• 159 syf.
    ·11 günde·Beğendi·8/10
    Evet, Ali Şeriati’nin tüm kitapları bu sihirli cümleyle başlar. Sizi rahatsız etmeye geldim der. Eder de. Cümleleri, fikirleri insan da şamar etkisi bırakır. Silkelenirsiniz.
    Peki kimdir? Necidir efenim zatıâlileri? Kendilerinin asıl mesleği sosyolog olmakla birlikte ne ararsanız varcıdır. Aktivist, düşünür, yazar, çizer… Din sosyolojisi, dinler tarihi, İslam ekonomisi, yalnızlık psikolojisi, aşk v.s bi çok alan üzerine sayısız çalışmalara ev sahipliği yapmıştır. O Dr. Ali Şeriati’dir. J.P. Sartre’ın yakın arkadaşıdır. Buradan şu sonucu çıkarabiliriz; onu her ekonomist, her sosyolog, her psikolog, her tarihçi, her ilahiyatçı, her siyasetçi her her her insan çok rahatlıkla okuyabilecek ve kendisine dair parçalar bulabilecektir.

    Gel gelelim kitabın kendisine. Şeriati burada bir dertten muzdariptir. İçini döker de döker. Koca göbekli medrese, âlim ve yönetici sınıfına söver de söver. İslam’ın ilerleyememesinin müsebbibini bu sınıf olarak görür. Kendilerini halktan soyutlayıp mersedese binmelerini sorgular. Ve bu, dönemin katı İran rejimine karşı övülesi bir cesarettir. Bunun bedelini de 44 yaşında zehirlenerek kellesiyle ödemiştir. Şükür ki kitapları bizlere miras kalmıştır da onu hep dinleme şansına erdik!

    Müslümanlar arasında adeta övünç kaynağı olarak görülen “züht” yani dinin yasak ettiklerinden sakınıp, buyurduklarını yerine getirme işini ele alır. Ama günümüz ruhban sınıfı bu işi iyice abartıp dünyadan tümden el etek çekme boyutuna getirir. Tıpkı manastır tayfası gibi, üzerine rahmetler yağsın Buda gibi. Buna da tasavvuf ismini vererek sempatikleştirmeye çalışmışlardır. Ya tasavvuf öğretisinde eksiklik vardır ,ki her öğreti gibi bununda cumburlop benimsenmemesi gerekir, ya da bizim dindarlarımız mevzuyu yanlış anlamışlardır.

    Çünkü iş öyle bir boyuta gelmiştir ki tembellik, bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık gırla gezer olmuştur. Bunun en büyük zararı da ekonomiye olmuştur. İğne ipliğimizi dahi pek muhterem batılı üretir hale gelmiştir. Bu elini eteğini çekme mottosu özellikle Afrika başta olmak üzere, Türkiye dahil bir çok Müslüman ülkesine (laik düzen başımızdayken neremizle ‘Müslüman ülkesi‘ sayılıyorsak.. O ayrı bir çetrefildir girmiyorum.) geri kalmışlığı ve ekonomisini gayrimüslimlerin tekeline bırakma neticesini doğurmuştur.

    Ali şeraiti Kapitalizme şiddetle karşı çıkar evet ama Müslümanların bu sadeleşme adı altında sefalete gitme durumunu bir Müslüman’a asla yakıştırmaz. İsraf haram, gelişme helal sayılmalıdır. Hakikaten de Müslümanların bu vaziyeti içler acısıdır. Peki, formül nedir? Şeraiti şöyle özetliyor diyebiliriz; bireyde sadelik, toplumda refahlık. Yani kişi hazinesini ganimetlerle donatmamalı bununla birlikte çeşitli yatırım, azim ve fedakârlıkla toplumunu kalkındırmalı, zenginleştirmelidir. Burası size de sosyalizm kokusu verdi değil mi? Zaten Ali Şeriati de alttan alta hatta bazen üstten üste bu fikre ulaştırır bizi. Buraya ilerde değineceğim. Yani temel de Müslüman’a kalk der! Ekonomine, siyasetine, toplumuna ve saf dinine sahip çık. Sen çıkmazsan başkası bi güzel oyun hamuru gibi oynar. Adeta pasif Müslümanlarımıza ,ki bunlar kendilerine ılımlı Müslüman derler, seslenir Şeriati. Bunun gibi birçok konuyu şairane bir üslupla kaleme alır.

    Buraya kadar olan ve kitaptaki birçok görüşe şahsım olarak zaten hep sahip çıkmış ve savunmuşumdur. Evet neden bunlar oluyorun temel cevabı da başsız, halifesiz ve şeriatsız-öz şeriat- kalmamızdandır.

