• Yazar: Hayalperest | Dobby
    Hikaye Adı : İniş ve Çıkış
    Link: #31489020
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.
  • Yazar: Fatih Karakaya
    Hikaye Adı : Şiirine
    Link: #31097932
    Müzik Parçası : Primavera

    Esinlenilen şarkı: Ludovico Einaudi - Primavera
    https://www.youtube.com/watch?v=qYEooPeyz5M

    Dükkanın kapısı açıldı. Ağabeyim, yengem ve benim 4 yaşındaki şirin mi şirin yeğenim Sedef içeri girdi. "Amcaa" diye bağırarak koştu bana doğru. Önce sıkıca yeğenime sarıldım. "Nasılsın bal kız?" dedim. Hafifçe dudağını bükerek "İyiyim amca," dedi "sen nasılsın?" "Ben de iyiyim şirine. Bak bu güzelmiş, sana bundan sonra şirine diyeyim ben, olur mu?" O yeşil gözlerini şaşkınca açarak "Oluur," dedi. Güldüm, Sedef'i kucağımdan yere indirip, ağabeyim ve yengemle selamlaştım.

    Bir saat önce ağabeyim arayıp, yengemi hastaneye muayene için götürmesi gerektiğini, Sedef'in de ben amcama gideceğim diye tutturduğunu söyledi. İki saat senle kalsa olur mu diye de sordu. Olmaz mı? Tabii olurdu. Yeğenimle öyle güzel, öyle eğlenceli vakit geçiriyorduk ki, hem Sedef mutlu oluyor, enerjisini atıyordu hem de ben dükkanın monotonluğundan kurtulup, sinirimi, stresimi atıyordum. Sedef doğduktan sonra anlamıştım: Bir çocukla vakit geçirmek, onun mutluluğunu görmek dünyanın en güzel şeylerinden biriydi. Kırtasiye dükkanım olduğu için bazen oyuncaklardan birini seçer beraber oynardık, bazen bilgisayarın başına geçer çizgi film izlerdik, bazen de müşterileri beraber karşılar, o patron olur ben çalışan, satış yapardık. Yorulur, acıkır, yemek yer; tekrar aynı şeyleri yapardık. Bu süreçte çocuk bakımı ile ilgili az da olsa tecrübem olmuştu. Artık diğer çocuklarla da daha iyi anlaşıyordum.

    Ağabeyim ve yengem, Sedef'e "Amcanı yorma, tamam mı?" deyip hastaneye doğru yol aldılar. Bilgisayar koltuğuna Sedef'i oturtup "Yeğenim, ben iki dakika şu hesaplarımı bitireyim, hemen senle ilgileneceğim." dedim. Hesaplarımı yaptım, kağıtları çekmeceye koydum, aynı zamanda dükkana da çeki düzen verdim. Sedef'e dönüp sordum:"Bugün ne yapalım şirine? "Amca kedileri konuşturalım mı?" dedi. Küçük iki peluş kediyi aldık; önce tanıştırdık, sonra tezgahın üstünde yemek yedirdik, yine tezgahın üstünde gezintiye çıkardık. Arada yaptığım esprilere Sedef çok gülüyordu. Bir çocuğun gülüşü, küçük bir kırtasiye dükkanını bile aydınlatacak güçteydi. Sonra müşteri geldi, pilot kalem sattık Sedef'le. Yarım saat böylece geçmişti. Sedef'e, bilgisayardan çizgi film açtım, o sırada depo olarak kullandığım yerin yanındaki tuvalete iki dakikalığına gittim. Tuvaletten çıktım, geri geldim. Bilgisayar koltuğuna takıldı gözüm, boştu. Tezgahın arkasına baktım, sonra dışarıya göz attım. Sedef yoktu. Seslendim, "Sedef," dedim, "yeğeniim, şirinee," dedim. Yan dükkanlara sordum, hiçbiri görmemişti. Yeğenim yoktu. Benim 'şirinem' yoktu. İçimi müthiş bir korku kapladı. Sokakları boydan boya dolandım koşarak. Zaman geçtikçe boğulur gibi oluyordum. Gözümden yaşlar gelmeye başladı. Gelene geçene sordum, gören yoktu. Kuzum kayboldu, bal kızım kayboldu. Zaten haberlerde görüyordum: Küçücük kızlar önce kayboluyordu, sonra bir cani tarafından canına kıyılıyor, en son cansız bedeni bulunuyordu. Çıldırmak üzereydim, ya kaçırmışlarsa. Komşu dükkan sahipleri sakinleştirmeye çalışıyordu beni. Ama Sedef yoktu. Her geçen saniye içimden parçalar kopuyordu. Masum bir çocuğa, hele ki benim canıma, ciğerime kötü bir şey olması fikri beni esir aldı, acıma acı, korkuma korku, telaşıma telaş kattı.

    Daha on beş dakika olmuştu Sedef'im, kuzum kaybolalı ama herkes aramaya koyuldu. Ben de hangi sokağa saptığımı bilemeden arıyordum onu. Sonra arkadan bir ses geldi: "Ağabey Sedef'i bulduk." Arkamı döndüm, onu gördüm, dizlerimin bağı çözüldü, bir müddet öylece kaldım. Koştum, bir anda koştum o küçük bedenine. Sarıldım, sıkıca sarıldım. Bir yandan hıçkırarak ağlarken, bir yandan da kesik kesik konuşmaya çalışıyordum: "Kuzuum, kuzuum, kuzum, kuzum... Neredeydin sen?"

    Bana hayatımın en büyük korkusunu yaşattı ama kurban olsun ona amcası, kızamadım bile. Bozuk paraları vardı yanında, çikolata ve kraker almaya gitmiş markete. Büyük marketlerden biri. Markette de kaybolmuş, çıkamamış dışarı, biraz da korkup, çekinmiş. O sırada arayanlardan birisi market çalışanlarına da Sedef'i sorunca, bu sayede bulmuşlar. Bir de öyle şirin "Amcacım özür dilerim." deyişi var ki bir on dakika daha ağlattı beni.

    Bazı şarkılarda piyano ile başlanır; sakince, huzurlu bir girişi vardır. Tüm şarkı öyle huzurlu, sakin gidecek gibi gelir. Tıpkı bizim de hayatımızda her şeyin yolunda gideceğini sanmamız gibi. Sonra keman sesi gelir, çok hafifçe. Yavaş yavaş kendini hissettirir , öyle bir yere gelir ve yükseldikçe yükselir. Keman telleri gerilir, bu sırada dinleyen de gerilir. Sedef kaybolunca; kemanın telleri kopacak, şarkı da yarım kalacak gibi geldi. Ben de yarım kalacaktım. O kaçırılma düşüncesi, hele ki öldürülme düşüncesi, o kısacık sürede, benim gibi sakinliğini koruyabilen birisini delirtmeye, dağıtmaya yetti. Neyse ki bazı şarkılar başladığı gibi o sakinlikle bitiyor. Benim bugünüm de, Sedef'i bulmamla, biraz dağılmış olsam da o sakinlikle bitti.Ve bir çocuğun masumiyeti bütün içimi kapladı.
  • Yazar: Kadimce
    Hikaye Adı : Kız Kulesi
    Link: #31078975
    Müzik Parçası : Karışık (5 ayrı parça)

    1) Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    2) Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3) Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    4) Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    5) Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NL

    “1. Bölüm”

    Sessizlik bu gece bizden yanaydı yada öğle görünüyor olmalıydı. Yavaş yavaş adımlar atıyorduk sanki bir daha yürüyemeyecek bir özlem vardı içimizde. Renkler, yıldızlar, parlak ışıklar ardımızdan gelen yada bizi izleyen sağlı sollu kafeteryalardan gelen farklı müzikler.

    En son dikkatimi çeken hemen köşe de ki mistik kokulu müziği ile beni her seferinde hayrete düşüren o masumca piyanonun tek tek seçilerek tuşlarına basıldığında müzisyenin neler düşündüğünü merak ediyorum doğrusu.

    “ The Rain Must Fall” belki de o kadar şarkıdan beni tek etkileyen şarkı. Demek “yağmur yağmalı” bazen hayat hiç olmadığı kadar cömert oluyor insana, bazen de senden her şeyini alıyor. Avuçlarına baktığın da bir hiç olduğunu görüyorsun. Onca boğuşma ve mücadele sana ne kadar hiç olduğunu anımsatıyor.

    “Şura da bir şeyler atıştıralım mı hayatım".
    “ Biliyorsun bebeğim, bugün yine paramız yok”.
    “Peki çikolata?”

    Onu asla bir çikolata dan mahrum edemezdim. Hep çikolatanın tat verdiğini düşünüyorum. Bir insan bu kadar sakin olabilir miydi, sevebilir miydi, masum olabilir miydi. O bunu başarıyordu, nasıl beni kendine doğru sürülüyordu. Belki ben onu...

    Belki de iç dünyasını hiç öğrenemeyecektim. Bebekleri kıskandıracak bir kalp ve olmayan kanatlarla insan siması bir melek.
    “Aşkım almayacak mısın?”

    O kadar nazlı belki de cilveliydi ki, daha fazla sabredemedim cebimden en sevdiği çikolatayı çıkarttım “bu çikolata seni hak etmiyor” deyince, üzerime atlayıp beni öpmek miydi maksadı, yoksa çikolatayı almak mı bilemedin. Ama beni doyasıya öpmesini isterdim. Yada o sütlü çikolatanın yerinde olmak. Yoksa şimdi şu elimde ki çikolatayı mı kıskanıyordum.



    “2. Bölüm"

    Ve bir müzikle yerle bir olan düşlerim...

