• ‘Can Yayınları etiketiyle çıkan ‘Manves City’ ve ‘Sürüklenme’ adlı iki romanıyla birden okurla hasret gideren Latife Tekin, eteğindeki tüm taşları döktü. Çevreden işçi haklarına, kadına şiddetten Gezi Direnişi’ne birçok konuda görüşlerini paylaşan ünlü yazar, ‘Bu bölünmüşlük uzun süremez’ diyor.
    Arnavutköy sırtlarında, üç katlı, yaklaşık 130 yıllık bir ev... Kapısında Gümüşlük Akademisi’nin levhası var. Yılın önemli bir kısmını Bodrum, Gümüşlük’te geçiren Latife Tekin’in İstanbul’da olduğu zamanlarda oturduğu bu tarihi bina mahallenin geleneksel havasını koruyan ama sayıları da gitgide azalan mekânlardan biri. Kapıyı açan Latife Hanım hemen terlik çıkarıyor bize, “Yukarı çıkalım, çayı koydum, hazır olur şimdi” diyor. Üst katta (ve merdiven duvarlarında) hep ‘Mehmet’ imzalı tablolar çarpıyor gözümüze. Kimdir acaba diye düşünüp tahminler yürütüyoruz ama hiç birimiz (fotoğrafçı arkadaşım Kaan ve Can Yayınları’ndan Fazilet hanım) bilemiyoruz, meğer Latife Hanım’ın oğluna aitmiş. Çaylarımızı da koyduktan sonra, kısa sürede koyulaşacak sohbetimize başlıyoruz. Latie Hanım’ın Can Yayınları etiketiyle çıkan iki yeni romanı elimde, sorularım önümdeki defterimde...
    9 yıl aradan sonra bir değil iki romanla birden geldiniz. Hep sorulur ya böylesi uzun aralarda, bir küskünlük mü vardı diye... Sahi neden bu uzun ara?

    Ben aslında ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana biraz yön değiştirerek, kendime yol açarak yazıyorum, bu da biraz zorluyor beni kimi zaman. Bir de yabanıl bir yolculuk yapmak istiyorum ben. Daha önce gitmediğim, yapmadığım bir yolculuk yaparak yazılmış bir kitapla o yoldan dönmek, okura onu ulaştırmak, böyle heveslerim var yani. O yüzden bazen o yolculuğa gitme hevesim olmayabiliyor, çok zorlu olabiliyor, kendimi hazır hissetmeyebiliyorum. Bir de her zaman yaşamak yazmaktan daha çok bana heyecan veriyor. Ben böyle kendinden memnun, yazmaktan memnun bir yazar olmadım hiç. Aslında hep söylerim keşke imkân olsaydı da hiç yazmayıp, hayata kapılarak yaşasaydım, çünkü, hep söylüyorum bunu, gençliğim arka odalarda roman yazarak geçti. O yüzden ben son ana kadar elimi uzatmamaya çalışıyorum, artık içimde yazma heyecanı, hevesi biriktiği zaman, yani içimden bir şey taştığı zaman yazıyorum.

    -Ama bir de iki roman meselesi var. Bunlar birbirinin devamı romanlar değil aslında, ya da birbirini bütünleyen... Daha çok birbirine dokunan, bazen kısa da olsa kesişen romanlar. Baştan beri bu düşünceyle mi yazdınız romanları, yoksa sonradan mı gelişti bu kesişme fikri?

    Çok yan yana yazdım aslında, aynı süre içinde. İlk başta ‘Sürüklenme’yi düşünüyordum daha çok ama bir süre sonra kendimi kaptıramamaya başladı, hep yoksullar zihnimde, kalbimde bir ağırlık olarak var ve onlar için de bir şey yapmak istiyorum. Bir de çok da uzaklaşmıştım onlardan, gündelik yaşamlarından... Bir yandan da zihnim ‘Sürüklenme’yi bırak yoksulların peşinden git diyordu bana, fakat onu da yapamıyordum... Benim aslında yazım epey önce çatallandı yani. Bir yandan ‘Sevgili Arsız Ölüm’den bu yana ‘Berci Kristin Çöp Masalları’, ‘Buzdan Kılıçlar’ yoksullarla ilgili yazarken bir yandan da o duyarlıkla yüzümü doğaya döndüm ‘Ormanda Ölüm Yokmuş’ ve ‘Aşk İşaretleri’nden başlayarak... Yani iki yazı damarı oluşmuştu bende. Ama artık o çatallana yol bir karşılık buldu nihayet. Bundan sonra böyle diyorum, bir yoksulların hikâyesi bir de öbür yazı damarımdan belki.

    -Hep ikili mi yazacaksınız artık?

    Belki de üçlü (gülüyor). Bilemiyorum, belki de... Ama yapabildiğimi görmek harika bir şey.

    Yoksulların dili

    -Fabrikaların çok olduğu, işçi mahallelerinin bulunduğu bir yerde geçen “Manves City”yi yazmadan önce işçi mahallelerini ziyaret ettiğinizi okumuştum bir söyleşinizde. Nasıl bir süreçti o?

    Eskiden işçilerle çok zaman geçiriyordum, fabrika bölgelerinde, hayatımız oralarda geçiyordu. Gümüşlük’e gittim sonra ve uzaklaştım. Yine tabii işçi arkadaşlarım var, onlarla haberleşiyorum hatta bazen söyleşilerime kalkıp gelirler, yani bağım kopmadı ama yeni yaşanan bu altüst olma sürecinde sanayi bölgelerinde yeni ne oluyor görmek istedim. Yine işçi arkadaşlarım aracılığıyla gittim elbette. Daha çok gündelik hayatı izlemekti amacım, kimi yerlerde bazen kimliğimi gizleyerek, görünmeden dolaştım. Bir de dil değişiyor. Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil.

    -Bugünün işçi sınıfına dair gözlemleriniz ne oldu?

    Geçmişte konuştuğumuz bir çok şeyi yine konuşabiliyoruz, mesela sendikalaşma konusunda, işçi hakları konusunda, ama o kadar zor ki artık. Uzun zamandır sendikalaşma mücadelesi çok zorlu. İşçi borçlandırılmış zaten, hemen hemen borçsuz hiçbir işçiye rastlamadım. Kadrolu işçi var, geçici kadrolu, farklı taşeronlarla yapılmış anlaşmalarla gelen işçiler… İşçiler farklı gruplara bölünmüş. Örgütlenmelerini engelleyecek her tür önlem alınmış durumda. İşçi hakları çok fazla budandığı için çalışma saatleri fazla, çalışma koşulları ağır… Organize sanayi bölgelerinde meslek liseleri var artık mesela ve o liseleri de fabrikalar açıyor. O da ilginç bir şey; kendine uygun, uysal, başı önünde, makbul işçi yetiştiriyorlar. Dışarıdan gelip işçi olmak da zor. İşin bir de başka boyutu var; bizim geleneklerimizle daha çok alakalı bir boyutu. Çalışmak ibadetin yarısıdır gibi telkinlerle işçiye empoze edilen bazı şeyler var. İşte patronun sana iş veriyor, ona minnet duymalısın, yani sana ekmek veriyor, aş veriyor… Daha çok böyle bir boyun eğdirme, sana ekmek veren insana senin kafa kaldırmaman gerekir adabı üstünden sürüp giden bir durum var. Pazarlık şansı tamamen elinden alınmış işçinin. Patron sever de döver de, işten atar da…

    -Maniveyatları çok güçlü değil mi bir yandan da?

