• 208 syf.
    ·29 günde·Beğendi·9/10
    Çizgili Pijamalı Çocuk eserinin en önemli özelliği, kısa sürede yazılan eser olmasıdır. Sadece 3 günde yazıldığı söylenen eser, bu açıdan fazlasıyla ilgimi çekmişti. Yaklaşık 1 ayda, belirli zaman aralıkları içerisinde okuduğum eser, benim gözümde asla 3 günde yazıldığına inandığım bir eser olmadı. Eğer John Boyne, bu kitabı gerçekten 3 günde yazmış ise, bu gerçekten büyük bir başarıdır. Kitapta, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya'sında yaşanan olaylar içerisinde, Bruno adında Alman bir çocuğun ve Schmuel adında Yahudi bir çocuğun tel örgüler arasında yaşadıkları dokunaklı ve acı verici arkadaşlık hikayesi anlatılmaktadır. Yazar, iki çocuğun gözünden bir şavaş hikayesini, çok farklı bir bakış açısıyla yüzümüze çarpıyor. Kitabın ilk bölümleri, biraz ağır ilerliyor olsa da, okunmaya değer bir eser olduğunu düşünüyorum. Kitap bittiği zaman etkisinden kurtulmak biraz zamanınızı alabilir. Aynı adla sinemaya uyarlanan bu eserin, filmini de izlemenizi şiddetle tavsiye ederim. Özellikle Schmuel karakterini!
  • 480 syf.
    ·5 günde·7/10
    Yaşar Kemal serüvenim hızla devam ediyor...
    Yağmurcuk kuşu...
    Kitabın ismini ilk duyduğumda çok etkilemişti beni. Aramızda bir çekim oluştu diyebilirim..
    Çok daha fazlasını bekliyordum bu eserden aslında ama yine de keyifliydi okumak. Kitaba geçmeden önce biraz yazardan bahsetmek istiyorum.
    Yaşar Kemal, 6 Ekim 1923 tarihinde Osmaniye’nin merkeze bağlı Hemite Köyünde Doğmuştur. Ailesi Birinci Dünya Savaşı’ndaki Rus işgali yüzünden Van Gölü’ne yakın Ernis ( bugün Ünseli ) Köyünden Osmaniye’nin Kadirli ilçesine bağlı Hemite Köyüne göç etti. Annesi Nigar Hanım, babası ise bir çiftçi olan Sadık Efendi’ydi. Küçük yaşta kaza sonucu bir gözünü kaybetti, babası göç sırasında yolda karşılaşıp yanına aldığı bakıp büyüttüğü üvey oğlu tarafından bıçaklanarak öldürüldü gibi gibi...
    Bunlar bir çok yerde okuyabileceğiniz genel bilgiler...
    Ama bundan daha fazlası da var, nerde derseniz romanlarında...
    Yaşar kemal her romanını hayatından uyarlayarak yaratmış. Anne tarafında eşkıyalar olduğu için annesinden dinlediği hikayelerden esinlenmiş. Çukurova halkının, ağaların beylerin elinden çektiklerini, fakirliği, ezilmişliği çok yakından bildiği için romanları bu kadar etki bırakıyor belki de. Zaten okuyan herkes anlayacaktır bunu. Neyse gelelim kitaba...
    Evet bu roman da yaşar kemalin hayatı desem yeridir.
    Öncelikle romanın ilk 50-60 sayfası beni baya sıktı ama sonrası garip bir yolculuk tadında oldu.
    Her duygu içinde olsada genel olarak hüzünlüydü.
    Romanda 1. Dünya Savaşı sırasında annesi ve karısı ile vandan adanaya göç etmek zorunda kalan ismail Ağanın hayatı anlatılıyor.
    İsmail Ağa yolda karşılaştığı, ölmek üzere olan çocuğu (salman) evlat ediniyor. Annesi çocuğu iyileştiriyor, ve oğluna iki nasihat verip ölüyor. Zaten bence adamın başına ne geldiyse bu nasihatten geldi de neyse :)
    Sonra adanaya geliyorlar annesinin nasihati üzerine ermenilerden kalan Bir yere yerleşmek istemiyor. Onlara bedavaya verilen evi kabul etmediği için yılanlarla dolu, kurak,sıtma ve Başka hastalıkların kaynadığı bir köye yerleştiriliyor.
    Sonra Mustafa adında bir oğlu oluyor ki roman birçok olay Mustafanın çocuksu gözünden anlatılıyor. Salman Mustafa'yı çok kıskanıyor. Babasını yani İsmail ağayı ondan çaldığını düşünüyor çünkü babasını taparcasına seviyor.
    Mustafa ve bütün köy salman'dan çok korkuyor.
