• İnceleme konumuz hakkında başkalarının düşündüklerini ya da kendi kuşkularımızı değil, açık ve seçik görebildiğimiz veya kesin olarak elde edebileceğimizi düşündüğümüz şeyi araştırmamız gerekir. Bilime ulaşmanın tek yolu budur.

    Eskilerin eserlerini okumak, çok sayıda kişinin çalışmalarından yararlanabilmek hem onların yaptığı buluşları öğrenmek hem de geriye yapılacak hangi buluşların kaldığını bilmek için yararlıdır. Bununla beraber, eskilerin çalışmalarına kendimizi fazlaca kaptırırsak, ne kadar sakınırsak sakınalım zihnimizde birtakım yanlışların kök salması tehlikesi oluşur. Keza genelde, bir yazar düşünmeden ve kör bir inançla kendini tartışmalı bir kanıya kaptırmışsa, okuyucusunu ikna etmek için her türlü savı kurnazca kullanır. Buna karşılık ne zaman kesin ve açık bir şey bulma mutluluğuna erse, belki izlediği yolun basitliğinin, buluşunun güzelliğini azaltması korkusuyla yahut kesin bir doğruyu bizden kıskandığı için onu anlaşılmaz ve problemli bir biçimde sunar.
    Bununla birlikte çok açık yürekli ve dürüst olsa ve bize asla kuşkulu bir şeyi doğru diye sunmayıp bildiklerini iyi niyetli bir şekilde açıklasa, birinin ileri sürdüğü şeye dair bir diğerinin aksi bir iddiada bulunması neredeyse her zaman mümkün olacağı için, bu kez de bunlardan hangisine inanacağımıza karar veremeyiz. Çok sayıda yazarın desteğini alan görüşün hangisi olduğunu bulmak için sayım yapmak da hiçbir işimize yaramayacaktır, çünkü iddia edilen zor bir konuysa daha az oy alanın gerçeği söylüyor olması akla daha yakındır. Herkes hemfikir olsa bile bu, onların öğretisini kabul etmemiz için bize yetmeyecektir. Bir karşılaştırmadan yararlanacak olursam; başkalarına ait bütün kanıtlamaları ezbere bilsek bile, kendi başımıza her türlü problemi çözme yetisine sahip değilsek asla matematikçi olamayız. Aynı şekilde eğer herhangi bir konu üzerine sağlam bir yargıda bulunamıyorsak, Platon'un ve Aristoteles'in bütün akıl yürütmelerine hâkim olsak da filozof olamayız. Bu yolla bir bilim değil, sadece tarih öğrenmiş oluruz.
    Ayrıca, şeylerin gerçekliği hakkındaki yargılarımıza herhangi bir varsayım karıştırmaktan kesinlikle sakınmalıyız. Bu uyarı çok önemlidir. Günümüz felsefesinde herhangi bir tartışmaya konu olamayacak kadar açık ve kesin hiçbir şey bulamayışımızın belki de en güçlü nedeni, açık ve kesin olan şeyleri kabul etmekten tatmin olmayan bilginlerin ancak tahminler ve olasılıklar yardımıyla ulaşabilecekleri anlaşılmaz ve bilinmeyen şeyleri savunmaya cüret etmeleridir. Ardından bunlara kademe kademe kendi inançlarını ekleyerek, fark gözetmeksizin bunlara gerçek ve aşikâr şeyleri de katarak neticede şüpheli bir kaynağın bazı önermelerine dayanan ve dolayısıyla da belirsiz bir sonuca ulaşırlar.