    Tabii, bir çoğu namazında niyazında, dindar Müslüman, Soma’da gördük mesela. Bir yandan da çekingen, sedyeyi kirletirim diye ayağını uzatmaktan çekinen insanlar. Bu telkinler aslında işçiyi ehlileştirmek, işçinin örgütlenmesini, direnişe geçmemesini engellemek için. Kadın işçiler üstünde ayrıca başka baskılar var, kadınların kocalarından izinsiz direnişe çıkmaları bile dedikodu meselesi mesela. Geleneksel kültür oralarda çok fazla işleniyor zaten. Yani işte, patron niye zengin, Allahın sevgili kulu olduğu için… Çalış senin de olsun falan. Hep söylerim, bizim ülkemizde güç ve iktidar karşısında eğilmek çocukluktan itibaren hep telkin edilir. İşçilerin sendikalaşmaması için çok fazla sayıda şey var, sıralamışlar böyle, 180 tane mi, 190 tane mi, engelleme taktiği. Çıt çıkmıyor gördüğünüz gibi. Bir de çıksa da, diyelim Tariş’te 100 işçi çıkıyor, ama 100 işçi 100 gün dirense ne olacak? Zaten haklar yok, arkasında bir güç yok, orada çadırlarda, o çadırlar soluyor sararıyor… Tabii ki direniyor insanlar, çıkıyorlar sokağa, canları yanıyor, paralarını alamıyorlar ama direnişlerin bir sonuç getirebilmesi için gerçekten büyük iş kollarının, diyelim otomotiv sanayiindeyse Renault’daki büyük fabrika işçisinin çıkması lazım. O zaman sarsar, yoksa yedek parça sanayiindeki bir atölyeden 30 işçi çıksa 30’unu birden atıveriyor adam dışarı.

    - ‘Sürüklenme’yi okurken şunu da düşündüm. Sürüklenme çok önemli de bir kavram aslında. Çok fazla açılımları çağrışımları olan bir kavram. Hatta belki şunu da sormak lazım belki, Türkiye nereye sürükleniyor?

    Yaa, evet… Sürüklenme tabii çok çeşitli biçimlerde yazılabilir, ama ben romanda sürüklenme felsefesi yapmak istemedim. Daha çok imgeyle sürüklenmek üzerine birşey kurmak ve anlatmak istedim ve bunu da sürükleyici bir biçimde yazmak istedim. Bemce şunu da sormak lazım, dünya nereye sürükleniyor? Türkiye eskisi gibi değil, hani kapalı bir ülkeydi bir zamanlar, artık dünyadan ayrı düşünemiyoruz. Dünya da birbirine çok bağlı, sermaye tabii iç içe geçti. Fonlar yönetiyor artık bir sürü şeyi. Manves’in ilk dosya adı ‘Patronunu Arayan İşçi’ idi, yani patronlar yok artık ortada, arasan… Fonlar var, yabancı ortaklar var, bir çok işçinin belki de patronu yabancı bir fon, yabancı bir şirket. Şimdi böyle baktığımızda dünyanın nereye sürüklendiğini aslında sezerek hissederek söyleyebiliriz. Giderek sanki daha korkutucu senaryolar yazılıyor. Bugün bir arkadaşım yollamış mesela, İngiltere’de bir firma işçilere çip takmaya başlamış. Her şeyini kontrol edebiliyor yani… Bu çok ürkütücü bir şey, geleceğe dair. Ama en tuhaf olanı robotlar, artık haberleri robotlar sunabiliyor mesela. Üretimde de robotlar çok hakim olacak, büyük yığınlar işsiz kalacak, sonra devlet biçim değiştirecek ve büyük organizasyonlarla insanlara para verecek. Yani olan olmayana verecek. Ara çok açıldı çünkü, büyük kalabalıklar, açlık, sefalet, yoksulluk… Aslında bunun işaretleri de başladı, yoksul ülkelerden zengin ülkelere doğru gitmek istiyor insanlar. Biz de o geçiş ülkelerinden biriyiz. Bizden de şimdi insanlar gitmek istiyor. Bilemiyorum, insan belki de o çiplerle falan cyborglar gibi başka bir canlıya dönüşecek. İnanmıyorum buna ama…
    -“Sürüklenme”deki arabacı çok enteresan laflar ediyor. Şöyle demiş mesela: “Toprakla arayı soğutanların sonu hazin oluyor”. Bu tam da bizim yaşadığımız şey değil mi?

    Bu çok temel bir tartışma zaten biliyorsun. Yani biz aslında doğanın bir parçasıyız ama kendimizi doğadan o kadar ayrı düşünmemiz ve doğadan o kadar kopmuş olmamız bir mutsuzluk kaynağı. Ama bugün tabii olup biten şey yani toprakla arayı soğutmak değil artık, toprağın, yer kabuğunun canına okuyoruz. Eskiden bir dikkat vardı, bir ağacı incitmemek, bir hayvanı incitmemek... Ama şimdi o kadar vahşi ki gerçekten... O zeytinlikler, ırmaklar... Bütün sularımız kirlendi, denizler, denizlerdeki balıklarımız... Karşı da çıkamıyorsun... Bilmem kaç yıldır yaşadığı köyde insanlar huzursuz ediliyor. Yukarıdaki suyunu kesiyor mesela, köylü direnmek istese şirketler üstüne geliyor. Devletin de o köylüden yana tavır alması gerekiyor ama hayır, öyle olmuyor. Yani gerçekten bu talan ve bu altüst oluş çok acı verici hepimiz için.

    -Bir yerde de Christa diyor ki; "Çocukluk duygularınızın canlanmadığı yerlerde yaşama sevinciniz söner, bırakın gidin oraları". Hakikaten ne kadar azaldı değil mi o çocukluk duygularımızı canlandıran yerler.


    Ben 9 yaşımda İstanbul'a geldim, o zaman Beşiktaş'a getirdi babam bizi. O kadar rüya gibiydi ki. Bizim bütün çocukluğumuz sokakta oyanarak geçti. Benim oğlum Arnavutköy'de büyüdü, bir çıkmaz sokaktaydık daha önce. Orada çocuklar güven içinde oynayabilirlerdi ama kızım doğduğunda onun oynayabileceği bir yer yoktu artık. Bugün İstanbul, sen de biliyorsundur, senin çocukluğunun İstanbul'u değil. Hiçbirimizin değil yani, artık İstanbul gerçekten bir mega kent, bir metropol, ucu bucağı belirsiz bir ülke gibi.

    -Buradan çok uzakta bir Arnavutköy daha var mesela.

    Tabii, hatta bana gönderilen kargolar oraya gidiyor bazen. Oralardan tekrar konuşup buraya getirtiyorum. Şimdi havaalanına da yakın olduğu için orası daha çok biliniyor herhalde.
    ‘Sıla’yı takdir ettim’

    -Kadına şiddet gitgide artan bir ivmeyle gündemdeki yakıcı durumunu koruyor. En son Sıla’nın başına gelen şey çok yankı buldu mesela, ünlü olduğu için. Ne düşünüyorsunuz böyle haberler gördüğünüzde?


    Sıla’nın bunu dile getirebilmesini tabii ki çok takdir ettim. Bir dayanışma duygusuyla okudum bütün haberleri. Her kesimden kadına şiddet uygulanıyor, her yerde var şiddet. Evin içinde de kız çocuklarına şiddet uyguluyorlar, abileri dövüyor, babaları dövüyor.... Babaları annelerini dövüyor. Bir vakit okullarda da vardı, çok yaygındı dayak, hocalar çocukları dövüyordu, dövüyor hâlâ da. Yani gücü yeten herkes herkesi dövüyor aslında. Sokakta da şiddet var... Bir de genel olarak, yani hükümetin politkası olarak kadınların değerrsizleştirilmesi, kadınların hayatının erkeğe bağlanması, terbiyesinin, arının, namusunun erkeğe bağlanması... Bence bir politika olarak bunun iktidarda olması ve bunun söyleniyor olması çok tehlikeli diye düşünüyorum.

