• Eskiden, çok eskiden
    Tanrımız yoktu. Korkumuz yoktu.
    Günahımız yoktu. Yapraklar gibiydik.
    Öpüşler gibiydik. Köpükler gibiydik.
    Yapamadık. Güzellik boğdu
    İyilik zayıf düşürdü hepimizi.
  • Galaksinin Batı Sarmal Kolu’nun bir ucunda, haritası bile çıkarılmamış bir ücra köşede, gözlerden uzak, küçük ve sarı bir güneş vardır.
    Bu güneşin yörüngesinde, kabaca kırk sekiz milyon kilometre uzağında, küçük bir gezegen döner. Gezegenin maymun soyundan gelen canlıları öyle ilkerdir ki dijital kol saatinin hâlâ çok etkileyici bir buluş olduğunu düşünürler.
    Bu gezegenin şöyle bir sorunu vardı — daha doğrusu eskiden vardı: Üzerinde yaşayan halkın büyük bölümü çoğu zaman mutsuzdu. Bu sorun için pek çok çözüm önerilmişti, ama bunların çoğu genellikle yeşil renkli küçük kağıt parçalarının haraketleriyle ilgiliydi. Bu da tuhaftı, çünkü aslında mutsuz olanlar yeşil renkli küçğk kağıt parçaları değildi.
    Douglas Adams
    Sayfa 21 - Minik bir not. Bu kısım Otostopçunun Galaksi Rehberi serinin kitaplarından 4.sü olan Elveda ve Bütün O Balıklar İçin Teşekkürler’de de bulunuyor.
  • 80 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10·
    Sıradan bir insan daha ne kadar sıradanlaşabilir . Parası, gücü , sağlığı , gençliği velhasıl elinde her şeyi varken neden ne kadar keyif alabilir? Sanırım çok fazla... Peki bir gece tüm bunlara sahip olmaktan aldığınız haz, puff diye uçup giderse.... Kafka' nın dönüşümü gibi kendinizi bir anda devasa bir böceğe dönüştürmek üzereyseniz ya!
    "Çok sonradan evime dönüp büyük bir mutlulukla kapımı açıp da odama uzanan o karanlık koridorla karşı karşıya kaldığımda son bir bunaltıcı an deneyimledim: kapıyı açar açmaz şayet eskiden olduğum kişinin evine girip yatağına yatarsam, o olağanüstü gecede silip süpürdüğüm tüm geçmişimim bana tekrar dokunacağını ve yine o eski halime döneceğimi düşündüm korkuyla. Hayır , bir daha asla o insan; o hissiz, dönük, hakiki dünyadan uzak soylu adam olmak istemiyordum, suçun ve dehşetin tam ortasında kalmak zorunda olsam da gerçek yaşamı tatmayı arzuluyordum artık. "
    Alıntısı ile hepinize iyi okumalar diliyorum , günün birinde hazzı sonuna kadar yaşayan , gerçek insanlar olmak ümidiyle...
  • 185 syf.
    Zor bir eser olmasına karşın, sabırlı olunursa çok zevk alabileceğiniz bir eser. Özellikle Nietzsche'yi anlamak istiyorsanız, ona neyin ilham verdiğini anlamak istiyorsanız, Tragedya'nin Doğuşu okunacak en doğru eserlerdendir.

    Eğer Eski Yunan kültürüne, mitolojisine aşina iseniz okumanız kolaylasacaktir; degilseniz ki ben değildim ziyani yok, Apollon, Dionysos gibi birkaç kavramı araştırarak okumaniza devam edebilirsiniz. Eskiden önyargılı yaklasmama karşın bu Eski Yunan mitolojisine, şimdi bu on yargım kırıldı diyebilirim.

    Esere gelecek olursak, 'yüceltilmiş şözlerle yazılan, bir kahramanın iyi bir durumdan kötü bir duruma düşmesiyle, duygusal arınmayı sağlayacak acıma ve korku duygularına yönelen tiyatro türü' olan Tragedya'nin eski Yunanlılar için ne anlama geldiğini irdeleyen Nietzsche, aslında bu kadim sanatta, kendi bengi dönüş felsefesinin izlerini görmektedir.

    “Biz bengi yaşama inanıyoruz” diye haykırır tragedya ..."

    Nietzsche, Yunanlıların varoluşun bu gerçek yüzünü gördüklerini ve buna dayanabilmek için, bu acımasız ve korku dolu varoluşu görsel ve işitsel sanat şeklinde ortaya koyarak bir duygu boşalması sağlayarak hayatlarına devam etme yolunu bu şekilde bulduklarını söylemektedir.

