeki bir kafayı test etmek gereklidir. Ama bunu tutup da ülkenin geleceğini şekillendirecek sistem haline getirmek ciddi anlamda yanlıştır. Ben ezber yeteneği çok iyi olan birisiyim. Sayısal olmayan yazılı sisteme dayalı her türlü sınavdan başarıyla çıkabilirim. Çünkü ezberleyebilirim. Ama ya sayısal sistem. Ya sayısal zeka. İşte orada afallıyorum. Ve benim de belki beden biraz daha önceki nesil de olmak üzere ezbere dayalı sistemle yetiştiğimiz için bugünkü çocukların başarısız olma sebeplerini çok iyi anlıyoruz. Daimi olarak okuyarak ve sürekli tekrar ederek anlayacakları, anlayacağımız bir sistem yerine bugün okuyup ezberlediklerimizi sınavdan sadece dakikalar sonra unutacağımız bir sistemi teşvik etmek neden? Türkiye ve benzer ülkelerdeki bu sistem, çağdaş amaçlardan uzak bir modeldir. Amaç Batı’nın eğitim standartlarını mı yakalamak yoksa çağdaş ve muasır medeniyetlerin standartlarına yükseltmek mi! Önce bunun kararını vermemiz gerekiyor. Bilgiyi tıpkı ağrı kesiciler gibi haplar haline getirip öğrencilere yutturmak, pek de zeki olmayan öğrencilere dahi diploma vermeleri, sistemi başarılı gösteriyor olabilir. Ancak muasır uygarlıklarla karşı karşıya geldiğimizde, sistemimizin ne kadar da çöp olduğu açığa çıkmaktadır. Osmanlı Devleti’nin 16.yüzyıl sonrası dönemlerine bakın. Kurulan okullar tamamen din kökenli ve ezbere dayalı eğitim sistemiyle öğrenci yetiştirmeye programlı. Kızmak yok. Hiç taviz veremem üzgünüm. Bir hata var ise bu hatayı tespit edip, eleştirerek doğrusunu bulacağız. Bakın o dönem cehalet o derecedir ki Osmanlı, Akdeniz’in dünya denizleriyle olan bağlantısını dahi bilmemektedir. Son sözlerimizi şöyle bitirelim. Tüm zamanların en büyük asker ve devlet adamlarından birisi olan Atatürk’ün o muhteşem dehası, hala daha dostlarına güven düşmanlarına korku salmaktadır. Zekasını belli bir strateji ile kullanmış ve bu konu felsefi, bilimsel, psikolojik olarak incelenmesi gereken bir husus haline gelmiştir. 19 Mayıs’a bir kala Atatürk’ü aramak yerine onun o kıvrak ve stratejik zekasını analiz ederek Türk Devlet Sistemi’ne entegre etmenin yollarını aramaya başlamak zorundayız. Zira düşman uyumamakta, yakın bir gelecekte yapacağı saldırının planlarını bir bir harekete geçirmektedir!
  • 624 syf.
    ·9/10
    Bu kitaba nasıl tepki vereceğimi şaşırdım. Psikolojim bozuldu. Bir sinirleniyorum, bir gülüyorum bir ağlıyorum. Ne desem nasıl bir yorum yazsam bilemedim. İlk defa bir kitap hakkında spoiler vermeden konuşamayacakmışım gibi hissediyorum. Kitapta geçen bütün olayları anlatmak istiyorum size. Ama merak etmeyin böyle bir şey yapmayacağım. 
    Konusu şöyle;
    Doğu Asya Cumhuriyetinde halkı baskı altında tutmak için 21 Erkek ve 21 Kız öğrenci bir adaya hapsediliyor ve birbirlerini öldürmeleri isteniyor. Olay bu. Daha fazla bir şey söylemek istemiyorum. Okuyun, okudukça sizde şaşırın istiyorum. Öyle yerler var ki ''Yok artık.'' oluyorsunuz. Aslında konu Açlık Oyunları'nı okuyanlar için yabancı değil ama bence Ölüm Oyunu Açlık Oyunlarından çok ama çok daha keyifli aynı zamanda daha kanlı ve dehşet dolu. 
    Aşırı iddialı konuşarak diyorum ki; şimdiye kadar okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Gerçekten. İlk başta yazarın dilinin ağır olabileceğini düşünüp okurken zorluk çekeceğimden korkmuştum. Ama öyle değildi, çevirmen işini hakkıyla yapmış kitap su gibi aktı. Okurken size sıkıntı yaratabilecek tek yer isimler olabilir. Eğer bu isimlere kulak aşinalığınız varsa zorluk çekmezsiniz. İlk başta okurken, isimleri aklımda tutmaya çalışırken gözlerimden kan geldi resmen. Bir bölüm var sayfada art arda şu isimler geçiyor; Yuko,Yuki,Yuka. “(Beynim:?!?!?!!?)” İlk başta kim kim oluyor henüz bilmediğiniz için zorlanabilirsiniz fakat bölümler ilerledikçe herkesi iyice tanıyorsunuz.
    Bu arada kitabın bir de filmi var. battle Royale ismi. İzlemenizi tavsiye ederim.
  • 537 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yapmayacaktım. .
    Yazmayacaktım ..
    Bundan böyle kelimeler ile öldürmeyecektim kendimi.
    Dayanamadım :))
    " ’A N Á Γ K H "