    -16 yıldır bir çeşit tek parti iktidarı yaşıyoruz ve aslında tek partiden tek adama dönüştü artık. Bugün geldiğimiz noktada toplumda ciddi bir kutuplaşmanın olduğunu görüyoruz. Ne hissediyorsunuz bu kutuplaşma haline dair? Hatta sanatçılar arasında da var bu kutuplaşma...

    Sabah gazetesinde söyleşiler yapıyorlar ya sanatçılar, aynı gemideyiz falan diye, bir ucundan başka bir duyarlık oluşturmaya çalışıyorlar herhalde, anlayamıyorum ben de. Ama tabii ki kimi bölüyorlar, bir, kadınların enerjisini bölüyorlar, zaten kadınların enerjisini bölmeselerdi iktidar olamazlardı. İki ayrı dil oluştu, birleşsin ama benim kalbimi sızlatan hiçbir konuda tepki vermeyen insanlarla biz nasıl bir araya geleceğiz? Burada karşılıklı düşmanlaştırma üzerinden bir şey yürüdü, ama niye o kadar düşmanlaştı peki insanlar? Diyelim ki Gezi Direnişi sırasında bir sürü çocuk ölüyor orada, hükümet, polis insanları gazlıyor, saldırıyor, öldürüyor, öbür tarafta insanlar hiçbir şey olmamış gibi hiç tepki vermiyor... Çünkü taraf olmuş, taraf turmak üstüne her şey... Cinayette ve tacizde bile taraf tutuyor. İşte görüyorsunuz Meclis’te bütün araştırma önergeleri reddediliyor. Gülerek reddediyorlar hatta. O insanlarla nasıl ortak bir duyarlığa geleceğiz de bir dil oluşturacağız.

    -Nasıl aynı gemiye bineceğiz, değil mi?

    Bence onlar bizim gemiye binecekler, ben öyle düşünüyorum. Çünkü kriz gittikçe açığa çıkacak, onları da vuracak, şimdiden isyan ediyor insanlar. Yani tabii ki devletin bütün aygıtları ve tüm güç ellerinde ve öyle kontrol ediyorlar her şeyi ama ben bunun çok uzun süre yapılabileceğine inanmıyorum. Gelecekten çok umutlu muyum bilemiyorum ama bunu çok uzun yıllar süremeyeceğini düşünüyorum.


    -Gümüşlük Akademisi için ‘hayalimi gerçekleştirdim’ diyebiliyor musunuz?
    Tabii çok daha verimli kullanılmasını, daha iyi olmasını isterim… Çok zorlu bir mücadeleydi, uzun süre varlık mücadelesi biz orada, çünkü o açık bahçelerin ilkiyiz. Çok eski bir vakıf bizimki. Tanıdığınız, bildiğinizi bir sürü kurum bizden sonra açıldı. Ne bileyim, Matematik Köyü’nden çok önceydi mesela. Bir de biz fonlardan falan destek almadan kendimiz bir şeyler üreterek var olmayı seçtik, bütçemizi çok küçük tutarak. Enerjimizin büyük bir bölümü tamiratlara, tadilatlara gitti, orayı temiz tutmak, orada doğru dürüst yemek çıkarabilmek… Her şey imece usulü oldu, orayı çok seven, orada yaşayan insanlar var… Orayı çok iyi koruduğumuzu düşünüyorum, kapısı bile yoktur mesela. Bütün Akdeniz bitkilerini taşıyarak orayı bir bahçe olarak koruduk. Bir sükunet alanı, ben Gümüşlük’e bile gitmiyorum, orası çok gürültülü. Biz bahçenin doğasına ilişmedik ve öyle kalmasını çok isterim tabii. İçerik olarak da çok daha iyi olabilir aslında. Biz sonradan İstanbul şubemizi de açtık. Ama çok şey yapmaktan ziyade gerçekten anlamlı olan, insanın kendini iyi hissedeceği bir ruhu olsun istedik bahçenin. Bunu yapmaya çalışıyoruz.

    -Yol ve yolculuk teması sizin romanlarınızda çok baskın. Bu romanlarda da, özellikle de ‘Sürüklenme’de. Neye bağlıyorsunuz bunu?

    Bütün dünya yolda diye düşünüyorum ben. ‘Sürüklenme’yi yazarken de, sürüklenen bir kitap yolda olmalı diye düşündüm. Tabii ki burada zihinsel bir sürüklenme de var, gidip gelen bir kahraman var, yerle gök arasında da hareket ediyor, zihni de tabii uçuyor… Artık dünya böyle diye düşünüyorum, hepimiz böyleyiz, yani çok hızlı hareket ediyoruz, bunun için çok fazla zorlayıcı şey var, her yerde ucuz uçak biletleri satılıyor, her köy, her kasaba, her ülke kendine çağırıyor… Göç olgusu bir yandan da, inan hareket eden bir canlı gerçekten de, insan yolda… Ömür de öyle bir şey, aslında biz de doğumla ölüm arasında bir çeşit yoldayız. Hareket ediyoruz, değişiyoruz, o da bir yolculuk gibi. Zihinsel göç de yaşıyoruz, bir fikirden bir fikire, bir düşünceden bir düşünceye, bir duygudan bir duyguya… Ama tabii gezi kitapları yazanlarla farklı bir şeyden söz ediyorum. Yani o yoldalık hali, bir ruh hali.

    -Bugün sosyal medyada sizinle ilgili şöyle yazmış biri: ‘’Manves City’’ vicdanımızın sesi gibi, ‘’Sürüklenme’’nin de acayip bir kafası var. Bence Latife Tekin kızılderili.

    (gülüyor) Evet öyle düşüneneler daha önce yazdıklarımda da olmuştu. Sonuçta kızılderililerle aşağı yukarı aynı duyguyu taşıyan bir damarı insanların, hepimizin var. Onlar hani ırmakları kardeşleri sayıyorlar, kendilerini doğanın bir parçası sayıyorlar. Biz de öyleyiz. Ben de bütün o duyarlıkların var olduğu bir dünyada doğup büyüdüm. Biz büyürken dünya aşağı yukarı böyledi, bizim ninelerimiz falan da kızılderililer gibiydi.

    - "Sürüklenme"nin bir yerinde ‘mutlu örgüt yoktur’ diye bir söz geçiyor. Bu tabii Aragon’un ‘mutlu aşk yoktur’una bir gönderme. İlk kez gördüm bu kullanımını ve çok hoşuma gitti. Bir hikayesi var mı?

    Yok, ben uydurdum. Aşkla bir ilgisi var örgütlülüğün çünkü. Aşk örgütlenmektir diyor ya Ece Ayhan, mutlu aşk yoktur, o zaman mutlu örgüt de yoktur. ‘Mutlu örgüt yoktur’ güzel bir başlık olabilir belki bak.

    Latife Tekin TÜYAP'ta

    Latife Tekin 17 Kasım Cumartesi günü 37. Uluslararası Kİtap Fuarı kapsamında TÜYAP'ta okurların karşısına çıkacak. Tekin'in "Talan Çağının Dili ve Edebiyatı" başlıklı konuşması saat 14.30'da Büyükada Salonu'nda başlayacak.