    Bütün şu metalica dinleyenleri öldürmek için kendimi zor tutuyordum. Bu benim tarzım değildi, gerçekten de değildi. Yani hem elektro gitar ki asla sevmem bu nasıl bir kargaşa, boğuyorlardı sanki gırtlağından başlayıp taa ciğerlerime kadar iniyordu ses dalgaları. Bence insan biraz keyif almalıydı dinlediği yaptığı müzikten. Ve çılgınca bağırışlar, vurulan baslar, bateriler...

    Benim gibi herkes klasik müzik dinlemek zorunda da değildi. Öyle ya slow belki biraz pop dinlediğim de olmuştur. Elektro müzik belki daha masumcaydı kulaklara. Bazı çılgınca müzik grupları tabi ki hayır.

    Saat 04:20' lere gelirken ortalık biraz daha durulmuştu ve biraz da karnım gurulduyordu. Yerimden de kalkasım hiç yoktu, fakat yemekte kendiliğinden dolaptan çıkıp ta ısınıp ağzıma girecek hali yoktu. Gün içinde ki tempo fazlasıyla yormuştu beni.

    En güzeli şuan Cuma günü olmasıydı ve şu önümüzde ki iki günü tüm gün yatarak geçirmeyeceğim. Kendimi hiç böyle alıştırmadım. Erken kalkmak güne doymaktı. Gece uyumak, günü yaşamak için vardı her zaman da böyle bakmıştım hayata. Uyku seni çalmamalı, hayattan dünyanın güzelliklerinden asla kopartmamalıydı.

    Uyku yetişkin bir insan için hiç bir şey ifade etmiyordu. Üç saatlik bir uyku fazlasıyla yeterdi belki de tam. Bana göre belki de en doğrusu. Belki de ofiste ki 35 insan dan kaçı benim gibi yaşardı hayatı.

    Yine bir Metal’ca ve Orion la müziğin dibine nasıl vuruyorlardı inanamazsınız. İste bu müziği seviyorum, bu müzik gecenin çoktan bittiğini hatırlatıyordu bana. Son şarkı ve mekanın toplanması demekti. Sahil kenarında ki tek ve full dolu olan bir mekan. Her gece bu kadar insan nereden geliyordu acaba.

    Pizzayı hiç sevmesem de şu saate ilk defa deneyeceğim. Kendimden ödün verdim veya zevklerimden. Kendi yaptığımdan ne kadar zevk alsam da bugün böyle olmalı. Her gün bugünden farklı. Yine o maviş gözlere dalmıştım. Yeşil olan mavi bakan gözlere...


    “ 3. Bölüm 5 Nisan 2008 Cumartesi (2 hafta sonra)

    Her şey bu gece bitmeliydi. Bu sefer kesinlikle bitmeliydi içimde ki acı, bedenimde ki sorgular, kafamı karıştıran hikayeler, ruhumu çalan o benden habersiz kız...

    Barın balkon bölümüne geçtiğimde, pistin ortası boştu ve slow bir müzik boy gösteriyordu. Bir sakin söylüyordu şarkıyı, sakin ve dinlendirici acaba ben mi yanlış hatırlıyorum. Her neyse müzikten bol bir şey yoktu barada, ben vardım ama beden burada çırpınırken ruhum çoktan dışarıya kaçmıştı bundan eminim. Yoksa beni burada tutamazlardı. Kim tutuyordu, ne yapıyordu, ne yapıyordum.

    Esmer bir hatun geldi yanıma o ara, bunları kafamda kurcalarken ikinci veya üçüncüye sormuş olmalı ki biraz da dürtü verince kendime geldim. Yalnız mısınız diye sordu. Avuç içim yukarıya bakacak şekil de buyur ettim masaya. Oturdu bir bira içmek istediğini söyledi. Garsona el uzatarak işaret ettim. Fazla bir zaman sürmeden iki wisky masada belirmişti bile.

    Neler konuştuğumuzun bir önemi yoktu. Düşlediğim kadını yürütürken, bir çikolatayı bile zar zor öderken. Gerçeğe döndüğüm de bu taksinin içerisin de, eve doğru gecenin yarıların da dönüyordum. Erkendi evet belki yazacak çok şeyim vardı fakat bu gece yazmayacak gönül eğlendirecektim...

    Eve vardığımızda soyunup dökülen harikulade bir fiziği olduğunu yeni fark etmiştim. Benden uzun boylu bir hatun beni cezbetmişti. Asla evde içki bulundurmadım pekte ağzıma koymazdım. Duşu girmesi için misafirlerime ayırdığım bornoz ve havluyu verdim odamdan. İçeri girdiğim de o çoktan müziği açmış dans ediyordu anlamsızca. Müzik bir şey ifade etmedi bana, o ne bulmuştu çok merak ediyorum açıkçası..

    Duştan çıktığında tek dikkatimi çeken ayak bileğinde ki gümüş halhal olmuştu, zarifti bedeni gibi. İnce bir bilek ve onu bu kadar özel kılan bir ten, onu tamamlayan parlak gümüş halhal. Hayran kalmadım degil itiraf etmeliyim.

    Biraz sohbet ettikten sonra biraz heyecanlanarak her şey alt-üst olmaya başlamıştı. Ya ben bir yerde hata yapıyordum. Ya bu bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldu...


    “4. Bölüm

    Saat 09:00 veya 10:00 civarı olmalıydı başım ağrıyordu. Yatağın kenarına oturup geceyi hatırlamaya çalışıyordum. Bir ara üzerimde bir şey olmadığını fark ettim. Başım cidden çok ağrı vardı ve ben gözlerimi pekte açmamıştım, açmaya yeltensem de. Sağıma soluma baktığım da, etrafta benden hariç her şey vardı ama benim elbiselerim yoktu. Siyah ince askılı bir tulumu görünce, fark ettim geceyi. Arkamı döndüm ince bor omuz dar bir bel halen uyumaktaydı..

    Siyah saçlarının güzel kokusu üzerime sinmişti. Ve bir çift siyah güzel göz, gözlerimi hayalen dalıyordu, yaşamıştım bu bir doğruydu.

    Yüzümü yıkamaya lavaboya geçtiğim de kendimi şöyle bir süzdüm. Tamamen bir pişmanlık bakışı vardı içimde, kendime bakıyor ama başkasını görüyordum. Yaptım işte kurtuldum diye haykıramıyordum. Ağlayacak gibi oldum ama ağlayamadım. Gere diz çöktüm kıvrandım yerde (soğuk olduğunu bile hissetmiyordum). Bir elin beni kaldırmak için güç harcadığını fark ettim ve artık bu son vuruş olmuştu benim için. Yerde sürünerek beni gören bir kadın ve ben bir defa olsun düşsem de yıkılmayan ben. Utanmıştım yere yığılıp kalmıştı onurum, gururum, günahlarım, edepsizce ona sahip olmam...

    Giyin git diye bağırdım hakaret ettim ve küfrettim. Acaba ben ne yapıyordum. Bana gecesini verene neler ediyordum? Yerden kaldırana ne ne ne ? Uzun süre duşta kaldım belki bir saat belki daha fazla...

    Üzerimi giyindim ve dışarıya doğru çıktım. Kafam tam bir kargaşa hakimdi. Uzun zamandır görmediğim sevdiğimin “kız kulesini” görmek için bankamatiğe geçtim biraz oyalanıp ilk vapurla Yalova dan İstanbul’a oradan Taksi ile Üsküdara...


    “5. Bölüm"


    --- 1977 yılının bahar aylarının ortalarındaydı. Belki şarkılar susmuş o kara kuru garip çığlığın hikayesiydi, doğan ama yaşamak için pek hevesli de görünmeyen incecik zayıf bir ufaklık. Her sey güzeldi tabii ki parlayan gözleri de yemyeşil bir tondaydı. Öyle bir yeşil ki daha topraktan yeni filizlenmiş canlı bir yeşillikti. Solgun teni ile gözlerinin, asla birbirine tezat olma ihtimali bu kadar güçlü görünemezdi.

    Seneler geçer de o öldüm ölecek bedeni bir türlü ölmek bilmedi. İyi de olmuştu esasın da, yoksa şu yalancı dünya böylesi bir güzelle, gerçekçi olamazdı dünya. San ki dünya onun üzerine döndü de o farkında değildi. Selvi boyuyla, güzel konuşmasıyla, kumral saçlarının ahengi ile buluşurdu rüzgar. Rüzgar mı onun saçlarını cekiştiriyordu yoksa o mu rüzgarı kendine çekiyordu bir muamma...


    Güzün ilk ışıklarıydı güneşin doğuşu, sönük bir yıldız gibi düşmüştü dünyanın üzerine bu günlerde. Geceleri ayaza vururdu, sabahı beklemeden, bitkiler üşür olmuştu; eğer sevgilisine sarılmayan ağaç varsa, dirhem dirhem çöküyordu bedeni daha gelmeden karakışa...

    Bir tek o sallardı ancak ellerini kollarını sallayarak, o güzel kız boncukları kıskandıran mavimsi gözleri. Nasıl değişkendi, nasıl değişirdi... Baharın habercisi yeşil gözleri, bulutlar çöktüğün de mavi olan hoş bakışları nasıl da mavi oluyordu, anlamak mümkün değil...

    Bugün tam 45yaşındayım, gözlerim halen o güzeli arar oldu bir daha göremediğim, göremeyeceğim belki de.
    Hep bir hayranlıkla bakardım gözlerine. Baharı bahardı, kışı yaz idi gözlerinde. Hiç üşümezdim yan masa da otururken zor gelen dondurucu soğuğu hissetmezdim, pencerenin köşesinden. Bazen de bez parçası sokuştururdum deliye, bazen bir sayfanın tamamını tıkardım.