    #spoiler

    "ÖLDÜR BENİ HUGO "

    Buram buram klasik edebiyat kokusu çektim ya genzime, ben iflah olmam :)

    Notre Dame azameti ve tariihi ile dünyaya meydan okuyan katedral ...
    Romanın en gizli kahramanı o aslında ,bir insan ve canlı, nefes alan taşları ,Gargorye heykelleri ile bakışlarını Parisin üzerine dikmiş bir dev ..
    1163 yılında yapımına başlanmış 1334 yılında bitirilmiş Gotik mimarinin en önemli örneği Notre Dame ..
    Hugo'nun anlayışında "mimarinin" ve "matbaa' nın tam bir savaş alanı mevcut.. O, taşlara işlenmiş tarihin, kağıt sayfalara bu kadar kalıcı olarak dökülemeyeceğini savunuyor romanında .. bir yandan da şöyle söylüyor sevgili Hugo ..

    "Öldükten sonra yaşamak istiyorsanız ya okunmaya değer şeyler yazın. .
    .. yada yazılmaya değer şeyler yaşayın "

    Romantik yazar Hugo ..
    Ilk romanı_imiş "Notre Dame'nın kamburu" öyle sayfaları var ki "kalbe kurşun " döküyor resmen :))

    "Bütün kadınlar ve onları seven erkeler için denmiş " bu hikaye için ..

    Ben yine kötü karaktere "aşık " :)) namı_diğer Monseigneur Claude yani hain papaz :)) her ne kadar baş kahraman ,gönüllerin prensi ,vefakar,talihsiz adam Quasimodo olsa da ..bana göre "aşk " demek kara cüppeli baş diyakoz demek :)) onun kalbinden ne kelimeler okuttu bize Hugo

    "Öl " diyor ..
    "Madem benim değilsin ..

    "Âlimim ama ilmi ayaklar altına alıyorum ..asilzadeyim ama adımı lekeliyorum; rahibim ama dua kitabını şehvet yastığı yapıyor, Tanrımın yüzüne tükürüyorum!
    Bütün bunları senin için yapıyorum, büyücü! Senin cehennemine layık olmak için"

    https://youtu.be/0hQCKkqmDlw
    Kitabı okurken sürekli kafamdaki "iç ses" şarkısını da buraya bırakalım :))

    Efendim ..
    Tüm bu kelimeler çingene kızı Esmeralda uğruna nakış nakış işleniyor kitaba ..

    Bir kadın iki aşık ..
    Kadın bunu anlıyor mu "HAYIR"
    __ çünkü o gösterişli bir savaş giysisine tamah etmiş, içi boş, sadece parlayan bir zırh ..
    "Pöhhhhh " diyorum.
    "Nefret ettim senden Ploebus ..bilesin .

    Devamında ..
    Esmeralda karakter olarak güzel ama lanetli :)) daha bebekken başlayan laneti ömrü boyunca peşini bırakmıyor , kitabı da merak edin diye spoiye girmek istemiyorum ama bir "patik" desem ip ucunu takip ederek karanlık ,münzevi kışın ateşsiz ve daima açlık olan bir zindana götürür bu iz sizi :)) gerisini okuyun :) tembellik etmeyin ..

