• Merdüm- i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek

    Giryemi kıldı füzûn eşkimi hûn etti felek

    Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân

    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek




    ''''''' Bilmem şu felek gözümün bebeğine ne gibi bir efsun yaptı ki,

    gözyaşlarımı taşkınlara dönüştürüp sonunda kan gibi akıtır oldu.

    arslanlar bile kahredici pençemde tir tir titrerlerken,

    işte felek beni bir ceylan bakışlıya tutsak edip bıraktı. ''''''
  • İşte feleğin işi böyledir: güldürmek isteyince kişilerin durumunu yüceltir, onlara imparatorlara özgü taç bağı sardırır, ayakkabılarını mor renge boyar; sonra, onların karşısında kaşlarını çatınca, mor'un ve tacın yerine, onları koyu renk eski püskülere büründürür.
    (Bir not: Bizans imparatorları mor veya kırmızı renk ayakkabı giyerdi. Yani bu ayakkabılar bir hükümdarlık sembolü idi.)
  • -Namus!.. Namus!.. Ah Namus!.. Yeşil renkli Namus!.. İşte ölüyorum artık, elveda ey güzel dünya... Bütün ömrümce bir katır gibi, bir öküz gibi çalıştım durdum, ah ne yazık ki, bir küçücük şişe Namus sahibi olamadım. Namus'suz doğdum, Namus'suz ölüyorum, ulan kahpe felek, kıçına kına yak!.. O kadar çalıştım, ne olurdu benim de bir şişecik Namusum olsaydı!.. Namus!.. Yeşil rengine kurban olduğum Namus!..
  • Kitap ve okumak…
    Kitap üzerine, okumak üzerine çok söz söylendi. Yetmedi. Aslında söylenen her söz farklı bir başlangıcın ve farklı bir sonun ürünüydü. Korkular, yalnızlıklar, acılar, saçmalıklar, tükenişler, aşklar, ihanetler, hayatlar, ölümler hepsi birer kitap oldu. Yine de dolduramadı hiçbir çukuru! Okuduğumuz her yeni kitap yeni bir çukur açtı içimizin bir yerlerinde. Ve hiçbir kitaba sığmadı kitabın kendi varoluşu. Hiç bir kimse açıklayamadı kitabın varoluş serüvenini. Kitap çetrefilli bir konu çünkü... Her kişinin bu konudaki hassasiyeti de farklı oluyor. Kitap sevdası; kişinin kendi ruhunda yanan ateşin, özlemlerin, sonsuzluğun ne kadar bilincinde olduğu ile alakalı bir durum. Belki de yaratılışın ironisi... Toplumların tarih içindeki ahvali bunun kanıtı olsa gerek. Trajik tarihin görünen şahitleri oldu kitaplar. Kitaptan kaçış yok...

    Kitap, bilgiyle körebe oyunu... Kitap okuyan adam düşlerle beslenir ve kaderin uzaktaki seslenişlerini duymaya çalışır. Kitap, bir kuşun masalıdır onun kulağında. Bir sîmurg olur, bir ikarus olur, sürükler kendi kaderine, kendine tükenişine, kendine. Sonunda yanmak vardır hep. Kader, şifrelenmiş bir kitap; kuşun dilinden sonsuzluk ile insan arasındaki savaşın şarkısını dinlemektir. Bitmeyen bir savaş bu. Kuyruğunu kemiren bir yaratılışın günahı belki...

    Kitap, herkesin söylemek isteyip de söyleyemediklerinin göründüğü bir duvar. Kolaya kaçmak. Ya da herkesin kendini kustuğu bir çöplüktür. Kendini arayışın izleridir bu çöplük. Kendi ve kendinden kalma atıklar. Nereden baktığınız ile ilgili… Eğer karşıdakilerin duygularını ve zihinlerini bulandırmak, sürüklemek istiyorsanız öncelikle onların çöplüğüyle/kavramları ile oynarsınız. Çünkü hayatı düşüncelerle inşa ederiz. Tanıma ve tanımlama ile anlam kazanır hayat ve de anlamını yitirir. İşte tam da bu noktada kitap ve söz devreye girer. Bunu başarmak için elinizdeki en güçlü araçlardan biridir kitap. Her kitap yeni bir şey öğretirken, yeni olacak bir şeyi de unutturur. Yaşamın/yalanın devamlılığının sırrı burada…