    Bir sene okula hiç gelmedi taşındığını düşünmüştüm. Öğretmenler de bir bilgi vermemişti zaten kimse de sormamıştı. Sanki herkes her şeyi biliyordu, sınıfın aptalı benmişim gibi geliyordu. Bir gün iki sınıf üstte olan kuzenini takip etmeye karar verdim. Ama her seferin de bir hüsran ile döndüm evime. O kadar çok görmek istiyordum ki gözlerine bakmayı, sanki havada bir tek ondan hayat dağılıyordu dünyaya, ben de o dünya da zindan bir günahkar, ya da manavda bir türlü seçilmeyi bekleyip te alınmayan patates muamelesi gibi. Ve bir gün bir mucize oldu, ve ben mutluluk ile şaşkınlık arasın da kalakalmıştım. Gözleri kapkara bir zindan, karnın da davula benzer bir dünya.


    Altı ay o sokağa bir daha uğramadım. Bazen ekmek almak için gittiğim fırından, dönerken bir adım geri ata ata geçmek zorunda kaldığım o dar sokaklar. Bazen omuzlarım sıkışacak diye korkardım. Olmayacak şey elbette, fakat ya olursa.

    Daha sonraları bir parktan geçerken gördüm, bir kaç defa cesaret edemesem de, sonun da güç bela sokuldum, ürkek bedeninin dibine. Sohbet sohbete takıldı ve ben sevdiğin adamın, güzel kızı mi diye sordum. Önce irkildi daha sonra kafasını eğdi, bir terslik olduğunu fark ettim ama çok geçti. Ve bir güç alarak başladı hikayenin bir kısmına.

    Okuldan çıktıktan sonra komşumuza gittim ders çalışmaya. İsmini söylemek istemiyorum, hatırlamakta istemiyorum zaten, Allah hepsinin belasını versin diye başladı beddua ya...

    Aklıma gelmemişti başıma olmadık bir işin geleceği ama, kızını da defalarca taciz etmiş mendebur içkici pislik. Daha ne olduğunu anlamadan arkamdan biri tuttu omuzlarımdan oturduğum sandalyeden ne zaman kalktım ayaklarım yerden kesildi bilemedim. Kendimi bir çekyatın dibinde, iç çamaşırım yırtık pırtık buldum.

    Buraya kadar anlatmıştı ama gözlerinden çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Devam etmemesi için sakinleştirmek istemiştim fakat annesi nereden çıka geldi, benden nasıl bir beklentisi vardı bilemedim. Ne o şimdi sıra senin çocuğunu mu taşıttıracaksın kelimesi bana o kadar ağır gelmişti ki, olduğum yerde sendeledim. Bir acı hikayenin ardından atılan ağır lafa daha fazla dayanamamıştı küçük yüreğim.

    Gözlerimi açtığım da hastane de annem, babam başucumda soluk gözlerle beni izliyordular.. sıkıştırmışlar, olaylar, eylemler..

    O seneden sonra bir daha hiç görmedim, annesi ile bakkala girip çıktıklarından hariç. Üzerinden yaklaşık otuz otuzbeş sene geçmesine rağmen, o büyülü güzel gözlerini hiç aklımdan çıkartamadım. Ömrümün çoğunu onu sevip, üşenerek geçirmiştim. Ne yaptığı, nereye gittiği hakkın da hiç bir bilgi öğrenemedim. Bir gece bir kamyona yüklemişler eşyalarını ve arkalarına bakmadan çekip gitmişler. Eğer bir imkanım olsaydı veya bir fırsat verilseydi onunla evlenmeyi yeğlerdim. Şu yaşıma kadar hiç bir kadına da tamah etmedim, onu arzuladığım kadar...

    Soğuk oldu artık kalkmalı, “kız kulesi” ne kadar güzel olsa da ısıtmıyor içimi, o güzel gözler kadar...
    “ne kadar borcum"...
    “...”
    “Hayırlı işler dilerim...”
    ...
  • 1) Yanni-The Rain Must Fall - https://www.youtube.com/watch?v=Iq3zo432sAU
    2) Metallica–Orion - https://www.youtube.com/watch?v=c8qrwON1-zE
    3) Daft Punk–Veridis Quo - https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc
    4) Camel–Stationary Traveller - https://www.youtube.com/...TKW9rIQwHCY&t=1s
    5) Astor Piazzolla–Oblivion - https://www.youtube.com/watch?v=oB-RS000NL


    Kısa oldu ama  :)


    ~~ Kız Kelesi~~


    “1. Bölüm”

    Sessizlik bu gece bizden yanaydı yada öğle görünüyor olmalıydı. Yavaş yavaş adımlar atıyorduk sanki bir daha yürüyemeyecek bir özlem vardı içimizde. Renkler, yıldızlar, parlak ışıklar ardımızdan gelen yada bizi izleyen sağlı sollu kafeteryalardan gelen farklı müzikler.

    En son dikkatimi çeken hemen köşe de ki mistik kokulu müziği ile beni her seferinde hayrete düşüren o masumca piyanonun tek tek seçilerek tuşlarına basıldığında müzisyenin neler düşündüğünü merak ediyorum doğrusu.

    “ The Rain Must Fall” belki de o kadar şarkıdan beni tek etkileyen şarkı. Demek “yağmur yağmalı” bazen hayat hiç olmadığı kadar cömert oluyor insana, bazen de senden her şeyini alıyor. Avuçlarına baktığın da bir hiç olduğunu görüyorsun. Onca boğuşma ve mücadele sana ne kadar hiç olduğunu anımsatıyor.

    “Şura da bir şeyler atıştıralım mı hayatım".
    “ Biliyorsun bebeğim, bugün yine paramız yok”.
    “Peki çikolata?”

    Onu asla bir çikolata dan mahrum edemezdim. Hep çikolatanın tat verdiğini düşünüyorum. Bir insan bu kadar sakin olabilir miydi, sevebilir miydi, masum olabilir miydi. O bunu başarıyordu, nasıl beni kendine doğru sürülüyordu. Belki ben onu...

    Belki de iç dünyasını hiç öğrenemeyecektim. Bebekleri kıskandıracak bir kalp ve olmayan kanatlarla insan siması bir melek.
    “Aşkım almayacak mısın?”

    O kadar nazlı belki de cilveliydi ki, daha fazla sabredemedim cebimden en sevdiği çikolatayı çıkarttım “bu çikolata seni hak etmiyor” deyince, üzerime atlayıp beni öpmek miydi maksadı, yoksa çikolatayı almak mı bilemedin. Ama beni doyasıya öpmesini isterdim. Yada o sütlü çikolatanın yerinde olmak. Yoksa şimdi şu elimde ki çikolatayı mı kıskanıyordum.



    “2. Bölüm"

    Ve bir müzikle yerle bir olan düşlerim...

    Bütün şu metalica dinleyenleri öldürmek için kendimi zor tutuyordum. Bu benim tarzım değildi, gerçekten de değildi. Yani hem elektro gitar ki asla sevmem bu nasıl bir kargaşa, boğuyorlardı sanki gırtlağından başlayıp taa ciğerlerime kadar iniyordu ses dalgaları. Bence insan biraz keyif almalıydı dinlediği yaptığı müzikten. Ve çılgınca bağırışlar, vurulan baslar, bateriler...

    Benim gibi herkes klasik müzik dinlemek zorunda da değildi. Öyle ya slow belki biraz pop dinlediğim de olmuştur. Elektro müzik belki daha masumcaydı kulaklara. Bazı çılgınca müzik grupları tabi ki hayır.

    Saat 04:20' lere gelirken ortalık biraz daha durulmuştu ve biraz da karnım gurulduyordu. Yerimden de kalkasım hiç yoktu, fakat yemekte kendiliğinden dolaptan çıkıp ta ısınıp ağzıma girecek hali yoktu. Gün içinde ki tempo fazlasıyla yormuştu beni.

    En güzeli şuan Cuma günü olmasıydı ve şu önümüzde ki iki günü tüm gün yatarak geçirmeyeceğim. Kendimi hiç böyle alıştırmadım. Erken kalkmak güne doymaktı. Gece uyumak, günü yaşamak için vardı her zaman da böyle bakmıştım hayata. Uyku seni çalmamalı, hayattan dünyanın güzelliklerinden asla kopartmamalıydı.

    Uyku yetişkin bir insan için hiç bir şey ifade etmiyordu. Üç saatlik bir uyku fazlasıyla yeterdi belki de tam. Bana göre belki de en doğrusu. Belki de ofiste ki 35 insan dan kaçı benim gibi yaşardı hayatı.

    Yine bir Metal’ca ve Orion la müziğin dibine nasıl vuruyorlardı inanamazsınız. İste bu müziği seviyorum, bu müzik gecenin çoktan bittiğini hatırlatıyordu bana. Son şarkı ve mekanın toplanması demekti. Sahil kenarında ki tek ve full dolu olan bir mekan. Her gece bu kadar insan nereden geliyordu acaba.

    Pizzayı hiç sevmesem de şu saate ilk defa deneyeceğim. Kendimden ödün verdim veya zevklerimden. Kendi yaptığımdan ne kadar zevk alsam da bugün böyle olmalı. Her gün bugünden farklı. Yine o maviş gözlere dalmıştım. Yeşil olan mavi bakan gözlere...


    “ 3. Bölüm 5 Nisan 2008 Cumartesi (2 hafta sonra)

    Her şey bu gece bitmeliydi. Bu sefer kesinlikle bitmeliydi içimde ki acı, bedenimde ki sorgular, kafamı karıştıran hikayeler, ruhumu çalan o benden habersiz kız...