    Dip Not :)

    13 ton ağırlığındaki "Emmanuel" çanı çaldığında ...

    Jeanne D'arc ın yargılandığı. .
    Napolyonun taç giydiği bu mekanı gezin ..

    37 şapelde
    75 dev sütunun önünde
    9000 kişinin ibadet fısıltıları duyulurken ..

    Beni de
    Dumas
    Zola
    Ve Hugo'nun mahzenine "gömün" :)

    "Iyi okumalar :)) klasiklerden keyif alın __

    https://youtu.be/WV0jT1Do6NQ

    Osipovasız olmazdı, eksik kalırdı : )

    Ben şimdi keçi'mi beslemeye ve ona yeni numaralar öğretmeye gidiyorum :))
    Aşkla kalın .. :)



    .
  • 272 syf.
    ·10 günde
    İnceleme yapabilir miyim böyle bir kitaba bilemiyorum..Okumayı bilerek geciktirdim.. Üstadın piyeslerini ve bazı denemelerini okuyarak ufak bir altyapı ile üstadı tanımak istedim. Ruhen hazırlanmak da bir o kadar sürdü.. Haddim değil belki, siz tavsiye kabul edin. Necip Fazıl Kısakürek okumak için ilk kitap O ve Ben'i tercih etmeyin.. Bu müthiş eseri kavramakta zorlanabilirsiniz.. İyi ki henüz okudum diyorum kendime. Bazı taşlar yerine oturmuş oldu böylece.. Fakat bir kere okunup rafa kaldırılacak eser değil.. Araya pek fasıla girmeden başlamayı düşünüyorum tekrardan.. O ve Ben; Necip Fazıl Kısakürek'in otobiyografik bir kitabıdır. Çocukluğundan Hocası Abdülhakim Arvasi Hz.leri ile karşılaşıncaya kadar ki kısmı konu ediniyor. İkinci bölümde ise üstadın ve onu üstat yapan hocası Abdülhakim Arvasi Hz.lerini anlatıyor. Hayatının dönüm noktasını konu edinen bu kitapta onunla gülümseyip onunla ağlayacak, titreyecek ve dahi dehşete düşeceksiniz.. Şu cümleyi söylersem haddi aşmam umarım; şurası da var ki bu kitabı okumadan Necip Fazıl'ı anlamış olamazsınız..
    ..
  • 479 syf.
    ·Puan vermedi
    Benim için hem biçimsel hem de maneviyat yönünden bir eserden fazlası olan bu büyük şahesere nereden ve nasıl giriş yapacağımın kararsızlığı içerisindeyim. Mutlaka bir şeyler yazmalıyım, zira bunu bir mecburiyet, ondan da öte bir görev olarak görüyorum. Öncelikle kitap hakkında yaptığım küçük çaplı araştırmamda edindiğim bilgileri yazacağım.