    Cumhuriyet
  • Ruha ve bedene işkence eden, hepimizin içerisinde mutlu veya mutsuz köle olduğumuz tüketim toplumu medeniyetini dinmez bir öfke ve mizahla örgütlü olarak yok etme gayretinin anlatıldığı bir kitap karşınızda. Dövüş Klubü. Muzzam mobilyalarınıza elveda deyin, banka hesaplarınıza, renkli duvar desenlerinize, her sabah işe gitmeniz için öten alarmlarınıza, patronlarınıza, kariyer saygınlık gibi içi pörsümüş kavramlara, kuaförlerinize, kozmetik ürünlerinize, modern dairelerinize, uğruna yaşadığınız ve kendinizi sınıflandırdığınız alışveriş dünyanıza, mülkiyetlerinize hoşçakal deyin. Çünkü anlatıcımızın söylediği gibi, sizi gururlandıran ne varsa, çöpe gidecek. Çünkü Tyler Dövüş Klubünü kurdu.Yoksa, tüm bu benliğin halini almış tüketim kültürü uyuşturucusu, ömrünün anlamı mı hala? O halde, işten döndüğün zaman, evinin kapısını aç, ışıltılı avizelerinin estetiğiyle huzur bul, ışığa dokun... Yıldızlara bak, hop, gittin bile. Ampul bombası. Çünkü senin yaşamın, bir kopyanın kopyasının kopyası...

    Bir otomobil firmasında ürün iptali koordinatörü olan ve gökdelende dairesi bulunacak kadar iyi para kazanan anlatıcımız, yaşadığı hayat ve toplumdan nefret ettiği için insani yakınlığı, bir kilisenin bodrum katında kanser hastalarından oluşan dayanışma gruplarında arar. Aynı gruplarda Marla adlı tekdüze hayattan bunalmış bir kadın da vardır. Tüm hikaye, anlatıcımızın bir uçak seyahatinde, bir sinema makinisti ve garson olan Tyler Durden ile tanışmasıyla başlar. Anlatımız seyahatten döndükten sonra evinin dinamitlenmiş olduğunu görüp Tyler'a telefon açar ve bir barda birkaç biradan sonra birbirlerine vururlar. Böylece haftanın belirli bir günü yapılmak üzere Dövüş Klubü kurulur. Dövüş klubü, muritlerin birbirlerine zarar vererek bunalımlarından kurtulma felsefesi ile oluşturulmuştur. Şehre uzak tenha bir yerde kiraladıkları üç katlı ev, medeniyeti yıkmak için eylemler planladıkları karargahları olur. Gelirlerini de, sabun yaparak sağlarlar. Anlatıcımız ve Tyler, bazen hizmet sektörünün gerillaları olup önemli kişilere servis edecekleri yemeklerin üzerlerine işerler. Bazen patron öldürür, bazen patron sömürür, intikamlarını alırlar. Dövüş klubü ülkenin hemen hemen her tarafında yayılmaktadır ve medeniyeti zor günler bekler. Yazarımızın deyimiyle, "karanlık çağ, kültürel bir buzul çağ, medeniyetin tasfiyesi" sizi bekliyor okunmak için.


    Alıntılarım:

    Bir kolu çek. Bir düğmeye bas. Neyi neden yaptığını bilmiyor, sonra da ölüp gidiyorsun."

    ""Kafalarına doğrultulmuş o görünmez silahla herkes birbirine gülümsedi."

    "Uykusuzluk böyledir işte. Her şey çok uzaklardadır, bir kopyanın kopyasının kopyası gibi. Dünyayla arana öyle bir meseafe sokar ki, ne sen bir şeye dokunabilirsin ne de bir şey sana."

    "İşte bu özgürlüktü. bütün umutlarınızı kaybetmek özgürlüktü."

    "Tanrım, bugün bin bir düşünce içinde kendini oradan oraya sürüklerken, yarın soğuk gübreye, solucanlar için açık büfeye dönüşebileceğinin kanıtı işte. Ölümün inanılmaz mucizesi bu."

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak. Perdeler. Halılar.Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduğunuz şeyler artık sizin sahibiniz olur."

    "Lütfen Tyler, kurtar beni.
    Telefon bir kez daha çalıyor.
    İsveç malı mobilyalardan kurtar beni.
    İncelikli sanat eserlerinden kurtar."

    "Eğer ne istediğini bilmezsen diyor kapıcı, bir bakarsın istemediğin bir sürü şeyin olmuş."

    "Hiçbir şey durağan değil. Mona Lisa bile bozuluyor."

    "Belki de kendini geliştirmek aranan cevap değildir."

    "Bazen evdeki yataınızda, makinist odasında uyuyakaldığınızı ve bobin değiştirmeyi unuttuğunuzu sanarak karanlıkta dehşet içinde uyanırsınız. Seyirciler size küfredecektir. Seyircilerin sinema rüyası yıkılmıştır..."

    "Yolculuğun hoş tarafı; gittiğin her yerde hayat miniktir. Otele gidersin, minik sabun, minik şampuan, tek kişilik tereyağı, minik gargara ve tek kullanımlık diş fırçası. .... Tek kullanımlık minyatür arkadaş."

    "Ancak her şeyini kaybettikten sonra, canının istediğini yapmakta özgür olursun."

    "Tyler diyor ki, ben henüz dibe vurmaya yaklaşmamışım bile. Ve eğer sonuna kadar düşmezsem, kurtarılmam olanaksızmış. İsa çarmıha gerilerek yapmış bunu. Sadece para, mülkiyet ve bilgiden vazgeçmen yeterli değil, diyor. Bu bir hafta sonu tatili değil. Kendini geliştirmeye sırt çevirmeli ve felakete doğru koşmalısın. Bu işi böyle yarım yamalak yapamazsın artık."

    "Bu devler, hiçbir nedeni yokken yemekleri mutfağa geri gönderirler. Tek dertleri, ödedikleri para karşılığında etrafınızda koşturup durduğunuzu görmektir. ... Size pislik muamelesi yaparlar."

    " -O zaman müdüre şikayet et, der Tyler.
    -Kovdur beni. Bu sikindirik iş için ayılıp bayılmıyorum.
    -Kovulmak, der Tyler, herhangi birimizin başına gelebilecek en iyi şey olurdu. Böylece havanda su dövmekten kurtulur ve hayatlarımızla bir şey yapardık. "

    "Bir gün öleceksin, diyor Tyler, ve bunu kavrayamadığın sürece benim gözümde beş para etmezsin."

    "vücudumdaki her kas sızım sızım sızlayarak içeri giriyorum; ama kalbim hala güm güm atıyor ve düşünceler beynimde fırtına gibi savruluyor. Uykusuzluk böyledir işte. Kafandaki düşünceler bütün gece yayın yapar."

    "Marla iki bacağını da naylon çorabının bir bacağına sokmuş olarak sıçraya sıçraya mutfağa geldi ve dedi ki: "Bak, ben denizkızı oldum."

    "Bilmeniz gereken şu ki, Marla hala hayatta. Marla'nın hayat felsefesi, bana söylediğine göre, ölmeye her an hazır oluşu. Marla'nın hayatındaki trajedi ise ölmüyor oluşu."

    "Felaket benim dönüşüm çizgimin doğal bir parçasıdır" diye fısıldadı Tyler. "Trajediye ve yok oluşa doğru bir dönüşüm.""

    "Fiziksel güçle ve mülkiyetle olan bağlarımı niçin koparıyorum?" diye fısıldadı Tyler. "Çünkü ancak kendimi mahvederek ruhumun gerçek gücünü keşfedebilirim." "

    "Dedektife diyorum ki, hayır, ben gazı açık bırakıp şehirden ayrılmadım. Ben hayatımdan memnundum. O evdeki her mobilya parçasını seviyordum. Onlar benim hayatımdı. Lambalar, sandalyeler, halılar, hepsi bendim. Mutfak dolaplarındaki tabaklar bendim. Saksılardaki bitkiler bendim. Televizyon bendim. O patlamayla havaya uçan bendim. Bunu anlamıyor musunuz?"