    Barın balkon bölümüne geçtiğimde, pistin ortası boştu ve slow bir müzik boy gösteriyordu. Bir sakin söylüyordu şarkıyı, sakin ve dinlendirici acaba ben mi yanlış hatırlıyorum. Her neyse müzikten bol bir şey yoktu barada, ben vardım ama beden burada çırpınırken ruhum çoktan dışarıya kaçmıştı bundan eminim. Yoksa beni burada tutamazlardı. Kim tutuyordu, ne yapıyordu, ne yapıyordum.

    Esmer bir hatun geldi yanıma o ara, bunları kafamda kurcalarken ikinci veya üçüncüye sormuş olmalı ki biraz da dürtü verince kendime geldim. Yalnız mısınız diye sordu. Avuç içim yukarıya bakacak şekil de buyur ettim masaya. Oturdu bir bira içmek istediğini söyledi. Garsona el uzatarak işaret ettim. Fazla bir zaman sürmeden iki wisky masada belirmişti bile.

    Neler konuştuğumuzun bir önemi yoktu. Düşlediğim kadını yürütürken, bir çikolatayı bile zar zor öderken. Gerçeğe döndüğüm de bu taksinin içerisin de, eve doğru gecenin yarıların da dönüyordum. Erkendi evet belki yazacak çok şeyim vardı fakat bu gece yazmayacak gönül eğlendirecektim...

    Eve vardığımızda soyunup dökülen harikulade bir fiziği olduğunu yeni fark etmiştim. Benden uzun boylu bir hatun beni cezbetmişti. Asla evde içki bulundurmadım pekte ağzıma koymazdım. Duşu girmesi için misafirlerime ayırdığım bornoz ve havluyu verdim odamdan. İçeri girdiğim de o çoktan müziği açmış dans ediyordu anlamsızca. Müzik bir şey ifade etmedi bana, o ne bulmuştu çok merak ediyorum açıkçası..

    Duştan çıktığında tek dikkatimi çeken ayak bileğinde ki gümüş halhal olmuştu, zarifti bedeni gibi. İnce bir bilek ve onu bu kadar özel kılan bir ten, onu tamamlayan parlak gümüş halhal. Hayran kalmadım degil itiraf etmeliyim.

    Biraz sohbet ettikten sonra biraz heyecanlanarak her şey alt-üst olmaya başlamıştı. Ya ben bir yerde hata yapıyordum. Ya bu bir daha geri dönüşü olmayan bir yoldu...


    “4. Bölüm

    Saat 09:00 veya 10:00 civarı olmalıydı başım ağrıyordu. Yatağın kenarına oturup geceyi hatırlamaya çalışıyordum. Bir ara üzerimde bir şey olmadığını fark ettim. Başım cidden çok ağrı vardı ve ben gözlerimi pekte açmamıştım, açmaya yeltensem de. Sağıma soluma baktığım da, etrafta benden hariç her şey vardı ama benim elbiselerim yoktu. Siyah ince askılı bir tulumu görünce, fark ettim geceyi. Arkamı döndüm ince bor omuz dar bir bel halen uyumaktaydı..

    Siyah saçlarının güzel kokusu üzerime sinmişti. Ve bir çift siyah güzel göz, gözlerimi hayalen dalıyordu, yaşamıştım bu bir doğruydu.

    Yüzümü yıkamaya lavaboya geçtiğim de kendimi şöyle bir süzdüm. Tamamen bir pişmanlık bakışı vardı içimde, kendime bakıyor ama başkasını görüyordum. Yaptım işte kurtuldum diye haykıramıyordum. Ağlayacak gibi oldum ama ağlayamadım. Gere diz çöktüm kıvrandım yerde (soğuk olduğunu bile hissetmiyordum). Bir elin beni kaldırmak için güç harcadığını fark ettim ve artık bu son vuruş olmuştu benim için. Yerde sürünerek beni gören bir kadın ve ben bir defa olsun düşsem de yıkılmayan ben. Utanmıştım yere yığılıp kalmıştı onurum, gururum, günahlarım, edepsizce ona sahip olmam...

    Giyin git diye bağırdım hakaret ettim ve küfrettim. Acaba ben ne yapıyordum. Bana gecesini verene neler ediyordum? Yerden kaldırana ne ne ne ? Uzun süre duşta kaldım belki bir saat belki daha fazla...

    Üzerimi giyindim ve dışarıya doğru çıktım. Kafam tam bir kargaşa hakimdi. Uzun zamandır görmediğim sevdiğimin “kız kulesini” görmek için bankamatiğe geçtim biraz oyalanıp ilk vapurla Yalova dan İstanbul’a oradan Taksi ile Üsküdara...


    “5. Bölüm"


    --- 1977 yılının bahar aylarının ortalarındaydı. Belki şarkılar susmuş o kara kuru garip çığlığın hikayesiydi, doğan ama yaşamak için pek hevesli de görünmeyen incecik zayıf bir ufaklık. Her sey güzeldi tabii ki parlayan gözleri de yemyeşil bir tondaydı. Öyle bir yeşil ki daha topraktan yeni filizlenmiş canlı bir yeşillikti. Solgun teni ile gözlerinin, asla birbirine tezat olma ihtimali bu kadar güçlü görünemezdi.

    Seneler geçer de o öldüm ölecek bedeni bir türlü ölmek bilmedi. İyi de olmuştu esasın da, yoksa şu yalancı dünya böylesi bir güzelle, gerçekçi olamazdı dünya. San ki dünya onun üzerine döndü de o farkında değildi. Selvi boyuyla, güzel konuşmasıyla, kumral saçlarının ahengi ile buluşurdu rüzgar. Rüzgar mı onun saçlarını cekiştiriyordu yoksa o mu rüzgarı kendine çekiyordu bir muamma...


    Güzün ilk ışıklarıydı güneşin doğuşu, sönük bir yıldız gibi düşmüştü dünyanın üzerine bu günlerde. Geceleri ayaza vururdu, sabahı beklemeden, bitkiler üşür olmuştu; eğer sevgilisine sarılmayan ağaç varsa, dirhem dirhem çöküyordu bedeni daha gelmeden karakışa...

    Bir tek o sallardı ancak ellerini kollarını sallayarak, o güzel kız boncukları kıskandıran mavimsi gözleri. Nasıl değişkendi, nasıl değişirdi... Baharın habercisi yeşil gözleri, bulutlar çöktüğün de mavi olan hoş bakışları nasıl da mavi oluyordu, anlamak mümkün değil...

    Bugün tam 45yaşındayım, gözlerim halen o güzeli arar oldu bir daha göremediğim, göremeyeceğim belki de.
    Hep bir hayranlıkla bakardım gözlerine. Baharı bahardı, kışı yaz idi gözlerinde. Hiç üşümezdim yan masa da otururken zor gelen dondurucu soğuğu hissetmezdim, pencerenin köşesinden. Bazen de bez parçası sokuştururdum deliye, bazen bir sayfanın tamamını tıkardım.

    Bir sene okula hiç gelmedi taşındığını düşünmüştüm. Öğretmenler de bir bilgi vermemişti zaten kimse de sormamıştı. Sanki herkes her şeyi biliyordu, sınıfın aptalı benmişim gibi geliyordu. Bir gün iki sınıf üstte olan kuzenini takip etmeye karar verdim. Ama her seferin de bir hüsran ile döndüm evime. O kadar çok görmek istiyordum ki gözlerine bakmayı, sanki havada bir tek ondan hayat dağılıyordu dünyaya, ben de o dünya da zindan bir günahkar, ya da manavda bir türlü seçilmeyi bekleyip te alınmayan patates muamelesi gibi. Ve bir gün bir mucize oldu, ve ben mutluluk ile şaşkınlık arasın da kalakalmıştım. Gözleri kapkara bir zindan, karnın da davula benzer bir dünya.


    Altı ay o sokağa bir daha uğramadım. Bazen ekmek almak için gittiğim fırından, dönerken bir adım geri ata ata geçmek zorunda kaldığım o dar sokaklar. Bazen omuzlarım sıkışacak diye korkardım. Olmayacak şey elbette, fakat ya olursa.

    Daha sonraları bir parktan geçerken gördüm, bir kaç defa cesaret edemesem de, sonun da güç bela sokuldum, ürkek bedeninin dibine. Sohbet sohbete takıldı ve ben sevdiğin adamın, güzel kızı mi diye sordum. Önce irkildi daha sonra kafasını eğdi, bir terslik olduğunu fark ettim ama çok geçti. Ve bir güç alarak başladı hikayenin bir kısmına.

    Okuldan çıktıktan sonra komşumuza gittim ders çalışmaya. İsmini söylemek istemiyorum, hatırlamakta istemiyorum zaten, Allah hepsinin belasını versin diye başladı beddua ya...

    Aklıma gelmemişti başıma olmadık bir işin geleceği ama, kızını da defalarca taciz etmiş mendebur içkici pislik. Daha ne olduğunu anlamadan arkamdan biri tuttu omuzlarımdan oturduğum sandalyeden ne zaman kalktım ayaklarım yerden kesildi bilemedim. Kendimi bir çekyatın dibinde, iç çamaşırım yırtık pırtık buldum.

    Buraya kadar anlatmıştı ama gözlerinden çoktan yaşlar akmaya başlamıştı. Devam etmemesi için sakinleştirmek istemiştim fakat annesi nereden çıka geldi, benden nasıl bir beklentisi vardı bilemedim. Ne o şimdi sıra senin çocuğunu mu taşıttıracaksın kelimesi bana o kadar ağır gelmişti ki, olduğum yerde sendeledim. Bir acı hikayenin ardından atılan ağır lafa daha fazla dayanamamıştı küçük yüreğim.

