• Kendini fütursuzca yenileyen bu amansız zaman sadece günü kurtarıyormuş özensiz cümleler misali...
  • Kışkırtıcı bir bakışıyla çılgına döndüğüm, bir dudak büküşüyle ağulu acîlar çektiğim, kahkahalarıyla şenlenip gözyaşlarıyla kederlendiğim, bir tanrıça katına çıkartıp, tapındığım, kutsal mabetlerinin sunaklarına hayatımı bir adak gibi bırakmayı arzuladığım, memelerinde, kasıklarında, kalçalarında, bacaklarında, boyunlarında adanmış topraklarda dolaşan bir sofu gibi vecd içinde kendimden geçerek dolaştığım, ayaklarîna kapandığım, göğūslerinde ağladığım, saçının bir teline halel gelmesin diye fütursuzca ölūme yürüyeceğimi hissettiğim, bazen öldürmeyi şiddetle istediğim, onda yok olup onla var olduğum, bana her defasında aşki, acıyı, sevinc, hayatı ve ölümü yeniden öğreten kadınlar yitirdim ben.
  • Her yeni ilişki,her yeni insan bir deprem korkusu.
    - Hangi ele uzanabiliyorsunuz fütursuzca, hesapsız?
    Hangi el sevecen?
    Geriye ne kalıyor dokunmalarımızdan?
    Ben hep bunu soruyorum kendime. Kendimi alıyorum yanıma. Çöküntüler prensesi kendimi. Bir yanımda yosmalığım; bir yanımda insanlığımdan geriye ne kaldıysa.
  • Yine İmam Mâlik'e, içinden çıkamadıkları yirmi küsür soruyu sorarak cevabını alması için uzak bir diyardan bir adam gönderirler. Adam günlerce yol teperek Medine'ye, İmam'ın meclisine gelir. Ders bitince adam durumunu İmam'a ileterek soruları sormak istediğini söyler. İmam müsaade eder ve adam o yirmi küsür soruyu teker teker sorar. İmam bu soruların büyük bir kısmına cevap vermeden susar. Birkaçına karşılık olarak "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh" demekle yetinir ve geriye kalan bir-iki soruya cevap verir. Adam,

    - "Ya İmam! Sen ne yaptın? Ben sana yirmi küsür soru sordum. Sense sadece bir-ikisine cevap verdin. Şimdi ben memleketime dönüp ne diyeceğim?" der. İmam Mâlik'in cevabı oldukça ilginç ve ibretlidir:

    - "Mâlik bu işin altından kalkamadı, beceremedi dersin."

    Dikkat edin, bu cevabı veren kişi, Medine alimlerinin ve ünlü Medine'li Yedi Fakih'in ilimlerinin varisi olan İmam Mâlik'tir!

    Yine bizim ulemamız arasında adeta darb-ı mesel olan bir söz vardır: "Hoca'nın talebesine vereceği en önemli şey, kendisine sorulan her soruya cevap verme gayretkeşliğine girişmeksizin, "bilmiyorum" demeyi öğretmesidir" derler.

    Takva, edep ve tevazu, ilim adamı olmanın vazgeçilmez şartlarıdır. İslam ilim tarihi bu hususun sayısız örneklerinin en canlı şahididir. Oysa günümüzde adı "ilim adamı"na çıkmış olan kimselere bakıyorsunuz, adeta bilmedikleri bir şey yok. Her şeyi biliyorlar. Hatta her şeyin en iyisini ve en doğrusunu onlar biliyorlar. Sadece adı "ilim adamı"na çıkmış olanlar mı? Sıradan bir öğrenci, esnaf ve iştigal sahası İslamî ilimler; olmayan söz gelimi bir mühendis, bir doktor dahi İslam ile ilgili konularda fütursuzca ahkâm kesmekten geri durmuyor.
  • 288 syf.
    ·3 günde·2/10
    Eleştiri ve SPOİLER içerir
    Eksiklerim ve atladığım noktalar da muhakkak vardır...
    Arda Çolakoğlu Teşekkür ederim

