• “Ey yalnızlık, ey vatanım yalnızlık!” – sessizliğin buzul dünyasından yükselir bu hüzünlü şarkı. Zerdüşt akşam şarkısını yazmaktadır, son geceden önceki şarkısını, o ebedi eve dönüş şarkısını. Çünkü yalnızlık her zaman o gezginin tek vatanı olmamış mıydı, soğuk ocağı, taştan çatısı değil miydi o? Sayısız şehirde bulunmuştu, zihni bitmek bilmeyen yolculuklar yapmıştı; sık sık bir başka ülkeye giderek ondan kaçınmaya çalışmıştı, ama sonunda hep ona dönmüştü, yaralanmış, örselenmiş, hüsran içinde yine ona, “vatanı yalnızlığa” geri dönmüştü.
  • Yıllar evvel terk etmek zorunda kaldığı şehre geri dönen Oğuz, ıssız bir kahve köşesinde olan biteni anlamaya çalışıyordu. Zihnindeki tüm karmaşa huzurunu bozarken, yapması gerekenleri düşündü. İçindeki insanın geçtiği bu sokaklar artık onun için soğuk birer betondan ötesi değildi. Kabullenmesi zor olsa da, ölen sadece anıları değil, anılarının ona hissettirdiği çocukluğuydu da. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti. Ruhundaki solucan deliğine giren bilinci, geçmiş kara deliğinin içinde bulmuştu kendini. Her şeye yeniden başlıyordu…

    Oğuz minik gözleriyle babasının annesine bağırmasını izliyordu. Babası içinde biriktiği tüm nefreti kusup birden susmuştu. Bu derin sessizlik yıkımın boyutunu ölçmek için gibiydi. Sessizliği babasının hışımla evden çıkıp kapıyı arkasından çarpması bozmuştu. Bu, babasını gördüğü son andı. Oğuz'sa bunu anlamayacak kadar ufaktı. Annesine sarıldı ve o da ağlamaya başladı. Hayat, ona gözlerden yaşın neden aktığını kalbini yakarak öğretiyordu…

    Aradan birkaç sene geçmiş, annesi de ailesini terk ederek kayıplara karışmıştı. Oğuz ergenliğe yetimhanenin soğuk duvarları arasında girmişti. Olan biten her şey başta canını yaksa da, zamanla suskun bir kabulleniş tüm anlarını ele geçirmişti. Hayatta tutunabileceği hiç kimsesi olmadığı gibi, sevdiği hiç kimse de yoktu. Yaşıtları kendine benzemiyordu. Onlar sürekli ağlıyor, yetimhaneden kaçma planları yapıyorlardı. " Buradan neden kaçılır ki ? " diye düşündü Oğuz. " Evde huzursuzdum, burada da mutsuzum. Ama en azından biri için gözyaşı döküp acı çekmiyorum. " diyordu. O gün ruhunun taşlaştığını hissetmişti. Büyümenin sevincini yaşayabilecek bir kalbi olmasa da, artık acı çekmeyeceğinin farkında olan açık bir bilinci vardı. Kararını o gün verdi : Kalan ömrünü bilincine tutunarak geçirecekti. İçindeki insanı bir gece ansızın boğazladı…