    "İnsan bir kez görmüş bulunduğu hakikatin bilinciyle, şimdi her yerde yalnızca varlığın korkunçluğunu ya da saçmalığını görür."

    Bireysellesmeyi, kendini bilmeyi, ölçüyü temel alan, görüntülere dikkat çeken Apolloncu anlayış ile görüntüleri bir perde gibi görüp, bu perdeyi acı ve korku, şarap ve eğlence ile harmanlayip fırlatıp atarak bireylesme şeklinde ayrılan şeyin aslında bir ilkten doğan suretler olduğunu gösteren Dionysosçu anlayışın hem bir çarpışması hem de birleşmesi ile şekillenen ve hayatın ta kendisi olan Tragedya'nin, Euripides'in "Her şeyin güzel olması için, akla uygun olması gerekir”; bu ilke de Sokrates’in “yalnızca bilen kişi erdemlidir” ilkesiyle paralellik içinde olduğu için; Sokratesci anlayış ile nasıl etkisinin zamanla azaltildigi ve yok edildiği etkileyici bir uslupla anlatılmaktadır. Tragedyanın bu sonu insan doğasında büyük bir boşluk yaratmıştır ve insan bu boşluğu asırlardır Sokratesci anlayışla doldurmaya çalışmaktadır ancak yeterli olmamaktadır.

    "“Benim gibi olun! Görünüşlerin aralıksız değişiminde bengi yaratıcı, bengi var olmaya zorlayan, bu görünüş değişiminden sürekli tatmin olan ilk-anne!”

    Tragedya'nin özünü müzik oluşturmakta ve her şey müzikten sonra gelmektedir. Bu noktada satir korosu (satir: altı keçi, üstü insan) ve onun söylediği şarkılar, seyircileri, kendilerini her şeyin merkezine koydukları anlayışından kurtarıp, varoluşun gerçek yüzünü göstermeye başlar. Keza devamında tragedya öykülerinin kahramanın iyi giden durumunun kötüye dönmesi ve nihayetinde sahnede Zeus ile bir insandan olma tek tanrı (bu ozellikteki) olan Dionysos'un sahnede belirmesi ile insan, Tanrıların boyundurugundan kurtulmayacagini ancak onun iltifatiyla yaşadıklarını hissederek hem acı ve korku hem de bir rahatlama yaşar. Aslında bengi yaşamın farkına varan Yunanlıların, bu acı ve korkuya dayanabilmek için Olimpus tanrıların icat etmeleri ve bunun yeterli gelmemesi üzerine bir sanatsal gösteri ile acı ve korkularini sahnedeki gösteri ile yaşayarak üzerlerinden bosaltarak rahatlamalari söz konusudur.

    "Gerçekten de kısa anlarda ilk-varlığın kendisiyizdir ve onun dizginsiz var olma hırsını ve var olma zevkini hissederiz; görünüşlerin savaşımı, ıstırabı, yok edilişi şimdi zorunluymuş gibi gelir bize..."

    "Korku ve merhamete karşın mutlu-canlılarızdır, bireyler olarak değil, onun dölleme hazzıyla kaynaştığımız bir canlı olarak."

    Nietzsche'nin eski Yunanlılardan ve onların sanatları olan Tragedya'dan etkilenmesinin en önemli sebebi de bu olsa gerek. Acı ve korkuyu yadsimayip, onunla yaşamayı öğrenen Yunanlılara sonsuz saygı duyar filozof.

    “Görün! İyice görün! Budur sizin yaşamınız! Budur akrebi varoluş saatinizin!”

    Keyifli okumalar
  • Söylenecek çok az şey kaldı.
    (Little is Left to Tell)

    D = Dinleyen

    O = Okuyan

    Mümkün olduğunca birbirlerine benzerler. Işık sahnenin ortasındaki masayı aydınlatır. Sahnenin geri kalanı karanlık.

    Düz, beyaz, basit bir masa, yaklaşık olarak 240 cm x 120 cm.
    İki kolsuz, beyaz, basit iskemle.

    D masada, uzun kenarın izleyiciye göre sağ ucuna yakın, cephesi izleyicilere dönük oturur.
    Başı öne eğik, sağ eline dayalı. Yüzü görünmez. Sol eli masada. Uzun siyah palto. Uzun beyaz saç.