    Gözlerimi açtığım da hastane de annem, babam başucumda soluk gözlerle beni izliyordular.. sıkıştırmışlar, olaylar, eylemler..

    O seneden sonra bir daha hiç görmedim, annesi ile bakkala girip çıktıklarından hariç. Üzerinden yaklaşık otuz otuzbeş sene geçmesine rağmen, o büyülü güzel gözlerini hiç aklımdan çıkartamadım. Ömrümün çoğunu onu sevip, üşenerek geçirmiştim. Ne yaptığı, nereye gittiği hakkın da hiç bir bilgi öğrenemedim. Bir gece bir kamyona yüklemişler eşyalarını ve arkalarına bakmadan çekip gitmişler. Eğer bir imkanım olsaydı veya bir fırsat verilseydi onunla evlenmeyi yeğlerdim. Şu yaşıma kadar hiç bir kadına da tamah etmedim, onu arzuladığım kadar...

    Soğuk oldu artık kalkmalı, “kız kulesi” ne kadar güzel olsa da ısıtmıyor içimi, o güzel gözler kadar...
    “ne kadar borcum"...
    “...”
    “Hayırlı işler dilerim...”
    ...

    ~ SON ~





    Bütün bir saygınlığımla (Saygımla).
    Zamanınızı aldım. Kusuruma bakmayın.
    Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim...

    K.TATAROĞLU
  • Yazar: https://1000kitap.com/lwoH
    Hikaye Adı : Kaybedilmiş Savaş
    Link: #30249707

    Yalnızlığın eli kapı kolunu tutar olsaydı ona kapıyı kendi elleriyle açar mıydı? Hayır, yalnızlık tüm işlerini başkalarına yaptırmayı beceren, karşı koymayı her an istediğiniz ama buna asla cesaret edemediğiniz, doğuştan dominant ve alçak kimseler gibi kapıyı ona açtırmıştı. Yalnızlığın en büyük dostu da sessizlik. Yine de ondan kurtulması bir nebze daha kolay. Yani en azından şu büyük ve ince ekranlı televizyonlarınız veya hoparlörü olan herhangi bir aletiniz varsa elektriğiniz olduğu sürece sessizliği kafanıza takmanıza gerek yok. İnsanlar yalnızlıklarının yerine de böyle cansız çözümler üretiyor ama bu çözümler içinde bir yerlerin daha karanlık ve daha yalnız hissetmesine sebep oluyor. Siyah bir boyanın içine hangi renkleri karıştırırsanız karıştırın sonunda kararacaklardır. Siyahtan kurtulmanın tek yolu onu ortadan kaldırmak. Ama fizik size der ki var olan bir şeyi yok edemezsin. Asla kazanamayacağınız bir düşmana karşı savaşırken, bana da söyler misiniz yüreğinizi alevlendiren bu umudu hala neden taşıyorsunuz göğüslerinizde?

    Koridorun havasına kazınmış bu düşünceler burada içine çektiği her nefeste beynine bunları düşünmek üzere emir veren bir nefes-hafıza tekniğiyle iletilenmişti. Evine her girişinde bunlara tekrar ve tekrar maruz kalan Enola, ormanından zor kullanılarak Kroy Wen’e getirilmiş bir gorilin medeniyetten haberdar olduğu kadar başına gelenlerden haberdardı. Bu kadar sefil durumda olan bir tek o sanıyorsanız veya sandıysanız aynı sefil durumda olduğunuzu söylemem belki sizler ile Enola arasında bir duygudaşlık kurmanıza sebep olur. Enola, bir yetim olmasına rağmen kendine ait bir özel adı vardı. Bu ismi o seçmemiş ve ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikri yoktu. Ve bazı şeylerin anlam kazanması için durup baktığınız yeri değiştirmek gerektiğini bilmediği için adının ne anlama geldiğini öğrenmesi epey bir zaman alacaktı. Yine de özel bir ismi olması Enola’yı özel kılmıyordu. Otuz üç katlı beton blokların kırk iki metrekarelik kapsüllerinde Dünya Hükumetinin belirlediği on iki farklı alternatif temadan biriyle döşeli evinde kendini özel hissetmiyordu. Her sabah işe giderken ve akşamları eve gelirken bu gri binalardan dışarı attığı ilk adımında üzerine çıktığı yürüyen bant ona kendini birazdan seri numarası vurulacak bir ambalajlı yer fıstığı gibi hissettiriyordu. Ve hemen ardından hareketsiz bir şekilde onu takip eden diğer yürüyen cenazelerle arasındaki tek fark belki onların ekstra tuzlu fıstıklar olmasıydı. Dünya Hükumeti vatandaşlarını kendi belirlediği kişilerle evlendiriyor, çocukları dünyanın ihtiyacı olan belirli iş alanları için eğitiyor, çocuklar belirlenen iş alanlarında çalışacak kadar büyüdüklerinde ailelerinden en az on beş eyalet öteye Enola’nın şu an salonunda oturduğu evlere yerleştiriliyorlardı. Senede sadece yedi gün izin yapabilen vatandaşlar var olan en hızlı ulaşım aracı enordlarla bile yedi günde on dört eyalet yolu gidip gelebilirler. Bu nedenle hiçbir vatandaş kariyerine başladıktan sonra ailesini iletişim araçları dışında görüp konuşamıyordu. Enola’nın en azından böyle bir derdi yoktu çünkü daha önce söylediğim gibi kendisi bir yetimdi.
    Annesi veya babası kariyeri değil hayatı başladığı gün onu yalnız bırakmıştılar. Aslında böyle bir olayın olma olasılığının imkânsıza yakınlığını bilse Enola’nın küçük dili içeri kaçardı. Ama Dünya Hükumeti vatandaşlarını sistemin işleyişine kafa yormayacak şekilde zihinsel ve fiziksel her açıdan manipüle ediyordu. Ve Enola bu küçük cahilliğiyle salonunda oturmuş insanların birbirlerini roastladığı yani onları var eden her türlü özelliklerini edepsizliğin uç noktasında birbirine sataşarak dillendirdikleri akşam kuşağı programlarını izliyordu.

    İnsanlık bundan dört yüzyıl önce 1851 yılında Jean Bernard Léon Foucault’un deneyi ile ilk defa somut olarak Dünya’nın döndüğünü gözlemlemişti. Ufak bir hava dalgası bile Foucault Sarkacının hareketini ve bırakacağı izi değiştirebilir ama bu dünyanın hala döndüğü gerçeğini değiştirmez. Enola’nın varlığı tüm kapıları açık bırakmış, rüzgarı olduğu gibi içeri almıştı ve sarkaç hiç hesaplanmadığı izler bırakmak üzereydi. Evet, dünya hala dönüyordu ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. En azından Enola İçin.

    Dünya Hükümeti kurulduğu ilk zamanlarda evlerin kapılarına ziller yapmıştı ama daha sonra yapılan binalarda buna gerek duymamıştı. Çünkü yürüttükleri ekonomik, kapital ve kariyer odaklı sistemler ve evlere yerleştirdikleri kendi manipülatör ileti vericileri insanları birbirlerinden koparmış bunun yerine yapay, cansız ilişkiler ve yalnızlıklara bağlamıştı. Bunun sebebi de var olan düzeni korumaktı elbette. İnsanlar güdülmesi gereken koyunlar haline getirilmeliydi. Kendi başına sınırları aşan biri tehlikeli gerçekleri öğrenebilir ve Dünya hükümetinin kusursuz işleyen çarkına çomak sokmak isteyebilirdi. Ama insanlar kendi kapsüllerine hapsedilir, ruhlarına melankoli işlenir, kronik hal alan depresyonlara sokulur ve yüreklerinden umutları sökülüp alınırsa başkaldırmaları imkânsız bir hale geliyordu. Dünya Hükümetinin ilk psikoloji bakanı olan S’dlanodCm ruhlarını ateşleyen her şey insanlardan sökülüp alındığında toplu intihar eylemlerinin önüne geçmek ve insanları umutsuz bir şekilde de olsa canlı tutmak için bir serum geliştirmişti. Serum kusursuz çalışıyor ve vatandaşların devlet tarafından desteklenen yiyeceklerine karıştırılıyordu. Zaten başka bir şekilde yemek yemeniz mümkün değildi. Her şeyiniz Dünya Hükümetince karşılanıyordu. Serumun tek kusuru aşırı tüketimde obeziteye sebep olmasıydı. Ama Dünya Hükümeti ilk yüzyılını devirdiğinde teknoloji o kadar gelişmişti ki bir insanın ölmek için Dünya Hükümetinden izin alması gerekirdi. Zaten Dünya Hükümetinin amacı da buydu insanları yaşatmak. Eski Dünyanın klasik eser yazarlarından biri bugün hayatta olsa yaşamakla özgür olmanın aynı şey olmadığını yazardı. Ama hiçbiri yaşamıyordu ve ruhlarını yaşatabilecek hiçbir vücudun da o ufka sahip olunmasına izin verilmiyordu. Dünya hükümeti vatandaşları yaşatıyordu çünkü yapılması gereken işler vardı. Daha doğrusu on iki bakan ve bir yöneticiden oluşan on üç kişilik Dünya Hükümeti heyetine ve kutsal ırk olan, Dünya hükümetinin kurulmasını sağlayan, insanlara bu şartları dünyanın birkaç milyonluk tarihinde yavaş yavaş kabul ettiren İben halkına hizmet ve enerji gerekliydi. İben halkı milyonlarca yıllık bu süreçte insanların yaşam enerjilerini zorla elde etmeye çalışmış ama bu şekilde elde ettikleri enerjinin hiçbir işlerine yaramadığını çünkü verimsiz olduğunu fark etmiş ve vatandaşları bugün içinde oldukları koşullara kendi gönül rızalarıyla kabul ettirmeyi başarmışlardı. Daha sonra avuçları içine aldıkları tüm dünya halkını bir afyon bulutuna hapsedip tüm yaşam enerjilerini sömürmeye ve artık kendi kutsal topraklarında milyonlarca yıllık emeklerinin meyvelerini yemeye koyulmuşlardı.