    İşin şu boyutuna gelelim. Ali Şeriati nasıl okunmalı? Bence cevabı, dikkatli, kahveli ve 4 gözü açık okunmalı olmalıdır. Onu okurken Şia, sosyalizm ve kapitalizm kavramları hakkında ucundan fikir sahibi olunmalı. Çünkü Kendisi Şii, sosyalist ve dolayısıyla antikapitalisttir. Sünni mezhebe neredeyse taban tabana zıt olan Şia’nın savunucusudur yer yer. Burada Şiiliğin neden Sünniliğe ters olduğuna parantez açmak gerekir. Bu mezhep Kuran’ın tahrif edildiğini savunur. Bu iddia ise bizim mezhebimizde bir şirk sebebi sayılır. Ve ayetlerin çoğunda Kuran’ı değiştirmeye kimsenin gücünün yetmeyeceği vurgulanır. Sünni inancında Kur’an-ı Kerimin günümüze kadar orijinal hali ile nakledildiği vardır. İkinci mevzu Hz. Osman-Ömer-Ebubekir düşmanlığıdır. Şiiler halifeliğin neden en baştan beri Hz. Ali’ye verilmediği kinini tutarlar. Ve öğretilerinde bu üç halifeye hakaretler mevcuttur. Şeriati’nin de eserlerinde işin bu kısmını görüyoruz. Bu üç halifeyi makam ve ganimet sevdasıyla suçluyor. Bunun gibi birçok mevzu var Şia da. Hal böyle iken Şeriati’yi ayıklayarak okumak lazım gelir. Kendisi sadece düşünürdür. Ne âlim ne de müçtehittir. Kitapları fıkıh, itikat, cevaz, hadis gibi hassas hususlar ölçüt alınmamalıdır. Zira onunki ona, bizimki bizedir.

    Bir diğer konu ise Ali Şeriati’nin ideolojik görüşüdür. Kendisi saptamalarının sonunu açık ya da örtük hep sosyalizme götürür. İslam’ın bugün ki çıkmazının ilacı olarak sosyalizmi görür. Peki İslam ve sosyalizm kavramı aynı kulvarda halay çekebilir mi? Kapitalizmin temel de İslamiyet ile baştan aşağı ters düştüğünü söyleyebilirken maalesef sosyalizm için aynı şiddeti gösteremeyeceğimizi düşünüyorum. İsrafın, haksız kazancın, ayrıcalıklı sınıfın mubah olduğu; ezilmemek için ezmenin helal sayıldığı sistem tamamen zıttır. Ayrıca kapitalizmin zemininde faiz vardır. Ve bu durum bu sistemin realitesi hatta doğal sonucu kabul edilir. Hal böyle iken sosyalizme el uzanır. Orada herkese eşit muamele ve emeğine göre para verilir. Müsriflik, Makyavelizm, ayrıcalıklı sınıf reddedilir falan fişman. İyidir hoştur. Ayrıca bu saydığımız özellikler zaten İslam’ın içinde mevcuttur. Amma velâkin sosyalizm beşeridir ve batılıdır. Kaynağı materyalizme dayanır. Sosyalizm komşumuz olabilir yalnız akrabamız değildir. “Zinhar sosyalizm haramdır” seslenişine girmekten imtina ediyorum fakat İslam’a sık sık suni, insan yapımı ekollerin yapıştırılması bana fazlalık geliyor. Salt İslam yetmiyor/yetemiyor mu yoksa?

    Eksiği gediği, azı fazlasıyla.. Her şeyine rağmen Ali Şeriati okunmaya değerdir. Tüm bu fikirlere sahip çıkıyor diye onu mimlemek, genellemek, yasaklamak; bize çok kıymetli sosyolojik tespitlerini görmeme kaybından başka hiçbir şey vermez. Okuyun der o da. Çünkü “Mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor.”
  • Ruhbanlık, zahitlik ve 'dünyadan el etek çekme(züht)' adıyla sapık bir sınıf türedi. Bu dünyadan el etek çekme öyle bir sonuç doğuruyor ki; ilahi nimetler ve memleket nimetleri gibi bütün nimetler züğürtlere, haylazlara, murdarlara ve gayrimüslimlere kalıyor. Bu müslümanlar dünyadan el etek çektiklerinden, gayri müslimler dünyayı yapmaladığından, insanların alın yazısı ve geleceği, ekonomik gücü kendinde barındıranların elinde bulunduğundan; ister istemez Müslümanların insanî ve fikrî gelecekleri başkalarının inisiyatifinde olur.
  • Nerede o günler. İnsanı bulunduğu ortamdan ve atmosferden alıp uzaklaştırarak, içsel yolculuğa götüren şu şiiri dinleyerek okumaya başlayabilirsiniz. Ya da siz bilirsiniz.

    https://youtu.be/94gahPBPIqk

    Ömrümün altın çağı çocukluk yıllarımın olduğu zamanlardı. Çok güzel bir çocukluk geçirdiğim söylenebilir.