    Okul hayatıyla hiçbir zaman arası iyi olmamıştı. Dağların ne tarafa doğru uzandığı veya karelerin iç açılarının toplamı zerre ilgisini çekmiyordu. Onun gözlerinde merak uyandırabilecek tek güç, izlemekti. Hayatı, insanları, doğayı… Bu istenci de para getirmediği için, on sekiz yaşında yetimhane Oğuz'a yol vermiş, kendini soğuk sokaklarda bulmuştu. Açlıktan uyuyamadığı gecelerdeyse, sokakta tanıştığı ve hemen benimsediği köpeği Yağız'a sarılarak geçiriyordu. Bazen diğer evsizler kendine selam verip diğer sokaklara doğru yol alıyordu. Kendisi kadar sefil durumda olan insanları bu sokaklarda bulmak kolaydı. Hepsinin hikayesi az çok aynıydı. Ne paylaşabilirdi ki onlarla ? Hepsi birbirinden daha fazla trajedi yaşadığını iddia ediyor, acılarını yarıştırıyorlardı. Kimin en acınası olduğunun ne önemi vardı ? Oğuz'un tahminiyse : bu insanların amacı " Ben bu acıları yaşadım ama hâla hayattayım, güçlüyüm. " diyebilmek, kendini az da olsa insan hissedebilmekti. Övünecek tek özelliği hayatta kalabilmek olan bu insanların monoton sohbetleri onu boğuyordu. Bu anlamsız oyuna girmek istemediği için de sokakta yaşayan insanlarla kaynaşmıyordu. İnsan, bir şekilde insanlığını duvarların ardında da, sokaklarda da gösteriyordu. Yağız'sa tüm bu insanlardan daha samimiydi. Sokakta doğmuş, sokakta öleceğini kabullenmişti. Hayatta kaldığı için övünmüyor, her an bir arabanın altında ezilebileceğinin farkındalığıyla yaşıyordu. Bu yüzden Oğuz ile dost olmuşlar, kısa sürede yedikleri içtikleri ayrı gitmez olmuştu. Oğuz, Yağız ile aralarında bir fark görmüyordu. İkisi de derin bir kabulleniş içindeydiler. Özel olduklarını düşünmüyor, hayata sövmüyorlar veya övmüyorlardı. İnandıkları değerleri, gelecek hayalleri yoktu. Bir gün açlıktan veya soğuktan ölüp gideceklerdi. Bu, Oğuz'un benimsediği nadir anlamlardan biriydi.

    Seneler hızla geçmeye devam ediyordu. Soğuğun kemikleri titrettiği bir gecede biricik dostu Yağız, Oğuz'un kollarında titreyerek ölmüştü. Oğuz tam sebebini bilmese de, dostunun hastalıktan öldüğünü tahmin ediyordu. Yağız'ın neden öldüğünün veya nasıl öldüğünün de bir önemi yoktu. Oğuz daima bu günün bir gün gerçekleşeceğini bilerek Yağız'ı sevmişti. Dostunu ona layık bir biçimde gömmüş, birlikte yaşadıkları sokağa bir daha adım atmamıştı. Sokakları yuvası yapan şey dostunun varlığıydı. Şimdiyse onun kaskatı bedeninin soğuğu tüm sokağı sarmış, artık yaşanılmaz olmuştu. Oğuz hayatı boyunca son kez o gün ağladı. Kendini ne kadar buna hazırlasa da, tabiatına söz geçiremiyordu. Onu hâla insanlığa dahil eden son hislerini de Yağız'la birlikte gömerek uzaklara doğru yol aldı. Nereye gideceğine dair hiçbir fikri yoktu. İlerleyen aylarda bir iş bulacak, küçük de olsa bir evde yaşamaya başlayacaktı. Düşündüğü gibi de olmuştu. Bir balıkçının yanında çıraklık yapıyordu. Tüm gününü ya balık temizleyerek, ya da boş kasaları taşırıyarak geçiriyordu. Ustası Cemal, onu kısa sürede benimsemiş ; güvenini ona emanet etmişti. Cemal sohbet aralarında arkadaşlarına Oğuz'u göstererek " Hayatım boyunca böyle bir insan daha görmedim doğrusu. Soru sormadıkça konuşmaz, kendisi de soru sormaz. Yüzünde ne hissettiğine dair en ufak bir mimik dahi oluşmuyor. Verdiğim her işi tam yapıyor. Bu da bana yetiyor. " diyordu.