    Bu Dünya’nın kısa tarihini okumanız ne kadar zamanınızı aldı bilmiyorum ama bu dünyada sadece birkaç saniye geçti. Ve Enola hala zili olan bu eski binalarda yaşıyor olmasının doğumundan önce hazırlanmış bir planın gizli bir parçası olduğunu bilmeden çalan zilin sesiyle bir anda irkildi. Yirmi iki yıllık ömründe ilk defa böyle bir ses duyuyordu. Sadece o değil, dünya hükümetinde de yüz elli küsur yıldan beridir bu sesi duyan olmamıştı. Öyle ki Enola sesin geldiği yeri takip edip kapıya vardığında kapıyı açması gerektiğini değil, kapının neden böyle bir ses çıkardığını düşünüyordu. Zil bir kez daha çaldı. Ve Enola ne yapması gerektiğini bilmeden ve hayatı boyunca hiçbir tehditle yüz yüze kalmamış bir sapiens olarak korunma içgüdüsünü tamamen kaybetmiş bir şekilde kapıyı açtı.

    Enola kapıyı açınca iki saniyeliğine bir siluet ile karşılaştı. Sonrasını ise hatırlaması biraz güç. Çünkü kapısına dayanan babası tarafından bayıltılıp Dünya Hükümetinin hava sirkülâsyonlarında hareket eden atomları bile izleyebildiği güvenlik sistemine yakalanmadan kaçırılacaktı. Enola hafif hafif kendine gelip ayılmaya başladığında burnuna deniz kokusu geliyordu ama Enola denizi hiç görmediği için beyni kayıtlı kokulardan bu kokuyu çıkarıp tanıyamadı. Kendine gelmeye başladıkça ayaklanmaya çalışan Enola kendini bir kafesin içinde buldu. Geminin üzerinde öylece kafeste duran Enola’nın kendine geldiğini fark eden babası yavaş ama canlı adımlarla ona yöneldi. Ona babası olduğunu, annesi ona hamileyken bir isyanın öncüsü olduğunu ama başarısız olduğunu, o doğduğu gün annesinin öldüğünü, çocuğunu da Dünya Hükümetinin Yöneticisine kaptırdığını, aslında babası olarak kendisinin de bir Dünya Hükümeti bakanı olduğunu söylemek istedi ama bunca yıl süregelmiş sessizliği bozmak için en uygun kelimeyi bir türlü seçemiyordu. Bu yeni dünyanın insanları olmasalar zaten asla uygun bir kelime olmadığını bilirlerdi. Akıl duygusallık içinde boğuşurken ağız dile gelen her kelime ile çırpınırdı. Ama isyan lideri babası sustu. Öylece çocuğuna bakmakla yetindi. Enola bir şeyler sormak istiyordu ama ilk defa günlük rutininin çok dışında aklının henüz kavrayamadığı bir gerçekliğin içindeydi. Gözlerine far tutulmuş tavşan gibi öylece dona kalmıştı. images.jpgOnlar baba ve çocuk yakınken uzak bir şekilde böyle özlem giderirken gemi Atlantis okyanusu açıklarında yol alıyordu. Gökyüzü ise birazdan olacakların habercisiymiş gibi boğucu ve iç sıkıcı bir hal alıyordu. Doğanın bu önsezili halleri tesadüfün de bu kadarı dedirtebilir ama bu bir tesadüf değildi zaten. Dünya Hükümetinin Yöneticisi bizzat kendi buraya doğru geliyordu ve bu doğa olayı tamamen onun kontrolünde gelişiyordu. Enola’nın babası bakanlık yaptığı yöneticiyi yakından tanıyor olabilirdi ama yapabileceklerinin sınırından asla haberdar değildi.

    Pro me the us!
    Ağzından çıkan her hece ile geminin güvertesine ağır bir aura çöktüren Yönetici sanki hiçlikten bir anda var olmuştu. En yakın kara enordlarla bile günlerce uzaktaydı ama Yönetici işte orada duruyordu. Evet, Hükümetin vatandaşlarla paylaşmadığı kendine has teknolojisi vardı elbet. Ama Enola’nın babası Prometheus eski bir bakandı ve bu teknolojiden haberdardı. Çünkü bizzat kendisi Teknoloji Bakanıydı. Onun yokluğunda Hükümet ne kadar ileri gitmiş olabilirdi ki? Gökten ağırlığı yokmuş gibi süzülerek güverteye doğru inen Yönetici görünürde hiçbir alete de bağlı gözükmüyordu. Sanki bizzat kendisi kontrolü zihninde olan bir helyum balonu gibiydi. Güverteye adımını attığı an gemi sanki denizin dibini boylamak istiyor gibi ağırlaşmıştı. Ve Prometheus onun burada olmaması gerektiğini kendine anlamsızca tekrarlayıp duruyor, soğukkanlı olan son kısımlarıysa şoku atlatmaya çalışıyordu.
    Ooo sevgili Prometheus onca yıllık birlikteliğimize rağmen beni bu kadar küçümsemiş olman gerçekten bende büyük hayal kırıklığı yarattı. Şimdi de o küçük aklında burada olmamam gerektiği en az birkaç günümü daha seni aramakla heba etmem gerektiği geçiyor demek. Bu birkaç gün içinde de sen, kendini ve çocuğunu bana yem yapmışken yıllardır gizlendiğiniz fare deliklerinden çıkan isyancı grupları da hükümeti devirecek ve katledecekti.

    İki parmağını avuç içlerinde şaklatarak alkış tutan yönetici çıplak ayaklarıyla Prometheus’a doğru yürüyor ve konuşmasına devam ediyordu. Baba ve çocuk lafına odaklanamayacak kadar neyin içinde olduğunu kestiremeyen Enola ise öylece durmuş ve kafesinin içinde bu iki yabancıyı seyrediyordu.

    Siyah taşın üstündeki siyah karıncanın hareketini bile izlememize olanak sağlayan bu güvenlik sisteminde herhangi bir vatandaşımızı kaçırmayı başarabilecek tek kişi kim olabilir dersin sence Prometheus? Tabii ki de onu geliştiren senden başka kim olabilir. Gerçekten bizden saklanabildiğini mi sandın bu arada? Bu ufak yolcu gemisini sistemden izole etmek için kaç yılını harcadın? Ama seni yine de buldum hem de elimle koymuş gibi. Neden biliyor musun Prometheus? Şu an burada neler döndüğünü anlayamayacak kadar salaklaştırılmış çocuğun sayesinde. Böyle bir şeyi kurtarmaya değer miydi? Bu maymunlar için kalkıştığın onca şey gerçekten mide bulandırıcı Prometheus. Ve onları asıl layık oldukları gibi kafese tıkmış olmanı da kutluyorum. Çok anlamlı bir tablo oluşturmuşsun.

    Yönetici yüzünde eski dünyanın yedi milyar insanını aynı anda tiksindirecek sırıtmasıyla sözlerine aralıksız devam ederken Prometheus’un neden onun sözlerine karşı çıkmadığını bağırıp çağırmadığını merak edebilirsiniz. Yönetici, sözlerinin kesilmesinden hoşlanmadığı için beş yıl önce bir empat silahı geliştirmiş ve iradesini hâkim kılacağı kendi ve İben ırkı dışındaki tüm insanlığın zihinlerine onun zihniyle uyumlu manyetik alıcılar yerleştirmişti. Yönetici ile yirmi üç metrekarelik bir alan içinde kalan herkes onun istediği gibi davranmaktan asla kaçınamazdı.Bu mutlak gücün karşısında Prometheus gerçekten isyan etmeyi amaçlamış, başkaldırmış ve Yöneticinin tek parça elbisesine bulaşmış kan lekelerinden anlaşılacağı üzere başarısız olmuş bir devrim mi tertiplemişti. Bunu hangi insani yönle yapmıştı? Gerçekten kazanabileceğini umut etmiş miydi? Bariz şekilde öngörülebilen bir sonuca rağmen insanı hayatının son anına kadar çabalamaya iten şey umut muydu? Olası sonucu görmezden gelmeyi sağlayacak insani kör edecek, işkenceyi, acıyı uzatacak şey umut muydu? Prometheus tüm ömrünü bugünkü devrime adamış ama çizmenin altında kalmış bir karınca gibi çiğnenmişti. Yönetici Prometheus’un dibine kadar gelmiş ve sözlerine devam ediyordu, o insanı çıldırtacak kadar sakin ve ruhsuz sesiyle.