    Sabahları uyandığımda o bilindik ve bizleri uyandırma servisi gibi ayağa diken "var gevreeieğk" nidaları ile ayağa kalkar, sabah kahvaltılarımızın vazgeçilmezlerinden olurdu o meşhur peynir gevrek ikilisi. Bir de komşumuzun kendi imalatları olan boyozları vardı ki yanında yeni haşlanmış yumurta ile çılgın partner olurlar, bizlerin erken kalkmasında ki sarsıcı etkisini sönümlemesinde mutlak etkileri olurdu :)

    Nereden bahsettiğimi anladınız değil mi? Hani Herodot’un “Onlar kentlerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurdular” demekten kendini alamadığı bir şehir olan İzmir.

    Zaten bir cümlede gevrek ve boyoz birlikte geçiyorsa bilin ki orada İzmir'den bahsediliyordur.

    Küçüktüm, epey küçüktüm. Bi bisikletim olsun istiyordum. Bu isteğimin babam da farkındaydı ama benim farkında olmadığım başka bir konunun da babam farkındaydı. Öyle herşey he deyince alınamıyormuş. Ne bilim işte! Çocuktum. O zamanlar baba demek bi nevi benim gözümde süper kahraman demekti. Çocuklar ister, babalar alırlar sanıyordum. Sonradan öğreniyorsun ki çocuk kalmak güzel bir şeymiş aslında. Büyünce dertler de büyüyor, sorunlar da, hayat da...

    Çocukluğumun sokakları benim için çok şeyler ifade ediyor, şimdiki çocukların tahmin bile edemeyeceği çeşitlilikte oyunlar oynanırdı sokaklarımızda.

    Motorlu taşıtların henüz sokaklarımızı yarış pisti gibi kullanmadığı yıllardı. Sokaklar bizimdi. Onlar sanki bizim arka bahçemizdi. Şimdiki gibi ayrı gayrımız yoktu. Kızlı-erkekli beraber ip atlar, toplu saklambaç oynar, önümüze gelene bin tekme atar, bezirgâna sürekli kapı açtırırdık. Hey gidi günler!

    Akşam olduğunu, annelerimizin o meşhur “hadi yemek hazır, eve gel artık!” sesini işittiğimizde anlardık.

    O zamanlarda komşulara olan güvende hiçbir kuşku yoktu. Bir komşunun evinde saatlerce kendi evimizdeymişçesine oturur, orada her istediğimiz önümüze gelirdi. Biz sormadan ve istemeden.

    Para hiçbir zaman bizim aradığımız bir meta olmamıştı. Küçük birkaç demir arabayla yılanlı yolda oyun oynamak, ya da hepimizin özel sahip olduğu bir taşla sekiz kareden oluşan sek sek oyununu oynamak hepimizi mutlu etmeye yeterde artardı bile.


    Benim için mutluluk; sokakta oyun oynarken kazandığım meşeleri evde oturup sürekli saymak sonra tekrar saymaktı.

    Benim için mutluluk; ip atlarken arkadaşımın gözbebeğinde beliren sevinç ışıltısını yakalayabilmekti.

    Benim için mutluluk; sokağa çıktığım zaman arkadaşlarımı hep bir arada görebilmekti.

    O zamanlar oyunlar toplu oynanırdı. Şimdiki gibi çocuklar bencil değildi. Her şeyi paylaşırdık. Topumuzu, oyuncaklarımızı, bisikletimizi, sevinçlerimizi, kederlerimizi.


    Yine bir gün sokakta oynarken, babam sokağımızın ilerisinde görünmüş ve adeta yürüyen bir melek hüviyetine bürünmüştü benim gözümde. O bana yaklaştıkça bir rüya gerçek oluyordu benim için. Babam elinde bir bisikletle bana doğru yaklaşıyordu. Dünyalar benim olmuştu. Artık bende özgürdüm. Kelebek gibi uçmama engel hiç bir şey kalmamıştı artık. Ben bisikleti çok sevdim. Bisiklet demek özgürlük demekti, bisiklet demek bir yere bağlı kalmamak demekti. Ve artık bende büyüdükçe yeni yeni yerler keşfetmeye büyük bir merak salmaya başlamıştım.