    Şu an yapılan şey, kavramların içini boşaltıp doldurmaktan ibaret. Böyle olunca her şey farklı bir renge bürünüyor ve görmek istediğiniz şeyler bulanık bir hal alıyor. Tam bir kargaşa… Kitap; bu kargaşadan hem bir çıkış kapısı, hem de çıkmaz bir sokak oluyor. Ama gerçek şu ki kitap her zaman ruhun en tesirli ve en tatlı besin kaynaklarından biri oldu ve olacak... Hikmetin gözü ile yaklaşmalı, dokunmalı kitaba. Kitabı bitirmek değil, kitaba kendini ekleyebilmek ve de kendini çıkarabilmektir asıl marifet olan. Bitirdiğin kitap, yeni bir doğum sancısının habercisi olmalı. Kitap kurtlarının çoğu sadece kendi yalanını kemirir, hepsi bu. Kitapsız geçen bir ömrün, ahretin terazisinde bir değeri olmayacak. 'Oku' emri ile çıktığımız bu yol’dan geri dönüş de yok; daha çok 'ışık' için daha çok 'okumak'...

    Ben ve kitap…

    Başladığım her yeni kitap bende; yeni bir kapı, yeni bir umut, yeni bir savruluş, yeni bir sancı, yeni bir ölüm mahiyetinde olabiliyor. İnsan okuduğu kitaba benzermiş derler. Okudukça anladım. Ben, yıllarca hangi kitabı, hangi kitapları okudum. Kime benzedim. Kendime uzak. Kendime yakın. Ne buldum? Neyi sildim? Neyi unuttum? Neyi yarattım sil baştan? Yoksa sadece akıp gidiyor muydum sayfalar arasında?...

    Çoğalan soru işaretleriyle doldu her yanım. Bunu gördüm.

    İşte hep böyle… Okudum, okudum, okudum. Çok okuduğumu zannettim. Yitik kıyılarıma gemiler sürecek kadar. Ayrılık ezgilerini içime yüklemeyi ihmal etmedim tabi. Yine de pusulam şaşmış bir halde idi hep. Taşıdım sularımı kendi kuyularımla. Yusuf’u buldum buldum, kaybettim hep. Olmadı hiçbir aydınlık gömleğim. Yitik bir ay’ın gölgesi içimde büyüdü, şavkı vurdu sularıma… Durulmadım. Dalgalandım sürekli. Çalınmış sözler doldu heybeme. Utandım. Al bir suskunluk kadar kızardım. Yine de olmadı. Üstü dolmadı hiçbir şeyin. Eksiklik özümdeymiş meğer. Boğuldum. Anla/ma/dım…

    Çok dara düştüm. Böyle gördüm kendimi. Öyle idim zaten. Kabullenmek ile yok saymak arasında gelip gittim. Çok oldu bu durum. Ama hep oldu ve oluyor. Nerde biter bu kesif satırlar. Nasıl tükenir? Bilmiyorum. Yaşamını yitirmiş bir mavilik söner belki derinlerimde. Sonra. Solan bir hüzün gibi, kokusuz bir gül gibi durur benliğim. Yaşamımdan eksilen yârin saçları olur her gün. Azala azala... Ruhuma dolanan sözcükler kıyar her bir zülfüne. Kurtulurum diye…