    "Sahip olduklarımı yok eden kurtarıcı" dedi Tyler, "benim ruhumu kurtarma savaşındadır. Bütün aidiyetleri yolumdan kaldıran öğretmen beni özgür bırakacaktır."

    "Tyler, kendisinin bir hiç olduğunu söyledi. Ölmesi ya da kalması kimsenin umrunda değildi ve tamamen karşılıklı bir duyguydu bu."

    "Senin kaybedecek çok şeyin var. Benim hiçbir şeyim yok. Senin her şeyin var. Hadi durma, yapıştır mideme. Suratıma bir tane daha geçir. İstersen dişlerimi dök..."

    *"Ben pisliğim demişti Tyler. "Senin ve bütün dünyanın gözünde pisliğin, iğrencin, ruh hastasının tekiyim" demişti Tyler sendika başkanına. " Nerede yaşadığım, ne hissettiğim ,ne yiyip ne içtiğim, çocuklarımın karnını nasıl doyurduğum ya da hastalandığımda doktor parasını nereden bulduğum senin umrunda bile değil. Ve evet, aptal, bıkkın, güçsüzüm; ama gene de senin çözmen gereken bir sorunum."

    "Yüzümün büyük bölümü hiçbir zaman iyileşme fırsatı bulmadığından, görünüş açısından kaybedecek bir şeyim yoktu. Patronum, işyerinde, yanağımdaki hiç kapanmayan delik için ne yaptığımı sormuştu. Ona dedim ki, kahve içtiğim zaman iki parmağımla deliği kapatıyorum, kahve dışarı akmasın diye." ( :) )

    "Tyler'in söylediği gibi hissediyordum kendimi;tarihin süprüntü ve kölelerinden biri olarak.Hayatta hiçbir zaman sahip olamayacağım bütün güzellikleri yıkıp yok etmek istiyordum.Amazon yağmur ormanlarını yakmak istiyordum.Uzaya klorofluorokarbon gazları pompalayıp ozon tabakasında koca koca delikler açmak istiyordum. Dev tankerlerin boşaltma vanalarını açmak,açık denizlerdeki petrol kuyularının kapaklarını kaldırmak istiyordum.Yemeye paramın yetmediği bütün balıkları öldürmek , asla göremeyeceğim Fransız kumsallarını kirletmek istiyordum.Bütün dünyanın dibe vurmasını istiyordum."

    "Binlerce yıldır insanoğlu bu gezegendeki her şeyin içine etmiş, her şeyi boka çevirmişti ve şimdi tarih benden herkesin pisliğini temizlememi bekliyordu. Boş konserve kutularını suyla çalkalamalı ve yassıltmalıydım. Kullandığım her benzin damlasının hesabını vermeliydim."

    "Louvre Müzesi'ni yakmak istiyordum. Elgin Mermerlerini balyozla parçalamak, Mona Lisa'yla kıçımı silmek istiyordum. Bu dünya benim dünyam artık. Bu dünya benim dünyam, benim dünyam. O eski insanlar öldüler."

    "Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında, rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avlıyorsun. Seattle'daki gözlem kulesinin kırk beş derecelik açıyla yan yatmış iskeletinin yanı başında istiridye topluyorsun. Gökdelenlerin cephelerini dev totem maskeleriyle ve Polinezya yerlilerinin korkunç suratlı tanrılarıyla süslüyoruz. Hayatta kalmayı başarabilmiş insanlar akşamları boşalmış hayvanat bahçelerine sığınıyor, dışarıda gezinip parmaklıkların arkasından onları seyreden ayılardan, büyük kedilerden ve kurtlardan korunmak için kendilerini kafeslere kilitliyorlar.
    Geri dönüştürme, sürat limitleri, hepsi palavra dedi Tyler. Ölüm döşeğinde sigarayı bırakmaya benziyor bunlar."

    "Bir düşün. dedi Tyler. Mağaza vitrinlerinin yanından geçerek geyiklerin izini sürüyorsun. Askılar dolusu şık elbise ve smokin oldukları yerde küflenip kokuşuyor. Ömrünün geri kalanı boyunca deri giysiler giyiyor ve Sears kulesi'ni sarmalayan sarmaşıklara tutunarak yukarı tırmanıyorsun. Fasulye filizine tırmanan masal çocuğu gibi o azgın nemli bitki örtüsü içinden kendine yol açarak tepeye çıkıyorsun. Ve hava o kadar temiz ki, aşağı baktığında, ağustos sıcağında yüzlerce kilometre uzanıp giden terk edilmiş sekiz şeritlik dev bir otoyolun boş emniyet şeridine geyik eti seren ve mısır öğüten minicik insanlar görüyorsun. "

    "Bakacağınız yeri bilirseniz, her taraf gömülmüş cesetlerle dolu."

    *"Güzel ve emsalsiz bir kar tanesi değilsin. Herkes gibi sen de o çürüyen organik maddeden yapılmasın. Hepimiz aynı pürenin parçalarıyız."

    "Kültürümüz hepimizi aynı yaptı. Artık kimse gerçek anlamda beyaz ya da siyah, zengin ya da yoksul değil. Hepimiz aynı şeyi istiyoruz. Teker teker, hiçbirimiz hiçbir şey değiliz."

    "''Unutmaman gereken şey şu ki diyor'' tamirci çocuk ''Tanrı seni sevmiyor olabilir. Bu da bir olasılıktır. Belki de Tanrı bizden nefret ediyordur. Hayatta olabilecek en kötü şey değil bu.''
    Tyler'ın bakış açısına göre, kötü şeyler yaparak Tanrı'nın ilgisini çekmek, hiç ilgi görmemekten daha iyiydi. Belki de Tanrı'nın nefreti Tanrı'nın kayıtsızlığından daha iyidir.
    Ya Tanrı'nın can düşmanı ya da hiçbirşey olacaksan hangisini seçerdin ?
    Tyler Durden'a göre biz Tanrının ortanca çocuklarıyız. Tarihte özel bir yeri olmayan özel ilgi görmeyen kimseleriz.
    Tanrı'nın ilgisini çekemediğimiz sürece ne lanetlenme umudumuz olabilir, ne de kurtuluşumuz.
    Hangisi daha kötü cehennem mi hiçlik mi?
    Louvre'u yakacaksın, diyor tamirci çocuk ve mono lisa'yla kıçını sileceksin. Böylece en azından tanrı isimlerimizi bilecektir.
    Ne kadar derine yuvarlanırsan o kadar yükseğe uçarsın. Ne kadar uzağa kaçarsan Tanrı seni o kadar yanında ister.
    Ancak yakalnır ve cezalandırılırsak kurtulabiliriz.""

    "Aptalım ve durmadan bir şeyler istiyor, bir şeylere ihtiyaç duyuyorum.
    Benim minik hayatım. Küçük boktan işim. İsveç malı mobilyalarım. Bunu hiç kimseye, evet hiç kimseye söylemedim; ama Tyler'la karşılaşmadan önce, bir köpek satın alıp adını "Eş-Dost" koymayı tasarlıyordum."

