• CEVAP: Allah-u Teala’nın kainatla olan münasebetini en açık bir şekilde ifade eden ve
    O’nun kainatı yaratıs ve idare edisini oldukça ayrıntılı bir biçimde anlatan sıfatlardır.
    Allah-u Teala’nın: Tahlik (icat etmek, yoktan yaratmak), Terzik (rızık vermek), hya
    (diriltmek), mate (öldürmek), Ten’im (nimet vermek), Te’zib (azap etmek) gibi bütün
    filleri, Allah-u Teala’nın subuti sıfatı olan: “Tekvin” sıfatına raci (dönücü) dür.
  • Sıfatlar konusunu işlemeden önce şu ikazı yapmak yerinde olacaktır. Allahu Teala’nın Kur’an ve Sünnet çevçevesinde tespit edilen bu sıfatlarını okurken ve iman ederken düşüncemizde bizde olan özellikler canlanmamalı.

    Yani mesela Allah’ın görmesi diyoruz. Biz görmek için bir göz yapısına, gö8889zün görme mekanizmasına, görüntüyü algılayan beyne, görüntüyü algılamak için ışığa, renge vs. muhtacız. İşte Allahu Teala için bunların hiçbirisi düşünülemez. Çünkü o muhtaç değildir. Muhtaç olan “İlah” olamaz.

    Dolayısıyla O’nun görmesinden bahsederken aslında insan ve aciz olmamız hasebiyle kendi acziyetimizle tarif etmeye çalışıyoruz. Ne kadar anlatmaya çalışsak o kadar aciz kalırız. Sakın Rabbimizin görmesini, işitmesini vs. sıfatlarını kendi duyularınızla kıyas etmeyin. Bu büyük bir hata olacaktır. Bize düşen şey O’nu bütün acizlikten tenzih ederek bu esaslara iman etmektir.

    Bir müslümanın inancı Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla tek olduguna inanması şeklinde olmalıdır. Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası Zatı ve sıfatlan hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır.

    Allah-u Teala’nın sıfatları Tenzihi (Selbi), Subûti ve Fiili olmak üzere üç kısımdır.
    Tenzihi (Selbi), sıfatlar: Allah-u Teala’ya nelerin isnad edilemeyecegini anlatan sıfatlardır.

    Tenzihi (Selbi) sıfatlar altı tanedir;
    1- Vücut,
    2- Kıdem,
    3- Bekâ,
    4- Vahdaniyet,
    5- Muhalefetün Li’l-Havadis,
    6- Kıyam bi nefsihi.

    Vücut: Yokluğu düşünülemeyen, var olan. Biliyoruz ki, bu alemde hiçbir şey kendiliğinden var olacak bir durumda değildir. Bunlardan hiç biri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle, hiç bir şey kendi kendine yokluktan varlığa gelemez. Varlıkdan da yokluğa gidemez. Hiçbir yaratık da ne bir zerreyi var edebilir, ne de onu yok edebilir. İçinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca vücuda gelip devam etmektedir. Nice şeyler de varken yok olmuştur. İşte bütün bunları yokluktan var eden ve sonra yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi Yüce bir yaratıcının varlığından asla şübhe edilemez.

    Kıdem: Varlığının başlangıcı olmamak. Ezeliyyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana Kadim denir. Sonradan meydana gelene de Hâdis denir. Allahü Teala Kıdem sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allah ezelîdir, kadîmdir, varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine Yüce Allah’ın ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata sahib sayılmaz.

    Bekâ: Varlığının sonu olmamak. Ebediyet, sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana “Fânî”, sonu olmayana da “Bâki” denir.
    Yüce Allah Beka sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedidir, bakîdir, varlığının sonu yoktur. O’nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan meydana gelen bütün varlıklar, Allah’ın kudreti ile meydana gelmişlerdir. Yine Allah’ın kudreti ile yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat Yüce Allah Bakî’dir, değişiklikten ve yok olmaktan beridir. Çünkü O, başkasının kudret eseri değildir ki, onun kudreti ile yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün varlıklar O’nun kudretinin birer eseridir. Onun için Yüce Allah’ın şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir. Her şey yok olmaya mahkumdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah’ın varlığı kalıcı ve süreklidir.