    Bir gün Oğuz yaşını unutmuştu. Yirmi üç yaşında mıydı, yoksa yirmi dört mü ? Emin olmak için kimliğine baktı, yirmi beş yaşındaydı. Önündeki kasalar dolusu balığa bakarak acı acı gülümsedi. Bazen kendini de ölü bir balık sayıyordu. " Şu önümdeki kasalarca ölü balığın içine ben de karışsam, ne degişir ki hayatta ? " diye kendine sorular sorup cevaplayamadığı zamanlar da oluyordu. Ona hayatta hiç kimse bir rol biçmemiş, yaşamak için bir amaç sunmamıştı. Oğuz'sa bunun eksikliğini hiçbir zaman çekmemişti. Çalışıp para kazanıyor, arada fırsat bulup bu parayı harcıyordu. Hatta bir keresinde bir kitapçıya girmiş, renkli kapaklı bir kitabı satın alıp okumaya başlamıştı. Birkaç sayfa okur okumaz kitabı nefretle duvara fırlattı. Kitap ona kendisini sevmesini, tüm insanların özel olduğunu söylüyordu. Böyle saçma bir kitap olur muydu ? İnsan neydi, Oğuz bunu bilmezdi. Bazen bu konu merakını çekse de, bunu gerçekten bilmek istemiyordu. Çünkü insanı anladığı gün değişeceğinden ve kendisinin de tekrar insan olacağından emindi. Bu değişim geri döndürülemez olacaktı. Bunu demirden kalbi kaldıramazdı. İlla ki insan hakkında bir fikir yürütecekse : İnsan hakkında verilen keskin hükümlerin hepsi yanlıştı. Bu dahil…

    Düzenli olarak pazara gelip Oğuz'u seyreden kadın yine aynı yerdeydi. Gözlerini film izler gibi Oğuz'a dikiyor, hiç ayırmadan onu izliyordu. Oğuz başta anlam veremese de, bunu anlamaktan da çekindiği için bu kadını umursamıyordu. Bir gün kadın aynı cesur edasıyla Oğuz'a yaklaşıp selam verdi. Oğuz başıyla selama karşılık verdi. Gözlerini bir kez olsun kadına çevirmeden balıkları izlemeye devam etti. Kadın " Ne aymaz bir adam bu. Bir kez olsun dönüp bakmadı. " diyerek içten içe sinirlenmişti. İronik gerçeği kendisi de biliyordu. Oğuz bir kez olsun gözlerini gözlerine dikip baksa, kadının tüm heyecanı yok olacak, bir daha buraya gelmeyecekti. Ezilen gurununu yerde bırakamazdı. Yüzündeki öfkeli ifadeyi hemen değiştirerek tatlı bir edayla " Ben İrem. " dedi. Oğuz da başını çevirmeden " Ben de Oğuz. " diyerek yanıtladı. İrem biraz daha burada kalırsa boş sandıklardan birini Oğuz'un başına geçireceğinden emin olduğu için sessizce uzaklaşıp gitti. İlerleyen günlerde İrem gelip sorular sormaya ve cevaplar almaya devam etti. Oğuz tam bir buz küpüydü. Soru sormuyordu. İrem başlarda bu huyundan nefret etse de, zamanla sevmeye başlamıştı. Yavaş yavaş onu çözüyordu. Oğuz, ona göre özünde yabani biri değildi. İçindeki cevheri ortaya çıkaracak kimsesi olmamış, Oğuz da bunun eksikliğini hissetmemişti. İrem'se kararlıydı. Bu harabeden bir saray inşa edecekti. Bu sadece zaman meselesiydi...