    Ben ve yalan…

    Yeni kitaplar okumalıyım dedim kendime. Yeni şehirler görmeliyim. Yeni aşklar değil ama yeni sözcükler yaratmalıyım. Fuzuli’yi, Xanî’yi hüngür hüngür ağlatmalı yeni sözcüklerim. Çölden daha susuz yanmalı dudaklarım. Nietszche’nin tehlikeli belkilerini daha çok saplamalıyım ruhlara. Çıldırmalı bütün tanrılar. Bana dokunmayacak ateşler üfürmeli kitaplar, yeni diller, yeni anlamlar. Babil’den öte koşmalıyım. Yalanın daha büyüğünü söyletmeliyim kendime. Okumalıyım kendi yalanımın büyüklüğünü, bir daha, bir daha… Kuyulara düşüp, hakikati içmeliyim. Ali gibi olmalıyım, aramalıyım, ağlamalıyım, dik durmalıyım, ama sûkunetimi bozmamalıyım. Ali, gecelerini kuyuların soğuğunda geçirdi. Gözyaşlarının rengini akıttı toprağa. Gecenin bir yerine düşen imanı oldu. Sessizce. Büyük öğretilerin kapısı açıldı. İlimler sofrası bir nokta oldu, bir an. Daralan sadece kalbi oldu belki. Nasıldı bu? Titrerken cesaretin timsali olan kalbi, hangi beden dayanabildi ki ona? Ali hangi hakikatin perdesini kaldırmadan, bu kadar âşık oldu. Ali kimdi? Kitabı nasıl okudu? Neydi Ali’nin okuduğu? Hangi gözlerle okudu, karanlığın en koyusunda yol alan âşkı?

    Hangi kitaplar cevap verecek bu sorularıma. Hangi medeniyetin kütüphaneleri dolduracak şu aç susuz kalbimi? Cevapsız sorular kalacak beynimin karanlığında. Biliyorum. Sevmek gibi gelecek her şey. Ve yalan olduğunu bile bile. Aldanışın serüvenini yazacağız hep, aldanışı unutarak. Çöl bizden habersiz doğuracak sancılarını. Biz çölden habersiz... Titreyeceğiz. Acı kalacak. Bir kılıcın başına asılacak ruhumuzun kırık kanatları. Kanayan yerlerimiz siyah. Küfre bulanmış kan. Sonra, yok olacak bütün kabilelerimiz. Kimsesiz kalacağız. Söyle şimdi. Neyin kavgasını vereceksin bundan sonra? Anlamsız savaşlar ortasında. Düşünmeye bile değmez kahramanlarla mı iz süreceksin kendine? Okuduğun kitapların kahramanları… Hiçbirisi, bir Don Kişot bile etmeyecek. Kaybedilmiş davanın sadık savaşçısı, Don Kişot. Kendini inandırdığı kadar kendisi olan savaşçı… Kendisi kadar kendisi olan tek kahramanım benim.

    Düşlerime sirayet eden yalanlar koparılmıyor artık. Nafile! Başucu kitapları söylencesi ile geçmiş yıllarım var. Nerede başım… Başımın ucunda ateşi eksiltemeyecek dost kitaplar nerede… Daim ezberimde susuzluğum var. Oysa er meydanına çıkmadan sözü bile edilmez suyun. Nerde kaldı yiğitlik. Felek böyle çürüttü bu kalbimin sevda gülüşenini. Akılsız âşıklar meydanı. Davasız âşıkların cehennemi çıkıyor yolumuza. Dün ve bugün arasında ziyanı çoğalan kederler. Sözü edilmeyecek yaşamlar. Şeytan’ın tarifsiz bir düşü; kitapsız yaşamlar…

    Kelâma yazıl/ma/mış rüyalar var. Avuçlarda silinmiştir tabiri. Çıldırtıyor. Terk etmekten başka seçenek bırakmayan rüyalar çoğalıyor. Kalkıp gideceğiz. Geriye dönüp bakmayacağız. Katlanmaya değer görmeden yürüyeceğiz. Susacağız. Hem de en derininden bir susmak olacak. Kalbimizdeki beşerin hançerini fırlatıp atacağız dünyanın yüzüne. Çek git diyeceğiz herkese, her şeye. Allayıp pullayıp okutulan yalana baş eğmeden yürüyeceğiz, şarkılar söyleyeceğiz. Ruhun bahçesine konan kuşa kanat olacağız. Biriktirmeden hiçbir şeyi, dağıtmayı öğreneceğiz Ebûzer gibi; yeni aldığımız gömleği önümüze çıkan kimsesize vereceğiz. Eldeki ateşi tutmayı düşünmeyeceğiz. Yükümüz kaygı olmayacak. İçimizde kalmayacak hiçbir yalan. Kitap arındırırken yalanımızı, yeni yalanlar üretmeyeceğiz
  • Biz gerçekten bir kukla sahnesindeyiz:
    Kuklacı Felek Usta, kuklalarda biz.
    Oyuna çıkıyoruz birer, ikişer:
    Bitti mi oyun, sandıktayız hepimiz.
  • Memleketim meksikadan bir atasözü..
    Felek sana hayat diye eksi bir limon uzattıysa, sen üstüne tekila ve tuz iste
  • 474 syf.
    ’Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
    Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk’’*
    (İştiyâk derdini şerhedebilmem için, ayrılık acıları ile şerha şerhâ olmuş bir kâlp isterim.)