    Vahdaniyet: Ortagı bulunmamak. benzeri olmamak; çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatları taşıyana “Vahid” denir ki, gerçekte var olan, parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur.

    Muhalefetün Li’l-Havadis: Yaratılmıslara hiç bir yönden benzememek. Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. Yüce Allah havadise (sonradan var olan şeylere) aykırı ve muhalif bulunmak sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allahü Teala yaratılmış şeylerden hiçbirine hiçbir yönden benzemez, hepsine muhaliftir. Hatırlara gelen her şeyden Allahü Teala mutlak surette başkadır.

    Mükevvenat ve mümkünat (yaratılan ve yaratılabilen) dediğimiz şeyler değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve sonunda yok olurlar. Bütün bu ölümlü varlıklar, her hal ve şekilleri ile asla Allah’a benzemezler.

    Kıyam bi nefsihi: Varlıgı için baskasına muhtaç olmamak. Varlığı ve durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur. Öyle ki, Hak Teala’nin ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zatıyla kaimdir. Kendi varlığı mukaddes zatının gereğidir, asla başkasından değildir. Bunun için Allahü Teala’ya Vacibü’l-Vücud (varlığı kendinden dolayı gerekli) denilir. O’nun varlığı, başka bir var edene muhtaç olmaktan beridir. Allah’ı var eden bir varlık olsaydı, o zaman var eden o varlık Allah olurdu. Onun için “Allah’ı kim yarattı?” diye sorulmaz; çünkü O, kendiliğinden vardır, kadîmdir. Başkasının var etmesine muhtaç değildir. Eğer böyle olmasaydı, ne kainat bulunurdu, ne de başka bir şey… Bu gerçek kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız alemin varlığını izah etmeye imkan kalmaz. Allah’dan başka var olan (mümkünat dediğimiz) şeyler ise, hem var olmaya, hem de yok olmaya bağlı oldukları için, bir var ediciye muhtaçtırlar.
    Sonuç olarak denilir ki, Yüce Allah’ı var eden bir varlık düşünülemez ve O’ndan başka bir yaratıcı varlık da olamaz.

    Görüldügü gibi bu sıfatlarla, ulühiyete (ilahlıga) nisbet edilmesi mümkün olmayan;
    1- Yokluk,
    2- Varlıgın baslangıcı olma,
    3- Varlıgın sonu olma,
    4-Ortagı bulunma,
    5- Yaratılmıslara benzeme,
    6- Varlıgı için baskasına muhtaç olma,
    kavramları selb (nefy) edilmistir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbi’ sıfatlar denilmistir.
    Ayrıca: ‘Kelam ilmi” ile alakalı kültür gelistikten sonra Selbi sıfatlar çogaltılmıstır.
    Söyle ki: muteber kitaplarımızdan olan
    “Akaid-i Nesefi” de selbi sıfatlara sunlar da eklenmistir.
    Allah-u Teala şunlardan da münezzehtir:
    1- Araz (renkler ve hareketler gibi, kendi basına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan sey),
    2- Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yük sekligi olan madde),
    3- Cevher (baslı basına durabilen madde),
    4- Şekle bürünen,
    5- Sınırlandırılan,
    6- Nicelenen,
    7- Hacimli olan,
    8-Birlesik parçalardan tesekkül etmis olan,
    9- Sonu olan,
    10- Mahiyet ve keyfiyeti olan,
    11- Mekan tutan,
    12- Üzerinden zaman geçen,
    13- Kendisine bir sey benzeyen,
    14- Herhangi bir sey ilim ve kudretinin dısında kalan bir varlık DEĞİLDİR.

    SORU: Sübûti sıfatlar ne demektir?
    CEVAP : Allah-u Teala’nın zatına nisbet edilen ve O’nun ne oldugunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zatiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.
  • Sıfatlar konusunu işlemeden önce şu ikazı yapmak yerinde olacaktır. Allahu Teala’nın Kur’an ve Sünnet çevçevesinde tespit edilen bu sıfatlarını okurken ve iman ederken düşüncemizde bizde olan özellikler canlanmamalı.