    Aynı hataya düşmemek için, bu noktada dikkatimizi, akıl yetimizin yanılgıya uğrama korkusu duymaksızın bilgiye erişebileceği yollara çevirelim. Bu yollar sezgi ve tümdengelim olarak ikiye ayrılır. Sezgi derken kastettiğim şey, duyuların değişken tanıklığı ya da düzensiz bir doğaya sahip olan hayal gücünün aldatıcı yargısı değil, dikkatli bir zihnin anladığı şeye dair hiçbir kuşku bırakmayacak kadar belirgin ve net kavrayışıdır. Bu düşüncemizi aynı anlama gelecek şekilde şöyle de açıklayabiliriz: Sezgi, sağlıklı ve dikkatli bir zihnin açık algısıdır; yalnızca aklın ışığından doğmuştur ve yukarıda da belirttiğim gibi, başarısız olunması mümkün olmayan tümdengelimden bile daha basit olduğu için daha güvenilirdir. Bu nedenledir ki herkes sezgisel olarak, var olduğunu düşündüğünü, bir üçgenin en fazla üç çizgiden oluştuğunu, yuvarlak bir cismin sadece bir yüzeye sahip olduğunu ve basit şeylere dikkat etmeye tenezzül etmediği için genel anlamda sandığından çok daha başka şeyleri görebilir.
    Yine de sezgi sözcüğünün yeni kullanımından ve yanı sıra, mevcut kullanımlarından farklı bir anlamda kullanmak zorunda kalacağım bazı diğer terimlerden rahatsızlık duyulması çekincesiyle şunu önceden belirtmek isterim: son zamanlarda okulların sözcüklere yüklediği anlamlara pek aldırış etmiyorum, zira birbirinden bütünüyle farklı fikirleri ileri sürmek için aynı terminolojiyi kullanmak gerçekten güç olurdu. Uygun ifadeyi bulamadığımda, benim bu konuda yapmaya çalıştığım tek şey ise sözcüklerin Latincedeki anlamlarını göz önüne alarak düşüncemi belirtmek için olabilecek en uygun metaforu kullanmak.

    Bununla birlikte sezginin bu açıklığı ve kesinliği sadece herhangi bir açıklamada değil, muhakemenin her alanında yerini korumak zorundadır. Dolayısıyla iki ile iki ve üç ile birin aynı şeyi yaptığı söylendiği zaman, sezgi yoluyla yalnızca iki ile ikinin değil, üç ile birin de dörde eşit olduğunu, dahası bu iki önermenin eşit önermeler oldukları sonucunun da zorunlu olarak buradan çıkarılması gerektiğini görmek gerekir.
    Bu noktada akla, sezgiye neden bu diğer tümdengelimle öğrenme yöntemini, yani kesin bilgimiz olan bir şeyden çıkarılabileceği muhakkak olan başka sonuçlar elde etme işlemini, eklediğimiz sorusu akla gelebilir. Ancak bundan kaçınamayız, zira aşikâr olmamalarına rağmen kesin niteliği taşıyan pek çok şey vardır. Yeter ki, şeylere dair net bir sezgiyle ve bir düşüncenin sürekli ve kesintisiz faaliyeti aracılığıyla gerçek ve tartışmasız ilkelerden çıkartılmış olsunlar. Uzun zincirde bir bakışta aradaki halkaları kavrayamasak da, eğer onların baştan sona kadar iç içe geçmiş olduklarını hatırlarsak, bu durum son halkanın ilkine bağlı olduğunu bilmemize benzer. Yanı sıra sezgiyle tümdengelim arasındaki farkı, birinde belirli bir ilerleyiş veya devamlılık varken diğerinde bunun söz konusu olmayışından çıkartabiliyoruz; ayrıca sezginin aksine tümdengelim bir kanıtın varlığına ihtiyaç duymaz. Bunun yerine tüm kesinliğini bir biçimde bellekten alır; dolayısıyla doğrudan doğruya ilkelerden türeyen ilk önermelerin, ele alınma biçimlerine göre kimi zaman sezgi, kimi zaman da tümdengelim yoluyla teşhis edildiği söylenebilir. Oysa ilkeler ancak bizzat sezgi yoluyla ve bunların uzak sonuçları da ancak tümdengelim aracılığıyla bilinir.
    Bunlar bilime ulaşmanın en güvenli iki yoludur; akıl daha fazlasını kabul etmemeli, şüpheli ve yanlışa mahkûm diğer her şeyi reddetmelidir. Yine de bu, aydınlanmanın gerçeklerinin bildiklerimiz arasında en güvenilirleri olmasını engellemez, zira onlara temel oluşturan inanç, belirsiz olan her şeyde olduğu gibi aklın değil iradenin bir eylemidir. Eğer irade insan zekâsında herhangi bir dayanak teşkil ediyorsa, sözünü ettiğim iki yoldan biriyle bulunabilir ve bulunmalıdır. Bunun nasıl olacağını belki başka bir gün daha detaylı anlatırım.
  • Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar.Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok.Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche’nin de söylediği gibi,bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.
    Şu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yükümlendiği eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Varlık-bilimsel bir kanıt için ölen insan görmedim. Önemli bir bilimsel doğruyu bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu doğru diri diri yakılmaya değmezdi. Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde döner, hiç önemli değil bu. Ne olursa olsun bu önemsiz bir sorundur. Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediğini düşünerek ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm. (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir). Bu durumda, yaşamın anlamı sorunların en önceliklisidir diyorum.
    Buna nasıl bir yanıt bulunabilir? Tüm temel sorunlar üzerinde -bununla öldürmek tehlikesine düşenleri ya da yaşam tutkusunu çoğaltanları anlıyorum – iki düşünce yöntemi olmalıdır, La Palisse’inkiyle Don Quichotte’unki. Heyecana ve açıklığa aynı zamanda erişmemizi sağlayan şey apaçıklığın ve lirikliğin dengesidir. Hem alçakgönüllü olan hem duygu yükü taşıyan bir konuda bilgeliğe dayanan klasik diyalektik yerini hem sağduyuya hemde duygu yakınlığına dayanan daha ılımlı bir düşünce tutumuna bırakmalı.İntihar hiçbir zaman toplumsal bir olgu olarak incelenmedi. Tersine, burada, başlangıçta, kişisel düşünceyle intihar arasındaki ilişki sözkcnusudur. Böyle bir davranış yüreğin sessizliğine bir yapıt gibi hazırlanır, insanın kendisi bile bilmez bunu. Bir akşam tetiği çeker ya da suya dalar. Bir gün bana, beş yıl önce kızını yitiren bir bina yöneticisinden sözettiler, adamın o zamandan beri çok değiştiğini, bu olayın onu için için kemirdiğini söylediler. İçin için kemirmekten daha uygun bir sözcük bulunamazdı. Düşünmeye başlamak için için kemirilmeye başlamaktır. Toplum bu başlangıçlarda çok büyük şeyler bulmaz. -Kurt insanın yüreğindedir. Onu orada aramak gerekir. Varoluşun karşısındaki apaçıklıktan ışıkların ötesine kaçışı getiren ölümsü oyunu izlemek ve anlamak gerekir.

    Bir intiharın pek çok nedeni vardır, genel bir biçimde en göze çarpanlar en etkilileri değildir. İnsanın düşünerek intihar ettiği pek görülmez (yine de bu varsayım çürütülmemiştir). Bunalımı başlatan şey hiçbir zaman denetlenemez. Gazeteler sık sık «derin üzüntüler»den ya da «onulmaz hastalıklardan sözeder. Bu açıklamalar geçerlidir. Ama bir kötü gün dostunun bile gün gelip onunla kayıtsız bir biçimde konuştuğu olmaz mı? O suçludur işte. Çünkü bu da askıda bulunan tüm kinleri ve tüm yorgunlukları ortaya dökmeye yeter.
    Ama en kesin anı belirlemek güçse de, düşüncenin ölümle sözleştiği incelikli gelişimi belirlemek güçse de, bunun getireceği sonuçları davranışın kendisinden çıkarmak kolaydır. Kendini öldürmek, bir anlamda, melodramda olduğu gibi içini dökmektir. Yaşam tarafından aşıldığını ya da anlaşılmadığını bildirmektir.Yine de bu benzerlikler üzerinde çok durmayıp alışılmış sözcüklere dönelim. Bu yalnızca «yaşamın değmez olduğunu» bildirmektir. Yaşamak elbette hiç kolay değildir. Yaşamın buyurduğu davranışlar gerçekleştirilir durmadan, bunun birçok nedeni vardır, ilk nedeni de alışkanlıktır. İsteyerek ölmek, içgüdüsel bile olsa alışkanlığın gülünç özyapısmı, tüm derin yaşama nedeninin yokluğunu, günlük çalkantının anlamsız özyapısını ve acının boşluğunu kabullenmeyi gerektirir.