    Gözyaşlarını tartan oldu mu hiç?
    Kaç yıl eder, ruhu şakaklardan seyreden bir keder? Karanlıkta yastığın hangi ipliğinden sızacagını iyi bilen, tamı tamına iki damla, 'düşmekten' nasıl kurtulur?

    Gözyaşlarınıza ağladınız mı hiç?Kirpikleriniz ellerinden kayıp giden serinliği yanaklarınıza ‘affet’ terennümüyle salıverdi mi?

    Bu ferahlık, sonsuzluğa kanaat etmekse eğer, sır'rın burdan dönüşü yok!..

    Dâgzâr olmadan, kalbi narın esvabına sarmadan, hüsranın zemzeminden hissedar olmadan, ne didene cefa eyle, ne de o zehri ruhsara sun!..

    Yaman Dede, asıl adı ‘Diyamandi’
    1887’de, yani 1 asır ,31 yıl evvel Talas’da Dünyaya geldi.
    Müslüman bir ailenin çocuğu değildi Diyamandi, öğrenimine Rum Ortodoks mektebinde başladı.Kastamonu İdadi (Lise) sini(1901)ve ardından İstanbul Hukuk Fakultesi(1909)’ni bitirdi ve 25 yıl avukat olarak görev yaptı.Sonra ki yıllarda ögretmenliğin o sarnıcı billurlaştıran sahnesinde, körpe dimağları susuzluktan kurtarmaya azmetti ve çesitli okullarda Edebiyat, Türkçe ve Din Kültürü derslerine girdi..

    Ruhuna ateşi düşüren, Mevlana’nın katrede bir âlem, âlemde bir katre olma recasıydı. Mesnevi derslerini almaya başladığında liseden birincilikle mezun olmuş bir delikanlıydı.

    Hidayete yükselişini naif bir maharetle şöyle anlatıyor;

    "Hidâyet nurunun alevden damlalar halinde gönlüme akması, sultanlar güzelinin (Hz. Mevlana) tatlı ve mübarek ismini işittiğim andan itibaren başladı. Ondan sonraki merhaleler baş döndürücü bir hızla birbirini takip etti.Merhalenin hangisinde oldum de,yeni bir alemde dogdum bunu ben de bilmiyorum."

    Sonra ki yıllarda Diyamandi, artık ‘Yaman Dede’ adıyla anılan bir derman duasıydı…

    ‘’Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.’’ Diyor Yaman Dede ve ibadetin kemendine öyle sıkı sarılıyor ki, artık Onun için yanmak, kendinde olmak, kendinde olmak O’nun divanına sızlayarak, inleyerek varmaktan başkası değil…

    Namaz… Hakikatin o yoktan vareden, vahdeti vücud mertebesine yükselten ve bütün bir kainati bir saman çöpüne izhar eden seferin adıdır artık…

    Ve Peygamber Efendimiz… Öyle üryan bir aşkla ve alaimi bir firakla severki O’nu; Sanki insan yalnız bu sevgiyi anlasa, bu emsalsiz özlemi idrak eylese bir lûtfu şahaneye mazhar olacak gibi…