    Yani mesela Allah’ın görmesi diyoruz. Biz görmek için bir göz yapısına, gözün görme mekanizmasına, görüntüyü algılayan beyne, görüntüyü algılamak için ışığa, renge vs. muhtacız. İşte Allahu Teala için bunların hiçbirisi düşünülemez. Çünkü o muhtaç değildir. Muhtaç olan “İlah” olamaz.

    Dolayısıyla O’nun görmesinden bahsederken aslında insan ve aciz olmamız hasebiyle kendi acziyetimizle tarif etmeye çalışıyoruz. Ne kadar anlatmaya çalışsak o kadar aciz kalırız. Sakın Rabbimizin görmesini, işitmesini vs. sıfatlarını kendi duyularınızla kıyas etmeyin. Bu büyük bir hata olacaktır. Bize düşen şey O’nu bütün acizlikten tenzih ederek bu esaslara iman etmektir.

    Bir müslümanın inancı Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla tek olduguna inanması şeklinde olmalıdır. Allah-u Teala’nın zatıyla ve sıfatlarıyla bir olmasının manası Zatı ve sıfatlan hususunda eşi ve benzerinin olmamasıdır.

    Allah-u Teala’nın sıfatları Tenzihi (Selbi), Subûti ve Fiili olmak üzere üç kısımdır.
    Tenzihi (Selbi), sıfatlar: Allah-u Teala’ya nelerin isnad edilemeyecegini anlatan sıfatlardır.

    Tenzihi (Selbi) sıfatlar altı tanedir;
    1- Vücut,
    2- Kıdem,
    3- Bekâ,
    4- Vahdaniyet,
    5- Muhalefetün Li’l-Havadis,
    6- Kıyam bi nefsihi.

    Vücut: Yokluğu düşünülemeyen, var olan. Biliyoruz ki, bu alemde hiçbir şey kendiliğinden var olacak bir durumda değildir. Bunlardan hiç biri ne kendi kendine var olabilir, ne de kendi kendine yok olabilir. Başka bir deyişle, hiç bir şey kendi kendine yokluktan varlığa gelemez. Varlıkdan da yokluğa gidemez. Hiçbir yaratık da ne bir zerreyi var edebilir, ne de onu yok edebilir. İçinde yaşadığımız bu dünya ile beraber sonsuz alemler meydana gelmiş, birbiri ardınca vücuda gelip devam etmektedir. Nice şeyler de varken yok olmuştur. İşte bütün bunları yokluktan var eden ve sonra yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi Yüce bir yaratıcının varlığından asla şübhe edilemez.

    Kıdem: Varlığının başlangıcı olmamak. Ezeliyyet, evveli olmamaktır. Evveli olmayana Kadim denir. Sonradan meydana gelene de Hâdis denir. Allahü Teala Kıdem sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allah ezelîdir, kadîmdir, varlığının başlangıcı yoktur. O’ndan önce yokluk geçmemiştir. O’nun varlığı yanında milyonlarca seneler bir saniye bile sayılmaz. Yine gördüğümüz alemler, milyarlarca seneden beri mevcut bulunsa, yine Yüce Allah’ın ezeliliği yanında bir saniyelik bir hayata sahib sayılmaz.

    Bekâ: Varlığının sonu olmamak. Ebediyet, sonu bulunmamak sıfatıdır. Sonu olana “Fânî”, sonu olmayana da “Bâki” denir.
    Yüce Allah Beka sıfatı ile vasıflanmıştır; çünkü ebedidir, bakîdir, varlığının sonu yoktur. O’nun yok olacağı bir zaman düşünülemez. Sonradan meydana gelen bütün varlıklar, Allah’ın kudreti ile meydana gelmişlerdir. Yine Allah’ın kudreti ile yok olurlar, yine var olurlar ve binlerce değişikliklere uğrayabilirler. Fakat Yüce Allah Bakî’dir, değişiklikten ve yok olmaktan beridir. Çünkü O, başkasının kudret eseri değildir ki, onun kudreti ile yokluğa gitsin veya değişikliğe uğrasın. Aksine bütün varlıklar O’nun kudretinin birer eseridir. Onun için Yüce Allah’ın şanında yokluk ve değişiklik nasıl düşünülebilir. Her şey yok olmaya mahkumdur; ancak azamet ve ikram sahibi Allah’ın varlığı kalıcı ve süreklidir.