    “Güçlü kadın ve erkeklerin oluşturduğu bir sınıf var ve bunlar hayatlarını bir şeye feda etmek istiyorlar. Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar; neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için. Bizim kuşağımız büyük bir savaş görmedi, büyük bir buhran yaşamadı; ama bizim de bir savaşımız var. Büyük bir ruhani savaş bu. Kültüre karşı büyük bir devrim hazırlıyoruz. Büyük buhran bizim hayatlarımız. Biz ruhani bir buhran geçiriyoruz.
    Onları köleleştirerek, bu insanlara özgürlüğün ne demek olduğunu göstermek zorundayız. Onları korkutarak, cesaretin ne olduğunu göstermek zorundayız."
    Napolyon, bir kurdele parçası uğruna hayatlarını feda edecek insanlar yaratabilmekle övünürdü.
    Düşün:Bir grev başlatıyoruz ve dünyadaki servet dağılımı yeniden düzenlenene dek kimse çalışmıyor.
    Rockefeller Merkezi'nin etrafındaki yıkıntıların arasında rutubetli kanyonların içinde koşturarak geyik avladığını düşün."

    "Az sonra sakinleşecektin: Ölümün akıl almaz mucizesi. Bir an yürür ve konuşurken sonraki an bir nesnesindir."

    "Şimdi kalk git ve küçük hayatını yaşa; ama unutma ki gözüm üstünde, Raymond Hessel. Ancak peynir satın alıp televizyon seyretmeye yetecek kadar para kazandıran boktan bir işte çalıştığını görmektense, seni öldürürüm daha iyi."

    ""Etrafıma baktığımda" diyor, yan camdaki yıldızların üstüne düşen siluetiyle, bugüne kadar yaşamış en güçlü, en akıllı adamları benzin pompalarken ve garsonluk yaparken görüyorum."

    "Başka bir yerde, başka bir zamanda uyanabilseydim. Niçin başka bir insan olarak uyanamayayım?"

    "Bize dünyanın bokundan ve pisliğinden başka bir şey bırakmadılar."

    “Şunu unutma” diyor Tyler. Ezmeye çalıştığın bu insanlar, senin muhtaç olduğun herkestir. Biz senin çamaşırını yıkayan, yemeğini pişiren ve önüne getiren insanlarız. Senin yatağını biz yapıyoruz. Uykudayken seni biz koruyoruz. Ambulanslarını biz kullanıyoruz. Telefonlarını biz bağlıyoruz. Bizler ahçıyız, taksi şoförüyüz ve senin hakkında her şeyi biliyoruz. Sigorta bildirimlerini, kredi kartı ödemelerini biz takip ediyoruz. Hayatının her alanını biz denetliyoruz.

    Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran televizyon programlarıyla büyüdük; ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza ancak dank ediyor" diyor Tyler. " O yüzden bize karşı dikkatli ol."

    "Burada, yıldızlarla yeryüzü arasındaki boşluğu dolduran binlerce kilometrelik gecenin içinde, kendimi tıpkı o uzay hayvanlarından biri gibi hissediyorum."

    "Bizler eşsiz değiliz. Süprüntü ya da pislik de değiliz. Biz sadece biziz."
  • "Neden benimle bir içki içmeye gelmiyorsun?"
    "Niçin geleyim?"
    "Her şeyde bir neden mi ararsın? Her zaman bu kadar ciddi olmak zorunda mısın? Herkes gibi arasıra hiç nedensiz bir şeyler yapsan olmaz mı? Öyle ciddi, öyle yaşlısın ki! Her şey önemli senin için. Her şey büyük. Her dakika. Hareketsiz duruyor olsan bile. Biraz rahatlayamaz mısın ... önemsiz olamaz mısın?"
    "Olamam."
    "Bu kahramanlıklardan usanmıyor musun?"
    "Benim neyim kahraman?"
    "Hiçbir şeyin. Her şeyin. Bilemiyorum. Yaptığın şeylerden söz etmiyorum. Çevrendeki insanlara yaydığın duygu öyle."
    "Ne?"
    "Öyle normal dışı ki! Bir baskı. Bir gerilim. Senin yanındayken. Hep seçenek var karşısında insanın. Ya seni, ya dünyanın geri kalanını seçmek söz konusu. Ben bu tür bir seçme yapmak istemiyorum. Dışardaki biri olmak istemiyorum. Bütünün parçası olmak istiyorum. Dünyada basit ve hoş olan öyle çok şey var ki! Hepsi savaş, mücadele ve kendini mahrum etme değil. Oysa ... seninle öyle."
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.

    - Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!

    - Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

    - Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.

    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

    - Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

    - İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe`yle üç dil oluyor.

    - Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya çıkıyor.

    - Kadınların ayrı bir dili mi var?

    - Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe`yi öğrenmeli.

    - İyi de niye Bükçe?

    - Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler, onun için dilin adını "Bükçe" koydum.

    - "Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.

    - Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum" diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum" un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

    - Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar?

    - Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    - Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani?

    - Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor?" diye canları sıkılır.

    - Biz de bazen Canan`la böyle sorunlar yaşıyoruz. "Niye düşünmedin?" diye kızıyor bana.

    - Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

    - Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

    - Var dedik ya oğlum, Bükçe`yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?

    - Hazırım baba.

    - Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçe`de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana "Bugün bir elbise aldım." diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığından başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    - Hikaye dili yani?

    - Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, "Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes." demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen "seni sevmiyorum." de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.

    - Ne alakası var baba "seni sevmiyorum" demekle "kısa anlat" demenin?

    - Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.

    - Bu önemli. Bükçe`de dinlemek sevmektir diyorsun.

    - Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

    - Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. "Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?

    - "Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."

    - Peki ne demem gerekiyordu?

    - Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı.

    - Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.

    - Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

    - Ve asla unutmazlar, değil mi?

    - Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

    - Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

    - Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.

    - Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun?" Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

    - Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.

    - Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

    - Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.

    - Bu Bükçe`de kısa konuşma yok mu baba?

    - Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, "Neyin var?" diye. "Hiçbir şeyim yok." diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.

    - Bükçe`de "Hiçbir şey yok." demek "Çok şey var, benimle ilgilen." demek oluyor o zaman.

    - Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.

    - Bir arkadaşım da "Kadınların `Peki.` demesi tehlikelidir" demişti.

    - Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir `peki`, `olur`, `tamam` her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe`de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    - Zor bir dil baba.

    - Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

    - Anlamak da pek kolay değil ama.

    - Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.

    - Nasıl yani?

    - Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    - Küçük ama önemli detaylar.

    - Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

    - Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe`yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.

    - Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.

    - Not mu alsaydım. Epeyce detayı varmış dilin.

    - Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.

    - En değerli sözcük nedir?

    - Sen bil bakalım.

    - "Seni seviyorum." herhalde.

    - Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler "Söylemiştim, zaten biliyor." diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

    - Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.

    - Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

    - Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

    - Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

    - Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

    - Baba çok teşekkür ederim. Bükçe`yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

    - O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.

    - Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe`yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

    - Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

    Sema Maraşlı`nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz kitabından...
  • “Mesafelerin cahiliyiz. Çocuğa darp ederek kabilesini yıkar, çocuğu öldürerek atasına kıyarlar. Yaşadığı zulmün tastamam mağduru saymazlar. Can veren hiçbir çocuğu lütfedip de felaketin öznesi yapmazlar. Yapılsa dahi isimler eksik kalır. Çocuğu ölen ana babaların acısını tarif edebilecek medeniyeti kurmadık hala. Halbuki sadece kendi makamındadır çocuk. Alamet-i farikası mana yüklemeden dünyayı oldurmaktır. Evvela öter, ağlar, hırlar. Acziyetin sancısını bilir. Az biraz ayaklanınca taşı taşa vurur, tınıyı dinler. Her bulduğunu ağzına sokarak tatları ayırt eder. Meraklı bir Tanrı olur böylece. Onun aleminde kelimeler henüz birer isim değil, kainatın betimidir. Aradığı şeyleri bulamayınca şeylere isim verir. Anne yokken anne der, ekmek yokken ekmek der. Yokluğun tapınağını hasretini çektiği şeylerle örer. Gelgelelim biz yetişkinler o evlat tanrıyı alır, evvela beslemeye dönüştürür, müteakiben tenezzülü öğretiriz. Lisanın titreşimlerini, harflerin ritmini tekrarlaya tekrarlaya bir ruh lügatini yeni bir ruha zerk ederiz... çocuğu bir halkın parçası, ümmetin zerresi, devletin vatandaşı yapar, herkes gibi cümle kurmayı belletiriz. Hakeza ancak tenezzül makamına geçtiğinde çocuk, insan olmaya başlar... sünnet edilir, papyonlanır, üniformalanır, büyüklerin kullandıkları eşyaların pleksiglas minyatürleriyle yetişkinliğe alıştırılır. Asli benliğini şatafatla maskelemek yetmezmiş gibi, o maskenin bizatihi kendisi olduğuna inandırılır. Olgunlaşma doğal bir gelişim olacağı yerde, ebeveynin taassubu haline gelir. Diyeceğim şu ki, gaibe karışan hayalettir çocukluğumuz. Kimi zaman matem havasında, kimi zaman nostaljik içlenmeyle yad ettiğimiz çağ, zannedildiği gibi çocukluğumuz değil, bağrımızda saklı çocuksuluğumuzdur.”

    Yaşamak ağrısı asılıyor elbette omuzumuza doğar doğmaz. Taassubu içinde bir var olma kaygısı taşıdığımız. Bir hayata atılmış varlıklar olarak; ben olmadan biz olmanın derdi yüklenir omuzumuza. Mesafeler cahiliyiz diyor yazar. Toplumla çocuk arasındaki mesafe söz konusu olunca mesafeyi kültür oluşturuyor işte. Bir motel sahanlığına sığdırılmış bir sürü insanla birlikte bir sürü de dünya. Çoluk çocuk, genç, yaşlı hepsi bir arada yarı çıplak, bazen çıplak hallerin iç içe geçtiği bir olmazlar diyarı. Birlikte olması bile zor hayal edilen, bu çocukluğu çalınmış, büyümüş büyümemiş, bedensel büyük çocukların, sırları ve yalanları ile örülü çarpışan dünyalar. Bir sürü haller içinde bir insanlar alemi. Bu küçük yaşam dilimi içinde küçük mekanda bir büyük sorgulama çerçevesi içinde kültürel ve tarihsel var oluşumuza bir bakış atıyoruz. Bu süreçte yüzleşmeler hesaplaşmalar ve sırlarla örülü dünyanın açığa vurumunu izliyoruz. Gözlüyor ve görüyoruz. Görmenin tüm hallerini yaşıyoruz aslında; bunu dışındaki yaşamı da hissediyoruz:

    “Nitekim gözbebeği, eşyanın özsuyunu emen kara bir dairedir. Göz nesneyi göremez, nesnenin yansımasını Üretir. İnsan mevcudiyetinin icap ettiği şekilde zihniyle gören bir mahluk olduğu için, baktığını değiştirmekle kalmayıp her Harikayı ve melaneti birbirine benzeterek varlığın has ışığını çalar. Koklamadan, değmeden, tatmadan, işitmeden bakanlar, sadece bakanlar, gerçeği gördükleri kadar zannederler. Bunun şifası yoktur maalesef. Bu şedit gözün odağına tutulanlar ise, katiyen gerçekleştiremeyeceği sözler verip gerçekte yapamayacağı işlere kalkışarak, olmayan bir kudretin yalandan muktediri olurlar. Seyredilen olmayı mühimseyip kendi kendilerini seyretmeye başladıkları vakit gözün hükmünde kımıldayan birer hülyaya dönüşürler.”

    Tüm insan halleri içinde, bir çok ahvalin ortasında yaşam çığlıkları duyuyoruz. Yazarın bakış açısını izliyorsunuz dehşet ve hayranlıkla ve bazen öfkeyle. Yazar bir çok noktaya açılım getirmiş çaba göstermeden olayların akış süreci içinde. Kurguyu okurken öfke ve sevinci bir arada yaşarken hissetmeyi istediğiniz neyse onu hissediyorsunuz.

    “Bence tek tek seçiyorlar kafamızı. Yüreğe uygun kafayı takıyorlar. Nasibimize düşen neyse o kadar hissedebiliyoruz.”

    Keyifli okumalar!
  • Kalın kırmızı perdenin ardında beklerken kalbinin atışlarını kontrol etmeye çalışıyordu. Çıkacaktı şimdi yine burdan. Yine gidip yerini alacaktı. Her zaman ki heyecan, her zaman ki muhteşem sona ulaşmasına az kalmıştı. Siyahlar içindeydi. Yüzündeki makyaj kafasındaki şapkayla.. Kendini dünyanın en mutlu insanı hissediyordu. Sabahın sisli havasına rağmen evden yine büyük bir heyecanla çıkıp gelmiş hazırlıklara yardım etmişti. Kendi hazırlanmaya başlamadan önce elindeki kitaptan bir kısım okuyarak rahatlamaya çalışmıştı. Oysa onu görenler çok rahat olduğunu düşünürlerdi. Bunu sürekli dile getirenler oluyordu. ‘İnsanlar hep bir şeyler düşünür zaten birilerinin hakkında’ diye geçiriyordu aklından böyle zamanlarda. ‘Ve hep yanılırlar.’ ‘Benim gibi’ diyordu sonra içinden. Gülüyordu aynadaki hiçte kendine benzemeyen yansımasına. ‘Tıpkı benim gibi’ diye tekrar ediyordu. Kendini herkesle aynı payda da buluşturmaya çalışarak. Bazen buna ihtiyaç duyuyordu. Herkes gibi.

    Her şey bittikten sonra. Genel hazırlıklar, kendi hazırlıkları. An yaklaştıkça artan heyecanını yenmeye çalışarak yeniden kitabını alıyordu eline. En büyük sığınağı. Bir evin kimsenin girmediği sadece kendisinin girebildiği, o evin en rahat en kendisine hitab eden odası gibi görüyordu kitapları. Onlarda dinleniyordu. Onlarda yoruluyordu. Onlarda yola çıkıyordu. Onlarda bir yere varıyordu. Onlarda yeni biri oluyordu, eski biri. Biri olma hakkını en çok onlarda yakalıyordu. Şimdi sakinleşmesi, heyecanını yenmesi gerekiyordu. Biraz okudu içinden. Ama kalbinin çıkardığı gürültüden anlamıyordu sanki okuduklarını. Sıkıntı içinde yüksek sesle okumaya karar verdi. Kendini hazırladı. Gözleriyle geçti önce kelimelerin üzerinden hafifçe dokunarak. Sonra, “Fakat Mari, "Ben göçebe değilim," derdi . "Göçe­ be olanlar Havva, Ahmed ve diğerleri . Ben sadece yolcu­yum." Gitmek istediğini söylemekten çekinmiyordu. Sa­aadece henüz yolu bulamamıştı.” Dura dura, uzata uzata, kelimelere takıla takıla bu satırları okudu kendine. ‘Oysa gözlerimle okurken hiç takılmıyorum’ diye geçirdi içinden. ‘Bak işte dil bela, dil bir işe yaramaz, iş açar anca başına.’ Sonra bu durumu fark edenlerin tepkileri geldi aklına. Canı sıkıldı. Yok efendim yüzlerce kitap okumuşum da madem nasıl seri okuyamıyormuşum !? Düşünüyordu ama bu işin içinden kendi de çıkamıyordu. Bunu bir sorun olarak görmüyordu aslında ama insanların kontrolsüz tepkileri ve sözleri canını sıkıyordu. Bu sefer her şey bir sorun olarak görünmeye başlıyordu gözüne. Rahatlamaya çalışırken kafasının içinde kendisini sürüklediği çıkmazdan kurtulmak için yeniden eline aldı Kağıttan Gemiler kitabını. Öyle çok sevmişti ki yazarın kalemini, bazen bir satırı defalarca okuyor, altını çiziyor, yetmiyor not defterine kendi el yazısıyla yazıyordu. Şimdi yazmak için vakti yoktu. Ama bir kez daha okuyabilirdi. Bundan mahrum bırakmadı kendini. Biraz önce yüksek sesle ağır aksak okumaya çalıştığı satırları tekrar okudu gözleriyle seri bir şekilde. Kitabı kapattı ve ‘bende Mari gibi bir yolcuyum. Ama ben yolu buldum galiba’ dedi.