    Oğuz ve İrem birlikte yaşamaya başlamışlardı. Oğuz daha önce hissetmediği hisleri hissediyor, gülümsüyor, kızıyor ve üzülüyordu. Bu durum başlarda anormal gelse de, zamanla buna da ayak uydurmayı başarmıştı. Bazense aynada gördüğü adamı tanıyamıyordu. Kendine ait ne varsa sevgi uğruna hepsi ipin ucuna asmıştı. İrem'in bir gün kalbinden gideceğinden çok korkmasına rağmen onu sevmekten de geri durmuyordu. Kendine ihanet ettiğini düşünmek onu darmadağan ediyordu. Bir anlam vardı artık hayatında, daha önce binlerce kez reddettiği anlamların şefkatli kollarında geçiriyordu günlerini. Her an o ellerin boğazına sarılacağından korkarak kapıyordu gözlerini. İrem de başlarda durumdan oldukça memnundu. Bu buz küpünü eritmekle kalmamış, istediği şekli aldırabilecek güce erişmişti. Oğuz'u sevdiğini hissediyordu. Yine de sık sık eski günlerdeki heyecanı ve mücadeleyi özlüyordu. Onun sevdiği ulaşılmazlıktı. Kendine bunu itiraf etmekte zorlansa da, Oğuz artık bir insandı. Milyarlarca ölü balıktan biriydi. Bu insanı kendi yaratmış, hayallerini birer birer gerçekleştirmişti. Verdiği değerden kat be kat fazlasını görüyor, Oğuz istediği hiçbir şeyi iki etmiyordu. Şimdiyse canı sıkılıyordu. Yaptıkları her şey aynı, soluk ve anlamsız tekrarlardan ibaretti. Buna daha fazla devam edemeyeceğini düşündü. Oğuz'la konuşacaktı. İş çıkışı bir kahve köşesinde buluşma ayarladı ve ilk günkü bakışlarıyla Oğuz'u izlemeye koyuldu. Oğuz'sa gözlerini İrem'in gözlerinden ayırmıyordu. Oğuz İrem'in söylediklerini önceden dinlemişçesine soğukkanlılıkla bekliyordu. İrem her şeyi anlatmaya başladı. Konuşması bittiğinde gözyaşları masaya akıyor, derin bir sessizlik ikisini de boğuyordu. İrem, Oğuz'un paramparça olduğunu hissediyordu. Ona verdiği her şeyi geri almış, geri döndürülemez bir yıkım yaratmıştı. " Keşke ilk günden çekip gitseydim, bir daha da dönmeseydim. " diye düşünüyordu. Oğuz'sa tek kelime dahi etmiyordu. Gözleri artık İrem'i değil, kendi içindeki canlanan insanın açlığını görüyordu. Bir insanı severek kendine, bir insan olarak da bilincine ihanet etmişti. Hayatın ona henüz çocukluğunda verdiği en büyük dersi unutmuştu. Şimdiyse kalbindeki doyumsuz açlık onu korkutuyordu. İrem, hızla çantasını alarak gitmişti. Oğuz onun gittiğini ancak bir süre sonra fark edebildi. Bilincinde inşa ettiği tüm gerçeklik alt üst olmuştu. Bundan böyle içindeki aç gözlü, sevgi dolu ve hüzünlü insan olan Oğuz'la mücadele etmek zorundaydı. Her şeyi baştan hatırlamaya ihtiyacı vardı. Geçmişin hayaletlerinden kurtulmak için, önce o hayaletleri kucaklaması gerektiğinin farkındaydı. Kendine bir kahve daha söyledi ve azalan paketinden bir sigara daha yakarak gözlerini boşluğa dikti...
  • 96 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Bazı kitapları hızlıca okuyup geçebiliriz, bunu isteriz de. Bazı kitapları sindirerek okumak isteriz. Sonra gene okumalıyız diye düşünürüz ve ileride okumayı kafamıza yazarız. Bazı kitaplar için bunu yapabilir ikinci, üçüncü kez okumayı başarırız. Oysa Coran(Cioran)ın bu aforizmalar gibi görünen kitabı bir kere okunduğunda bile aslında birkaç kez okunmuş olmalı. En azından benim yaptığım okuma böyle oldu.

    Sanki hayata dair bütüncül bir bakış (siyasi, ontolojik, vb. açıdan) vermiyor gibi düşündüğümüz bu parça parça aforizma gibi duran sözleri, eserleri arasında Coran biz okurların diğer müelliflere yaptığımız şeyi kendine yaptırmadan bütüncül bir bakış sunuyor bence. Biz okurlar bu kitabın bir yerinde dediği gibi yazarları eser vermeye iterek onları sömürmüş olabilir;, onlar da eserler yazarak varolma popülerliğini arttırma yoluna gitmiş olabilir. Lakin Coran hayat yolculuğunun ilerleyen zamanlarında olsa dahi bu tarz bir ilişkiden uzakta hayatın, fikirlerin her türüne amansız eleştiriler sunabilmiş görünüyor.