    Bu durumda zihni yaşam için gerekli uykudan yoksun bırakan hesaba gelmez duygu nedir? Kötü nedenlerle bile açıklanabilen bir dünya içten bir dünyadır.Tersine yanılgılardan ve ışıklardan birdenbire yoksun kalan bir dünyada insan kendini yabancı duyar. Bu sürgün uzak bir ülkenin anılarından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun kaldığı için çaresizdir. İnsanla yaşamı arasındaki kopuş, oyuncunun dekorundan kopuşu gibidir, bu da tam olarak saçmanın duygusudur. Tüm sağlıklı insanlar kendi intiharlarını düşündüklerinde, çokça açıklamaya girişmeden bu duyguyla hiçligi irteme arasında dolaysız bir bağ olduğu anlaşılabilecektir.
    Bu denemenin konusu, açıkça saçmayla, intihar arasındaki ilintidir, intiharın saçma için tam olarak hangi ölçüde bir çözüm olduğudur. Şunu ilke olarak koyabiliriz: Aldatmayan insanın doğru bildiği şey o insanın eylemini düzenleyecek şeydir. Bu durumda varoluşun saçmalığına inanmak onun davranışını belirlemelidir. Açıkça ve duygusallığın yanlışına düşmeden bu buyruğun sonucu anlaşılmaz bir durumu çabucak bırakmayı gerektiriyor mu diye sormak yasal bir meraktır.Burada elbette kendileriyle anlaşmaya hazır insanlardan sözediyorum.
    Açık bir deyimle söylersek bu soru hem basit hemde çözülmez gibi gelebilir. Ama yanlış olarak basit soruların aynı basitlikte yanıtları, açıklığın da açıklığı getirdiği varsayılır. A priori olarak ve sorunun terimlerini tersine çevirdiğimizde, insan kendini öldürür yada öldürmez gibisinden iki felsefi çözümün varlığı,evet’in varlığıyla hayır’m varlığı kendini gösterir. Buda çok iyi olurdu. Ama bir sonuca varmadan boyuna soru soranları da düşünmek gerekir. Burada işi şakaya vuruyorum: çoğunluktur sözkonusu olan. Ayrıca hayır diye yanıt verenlerin evet diye düşünürmüş gibi davrandıklarını da görüyorum. Gerçekte Nietzsche’nin ölçütünü benimsersek bunlar şu ya da bu biçimde evet diye düşünüyorlar. Tersine intihar edenlerin yaşamın anlamına inanmış oldukları çok görülür. Bu çelişkiler giderilmez çelişkilerdir. Tersine mantığın öylesine istenilir gördüğü bu noktada bu çelişkilerin hiçbir zaman böylesine canlı olmadıkları da söylenebilir. Felsefi kuramların ve bu kuramları öğretenlerin davranışlarının karşılaştırıldığı ortak bir yerdir burası. Ama şunu da iyice belirlemeliyiz, bir yazın adamı olan Kirilov, efsaneden doğan Peregrinos ve varsayımdan yola çıkan Jules Lequier’nin dışında yaşama bir anlam vermekten kaçınan düşünürlerden hiç biri mantıksal yaşamı yoksamaya kadar götürmemiştir. Çok zengin bir masa önünde intiharı öven Shopenhauer’ı güle güle anlatırlar. Burada gülünecek bir şey yok. Ama trajiği böyle bir biçimde hafife almak pek ciddi bir iş olmasa da hafife alanı güç durumda bırakır.