    O masada, izleyiciye göre sağ taraftaki kısa kenarın ortasında oturur, yandan görünür. Başı öne eğik, sağ eline dayalı. Sol eli masada. Önündeki kitap son sayfalara doğru bir yerinden açıktır. Uzun siyah palto. Uzun beyaz saç.

    Masanın ortasında siyah, geniş kenarlı şapka.

    Işık yavaş yavaş aydınlanır.

    On saniye.

    O sayfa çevirir.

    Sessizlik.

    O (okur): Anlatacak az şey kaldı. Son bir kez–

    D sol eliyle masaya vurur.

    Anlatacak az şey kaldı.

    Sessizlik. D masaya vurur.

    Son bir kez ferahlamayı denedi, onca zaman birlikte oldukları yerden karşı kıyıda tek oda bir yere taşındı. Odanın tek penceresinden Kuğu Adası’nın akıntı aşağı uzanan ucunu görebiliyordu.

    Sessizlik.

    Alışılmadıktan ferahlık doğacağını ummuştu. Alışılmadık oda. Alışılmadık manzara. Hiçbir şeyin hiçbir zaman paylaşılmadığı yere gitmek. Hiçbir şeyin hiçbir zaman paylaşılmadığı yere dönmek. Bundan bir parça ferahlık doğacağını ummuştu bir zamanlar yarım yamalak.

    Sessizlik.

    Günbegün küçük adayı ağır ağır adımlarken görülüyordu. Saat be saat. Hava nasıl olursa olsun sırtında uzun paltosu, başında eski zaman Kartiye Laten şapkasıyla. Uca vardığında hep gözlerini çekilip giden akıntıya dikip duruyordu. Sular nasıl da iki koldan coşkulu burgaçlarla ayrılıp birleşerek akıp gidiyordu. Sonra geldiği yoldan dönüyordu ağır adımlarla.

    Sessizlik.

    Düşlerinde–

    D masaya vurur.

    Sonra geldiği yoldan dönüyordu ağır adımlarla.

    Sessizlik. D masaya vurur.

    Düşlerinde bu değişime karşı uyarılmıştı. Sevgili yüzü görmüş, söylenmeyen sözleri duymuştu: Kal bunca zaman yapayalnız birlikte olduğumuz yerde, gölgem ferahlatır seni.

    Sessizlik.

    Dönemez miydi–

    D masaya vurur.

    Sevgili yüzü görmüş, söylenmeyen sözleri duymuştu: Kal bunca zaman yapayalnız birlikte olduğumuz yerde, gölgem ferahlatır seni.

    Sessizlik. D masaya vurur.

    Dönemez miydi şimdi geriye? Yanlışını kabullenip eskiden onca zaman yapayalnız birlikte oldukları yere dönemez miydi? Yapayalnız birlikte onca şey paylaşıldı. Hayır. Yalnız başına yaptığı hiçbir şey geri döndürülemezdi. O güne kadar yalnız başına yaptığı hiçbir şey hiçbir zaman geri döndürülemezdi. Yalnız başına.

    Sessizlik.

    İşte bu uç noktada geceden korkusu eskiden olduğu gibi yine gelip çöktü üzerine. Sanki daha önce hiç olmamıştı denecek kadar uzun bir aradan sonra. (Sessizlik. Kitaba daha yakından bakar.) Evet, sanki daha önce hiç olmamıştı denecek kadar uzun bir aradan sonra.

    Bu kez iki katına çıkmıştı korku belirtileri, kırkıncı sayfanın dördüncü paragrafında ayrıntısıyla açıklandığı şekilde. (Sayfaları geri çevirmeye başlar. D’nin sol eli durdurur.

    Bıraktığı sayfaya geri döner.) Kaderi yine uykusuz geceler olmuştu. Zamanında yüreği gençken nasıldıysa. Uyku yok, uykuya cesaret yok – (sayfa çevirir)– gün ağarıncaya dek.

    Sessizlik.

    Anlatacak az şey kaldı. Bir gece–

    D masaya vurur.

    Anlatacak az şey kaldı.

    Sessizlik.

    D masaya vurur.

    Bir gece başı avuçlarında oturmuş tepeden tırnağa tir tir titrerken bir adam göründü ve Beni, dedi –ve sevgili ismi andı– gönderdi, seni rahatlatmam için. Sonra yıpranmış bir kitap çıkardı uzun siyah paltosunun cebinden ve oturup gün ağarıncaya dek okudu. Sonra tek söz etmeden kayboldu.