    Tanrı ile verdiği savaşta (girdiği ilişki mi demeliydim) aslında Tanrı'ya inanmayan bir bakışla isimlendirse de kendini hep ilahiyatın veya metafiziğin diliyle örnekler vererek, intihara verdiği öneme rağmen intihar etmemesi gibi bir yerden bakarak onu hep tedirginlikler içinde ya da fazla hırpalamadığı hüzün içinde mi bırakmıştır, diye düşünüyorum. Yalnızlık tercihi içindeki Paris'teki otel odasında bu düşünceler içinde kıvranmış olmalı Coran. Onun yaşamöyküsünün sonunda yakalandığı alzheimer yoksa bu kitapta dediği "Neşeli ya da hüzünlü olmaya sürükleyen bahaneler tüketildiğinde ikisini de saf halde yaşamak mümkün olur: delilerin arasına böyle katılınır" gibi bir son muydu?

    Onun Tanrıyla yaptığı mücadele ülkemizdeki birçok okurca bir ateizm olarak algılanıp, sevilebilir. Oysa birçoklarınca okunabildiği gibi bu kesinlikle bir ateizm değil, pozitivizm değil. Çünkü çoğu insanın atezimi bile sallapati birkaç olay ve durumun neticesinde türetilmiş sanal bir savrulma hali gibi görünüyor bana. Coran hep Tanrı'yı aramış belki de bazılarının dediği gibi Tanrı'yı arama metodu yanlıştı. Ya da ona kulak verirsek inanmak imkansız hale gelince inkarın tadını yaşamayı tercih etmeyi tercih etmiş.

    Okumaya devam etmek gerekiyor, ya da onun çok övdüğü aslında belki de hiç okumayan insanlardan mı olmalı diye düşünme arasında bir hal içinde kalarak kitabı kapadım. Kapadım denemez..
  • 'Yaşamıma bir kurşunla mı yoksa bir ilmekle mi son vereyim?' diye düşündüğüm yıl, kalbim bahsettiğim bu düşünceler nedeniyle hüzünlü bir duyguyla dağlanıyordu. Eğer bu duyguya bir isim vermek gerekiyorsa 'Allah arayışı' diyebilirim.
  • 304 syf.
    ·Puan vermedi
    Son zamanlarda bunu fark ettim ki, yıllar geçtikçe beğenilerde değişiyor. Polisiyeyi bir tarafa koyacak olursak ( bu aşk doğuştan itibaren var), psikolojik gerilim ilgi alanımda değildi. Hatta çok ünlü Kayıp Kız'ı o dönem okuyamamış, beni fena halde bunaltmış, bu muymuş bu kadar sevilen kitap demiştim. İlginçtir, son iki yılda psikolojik gerilim müptelası oldum. Hatta sırf tarzı psikolojik gerilim olunca düşünmeden sepete attığım yığınla kitaplarım oldu. Herkes bu tarzı sevmiyor. O yüzden altta yazacağım yorumu okuyup "Nuray sevmiş hemen alalım" diye düşünmeyin.
    Bu kitabı sevmeyen büyük bir kesim var. Açıkçası ben de okumayı düşünmüyordum. Hadi dedim, ben bi ufaktan başlayayım, sevmezsem bırakırım. Düşündüğüm gibi olmadı hatta iyi ki okumuşum dediğim kitaplardan biri oldu.

    Geçmişe dönük acı dolu hatıralar ve göl çevresindeki kayıplar. Baştan sona devam eden bir gizem, umutsuzluk, karamsarlık, pişmanlık, acı, kin, nefret ve az da şüphe. Ne ararsan var bu kitapta.