    Ahmet Kahraman şöyle söze dokuyor bu hali:
    “Yaman Dede 1959-1960 döneminde Farsça dersimize geliyordu. Bir gün dersler bitti, okuldan çıktık. Taksim’e doğru gidiyorum. Alman Sefareti civarında bir mescit var. İşte oradan yukarı doğru tek başıma gidiyorum. Bir baktım Yaman Dede, mescidin duvarına yaslanmış, son nefesini verir gibi bir hali var. Halsiz, mecalsiz, başı hafifçe sağ öne düşmüş, boynu bükülmüş, öyle duruyor. Hemen koşarak yanına gittim ve: ‘Hocam, hayırdır, geçmiş olsun neyiniz var, hasta mısınız?’ dedim. Baktım Hoca ağlıyor. ‘Hocam niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi?’ dedim. Şöyle çok ince, çok tiz, çok gevrek, ipil ipil dökülen bir sesle:
    ‘Hayır yavrum hayır!’ dedi. Resulullah (a.s) aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecâlim kalmıyor, ya bir yere dayanmam gerekiyor veya oturmam icap ediyor. "

    Eser Yaman Dede'nin şiirlerini, anılarını ve hayatını okuyabileceğiniz en güçlü kaynak bana kalırsa.Anlatımı öyle lezzetli ki, okuduktan sonra da hep bakmak isteyeceğiniz ender kitaplardan.Kitaplığımda en çok okuduğum kitaplar rafında yer alacak dâima...

    Yaman Dede, 75 yaşında 3 Mayıs 1962 Perşembe günü Hakk’a kavuşur.
    Yaman Dede’nin kabr-i şerifi, İstanbul’da Karacahmet mezarlığında bulunmaktadır. Mezar taşı üzerinde şunlar yazılıdır:

    Huvel Baki
    Mevlana Aşıkı Yaman Dede
    Hakk’a kavuşmak için
    ircii emrine etti itaat.
    1304 - 3.5.1962

    Tasavvuf bilmek işi değil; duymak ve olmak işidir madem.Ya Rabb bizi oldur ve kalplerimize her lahza yanmak istidadini duyur…

    GÖNÜL HUN OLDU ŞEVKİNDEN

    Gönül hun oldu şevkinden boyandım ya Resulallah,
    Nasıl bilmem bu nirana dayandım ya Resulallah,
    Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Resulallah,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen,
    Muazzam bir sehasın sen, dilersen rehnumasın sen,
    Habib-i kibriyasın sen, Muhammed Mustafa'sın sen,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Gül açmaz çağlayan akmaz ilahi nurun olmazsa,
    Söner alem, nefes kalmaz felek manzurun olmazsa,
    Firak ağlar, visal ağlar ezel mesturun olmazsa,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah.....

    Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam,
    Yanar dağlar yanar bağrımda ummanlardan nem duymam,
    Alevler yağsa göklerden, ve ben messeylesem duymam,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Erir canlar o gül buy-i revan bahşın hevasında,
    Güneş titrer yanar didarının bak ihtirasında,
    Perişan bir niyaz inler hayatın müntehasında,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah........

    Ne devlettir yumup aşkınla göz rahında can vermek,
    Nasip olmazmı sultanım haremgahında can vermek,
    Sönerken gözlerim, asan olur ahında can vermek,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Boyun büktüm perşanım bu derdin sende tedbiri,
    Lebim kavruldu ateşten döner payinde tezkiri,
    Ne dem gönlün murad eylerse, taltif eyle kıtmiri,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah...

    Yaman Dede


    Hûn: Hor ve zelil olmak
    Şevk: Arzu
    Nîrân: Nurlar, ateşler
    Bezm:Sohbet meclisi
    Figân: Bağırıp, çağırma
    Cemâl: Güzellik, yüz güzelliği
    Ferah-nâk: Neşeli, sevinçli
    Muazzam: Büyük
    Sehâ: Cömertlik
    Reh-nümâ: Yol gösteren
    Habîb-i Kibriyâ: Hz. Peygamberimizin özel sıfatlarından
    Felek: Gök, devir
    Manzûr: Bakış
    Firâk: Ayrılık
    Visâl: Kavuşma
    Mestûr: Örtü
    Bûy: Koku
    Revân: Giden
    Dîdâr: Görünme, yüz
    Müntehâ: Sona erme
    Messeylesem: Dokunsam
    Haremgâh: Kişinin kendisine özel, herkesin giremedigi yer
    Âsân: Kolay
    Leb: Dudak
    Pây: Ayak, takat, iz
    Taltîf: İltifat, değer

    {*Mesnevi }

    Feyizli Okumalar...