    Sessizlik.

    Bir zaman sonra aynı saatte aynı kitapla yine belirdi, bu kez söze giriş yapmadı, oturdu, yine baştan sona okudu kitabı uzun gecenin sonuna dek. Sonra tek söz etmeden kayboldu.

    Sessizlik.

    İşte böyle zaman zaman teklifsiz habersiz beliriyor ve acıklı öyküyü baştan sona yeniden okuyordu, uzun gecenin sonuna dek. Sonra da tek söz etmeden kayboluyordu.

    Sessizlik.

    Tek kelime olsun konuşmadan gitgide tek kişi gibi oldular.

    Sessizlik.

    Ve sonunda o gece geldi, gün neredeyse ağaracakken kaybolmak yerine tek söz etmeden oturmaya devam ettiği gece.

    Sessizlik.

    Sonra, bana artık gelmememi söyledi dedi –ve sevgili ismi andı. Sevgili yüzü gördüm ve söylenmeyen sözleri duydum, Ona gitmene gerek yok artık, bu senin elinde olsa bile.

    Sessizlik.

    Ve bu acıklı öykü–

    D masaya vurur.

    Sevgili yüzü gördüm ve söylenmeyen sözleri duydum, Ona gitmene gerek yok artık, bu senin elinde olsa bile.

    Sessizlik.

    D masaya vurur.

    Ve bu acıklı öykü son bir kez anlatıldıktan sonra taş kesilmiş gibi oturmaya devam ettiler.

    Tek pencereden günün ışığı girmedi. Yeniden uyanışın sesleri yükselmedi sokaktan. Yoksa kim bilir hangi düşüncelere dalıp gittikleri için dikkat etmediler mi? Günün ışığına. Yeniden uyanışın seslerine. Kim bilir hangi düşünceler. Düşünceler, hayır, düşünceler değil. Aklın derinlikleri. Aklın kim bilir hangi derinliklerine dalıp gittikleri için. Aklın ötesine. Hiçbir ışığın erişemeyeceği yer. Hiçbir sesin. Ve taş kesilmiş gibi oturmaya devam ettiler. Acıklı öykü son bir kez anlatıldı.

    Sessizlik.

    Anlatacak bir şey kalmadı.

    Sessizlik.

    O kitabı kapatırken.

    D masaya vurur.

    Kitap yarı kapalı.

    Anlatacak bir şey kalmadı.

    Sessizlik. O kitabı kapatır.

    D masaya vurur.

    Sessizlik. Beş saniye.

    İkisi aynı anda sağ ellerini indirip masaya koyar, başlarını doğrulturlar ve birbirlerine bakarlar. Gözlerini kırpmadan. İfadesiz.

    On saniye.

    Işık yavaşça söner.


    Not: Oyununu da mutlaka seyredin;

    https://www.youtube.com/watch?v=P0Ik6-kIJeE
  • “Ölülerin yanından onları görmeden geçip gitmek, çok eskiden beri insanlığın alışkanlığıdır.”
  • ×
    Avrupa'nın uzun mesafeli ticaretinin öteki önemli mamulü olan altın da, salt lüks tüketim maddesi olmanın ötesinde bir değer taşıyordu. Kiliseler, saraylar ve zengin evlerindeki dekorasyon ve gösteriş için kullanımına ek olarak Avrupa'nın para ve genişleyen ticari sistemi için de gerekliydi. Ticari ve mali etkinlikleri büyüyen İtalyan şehir devletleri, tedavüldeki paralarını temel olarak altına çevirdiler: Floransa ve Cenova 1252'den, Venedik ise 1284'ten başlayarak altın para bastı. Portekiz gibi Avrupa'nın daha fakir devletleri bile paralarını aynı prestijli temele dayandırma konusunda oldukça istekliydiler. (...) Almanya'da ve Macaristan'da gümüş çıkarılıyordu fakat Avrupa altın madeni bakımından fakirdi. Eskiden altın çıkarılan çok sayıda maden yatağı artık tükenmişti; çok miktarda altın, yağma ve Doğuyla yapılan ticaret nedeniyle yok olmuştu. Bu nedenle, Geç Ortaçağ Avrupası'nda, hem iç ekonomik gelişmeyi kontrol eden, hem de ticaret ve denizaşırı araştırmalar için kuvvetli bir itici güç oluşturan bir "altın kıtlığı" vardı.
    ×