    Kitabın kapağını açıp yazarın inşa ettiği evin içine adım atarak, o ailenin ve çevresindeki kişilerin hüzünlü hikayelerine ve sıradışı yaşamlarına tanık oluyor, yazarla birlikte tüm odaları ve göl çevresini geziyor, tanımadığımız bir evi gezerken üzerimizdeki tedirginliğe rağmen yazarın sımsıkı elimizi tutup bizi yalnız bırakmayaşına seviniyor ve tüm odalara adım atıp son kapının ardına gelince yavaş yavaş o karanlık kasvetli odaya adımımızı atıyoruz.

    Göl Yolu'nun Sırrı, canlı karakterleriyle, anlatımıyla ve en önemlisi okuyanı içine çeken kurgusuyla "sevdiğim" kitaplar arasında yerini aldı. Şuna açıklık getireyim: kitapta gizem, pişmanlıklar, aile ilişkisi, aşk ve ergen çocukların aile arasındaki çatışmaları var. Elbette bu kitaptan çok daha iyilerini okudum, üst sıralarda yer almaz ama yine de gizem sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim...
  • Bir serçenin son nefesini vereceği andaki hüzünlü bakışların taşıyıcısıydı gözleri... Rabbine sığındı. Evrenin yaratıldığı günden bu güne şaşmayan ölçüdeydi ay ama ilk defa bu gece daha da geç doğmuştu... Olanları daha iyi görebilmek istercesine ulaşabileceği en yüksek makama ulaştı. Oradan süzdü, bu genç ve kederli padişahı...
  • 272 syf.
    ·4 günde·8/10
    Ah Zeze ah keşke hiç büyümeseydin!
    Şeker Portakalı serisinin ikinci kitabı olan ‘’Güneşi Uyandıralım’’ ile yine Zeze’nin hüzünlü, yaramaz ve olağanüstü hayal dünyasına yolculuk ediyoruz. Zeze bildiğimiz Zeze insanı yıldıracak derecede yaramaz ama bir o kadar da hüzünlü, duygusal, kırılmış ve kırgın minik bir kalp...
    En son bıraktığımızda 5-6 yaşlarında olan Zeze bu defa bizi biraz daha büyümüş, 11 yaşlarında ailesi tarafından daha zengin bir aileye iyi bir yaşam, kaliteli bir eğitim ve güzel bir gelecek için evlatlık olarak verilmiş yeni hikayesi ile karşılıyor. Artık Portekizli dostu ve şeker fidanı olmayan Zeze’ye yeni yolculuğunda bir gün kalbine yerleşen bir cururu kurbağası, Maurice ve Peder Fayolle eşlik etmektedir. Zeze, haftasonu gitmesi gereken film yerine başka bir filme girerek filmedeki başrol oyuncusu olan Maurice’yi kendisine baba olarak seçmiş ve artık hayali de olsa gece ona iyi geceler oğlum diyen, geceleri üzerini örten, sabahları günaydın diyerek onu uyandıran istediği babaya kavuşmuştur.
    Hiç değişmeyen Zeze’nin yaramazlıklarına kaldığı yerden devam ettiği, hayal dünyasındındaki kahramanların gerçekliğine inanıp bazen bu gerçek miydi ya dedirtecek kadar kendinizi onun hayal dünyasına kaptırdığınız, bazen hem yeter ama bir çocuk bu kadar da acı çekmez ki deyip hem de evlat olsan sevilmezsin be Zeze bu kadarı sence de fazla değil mi kuzum dediğiniz, gerçek bir aileye özellikle de babaya olan özlemini yüreğinizde hissettiğiniz, hayatının aşkını bulduğuna inandığı, aşk gibi yeni bir duyguyu keşfettiği, kendini bulma, kendisi olma yolunda yaşadığı deneyimlere şahitlk ettiğiniz, size de hayal etmekten vazgeçmemeniz gerektiğini hatırlattığı için teşekkür ettiğiniz ama sonunda keşke hiç büyümeseydin hep küçük Zeze olarak kalsaydın dediğiniz bir son...