    Kitap, 70'lerin okuru tarafından pek tutulmayan, hatta Oğuz Atay'ın yaşadığı dönem ikinci baskısı bile yapılmayan kitapları, 80'lerin okuru tarafından (Genelde yanlış anlaşılmalarla) hâk ettiği değeri görmeye başlar. Ama ne yazık ki bu uzun sürmez.
    Kitap, 90'larda yine unutulanlar arasında yerini alır. Tabiki burada 12 Eylül'ün Türkiye okururunu ne hale getirdiği gerçeğini unutmamak gerekir. 80'lerin okuru tarafından yanlış anlaşılmasının bir sebebi de, kendini Tutunamayanlar'daki Selim Işık karakteriyle bir tutan okur kitlesidir. (Şu an ki ben.) Oğuz Atay, romanlarında bu zihniyeti eleştirmiştir, ki Tehlikeli Oyunlar'ın başkarakteri Hikmet Benol da bu yüzden doğmuştur.(Kaynak: http://www.mavimelek.com/tehlikeli_oyunlar.htm daha fazlası için buraya bakabilirsiniz.)
    Peki, kimdir bu hikmetsiz -tutunamayan- Hikmet? Kendileri eserimizin başkarakteridir. Hayatın gayesizliği içerisinde kaybolan, hayata oyunlarla tutunmaya çalışan, (tehlikeli oyunlarla) ve kendi kimliğinin -tutunamayan- tutsağı olmuş,kendi zihnin de kendi düşünceleriyle yarattığı dünyaya -hapishanelere- mahkum olmuş bir hikmet. Daha doğrusu, birkaç tane Hikmet. Birkaç tane Hikmet diyorum, zira yazarımızın, özellikle başkarakter Hikmet üzerinden bilinç akışı tekniğini fazlasıyla kullandığını görebiliyoruz. Bu da kişilik bölünmesi yaşayan, iç dünyası karmakarışık olan bir karakter çıkartıyor karşımıza. Aslında bunu karakterimizin soy isminden de anlayabiliriz.( Benol.)
    Kitap kendi içinde bu ve bunun gibi birçok ironi barındırıyor.
    Eserimizin başkarakterlerinden olan Hikmet'in eski karısı olan Sevgi'nin sevgisiz oluşu, Hikmet'in gerçek aşkı olan Bilge'nin bilgisiz oluşu başlıca ironilerden.
    Dikkatimi çeken başka bir ironiye değinmek istiyorum, zira bahsetmezsem eksik olurdu, çünkü bir okur olarak beni üzdü. Aslında yazar bunu çok açık bir şekilde dile getirmiş. Yazarımızın daha önce okuduğum Korkuyu Beklerken eserinde de görmüştüm. Şuydu:
    "Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?"
    Bu eserde de yazarımızın buna benzer haykırışları dikkat çekiciydi. Bakınız..
    _"Beni şimdiye kadar otuz yedinci sayfaya kadar okudular, sıkılıp ellerinden bıraktılar, o sayfam açık öylece kaldım, o sayfada sarardım."

    _"Beni okumayı sakın ihmal etmeyin,bütün kitapçılarda bulunuyorum, bu herif de ne konuştu
    -deli midir nedir- böylesini de hiç görmemiştim, şekerim adam bir türlü susmak bilmiyor demeyin arkamdan olur mu?"
    Benim görebildiklerim bunlardı, belki daha fazlası vardı. O dönemin toplum zihniyeti hakkında yorum yapamayacağım. Ancak, o dönemin usta gazetecilerinden olan Oktay Akbal'ın 1977 yılında yaptığı şu değerlendirme Oğuz Atay'ı anlamak için hepimize bir ders niteliğinde:
    "Kolay okumalar, hızlı sevgiler, beğeniler,alışkanlıklardan koptuğumuz, kopabildiğimiz, rahat ve geniş zamanlarımızı güç bir kitabı çözmeye, sevmeye, ondan bir şey anlamaya, öğrenmeye ayırabildiğimiz bir gün Atay'ın romanlarını çok seveceğiz. Onlarla çağımız insanının, daha doğrusu büyük kentte yetişmiş kentsoylu bir aydının tüm duyarlılığı, iç muhasebesi, kendi kendisiyle tartışması, kendini eleştirmesi, çok değişik bir güldürü havasıyla bizlere ulaştırması, sunması var..."

    Atay'ı itinayla ve severek okuyan biri olarak, gerek burada olsun, gerekse sosyal hayatımda olsun, Atay'ı anlayamadığından ötürü eleştiren, sevmeyen bir okur kitlesi var. Bu üzücü. Atay'ı severek okuyan biri olarak Oktay Akbal'ın bu etkikleyici köşe yazısını herkesin okumasını istiyorum...

    Son olarak; bazı okur arkadaşlarımızda bunu görebiliyoruz;" vay efendim bu adam ne saçmalıyor, az önce bunu diyordu, bu nasıl oraya geçti, birkaç tane Hikmet'de nasıl olur, hiç bir şey anlamadım vb." Atay'ı okumak her okurun harcı değil, oyun içinde oyun mu desem, onun da ötesinde roman içinde roman mı desem bilemedim, karmaşık ve şizofrenik anlatıda her cümle birbirbirini desteklemeyebiliyor, ironiler ve derin, ince mizahlar içinde kaybolabiliyorsun. Bu da bazı yerlerin yanlış anlaşılmasına, ya da hiç anlaşılamamasına sebep olabiliyor, bu gayet doğal. Çünü kitap alışılmışın da dışında bir bilinç akışı tekniğiyle yazılmış. Bu da yazarın ne denli özel olduğunu gösteriyor.
    Daha önce yazarımızın Tutunamayanlar eserini de okumuştum, bundan dolayı yazarın diline aşınayım.. Kitabı okumakta pek zorluk çektim sayılmaz. Bazı benzerlikler de vardı. Hikmet ve Selim karakterlerinin birbirlerine fazlasıyla benzediğini görebiliyoruz. Her ikisinin de anlaşılma umudu içinde anlaşılmazlığın kurbanı olduklarını ve çözüm yollu olarak intiharı seçtiklerini görüyoruz. Yazarın intihar ederek ölmediğini bilsek de,kitaptaki şu cümleler fazlasıyla düşündürücü;
    "Yazar ölmek istediğinde romanında birileri kendini asar aynı sebepten"