    Aynanın karşısına geçti. Her şey tamamdı. Kaç kez tekrarlanmıştı bu. Tabi ki tamamdı her şey. Bu heyecanın da lüzumu yoktu esasen. Ama elinde değildi. Şapkasını taktı. Aynanın karşısından ayrılıp giriş yapacağı yere geldi. Kalın kırmızı perdenin arkasından içeri baktı. Sıra ondaydı. Hazırlanan dekorda camda bekleyen kıza yanaştı. Ona kızın yanakları kadar kızıl bir elma uzattı. Kız elmayı almak istemeyince gönül koyar gibi yaptı. Her şey çok güzeldi. Olması gerektiği gibi hiç bir tekleme olmadan ilerliyordu. Kız elmayı aldı. Isırdı ve boylu boyunca yere uzandı. Korkuları heyecanı her şey geçmişti. Her şey bir suyun ırmakta akışı gibi akıyor, o da bu kusursuz akışın sorunsuz bir parçası olarak eşlik ediyordu. Şimdi kocaman siyah şapkasını tutarak selam veriyordu arkadaşlarıyla birlikte. Kalın kırmızı perde üzerlerine kapanıyordu ağır ağır. Akşamın ağır ağır gündüzü fethedişi gibi. Bir şeyin sonu, bir başka şeyin başlangıcı arasındaki o sınır gibi. Alkışlar eşlik ediyordu bu sınır çizgisinin belirginleşmesine. Çoğu minik ellerden çıkan alkışlar. Tüm bu hazırlıklar, bu heyecanlar, bu tekrarlar onlar içindi çünkü.

    Perde tamamen kapanmıştı, seslerden salonun boşalmaya başladığı belliydi. İşte tam bu anda terk edilmiş hissediyordu kendini. Kısa sürede arkadaşları kulise yönelirken, bir duraksama yaşadı. ‘Burda kalamaz mıyım ? Böylece burda, bu kalın kırmızı perdenin ardında. Kimsenin aklına gelmeyecek ihtimalleri saklayan, sonra bunları sunan kalın kırmızı perdenin arkasında.’ Cevabı kendisi de biliyordu. Kulise yöneldi o da. Hazırlanıp çıkanlar dışarda kapıda bekliyorlardı. Şimdi birlikte bir yerlere gidilecekti. Biraz ağırdan aldı. O olmadan gitsinler istedi. Yüzündeki makyajı silerken arkadaşları girip çıkmaya devam ediyordu. Bir şeylerini unutanlar geri dönüyordu. ‘Hep unuturlar. Hep dönerler’ dedi. Çıktığında kapıdaydılar hala. “Oyunun akışına aykırı bir cadıydın kabul et. Çocuklar seni Pamuk Prenses’ten daha çok sevdi” dedi Halil. Hep böyle düşünmeden söylerdi fikirlerini. Nezaketen gülümsedi. “Belki prensesleri değil cadıları seven bir nesil büyüyor. Yoksa Ayça çok tatlı bir Pamuk Prenses olmuştu” dedi arkadaşına gülümseyerek. Kendisini konuşturmalarından rahatsızlık duyarak “iyi akşamlar” dedi. “Aaa sen de bizimle gel” dediler neredeyse hep bir ağızdan. “Söz seni çok konuşturmayacağız. Sahnede nasıl konuşuyorsun şaşıyorum bazen. Nasıl oluyorda en az konuşan karakteri seçmiyorsun bilmiyorum. Sahnede seni gören sabaha kadar konuşarak anlatacak şeyleri olan biri sanır,” dedi Erdem. “Çok konuşan biri olsam sahneye yalnızca pandomim sanatçısı olarak çıkardım. İnsanın bir yerde bari susmayı bilmesi lazım,”dedi gülümseyerek. Verdiği cevabı kendide beğenmişti. Sonra, “Feride evde yalnız. Sıkılmıştır. Ben eve gideyim,”dedi. “Bir kaç saat daha sensiz durabilir. Altı üstü bir kedi. Bu kadar abartma. Yokluğunu bile hissetmiyordur belki,” dedi Kemal. Deri ceketinin içinde, ince uzun yüzüyle kuzguna benziyordu. ‘Eşek herif’ diye geçirdi içinden. ‘Altı üstü kediymiş! Sen ne anlarsın!’ Yorgun olduğunu, başının ağrıdığını, hiç havasında olmadığını ve daha bir sürü şey söyleyip ayrıldı yanlarından.

    Anahtarı çevirip içeri girdiğinde Feride yataktan atlayıp yanına koştu. Gülerek kucağına aldı onu. “Özledin mi sen beni,” dedi ağız dolusu gülerek. “Ben de seni çok özledim” dedi içtenlikle kediyi kucağında tutarken. Sonra yere indirip mutfağa yöneldi. Feride de peşinden mik mik sesler çıkararak ilerliyor ayaklarına dolanıyordu. Çay suyu koydu. Bir sigara yakıp masanın üstündeki küllüğe bırakırken, Feride yüzünü buruşturarak atladı sandalyeden. Gidip mamasını ve suyunu yiyip içmiş mi diye kontrol etti. “Aferin benim kızıma” dedi. Kitaplığa koştu bir şiir kitabı aldı. Radyoya koşup düğmesini çevirdi. Bu saatte yayında olan spikerin sesini beğenmeyip kapattı. Kırmızı kalın perdenin arkasındaki kadar mutluydu. ‘İşte benim kadim sahnem’ diye düşündü evine bakarak. ‘Ve hem sadık izleyicim, hem oyun arkadaşım’ derken Feride’ye bakıyordu. Kuzgun Kemal’in deyimiyle altı üstü bir kedi olan Feride’ye. Feride tüm bunlardan habersiz masanın etrafında olan iki sandalyeden birine oturmuştu. Tam karşısında ona bakıyordu. Arkasına yaslanıp şiire eşlik etmesi için müzik açtı telefondan, kitaplıktan aldığı kitabı açtı. Kediye bakarak okumaya başladı. Patisini yalayan kedi, kendisine bir şey söylendiğini anlar gibi patisini ağzından çekip pür dikkat karşısına baktı. Kendine has ağır aksak ritmiyle, tekleyerek
    “sonra bir bakıyoruz biz kokmuşuz biz bize
    öpüp durma üç numara traşlı kafamı öyle
    Feride, kız, geldim işte
    ağlama, şişmanlarım yine
    yine sevişiriz sur dibinde bahar gelince

    Feride, bu sen misin, nasılsın söylesene?
    ellerin...ellerin nerede?
    bak, ıssız bir ada gibiyim beni çevrele
    beni sar, beni sor, beni ağlat bu gece. “ dizelerini okurken, çalan müzik insanı içine çekiyordu, Feride gerçekten gelip sarsın onu istiyordu şiirdeki Feride gibi..

    https://youtu.be/qGVS_Ugb92c