    Hızımı alamıyorum, kaptırıyorum kendimi Çankaya'ya, oradan Kordon'a, deniz kenarından Saat Kulesine, saat kulesinden içeri bir giriyorsun, iğne atsan yere düşmeyecek bi yoğunluk ve keşmekeş, yani Kemeraltı,
    Kemeraltı deyince durup bir dinleneceksin. Bu kadar çok dükkanın olduğu bu kadar yoğun başka yer var mıdır diye düşünürsün, bir de ister kadın ol ister erkek öyle satıcıları vardır ki sen yanından geçerken gel abla, gel abi diye seni ağına çeker, erkek başına etek aldığına mı, kadın halinde erkek kot pantolonunun elindeki poşetin içinde olduğuna mı sevinirsin ya da üzülürsün bilemem :) ama çok canlı ve günün her saati neşeli bir yerdir kemeraltı.
    Neyse kemeraltında, Bolulu Hasan Usta'nın oradan içeri kıvrılıyorum. Aman Allah'ım burası da ne böyle? Bu ne güzellik! Büyüleniyorum. Sanat hayatımın! başlangıç merhalelerinden birisi olduğuna hiç kuşku duymayacağım derinlik ve güzellikte ki Kızlar Ağası Hanı ile tanışıyorum. Kızlar Ağası Hanı, adı üzerinde bir han ama estetik olarak fevkalade hoş gözükmesinin yanı sıra içeride satılan değerli eşyalar, takılar, gümüşler, biblolar, müzik aletleri, el yapımı objeler, halılar, esvaplar ve daha neler nelerin bir arada bulunduğu bir han.

    https://i.hizliresim.com/6amXRv.png

    https://i.hizliresim.com/grXWj5.jpg

    https://i.hizliresim.com/Nnk1Ya.jpg

    https://i.hizliresim.com/LlQnoZ.jpg

    https://i.hizliresim.com/ZXYE5a.jpg

    https://i.hizliresim.com/7aANB5.jpg


    Bu hanlar Osmanlı Zamanında hem ticarethane, hem kervansarayların konaklama noktası, hem de bir tür borsa görevlerini üstlenirmiş.

    Bu yönüyle bakıldığında hanlar, geçmişte, özellikle Osmanlı İmparatorluğu döneminde ticaret hayatının nasıl olduğu, halkın nelerle uğraştığı, ne sattığı konusunda ciddi ipuçları vermektedir. Bu hanların bazı bölümleri, "değerli eşya, kumaş, baharat ve mücevherlerin alınıp satıldığı kapalı çarşılar" anlamına gelen 'bedesten' olarak da günümüzde hâlâ anılmaktadır.

    Kızlarağası Han'ının hemen bitişiğinde, kemeraltı çarşısının ortasında 16. yüzyıldan kalma çok büyük olmasada estetik ve şirin İzmir'in meşhur Hisar Camisi yer almaktadır. Bu caminin hemen bitişiğinde yoldan geçen her bir vatandaşı potansiyel müşteri olarak gören, birbirlerine kaptırmamak için kıyasıya rekabet içerisinde olan lokantalar yer almaktadır. Buradaki lokantaların dizaynı tarihi doku ile uyumludur. Ayrıca tamda Hisar camisinin karşısına gelen yerdeki dükkanlarda değişik baharat ve nebatatın yanı sıra, yine meşhur çekme Türk kahvesi de satılmaktadır. O kahvenin çekilirken ki inanılmaz kokusunu aldığınız zaman eliniz boş geçmeniz de pek mümkün olmuyor.

    Ama beni handa tüm bu saydıklarımdan daha çok cezbeden şey hiç de sandığınız gibi pahalı birşey değil, zaten para ile hiç aram iyi olmamıştır. Parayı tutulacak değil de elimden kovulacak bir meta olarak hep görmüşümdür. Beni bu handa en çok etkileyen ve her gittiğimde aynı lezzeti aldığımı farkettiğim, hanın iç avlusunun mistik derinliği içerisinde içtiğim Türk kahvesi olmuştur. Orada küçücük taburelerde oturularak içilen o kahvenin tadını başka hiç bir yerde alamadım. Ayrıca İzmir'in meşhuur gevreği ile birlikte burada içilen çayların da çok daha tatlı olduğunu da belirtmeliyim.

    Kızlarağası hanından bisikletimle yola devam ediyorum. Konak iskelesine kendimi atıyorum. Sınırlı bütçemle tadına hiç bir zaman doyamadığım midyeleri hüplettikten sonra, Karşıyaka vapuruna biniyorum.