    Bu durumda bu çelişkiler ve bulanıklıklar önünde yaşamla ilgili olarak sahip olunan görüşle yaşamı bırakıp gitmek için yapılan davranış arasında hiç bir ilgi olmadığına inanmalı mı? Bu anlamda hiçbir şeyi abartmayalım.İnsanı yaşamaya bağlayan bağda dünyanın tüm yoksunluklarından daha güçlü bir şeyler vardır.Bedenin yargısı zihnin yargısına değer ve beden yokoluş önünde geriler. Düşünme alışkanlığı edinmeden yaşama alışkanlığı ediniyoruz. Bizi her gün biraz daha ölüme götüren bu akışta beden bu onarılamaz akışı korur. Sonunda bu çelişkinin temeli sıyrılma diye adlandıracağım şeydedir, çünkü o Pascal’cı anlamdaki oyalanmadan hem az hem çok bir şeydir. Bu denemenin üçüncü konusunu oluşturan ölümcül sıyrılma umuttur. Yaraşacağımız bir başka yaşamın umudu ya da yaşam için değil de yaşamı aşan, yaşamı yücelten herhangi bir büyük fikir için yaşayanların oyunu yaşama bir anlam verir ve yaşamı aldatır.
    Böylece her şey işlerin karıştırılmasına katkıda bulunur. Buraya kadar sözcüklerle oynanılması ve yaşamın anlamını yoksamanın zorunlu olarak yaşamın yaşanmaya değmediğini bildirmeye götürdüğüne inanır görünülmesi boşuna değildir. Gerçekten, bu iki yargı arasında hiçbir kaçınılmaz ölçü yoktur.Yalnızca,buraya kadar belirttiğimiz karışıklık, kopma ve tutarsızlıklarca yoldan çıkarılmaya boyun eğmeyi benimsememek gerek. Her şeyi bir yana bırakıp doğrudan doğruya gerçek soruna gitmeli. Yaşam yaşanmaya değmediği için insan kendini öldürür, işte kuşku götürmeyen bir doğru – yine de apaçık olduğu için kısır bir doğru. Ama varoluşun böylece aşağılanması, bir yalana batırılması,onun hiçbir anlamı olmamasından mı geliyor? umut ya da intiharla ondan kaçmayı getiren saçmalığı mı? İşte tüm geri kalanı bir yana bırakarak ortaya çıkarılması, izlenilmesi ve aydınlatılması gereken budur.
    Saçma ölümü getirir mi? Bu soruna öbür sorunların üstünde bir yer vermek, onu tüm düşünce yöntemlerinin ve yarargözetmez düşünce oyunlarının dışında tutmak gerekir. «Nesnel» bir kafanın her zaman tüm sorunlara katabildiği ayrıntılar, çelişkiler ve ruhsallık bu araştırmada ve tukuda yer almaz. Burada yalnızca haksız bir düşünce, yani mantık gerekli. Bu da kolay değildir. Mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmak hemen hemen olanaksızdır. Kendi elleriyle ölen insanlar böylece sonuna kadar duygularının eğimini izlerler. Bu durumda, intihar üstüne düşünce bana, beni ilgilendiren tek sorunu ortaya koyma fırsatını veriyor: Ölüme kadar götüren bir mantık var mıdır? Bunu, burada kökenini belirttiğim düşünceyi apaçıklığın ışığında, düzensiz bir tutku olmaksızın izleyerek bilebilirim yalnızca. Saçma düşünce diye adlandırdığım şeydir bu. Birçokları buna başladılar. Genede bu yolda mıdırlar bilmiyorum.
    Karl Jaspers birlik içinde bir dünya kurmanın olanaksızlığını açıklarken şöyle der: «Bu sınırlama beni bana götürüyor. Orada artık yalnızca temsil ettiğim nesnel bir görüş noktasının ardına gizlenemem, orada ne ben ne de bir başkasının varlığı benim için bir nesne değildir.» Karl Jaspers öbürlerinden sonra, düşüncenin sınırlarına ulaştığı bu ıssız ve susuz yerleri anımsatıyor. Öbürlerinden sonra, evet elbette, ama nasıl acele ederler oradan çıkmak için! Düşüncenin gidip geldiği bu son dönüm noktasına en alçakgönüllü insanlar arasından bile birçok insan ulaştı. Bu durumda endeğerli şeylerini, yaşamlarım bıraktılar. Bırakanlar arasında düşüncenin prensleri sayılan bazıları da vardı,ama onların kullandığı şey en an başkaldırısı içinde düşüncelerinin intiharıydı. Tersine, gerçek çaba burada olanaklar ölçüsünde tutunmak ve bu uzak ülkelerin garip bitkilerini yakından incelemektir. Dayanıklılık ve açık görüşlülük saçmanın, umudun ve ölümün karşılıklı konuştukları bu insanlıktan uzak oyun için birer ayrıcalıklı seyircidirler. Zihin hem basit hem incelikli bir oyun olan bu oyunun özelliklerini aydınlatmadan ve yeniden yaşamadan önce ayrışarabilir.