    Onu kurtarmaya geleceğini biliyordum. Hadi ama o eski binalardaki zillerin durmasına göz göre göre izin verdiğimizi sanmıyorsun değil mi? Zihinleri yıkamak için büyük bir çaba sarf ederken onları berraklaştıran melodileri düzenden silmemiz gerektiğini öğrendiğimiz halde zilleri öylece orada bırakacak kadar alık olduğumuzu düşünmemişsindir değil mi Prometheus? Melodiler, mırıldanmalar, ritim hiçbirine bu yeni dünyada yer yok. Müzik, gerçekten bilimin ötesinde bir yerde ve insanları olmalarını istediğimiz bulanıklıktan kurtarıyor. O zile bastığın anda ufacık bir an için evlerine döşediğimiz nefes-hafıza ileticilerinin kontrolünden çıktı ve onu kaçırabildin. Ama bunların hepsi zaten sana izin verdiğimiz bir hareket alanıydı. Hem ona baksana ne kadar aptal. Babası olduğunu bile bilmiyor. Onu o kadar salaklaştırdığımız için gerçekleri ona itiraf etsen bile sana inanmayıp denize atlayacağını düşündüğün için onu kafese tıktın değil mi? Sonra da onu şu fare deliğiniz olan kayıp kıta Atlantis’in derinliklerindeki yere götürecektin. O yerin ismi neydi? Zeyan, zian, zeon? Her neyse orada onu şu zihni temizleyen aletlerinle eski saf insan benliğine kavuşturup babası olduğunu açıklayacaktın değil mi? Yirmi iki yıl sonra gelen bu gerçeklik sence de biraz sanal değil mi Prometheus? O senin çocuğun değil. Kimsenin çocuğu değil. İçime çektiğim şu havadan bir farkı yok. Beni ve İben halkını yaşatmak için var olan nesnelerden sadece biri o. Neyse Prometheus yıllardır bu kadar konuşmamıştım. Bu dili de pek sevmediğimi biliyorsun. İlkel insanların yaratısı bir leş yığını. Anlamları kelimeleştirip kalıplara sokarak boyutlarını barbarca küçültüyorlar. Oysa sessizliğin lisanını kullanmayı akıl edebilseydiler belki de asla bu hale düşmezlerdi. Bu arada çapulcu arkadaşlarına gelince hepsini katlettim. Sonuçta ya onlar beni ya ben onları katledecektim değil mi Prometheus? Kişisel bir problem olarak algılamanı istemem. Hiçbirini öldürmekten zevk almadım. Dünya Hükümetinin sloganını bilirsin. ‘’İnsanlık yaşamalı!’’ Nasıl ve niçin olduğunun bir önemi yok. Ve seni buraya kadar izlerken kaybettiğim zamana değdi sanırım. Şu iğrenç fare yuvanızın tam üstünde duruyoruz değil mi? Varlıklarını hissedebiliyorum. Hepsiyle ilgileneceğiz eski dostum. Acısız ve hızlı olacağına söz veririm. Henüz gazabım merhametimin önüne geçmedi.

    Yönetici sözlerini Promethus’un etrafında ufak adımlarla dönerek söylerken bir elini de işaret parmağı ona temas edecek şekilde tutuyordu. Son sözlerini söylediğinde Prometheus’un tüm yaşam enerjisi vücudundan Yöneticinin vücuduna geçmişti. İşaret parmağındaki kılcal damarlar enerji yüzünden başta kararmış sonra eski halini almıştı. Tüm enerji akışı tamamlandığında Prometheus’un olduğu yerde sadece birkaç eski giysi kalmış onlar da rüzgârla etrafa savrulmaya başlamıştı. On iki bakan içinden ilk defa birisi yok olmuştu. Artık Prometheus diye biri yoktu.

    Prometheus ile işi biten yönetici bu sefer yüzünü kafeste duran Enola’ya çevirdi. Ona ne olduğunu merak ediyorsun değil mi? Büyü gibi duruyor olmalı ama sadece ileri teknoloji. Bu arada ismini hiç merak ettin mi vatandaşım? Biliyorsun ki senin dışında hiçbir vatandaş harflerden oluşan bir isme sahip değil? Aa bilmiyor musun? Doğru ya sadece bilmeni istediğimiz şeyleri bilebilirsin. Çünkü zihnin duvarları ellerimizde. Aşamayacağın duvarların içine hapsedip seni sonrada böyle hakir görmek hiç ahlaka sığan bir şey değil haklısın. Ama ben de ahlaklı biri değilim zaten. Sana bu ismi ben koydum. Eski dünya kendini yok etmenin eşiğine geldiğinde nükleer silahlarla tüm dünyayı yok etmeye çalışan o eski maymun atalarını zapt edip onlarla bir anlaşmaya vardığımızdan beri bu dünyada her şeyin ismini ben koyuyorum zaten. Mesela eskiden bu okyanusun adı Atlastı. Senle neden bunları konuşuyorum ki nasıl olsa hiçbir şeyi anlamıyorsun. Dur da anlamanı sağlayalım.

    Yönetici elini kafesin içine uzatıp Enola’nın kafasından tutup öylece bir iki dakika durdu. Prometheus’un eğer yapabilseydi onu zihin açıcıya sokup aklının kontrolünü tekrar kazanmasını sağlayacağı şeyleri yönetici sadece sağ eliyle Enola’nın kafasını tutarak yapıyordu. Enola yöneticiden aktarılan tüm bilgileri delirmeden zihnine alabiliyorsa bu Dünya Hükümetinin akıllara sığmaz teknolojisi sayesindeydi. Yönetici Enola’nın kafasından elini çektiğinde Elona başını havaya kaldırdı ve gözleri artık boş boş bakmak yerine her şeyin bilgisine vakıf olmuş biri gibi bakıyordu. Babasını, isyanın neden, nasıl başladığını, yöneticinin eline nasıl düştüğünü, dünyanın neden bu hale geldiğini, insanların İbenlerle o anlaşmayı neden ve nasıl kabul ettiğini kısacası her şeyi biliyordu.

    Şimdi daha iyi anlaşabiliriz sanırım Enolacım yoksa Alone mu demeliydim. Ooo benim yalnız çocuğum. İsmini koyarken fazla yaratıcı olmadığım için özür dilerim. Seni sadece bir proje ve yem olarak gördüğüm için üstünde pek durmamış olabilirim. Eski tanrıların bile birçok kusurlu yaratıları var sonuçta. Bir gün babanın senin için geleceğini ve beni bu yanlış programlanmış nesnelere götüreceğini biliyordum. Hatta baban tüm bu isyanı kendi iradesiyle düzenledi sanıyor olsa da az önce zihnine aktardığım gibi annenle tanışmasını, bu sayede senin doğmanı, babanın senin böyle bir dünyada yaşayamacağını düşünmesine sebep olacak kitaplar okumasını, bu kitaplarla özgür bir dünya yaratma aşkını aklına koyan bendim. Çünkü Dünya hükümeti ne kadar güçlü ne kadar büyük olursa olsun hala öğrenen ve az da olsa hata yapan bir topluluk. Yıllar önce bir hata sonucu bazı insanlar eski yazarların ruhlarını bedenlerinde tekrar uyandırdılar ve başkaldırıya kalktılar. Elbette onları bastırdık ama yok etmeyi başaramadan elimizden kaçtılar. Asla kazanmayacakları bir savaşın içinde böyle biçare savaşmalarına anlam veremedim. Bunu hangi insani yönle yaptıklarını anlamak için eski yazarların tüm kitaplarını okumam gerekti. Buna umut diyorlar. Umut, tüm ömrünü alacakaranlığın ortasında geçirsen bile yarın güneşi göreceğine inanmak. Atalarının o anlaşmayı imzalayıp boyun eğdikleri güne tanık olsaydılar böyle şeyler hissetmekten uta…

    Az önce hiç kimsenin beklemediği bir şey oldu ve Yöneticinin sözü öylece havada asılı kaldı. Çünkü zihni Yönetici sayesinde berraklaşan Enola Yöneticinin empat silahına karşı koymayı başarıp bu sıkıcı monolağa biraz renk katmak istemiş olacak ki Yöneticinin sözlerini haykırarak kesti.

    İnsanları atalarının günahlarıyla, boyun eğmeleriyle yargılayamazsın. Hata yapan sadece siz Dünya hükümeti değilsiniz. Her gelecek nesil kendi kaderinin iplerini ellerinde tutma ve hata yapma hakkına sahiptir. Geçmişte yapılmış hiçbir seçim onların adına işleyemezken siz kendi kurduğunuz düzende insanları mahkûm ediyor ve gelişimlerini engelleyip kendi rahatınız için sömürüyorsunuz. Karanlığınız ne kadar büyük olsa da umut hayallerden ışıyan ışıkla bile zihinlerimizde filizlenecek. Ve sonunda kaybedecek olsak bile kazanmaya olan inancımızla öl m ü ş ola ca ğız.

    Enola’nın söyleyeceklerini daha fazla duymak istemeyen Yönetici sağ elini onun göğüs kafesinden içeri daldırarak kalbini yerinden söküp alarak sırtından çıkmasına neden oldu. Tüm hayatını aptal bir robot gibi geçiren Enola asla hayal edemeyeceği bir asil ölümle bu yeni dünyaya veda etmişti.

    Aptal çocuk. Oysa seni öldürmek istemiyordum. Hatta seni Proje Alone’a götürürken sana okumak için yanımda bir kitap bile getirmiştim. Sen İşleyen düzenin son kusurunu kapatacak olan projemdin. Nesnelerin ebeveynleri olmadan yaşayabileceklerini kanıtlarsan artık aile tipi üretimden birey tipi yalnız üretime geçilecek ve fabrikadaki yumurtalıklarda her özelliği önceden belirlenmiş nesneler halinde üretilecekti. Gerçi ölmüş olsan da proje başarılı olmuş sayılır. Ben zihnini açmadan önce kafesin içinde bir maymundan farksızdın tıpkı eski ataların gibi. Ellerimle sana bahşettiğim irfanla seni babanın eski koltuğuna bile oturtabilirdim. Ama sen bana boyun eğmek, şükretmek yerine babanın izinden gitmeyi seçtin. Biliyor musun her şeye rağmen yine de sana bir şiir okuyacağım. Eski dünyanın yazarlarından senin adına yaraşır bir şiir. Edgar Allan Poe adında biri. Gözlerindeki iblis olarak cesedine armağan ediyorum bu şiiri.