    Şu itirafı da eklemeliyim ki; Atay'ın Tehlikeli Oyunlarına ben de geldim, sizlerin de gelmeniz dileğiyle..
    Keyifli okumalar.
  • 336 syf.
    ·2 günde·1/10
    Ben Baba Olamam||Aydan İnan(Kitap Yorumu)
    .
    .
    Hekese uzun bir aradan sonra merhaba kitap dostlarım. Buralarda uzun zamandır olmayışımın sebebi: Tabiri yerindeyse hastalıktan ölüyor olmam. Tam olarak modum:🤕🤒🤧 gerçekten böyleyim. Ama bana her şey müstehak. Yağmurda çamurda durursam böyle, yataklardan çıkamam tabii.Aman siz dikkat edin kendinize dostlarım. Havalar sakat. Bir an güneşli olup sonra aniden yağmur bastırabiliyor. Ben yazı özledim . Konuyu çok dağıttım , toparlamam gerekirse: Yine ve yeniden bir watpad kitabi ile karşınızdayım. Kitabın konusuna değineyim hemen. Üniversite öğrencisi olan Jason, züppenin sözlükteki karşılığı olan bir insandır. Nerese akşam orada sabah,her sabah başka bir kadının yanında uayanan tiplerden işte. Sevgilisi ise okulun en popüler ve gıcık kızı. Yine ve yine aile hüsranına uğramış bir erkek profilimiz var bu kitapta da. Jason'un ebevynleri,Jason 11 yaşındayken ayrılırlar. Karakter babasından nefret ediyor. Çünkü babası annesini aldatmış. (Asla bizim genç yazarlarımız normal bir aile yazamıyor.) Bir gün okula bir kız geliyor. Jason kızı tanımıyor ama ne hikmetse(!) birlikte olduğu kızlardan biri olduğunu anlıyor. Okuldaki itibarı bozulmasın diye kızı kuzeni olarak tanıtıyor. Kız, Jason'a 1 yaşında olan Austin adlı bebegin onun oğlu olduğunu iddia ediyor. Kendisinin çocuğun teyzesi olduğunu ve artık çocuğuna tek başına bakamadığını söylüyor. Jason ilk başta çocuğu kabul etmiyor. Kabul ettikten sonra da herkesten saklıyor.Bir gün babası eve gelir ve torununu görür. Oğlu ve Sarah'ı(Austin'in teyzesi) tatile yollar. Sonra baba oğul barışır falan burası çok saçmaydı gerçekten. Annen anlatıldı yani bu kadar mıydı babanı sevmeyisin? Sonra Sarah ile Joson'ın tatile gider orada birbirlerinden etkilenirler ve Sarah, Austin'in kendi bebekleri olduğunu açıklar. Kitap böyle böyle saçmalayıp devam eder. Ben asla okumayın diyorum. Bu tarz kitapların hala beğeniliyor olması gerçekten çok üzücü. Ülkede eline kalem kağıt alan yazar oluyor.Insanlar sevgilisinden ayrılıyor,öyle efkârlı ki,artık ruhu bir edebiyatçı oldu yazıyor da yazıyor. Sonra ben yazarım deyip ortalarda dolanıyorlar. Yayınevlerine bir kez daha sesleniyorum, Böyle sayfa yığınından ibaret olan kitapları basıp ağaçları ziyan etmeyin lütfen! Çok fazla uzun söze gerek yok,bir sonraki yorumda görüşmek üzere sevgiyle kalın .