    Vapur deyince aklıma güzellik geldi. İzmir'in kızları güzeldir derler. Bu güzellik biraz da özgür olmakla alakalı bence. İzmir'in kızları genel olarak özgür ruhludurlar, rahattırlar, baskı altında olmaktan hiç hoşlanmazlar. Bu yüzden de güzellikleri daha ön plana çıkar. Ama ben size İzmir'in kızlarından daha güzel bişey söyleyeyim mi?

    Gün batımını Konak'tan Karşıyaka'ya geçen bir vapurda izlemek. Öyle büyük keyif verici bir his ki anlatılmaz. Vapur giderken arka iskelesine geçeceksin, o eşsiz meltem rüzgarının yüzünde oynamasını hissedeceksin, bir taraftan da batan güneşi izleyeceksin, böyle bi güzellik yok yaa.

    Çok geç oldu. Annem merak etmiştir beni. Artık eve dönsem iyi olur. İnsan genç olunca herşeyi yapmak istiyor. Serde yorulmakta yok. E delikanlıyız sonuçta. Ben değişik duygular yumağı halinde ve kendimden geçmiş bir şekilde eve kendimi zor atıyorum.

    Akşam yemeğimizi yedikten sonra, ağırbaşlı, sakin olan babamın saat başı haberlerini izlerken yanına geçiyorum ve bir sırnaşık kedi sızması şeklinde babama yaklaşıyorum ve şu unutulmaz cümleyi kuruyorum.

    Baba, ben.. büyüyünce.. seyyah.. olacağım..
  • Delilik hallerinde, dengeleyici süreç, kimi zaman açıkça görülür ama olumsuz bir biçim almıştır. Sözgelimi, en gizli sırlarının herkesçe bilindiğini, herkesin ağzına düşmüş olduğunu bir gün anlayıvermelerinden başka hiç bir sonuca varmayan bir dünyadan el-etek-çekme haline kendilerini vermiş kimseler vardır.
  • İslam tarihinde sade yaşama yönelik tekelci vurgu, dünyadan el etek çekme veya sapık, anlamsız ve amaçsız zühde eğilim gösterme; en iyi, ilerici Müslümanın en gerici olmasına sebep oldu.
  • Dünyada farklı ahlak anlayışları mevcut :
    Stoacı ahlak (= tabiata uygun yaşama ve dünya vatandaşlığı; tabiat, tanrıdır)
    Hrıstiyan ahlak (=ruhbaniyet, dünyadan el etek çekme)
    Budist ahlak (=avatar, tanrı insan)
    Peki SUFİ AHLAK nedir ?
    Tüm toplumlar/ ülkeler arası farklılıklar çetin bir iştir.
    Farklılıkların tesbitinde evrensel bir dil kullanmak , marifet bu !
    Sadece ayet ve hadisi kabul edenlerin değil,
    bütün insanların ikna olabileceği şekilde bir anlatım yapılmalı !
    bütün insanlığın red edemeyeceği dil METAFİZİK DİL ‘dir
    yani herkesin delillerini kabul edebileceği bir dil lisan kullanılmalıdır.
    YÜCE YARATICI nın VARLIĞI,
    İNSANIN HAKİKATLE İLİŞKİSİ,
    İNSANIN KENDİNİ BİLMESİ,
    PEYGAMBERLİK,
    AHİRET,
    AŞK,
    RUHUN ÖLÜMSÜZLÜĞÜ,
    YAŞADIĞIMIZ DÜNYA,
    İYİ – KÖTÜ DEĞERLERİ,
    AHLAKIN KAYNAĞI,
    Ana konular bunlar !
    Tüm bu konuları düşünürken ve çıkarım yaparken uslubumuz :
    İNSAF yani YÜKÜN BÖLÜNMESİ yani EMPATİ ilkesine dayanmalıdır.
    Büyük şeyh İbn-i Arabi (Allah O’na rahmet etsin) muhatabına der ki :
    “- şimdi sana bir şey anlatacağım, lakin beni insaf ile dinlemelisin !
    yok dinlemeyeceksen o zaman sen konuş zira ben seni insaf la dinlerim.”

    İbn-i Arabi günlükleri
  • Yaşam korkum boğazımı tıkıyor. Kendinden geçme, unutma, hiçbir şey yapmama, el etek çekme gereksinimi her zamankinden daha güçlü bir şekilde ortaya çıkıyor. Hiçbir istek, hiçbir umut, hiçbir yetenek, hiçbir gelecek, hiçbir cesaret hissetmiyorum. Görevimi bile bilmiyorum...