  • Tasavvuf ve tarikatler tarihi okurken Melâmîler çok ilgimi çekmişti. Bunlar, her türlü dünya işlerinden yüz çevirmiş, gösteriş ve riyadan uzak kimselerdi. Bunların en önemli özelliklerinden biri de namaz kılarken gizli kılıyor olmalarıydı. Yani kendilerini kimse görmesin, görürlerse riyakarlık yaptıkları sanılır şeklinde bir düşünceye sahiplerdi. Hatta öyle ki, Cuma namazlarını dahi camide kılmazlar, kendi aralarında oluşturdukları cemaatlerle kıldıklarına dair rivayetler vardır. Herhangi bir tarikat veya dini topluluğa mensup olmamama rağmen Melâmîler çok ilgimi çekmiş ve onları çok takdir etmiştim.

    1k’yı elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Bazen insanlar kitaplardan öyle pasajlar paylaşıyorlar ki, acaba bu pasajın neresini paylaşmaya değer gördü okuyucu? diye sormadan edemiyorum. Bazen öyle paylaşımlar oluyor ki, şiirler, düşünceler ve sair türde pasajlar, içerisinde ne bir mana ne de bir duygu var. Ama netice olarak bunlar yasak olmadığı ve paylaşanın duygu ve düşünce dünyasını yansıttığı için saygı duyuyorum. Nihayetinde herkes benim gibi düşünmüyor veya benimle aynı dünya görüşüne sahip değil diyorum. Muhakkak başkaları da benim paylaşımlarım hakkında böyle düşünüyor olabilir; belki onlar da bana saygı duyuyordur. Bu düşünce yapısının bizim birlikte yaşamamızın reçetesi olduğunun da farkındayım: yani saygı duymak ve saygı beklemek. Bizim kötü veya içi boş olarak gördüğümüz yargılar da bir düşüncenin ürünüdür ve en nihayetinde saygıyı hakeder.

    Bir ikinci okuyucu grubundan daha bahsetmek istiyorum ki ben Melamileri bu yüzden anlattım. Bunlar özellikle sabah namazı vaktinde namaz kıldıklarını beyan edecek bir paylaşımda bulunuyorlar. Bunları asla tasvip etmiyorum ve riyakarlık olarak görüyorum. Bir elin verdiğini diğer el görmemeli, yargısı islam dini için meşhur bir sözdür; bilirsiniz. Bu sözden sadece maddi yardım ederkenki durumu anlamak, zihniyet kıtlığı olurdu. Yaptığınız ibadetleri anons ederseniz, sevabı kalır mı? Bu sorunun cevabını vermeye muktedir değilim; zira ben ne teolog ne de bir fetva vericiyim. Bu tarz paylaşım yapan arkadaşlar için sitenin yöneticilerinden bir ricam olacak. Lütfen bu arkadaşlar için 1m (1000 Mescid) uygulaması yapın, onlar için daha iyi olacaktır.
    Vaktinizi aldığım için üzgünüm. Herkese güzel, mutlu ve sağlıklı bir yıl dilerim...
  • Ama umutsuzluk konusunda sıradan insanın yargısı
    fazla bir şey içermemektedir. Böylece (yeterince anlaşıldığında
    binlerce, milyonlarca insanı ümitsizlik safına yerleştiren
    bir örnek vermek gerekirse) çoğunluğun göremediği
    şey, tam da umutsuz olmamaktan çok, umutsuzluğun bilincinde
    olmamaktan doğan bir umutsuzluk biçiminin
    varlığıdır. Aslında sıradan insan umutsuzluğu tanımladığı
    zaman, sizin hasta veya iyi olduğunuza karar verdiğinde
    yaptığı hatayı yinelemektedir... ama burada daha önemli
    bir yanlış söz konusudur; çünkü sağlık ve hastalık
    durumundan çok, tinin ne durumda olduğu konusunda
    neyi göz önüne alacağını (içindeki düşüncenin ne durumda
    olduğu bilinmeden umutsuzluk hakkında hiçbir şey anlaşılmaz)
    çok daha az bilmektedir. Genelde kendini hasta
    görmeyen birinin sağlıklı olduğu zannedilir: Hele, iyi olduğunu
    kendisi söylüyorsa.