    YALNIZ

    Olmadım çocukluğumdan beri
    Başkalarının olduğu gibi
    Görmedim dünyayı, nesneleri
    Başkalarının gördüğü gibi
    Kandırmadı hüznümü, tutkuları
    Aynı ortak pınarların suları
    Aynı zevki duymadı yüreğim
    Aynı şevkle uyanmadı yüreğim
    Sevdiğim her şeyi yalnız sevdim
    Çocukluğumda, çocukluk çağında
    Fırtınalı bir ömrün derinliğinden
    Çıktı hâlâ tutsağı olduğum gizem
    Çıktı sellerden ya da pınarlardan
    Dağlardaki kızıl kayalıklardan
    Gölgesi dolanan güz güneşinden
    Onun sonsuzdaki altın renginden
    Çıktı gökyüzünün yıldırımlarından
    Yanımdan uçarak geçtiği zaman.
    Ve kasırgadan, gök gürültüsünden
    Ve buluttan ve bulutun sisinden
    (Havanın kalanı mavileştiği an)
    Gözlerimde iblis şeklini alan.

    Umutmuş! Zamanı geçmiş bir devrim asla amacına ulaşamaz. İnsanlar o anlaşmayı kabul edip özgürlüklerini basit nesneler için pazarladıkları günden beri bir nesne olmaktan daha fazlası değiller. Ve bu halinizi size bir başkası dayatmış gibi hala ağlak bir edebiyat peşinde olmanız ne büyük acizlik. Hükümet Cellatları size koordinatları gönderiyorum. Geride bir şey bırakmayın. O karanlık fare deliklerinde güneşli günlerin özlemini çeken herkese bu savaşı çoktan kaybettiklerini tekrar hatırlatın.
  • -İnsanlık Aranıyor Ölü ya da Diri-

    Kelimelerin yaşadığı, hissettiği ve hissettirdiği bir dergi diyelim. Kalbimiz yine izdihamlandı:) Her bir sayfasını merakla karıştırıyorum, ilk önce okumadan göz atıyorum. Özellikle yazılarını merak ettiklerim var, ufaktan heyecanlanıyorum. :) Karşıma Izdiham Maarif Takvimi çıkıyor. 30 Temmuz 2016 için *Bende bir hâl olduğunu en son yakınımdakiler anladı.* diyor M.Kaynar

    Mustafa Kutlu'nun masasına misafir oluyoruz. Bir çay içmeden bırakmam diye ısrar edince kıramıyoruz. Sohbetine de pek hevesliyiz zaten. :) Hayvan Sevgisi diyor. Çocukların makine içinde büyümesinden dert yanıyor. *Balkon çocukları horozu da tanımıyor. Tavuk diye marketlerde soyulmuş, ayıklanmış sarı-pembe gövdeleri biliyor. Kümesteki arkadaşın yumurtalar üzerinde bir uzun zaman kuluçkaya yatmasını, sonra bir gün, cıvıltılar saçarak arkasına bir sürü civciv katarak çayırda kurum satarak yürümesini görmediler ki. Bir anaç tavuğun civcivler üzerine yönelecek herhangi bir tehlike anında nasıl çırpındığını izlemediler ki. Civcivler makinalardan çıkıyor artık. Bir otomobilin yedek parçaları gibi tornadan veya presten pıtır pıtır dökülüyorlar. Bir yabani ot ile, bir çocukla, bir köpekle, tatlı tatlı eşinecek bir çöplükle, bir küçük solucan, bir mısır tanesi, avlanacak bir böcekle karşılaşmadan büyüyorlar.* Bir balkon çocuğu olarak katılıyorum Kutlu'ya. Yine de yaşam şartları böyle gerektirmiş deyip başka birinin sohbetine dahil oluyoruz. Iki ay sonra görüşmek üzere sevgili Kutlu diyoruz. :)

    Gökhan Özcan'ın kapısını tıklatmadan misafir olmayı tercih ediyoruz. Zira onun kendi içindeki dünyası başka birini daha kabul etmez. Sessiz sessiz söylediklerini dinliyor, yazdıklarını okuyoruz. Bir Sözcük Anlamını Arıyor! diyor. Bunun yanında söylediği iki cümle çalıyor kalbimizi;
    *Benim için hayat, kurmayı hep unuttuğum bir saat!* Acaba bu yüzden mi sözcüklerin anlamlarını kaçırıyoruz. Her yerdeki ana tema mantığı, geç kalınmış, arkada bırakılmış kişiler ve hayatlar. Hayat koşup gitsin, biz geride kalanlar ordusunu oluşturuyoruz.
    *Kulağım çınladığında söyle düşünürüm bazen: Belki de eski bir hayat tam şu anda beni anıyor.*
    Hazır hayatta bizi gerilerde bırakmışken, aklımızın geçmişe dönüşünü merakla izlemek gerekir. Geçmişten kopup geleceğe dönemeyişimiz bu yüzden midir peki, arafta kalışlar... Bizi düşündüren Gökhan Özcan'dan sonra sessizce gitmeye hazırlanıyoruz. Ardımızdan sesleniyor; *Bütün gücümüzle avuçlarımızı kapalı tutmaya çalışıyoruz.* Ne kadar sessiz sakin olursanız olun gönülden gönüle coşkun nehirler akar, gidişler dönüşler gürültülü olur. Sesimiz duyulmuş meğer deyip uzaklaşıyoruz. Sahi, Özcan ne demek istedi bize? Heybemize katıp ilerleyelim.

    Ülke gündemindeki seçim muhabbetlerine, İzdiham da fikirlerini beyan etmiş. Bizim Cumhurbaşkanı Adayımız deyip noktalı virgül koymuş. Tebessümle okuduk. Bir kaç yerine değinelim, fikir birliği güçlensin.
    *Şiir okusun ama yazmasın.
    *Ülkeyi ideoloji ile değil merhametle yönetsin.
    *En az bir kere aşık olmuş ve en az bir kere terk edilmiş olsun.
    *Gülünce güzel gülsün.
    *Şaka yapmasın.
    *Cumhurbaşkanı olduktan sonra çocukluk arkadaşına "siz" diye hitap etmesin.
    *Biz bu seçimde ve her seçimde Hz.Ömer'i destekliyoruz. Makam kötü bir şey çünkü.
    Not: Anlaşırsak biz yokuz.
    Gündemden yakışır şekilde uzak kalmayan İzdiham'a katılıyor ve ziyaretlerin kısası makbuldür deyip devam ediyoruz. (En çok bu kısmi beğendik desek yeridir.)

    Bir Oğuz Atay röportajı ile karşılaşıyoruz, uğramadan geçmiyoruz. Yalnızlık, sevmek, korku hakkındaki düşünceleri sorulmuş kendisine. *Hassas insanlar sadece kalplerinden yara almaktan korkarlar. Bundan korkanlar en çok kalplerinden yara alırlar. Bunu bilenler ise en çok kalpleri yaralarlar. Işte kalbi olana zordur yaşamak.* demiş. Okumanın verdiği keyif bir yana da, röportajın yapıldığı zamana denk düşseydik, belki bir kaç soru da biz sorardık.

    Yolumuz Emine Şimşek'in beklenen, gidilen, gidilmek istenilen yolları, kalışları iyi yansıttığı dünyalara düşüyor. O dünyanın sokakları, bilinen ama hep kaybolunan yollarına çıkıyor. Belki de bu yüzden iyi hissettirdiğini ve yansıttığını düşünüyoruzdur. *Anlatacak çok şeyi olduğunda susarak başlar konuşmaya insan.* diyor, bizi görür görmez. Evet, anlatılacak çok şeyimiz vardı ama bunu nasıl anladığını da anlamadık. Bu dergide herkes gönül gözü ile görmeyi öğrenmiş anlaşılan. Bizde okuyarak öğreneceğiz diye umut ediyoruz. Sohbet, bekleyişler üzerine... Bunu bir yaşam parçası haline getirmekten. Unutmanın aslında hafızaya kazıyıştan başka bir şey olmadığından... İçimizi bir hüzün kaplıyor, bu hüzünlenişte yaşamımızın bir parçası. Bildiğimizden ötürü yine de mutluyuz.

    Birçok kişinin daha yanına uğradık lakin bu kadarını bahsetmeye yetti kelimelerimiz. Izdiham'a edecek kocaman bir teşekkürümüz var. Belki bizi hayattan uzaklaştırdığı için. Uzaklaştırırken bile hayatı öğretmeyi sevdiği için. Güldürürken üzdüğü, üzerken bizi kendimize getirdiği için. Biz Izdiham'ı seviyoruz. Izdiham da bizi seviyor olacak ki; çok şeye katlanıyor.
    *Izdiham çıksın diye derginin iç mizanpajını siyah/beyaz yaptırdım. Yoksa yine sıkıntı olacaktı. Dolar ve Euro artışı yüzünden. Bu sayıyı da böyle hallettim. Dayanmak, bir şair mesleğidir.*

    Teşekkürler İzdiham. Dayanmak kelimesini yüzlerce okurun gönlüne sığdırarak, şiirlerle ve yazılarla yine içimizi kıyım kıyım ettiğin için! Ve bana kazandırdığın güzel dostluklar için... ;)
  • yemekten sonra teşekkür etmeyi; sağ ol, iyi günler, ya sen nasılsın demeyi öğrenmek; hiçbirimiz yakın zamanda hiçbir yere gitmezken ve herkes de bunun farkındayken niçin bu kadar önemli oluyor da, kimse burada dünya’nın güneş’in etrafında sorunsuzca dönüp dönmediğini gözetlemeyi ve hiçbir şeyin parçası olmayı denemiyor?
    Janne Teller
    Sayfa 25 - on8/günışığı