    Vahdaniyet: Ortagı bulunmamak. benzeri olmamak; çoğalmaktan, parçalara ayrılmaktan ve eksilmekten beri bulunmak gibi manaları ifade eden bir sıfattır. Bu sıfatları taşıyana “Vahid” denir ki, gerçekte var olan, parçalara bölünmekten ve cüzlerin bir araya gelerek toplanmasından beri bulunan zat demektir. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur.

    Muhalefetün Li’l-Havadis: Yaratılmıslara hiç bir yönden benzememek. Sonradan var olmuş şeylerden ayrı olmak sıfatıdır. Yüce Allah havadise (sonradan var olan şeylere) aykırı ve muhalif bulunmak sıfatı ile vasıflanmıştır. Çünkü Allahü Teala yaratılmış şeylerden hiçbirine hiçbir yönden benzemez, hepsine muhaliftir. Hatırlara gelen her şeyden Allahü Teala mutlak surette başkadır.

    Mükevvenat ve mümkünat (yaratılan ve yaratılabilen) dediğimiz şeyler değişirler, başkalaşırlar, birbirine benzeyebilirler ve sonunda yok olurlar. Bütün bu ölümlü varlıklar, her hal ve şekilleri ile asla Allah’a benzemezler.

    Kıyam bi nefsihi: Varlıgı için baskasına muhtaç olmamak. Varlığı ve durması kendi zatıyla olmak manasında bir sıfattır. Bu sıfat da Yüce Allah’a mahsustur. Öyle ki, Hak Teala’nin ezelî ve ebedî olan varlığı kendi zatıyla kaimdir. Kendi varlığı mukaddes zatının gereğidir, asla başkasından değildir. Bunun için Allahü Teala’ya Vacibü’l-Vücud (varlığı kendinden dolayı gerekli) denilir. O’nun varlığı, başka bir var edene muhtaç olmaktan beridir. Allah’ı var eden bir varlık olsaydı, o zaman var eden o varlık Allah olurdu. Onun için “Allah’ı kim yarattı?” diye sorulmaz; çünkü O, kendiliğinden vardır, kadîmdir. Başkasının var etmesine muhtaç değildir. Eğer böyle olmasaydı, ne kainat bulunurdu, ne de başka bir şey… Bu gerçek kabul edilmeyince, içinde yaşadığımız alemin varlığını izah etmeye imkan kalmaz. Allah’dan başka var olan (mümkünat dediğimiz) şeyler ise, hem var olmaya, hem de yok olmaya bağlı oldukları için, bir var ediciye muhtaçtırlar.
    Sonuç olarak denilir ki, Yüce Allah’ı var eden bir varlık düşünülemez ve O’ndan başka bir yaratıcı varlık da olamaz.

    Görüldügü gibi bu sıfatlarla, ulühiyete (ilahlıga) nisbet edilmesi mümkün olmayan;
    1- Yokluk,
    2- Varlıgın baslangıcı olma,
    3- Varlıgın sonu olma,
    4-Ortagı bulunma,
    5- Yaratılmıslara benzeme,
    6- Varlıgı için baskasına muhtaç olma,
    kavramları selb (nefy) edilmistir. Bu itibarla da bu sıfatlara “Selbi’ sıfatlar denilmistir.
    Ayrıca: ‘Kelam ilmi” ile alakalı kültür gelistikten sonra Selbi sıfatlar çogaltılmıstır.
    Söyle ki: muteber kitaplarımızdan olan
    “Akaid-i Nesefi” de selbi sıfatlara sunlar da eklenmistir.
    Allah-u Teala şunlardan da münezzehtir:
    1- Araz (renkler ve hareketler gibi, kendi basına duramayan, belirebilmesi için bir cevhere muhtaç olan sey),
    2- Cisim (yer kaplayan, eni, boyu, yük sekligi olan madde),
    3- Cevher (baslı basına durabilen madde),
    4- Şekle bürünen,
    5- Sınırlandırılan,
    6- Nicelenen,
    7- Hacimli olan,
    8-Birlesik parçalardan tesekkül etmis olan,
    9- Sonu olan,
    10- Mahiyet ve keyfiyeti olan,
    11- Mekan tutan,
    12- Üzerinden zaman geçen,
    13- Kendisine bir sey benzeyen,
    14- Herhangi bir sey ilim ve kudretinin dısında kalan bir varlık DEĞİLDİR.