    ELEŞTİRİSİZ ELEŞTİRİ KİTABI: HAYVAN ÇİFTLİĞİ
    Bugün sizlere Hayvan Çiftliği kitabından bahsedeceğim. Önce kitabın yayımlanma serüvenine bakalım: Kitap incelemesinde yalnızca kitaptan bahsetmek, yayımlanmasından ve yazarın kişiliğinden bahsetmemek olmaz. Esere etki eden şeylerdir bunlar.
    George Orwell, bu elinizdeki kitabı bastırabilmek için birçok yayınevi dolaşmış, ekseriyetle olumsuz cevap almıştır. Kitabın basılması, rağbet görmesi ise ancak İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra mümkün olabilmiştir. Tahmin edebileceğiniz üzere bu seneler Soğuk Savaş yıllarına denk gelmekteydi. Üstelik alenen anti-Sovyet ve anti-komünizm propagandası içerdiğinden özellikle yayıldı. Yazarın CIA bağlantısı, arkadaşlarını ihbar etmesi ve burjuva ideolojisine kültür alanındaki büyük yardımı hesaba katılırsa, kitabın yazılış amacı daha iyi anlaşılır. Hatta kitabın filmi dahi yapılmıştır(1984 için de geçerli).
    Gelelim kitabımızın içeriğine. Ben çok özetlemeden kitabın kilit noktalarına değineceğim. Hayvanların çiftliği ele geçirdiği yerden başlayabiliriz. Devrim olur olmaz Napoleon ve Snowball hayvancılığın 7 ilkesini yazmaya başlar ve yönetimin önderleri olur. Kimin önder olacağı, önderin nasıl belirleneceği bilinmez; ancak yazar kendi kurguladığı dikta animalizminde kimin yönetmesi gerektiğine karar vermiştir. Diğer hayvanlara göre zeki olduğu anlaşılan domuzlar için ‘’Bazı hayvanlar daha eşittir’’ diyerek onları ön plana çıkartacaktır yazar(7 temel ilkenin domuzlar tarafından yazılması, hasat zamanı domuzlara ‘düşünce işçisi’ sıfatı verilmesi, okuma yazmayı domuzların sökebilmesi buna örnektir). Böylece devrim gerçekleşmeden bir adım ileride gösterilen domuzlar, devrimden sonra da adeta bir diktatörlük inşa edecektir. Kitabın bu noktasında eleştirilmeye çalışılan şeyin(Sovyetler Birliği) Orwell’in kafasında ne kadar çarpıtıldığını okuyabiliriz. İleriki kısımlarda bu çarpıtma daha belirgin hale gelecektir. Örneğin kitap hiç üretimden, planlı ekonomiden bahsetmez. Örgütlü toplum yapısından ve Sovyet komünist parti siyasetinden de habersizdir Orwell. Yazarın animalizminde yalnızca bir domuz diktatörlüğü vardır, bunu Sovyet siyasetiyle bağdaştırmak ise büyük bir tarihi çarpıtma, görülmemiş bir karalama kampanyasının ürünü olabilir ancak. Devam edelim. Orwell daha sonra domuzlardan Snowball ve Napoleon’un kavgalarından bahseder. Zaten domuzlar dışındaki hayvanlar cahil sayıldığı için kendi aralarında karar veremezlerdi. Bu arada çiftliğimizdeki animalizm diğer çiftliklere de yayılacak, hayvanlarla çiftlik sahipleri arasında büyük bir savaş çıkacaktır. Savaşın sonucu elbette Napoleon’a yarayacaktır. O, Snowball’u çiftlikten kovdurma fırsatını elde edecektir. Napoleon’un tek adam diktatörlüğü, Snowball’un önerdiği bazı uygulamalara çaresiz geri dönecektir(çiftliği ayakta tutmak için başka çare yoktur). Yel değirmeni projesi bunlardan biridir. İlk başlarda Napoleon’un karşı çıktığı yel değirmeni yapımı, daha sonra bir gereklilik olarak görülecektir. Lakin yel değirmeninin yapımı sırasında aksilikler meydana gelecek ve daha yarısı bitmemişken yıkılacaktır değirmen. Bunun da suçlusu Snowball olacaktır. Görüldüğü gibi Napoleon çok kurnaz bir karakterdir; hem rakibinin projelerini çalmaktadır hem de başarısızlığa uğradığında yine onu suçlamaktadır. Ancak bu kadarla kalmaz, Napoleon daha da vahşileşir. Kendisine muhalif olan herkesi öldürtür. Değirmenin tekrar yapılması için hayvanları ölesiye çalıştırır, aç bırakır onları. Kitabın sonunda ise Napoleon’un düşmanlarla anlaştığı görülür.
    Kitabın özetini detaylandırarak uzun uzun yazmak istemem. Bu kadarı yeterli. Kitabın söz konusu özetinden sonra ne çeşit bir ‘’reel sosyalizm eleştirisi’’ olduğu anlaşılmadı mı? Ortada eleştiri yoktur, apaçık bir saldırı vardır. Karalama vardır. Sosyalist rejim tek adam rejimi gibi gösterilir, sosyalist bireylerin aç olduğundan bahsedilir. Dahası sosyalist liderin(Stalin) düşmanla işbirliği yaptığı da söylenir. Tarihi gerçekler göz önüne alındığında baştan sona yalan olan kitabın herhangi bir edebi değeri de yoktur. Böylesine kasıtlı olarak yazılmış bir kitap zaten gerçeklerden söz edemezdi. Stalin ve sosyalist idare hakkında fikir sahibi olmak isteyenler, başta William Bland, Edward Halett Carr gibi meşhur Sovyet tarihçilerinin eserlerine bakabilir. Hepsi yazdıklarını tarihi belgelere dayandırmaktadır. Bland’in ‘’Stalin: Söylence ve Gerçeklik’’ kitabında Stalin’in ne kadar mütevazı bir hayat sürdürdüğü, Sovyet halkının refah ve mutluluk içerisinde yaşadığı anlatılır. Zaten SBKP(Sovyetler Birliği Komünist Partisi)’de herhangi bir başkan da yoktur. Ancak genel sekreter sıfatı kullanılır. Bunun işlevlerinden de bahsedilince yönetimin ne kadar kolektif bir anlayışla gerçekleştiğini anlarız. Şimdi bu gerçeklerle Orwell’in çizdiği tabloyu karşılaştırın, burada yazdıklarını hiçbir şeye dayandırmayan Orwell suçludur. Dolayısıyla kitabı ‘’reel sosyalizm eleştirisi’’ olarak göremeyiz. Eleştirinin bir dayanağı olur. Burada tamamen uydurma bir karalamayla iş yapıldığı aşikardır.
    Yapılan şey aynıdır: Sosyalizmi veya komünizmi sistemsel olarak eleştiremeyenler Lenin’e, Stalin’e olmadık iftiralar atar. Mustafa Kemal’e saldıramayanların İsmet İnönü’ye söyledikleri gibi. Bu bağlamda George Orwell okuyup komünizmi eleştirdiğini zannetmek, Adnan Oktar izleyip Darwin’i çökerttiğine inanmakla birdir.