  • Tarih sahnesine çıkan büyük medeniyet­ler birbirine eşit değerdedir. İslâm – Türk medeniyeti, bu medeniyet­ler içinde en parlak, en uzun ömürlü, en zinde medeniyetlerden biri­dir. Medeniyetin tek ölçüsü vardır: insana verdiği değer.

    Türk – İslâm dünya görüşünde, insan, Tanrı’nın bir nusha-yı suğra’sıdır. Tabiatın dışında imtiyazlı bir yeri vardır. Bu itibarla mukad­destir. Türk – İslâm dünya görüşü, insan haysiyetine büyük değer ve­ren, bu haysiyeti inancın ve düşüncenin bütün belirtilerinde görme­sini bilen bir idrâktir. Vazgeçilmez icâbları adalet, eşitlik, hürriyet ve müsâmahadır. Türk – İslâm medeniyeti bu idealleri gerçekleştirdik­ten sonra, her medeniyet için mukadder olan bir çöküş ve çözülüş merhalesine ulaşmıştır. Zaten doğunun ve batının bütün büyük târih felsefecileri medeniyetin, kavimlerin târihinde böyle çıkış ve iniş mer­haleleri olduğunu kabul ederler. Demek ki, bizim için bir geri kalmış­lık söz konusu değildir.

    Zirveye vardıktan sonra yükselecek başka ir­tifalar olmadığı için, yürüyüşe devam etmek, ister istemez alçalmaktı. Batı’nın abeslerine îtibar etmek bu alçalışı büsbütün hızlandırdı. Rodinson, çağdaş, dünyayı, sanayileşmiş – sanayileşmemiş diye ikiye ayırıyor. Daha aydınlık, yâni daha ilmî bir sınıflandırış. Değer yargı­sı belirtmiyor; sanayileşmek iyi de olabilir, kötü de. Daha doğrusu sayısız mahzurları olan bir mecbûriyet-i elîme. Azgelişmiş yalanı, sö­mürgecilerin kendilerine vesâyet hakkı hazırlamak için uydurdukları bir mahkûmiyet kararı. Ah bu Avrupa!

    İngilizler dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini yok ederler; Hind’de kasırga gibi eser, tez­gâhlan söker, mâbed taşlarını müzelere aktarır, insanlığın yüzünü kı­zartacak zulümler icâd ederler. Bu habâsetler insansever Marx’a lâ­tifeler ilhâm eder: “Doğuda içtimâi değişiklikler ancak Avrupa’nın is­tilâsı sayesinde gerçekleşebilir… aferin İngilizlere, istikbâlin büyük Hindistan’ını yaratmak, yâni Hind’i çağdaş medeniyete ulaştırmak için bu sıkıntılara katlandılar” der. “Sanayi bakımından gelişmiş ülke, azgelişmiş ülkeye geleceğin imajını sunar sâdece”.

    Marx bu sözü niçin söylemiş, anlatalım: İngiltere’de kapitalizm ge­lişmiş. Sanayi inkılâbı ihtişam ve sefâletiyle ferman fermâ; Almanya ise milli birliğini bile kuramamış henüz. Sanayi alanında ise geri mi geri. Yazar Alman okuyucusunun dikkatini çekmek istiyor konuya. Sa­na anlattığım, kendi hikâyendir, diyor. Çünkü her toplum aynı merha­lelerden geçecektir. Yarın sen de İngiltere gibi olacaksın. Bu hüküm çağdaş düşünceye Vico’nun armağanı, Vico’nun ve Auguste Comte’un: Her ülkenin târihi ayrı istasyonlardan geçmek zorunda.