    SORU: Sübûti sıfatlar ne demektir?
    CEVAP : Allah-u Teala’nın zatına nisbet edilen ve O’nun ne oldugunu ifade eden sıfatlar demektir. Bu sıfatlara “Zatiye, Vücûdiye” sıfatları da denilir.
  • “Yaratma, öldürme, rızık verme, peygamber gönderme.”

    Mutezile/ Eşariyye: Kudret sıfatının yansıması hâdis ve yaratılmıştır.

    Selefiyye/ Maturidiyye: Tekvin sıfatının yansıması ezelidir.
  • Spoiler İçerir..!

    Damga; sosyal açıdan tamamen kabul görme vasfından men edilmiş bireyin durumunu ifade etmektedir.

    Çalışma sosyal psikoloji üzerine inşa edilmiş, klinik araştırmalarla beslenmiş teorik çerçeve daima yeni kişi kategorilerine göre değişmiştir.

    Çalışmada çizilen sınırlar damgayla doğrudan ilişkili olgular ile “civar olgular” arasında çizilmiştir. Damga ile sapma arasındaki ilişki netleştirilmeye çalışılmıştır.
    Damga kişinin gözden düşmesidir ve toplumun kendisine uygun gördüğü kimliği kabul etmek zorundadır. İçinde yaşadığımız toplum kişileri kendinde bulundurduğu özelliklere göre kategorize eder ve her bireyin varsayılan bir toplumsal kimliği mevcuttur.

    Çalışma da kullanılan “damga” kavramının niteleyici yönü kullanılmış gözükse de aslında toplumda aktörler arasındaki ilişki dilidir.

    Toplum dinamik yapısının içinde hiçbir karmaşaya mahal vermeden aktörleri taşıdıkları özelliklere göre gruplandırırken, kendi anlam hiyerarşisinde itibarsızlaşmış kişileri de uygun bir ölçekle meydana getirdiği kendi yörüngesinde tutar. Damga sahibi aktör ne herkes gibidir ne de tamamen kendi olabilmektedir. Kendisi için çizilmiş yörüngede hareket alanı oluşturan damgalı birey yaşamsal fonksiyonlarını düzenleme de bir takım normlara uymak ve kendine öngörülen rolü oynamak zorundadır.

    Damga tiplerini 3 ana grupta incelemek mümkündür.

    1. Bedenin korkunçlukları ( fiziki deformasyonlar)

    2. Zayıf irade, baskıya müstahak ya da doğal olmayan tutkular, sapkın ve katı inançlar ve ahlaksızlık olarak algılanan bireysel karakter bozukluklar,( ruh bozukluğu hapis yatmak, bağımlılık, alkolizm, eşcinsellik, işsizlik, intihara girişim ve radikal siyasi davranışlar.)

    3. Irk, ulus, din gibi etnolojik olgular

    Damga kavramı açıklanırken özellikle bu kavramın tanımının içine giren aktörlerin sözlü ifadelerinden faydalanılmış, “normal” olanlarla etkileşimi değerlendirilmiştir.
    Bireyin toplum içinde oluşan kimliği; varsayılan kimliği ile fiili kimliği arasındaki uyuşma ya da uyuşmazlığa göre belirlenmektedir.

    Damgalıların kendileri gibi aynı özellikleri taşıyan kişilerle etkileşimi yeni kurumların varlığını da beraberinde getirmiştir.

    Çalışma da sosyal psikolojinin iki ana kabulünden hareketle bir takın çıkarımlarda bulunmuştur. Bunlardan ilki;

     İnsanlar kendi gerçekliklerini inşa ederler. Yani aynı ortamda bulunan, aynı kişi ile tanışan farklı bireyler hem bilişsel hem de sosyal süreçler aracılığıyla gerçekliği biçimlendirir, inşa ederler.