    Son olarak büyük Hitler faşizmini yenilgiye uğratan SSCB ve Stalin’in böyle fütursuzca ayaklar altına alınması, kitabın yazılış amacına ve zamanına bakıldığında çok normaldir. 1945’ten sonra Avrupa’da yükselen komünizm tehlikesi karşısında ABD’nin emperyalist sermaye sınıfları, kültürel alanda böyle bir kampanyaya ihtiyaç duymaktaydı. NATO’nun kurulması gibi askeri, mali birçok ayağı da vardır işin. Kitap ise emperyalist burjuvaziye kültürel hizmet veriyor, bu çok açık. Ancak bir zaman sonra SSCB yıkıldığında, dünyada barışın garantörü herhangi bir sosyalist ülke kalmadığında NATO-ABD takımının yaptığı zulüm ve katliamlar, kurduğu diktatörlükler tabiri caizse Hayvan Çiftliği’ne taş çıkartır. Şu an Venezuela’da yaşananlar, Şili’de bir zamanlar Allende’nin kanlı bir darbeyle indirilmesi, Suriye’deki ve Yugoslavya’daki, daha öncesinde Afganistan’daki iç savaşlar buna örnektir. Bize Hayvan Çiftliği’ndeki Stalin ‘’eleştirisini’’ söyleyenlere de bunları hatırlatmak lazım. Thomas Mann’ın sözüyle incelemeyi sonlandırıyorum: ‘’Antikomünizm 20. Yüzyılın temel budalalığıdır.’’
  • 30 yaşında bir veli bugüne kadar mezuniyetini, evliliğini, hatta ve hatta evladının doğumunu fütursuzca sosyal medyada- bilhassa instagramda- paylaştığı için duvarlar birer birer yıkılıyor. Özgürlük taşlamaları yapan insanların aslında hayatlarının her bir anını paylaşarak nasıl da özgürlüklerini kısıtladıklarının, kendi kendilerini anlamsız bir kalıba soktuklarının farkına varmamaları günün ego-manyak insanını doğurdu. Evet! Şeffaflık bir zehirleme biçimidir.
  • Algılarımız değişti.İslami tasavvurumuzu kaybettik.İslami muhayyilemizi yitirdik.

    Adaletsizliğin ve zulmün kol gezdiği bu dünya;müslümanın,dev alışveriş merkezlerinde fink atacağı,lüks restoranlarda işkembe dolduracağı bir dünya değildi oysa;inkilapçıbir bilinçle savaşacağı bir dünya idi.

    Faizin,fuhşun,zinanın,pornonun,alkolün,kumarın ve benzeri ahlaksızlıkların fütursuzca işlendiği bu dünya;müslümanın,televizyon karşısında geviş getireceği bir dünya değil;devrimci bir bilinçle mücadele edeceği bir dünya idi..