     Sosyal etkinin yaygın etkisi: diğer insanlar kendilerini bulunsalar da bulunmasalar da bireyin, duygu düşünce ve davranışlarını etkilerler.

    Bu düşünceden hareketle; damga için bireyin toplum içindeki yeri fiillerini anlamlandırma da nedenleri niçinleri, ön kabulleri kısaca toplumu anlama, kavrama içinde var olma çabası içerisindeki belli bir kategoriye ayrılmış aktör diyebiliriz.

    Yazar ikinci bölümde benlik üzerinde açığa vurulmamış itibarsızlaştırıcı bilginin idare edilişine, kısacası “ –mış, - miş gibi yapmaya, olmaya” odaklanmıştır.
    İnsanın maddi ve manevi yönü olan komplike bir canlı oluşundan fiil ve davranışlarının arkasında her zaman bir anlam var olmakla birlikte aktör ne kadar yalancı olursa olsun yaşamı ne kadar zor gizli ve karmaşık olursa olsun, ya da yeni başlangıçlar ve geri dönüşler tarafından yönetilirse yöneltilsin, eylemleri tamamen anlamsız ve birbirinden kopuk olamaz.

    Üçüncü bölümde toplumsal kimlik ile bireysel kimlik arasında bir ayrım yapılmıştır.
    Aktör bu iki soyut tarafı ağır basan oluşum içerisinde çatışma halindedir. Zihninde kim olduğu sorusundan çok toplumun kendisini ne olarak gördüğü sorusuna cevap aramaktadır. Kendinde bizatihi hissettiği kimliği; kişinin çeşitli toplumsal deneyimler sonucunda kendi durumuna ve sürekliliğine ve karakterine ilişkin edindiği özel algıdır. Fakat bu algı toplumda oluşturduğu kimlik arasındaki mesafe kimi zaman artmakta kimi zaman ise yakınlaşmaktadır. Bu durumun yarattığı gerilim insanı psikolojik olarak içinden çıkılmaz sorunlara sürüklemekte damgalı bireyin tamamen içine kapanık toplumdan uzak bir hayat sürmesine sebep olmaktadır.
    Toplumda oluşan normlar da damgalı kişilerin aşamadığı engellerden sadece biridir. Zira toplumsal beklentiler her aktör için oluşturulmuş bir normdur ve sana uygun görülen kategori ne ise onu yapmak toplum içinde varlığını sürdürebilmen için hayati bir önem arz etmektedir.

    Dördüncü bölümde damgalanmış kişinin ve bu duruma karşı verdiği tepki incelenmiştir. Temel hipotez ise farklılığı anlamak için farklı olana değil olağan olana bakmak gerekir.

    Beşinci bölümde sapkınlık üzerinde durulmuş ve tanımı yapılmıştır.
    Sapkınlık, bir takım değerleri paylaşan ve kişisel sıfatlar ve davranma şekillerine ilişkin belli bir toplumsal normlar bütününe riayet eden bir grup bireyden hareketle, bağlılık göstermeyen her üye için kullanılan bir kavramdır. Bütünleşmiş sapkın ve toplumsal sapkın olmak üzere iki kategoride incelenmiştir. Tabi aynı zamanda bu kategorilerde sınırlar net ifadelerle belli olmayıp belirtilen özellikler her zaman geçerliliğini koruyamamaktadır.

    Sonuç olarak yazar sosyal psikoloji üzerine yoğunlaşarak “damgalı” olarak nitelendirdiği insan tipolojisi üzerinde analitik bir yaklaşım sergilemiş bu kişilerin içsel tutumlarını da göz önüne alarak topluma yansıyan fiillerin arkasında yatan anlamları açıklamaya çalışmıştır. Damgalı bireyler toplumla ve kısmen de kendiyle çoğu zaman çatışma halinde olup kendi için ön görülen yaşamsal zeminde toplumdan kopmadan çok fazla içli dışlı da olmadan bazen –mış –miş gibi yaparak hayatını sürdürme çabası içerinde olmalıdır.