    Salman'ın ata yaptıkları gerçekten midemi bulandırdı ve Mustafanın çocuk aklıyla bunu doğru bulması, büyüyünce aynısını yapmayı planlaması da bir çocuğun bakış açısının ne kadar saf olduğunu gözler önüne seriyor.. Köyünde bunu kabullenmesi normal karşılaması toplumumuzun kanayan yarasını gözler önüne sermiş desem yeridir.
    Dal emine ise köyde yaşayan İsmail ağaya aşık bir kız. Kızın aşkından bütün köy hatta Ağanın karısı bile haberdar. Ağaya o kızla evlenmesini karısı bile söylüyor ama ağa annesinin ikinci vasiyeti yüzünden başkasıyla evlenmiyor. Köyde dedikodular ise maşallah yani sınır tanımıyor.. Gerçekten klasik köy yani...
    Daha fazla konuyu açıklamak istemiyorum özet tarzı da olmasın çok.
    Harika bir konusu, akıcı bir hikayesi, ruhu doyurucu bir sonu yoktu romanın ama eleştirel açıdan bakıldığında döneminin bütün sorunlarını hatta bence bu dönemin de sorunlarını gözler önüne seriyor. Yaşar Kemal farkı diyelim.
    Sözü çok uzattım galiba, keyifli okumalar :):))
  • İnsanları Ve Hayvanları Küçültebilen Gizli Teknoloji

    Massachusetts Teknoloji enstitüsü yani MIT’nin Amerikan ordusu için geliştirdiği savaş teknolojileri tüm dünyada yankı bulmuştur. Bu sayede Pentagon ve hükümetten aldığı mali destek ellerinde ki kaynakları neredeyse sınırsız bir hale getirmiştir. Pek çok halka açık projenin yanında bazı çok gizli projelerde yürüttüğü sır değildir.

    Bu gizli projelerden bir tanesi ve belki de en önemlisi de kısa adı ifp olan implosion fabrication projecttir. Projenin başındaysa dünyaca ünlü Nöroteknoloji profesörü Edward Boyden bulunuyor. Bu proje için en önemlisi diyorum çünkü yakın bir tarihte tüm dünyayı sonsuza kadar ciddi şekilde değiştirme potansiyeline sahip. Nesnelerin ve insanların küçültülmesi öznesine pek çok bilim kurgu ve fantastik türde ki filmlerden aşinayız. Bu filmlerin en başında 1987 yapımı innerspace ve ilk olarak 1865 tarihin de roman olarak yayınlanan daha sonrada bir çok defa beyaz perdeye aktarılan Alice harikalar diyarı gelmektedir. Innerspace filmin de Dennis Quaid Havacı bir teğmen olan Tuck Pendleton isimli karakteri canlandırmıştır. Pendleton modüler bir deniz altıyla özel ışınlar sayesinde küçültülüyor. Bir tavşana enjekte edilmesi gerekirken Jack Putter isimli bir market çalışanına enjekte ediliyor. Jack Putter, bugün kendini komik hissediyor. Gününü 25 saat yaşayan bu hastalık hastası için hiçbirşey yeni değildi. Ama yeni olan bir şey vardı. Jack birşeyler duyuyordu. “Bana sahip oluyorlar” diye ağlıyordu. Jack’in duyduğu ses Tuck Pendleton’a aitti. Diğer bir baş yapıt olan Alice Harikalar Diyarın da ise Alice adında bir kız çocuğunun, bir tavşan deliğinden geçerek küçülmesi ve girdiği fantastik bir dünyada başından geçen hikâyeleri anlatır. Bu hikâyeler yoluyla yetişkinlerin dünyasının, saf, temiz bir çocuğun gözünden ne kadar saçma göründüğünü gözler önüne sermektedir. Alice Harikalar Diyarında, dünya çocuk edebiyatının en tanınmış klasiklerinden birisi olarak kabul edilir. Ancak yalnızca çocuklara değil, yetişkinlere de hitap eden fantezi, roman, film, oyun ya da epik şiir olarak de değerlendirilmiştir. Viktorya döneminin politik ve dini çekişmelerini hicveden bir alegori, bir sembolizm olarak da görülmüştür. Bilim için insanların ve nesnelerin küçültülmesi bazı sebeplerden dolayı olanaksızdır. Bir cismi küçültmek için gereken enerji atom bombasının ürettiği enerjiden daha fazla (Örneğin 800 kilotonluk bir Rus Topol füze başlığı3 3,34 katrilyon joule enerji üretiyor); çünkü küçültme derken fizik sabitlerini değiştirmekten söz ediyoruz. Özetle birini küçültmek için birkaç fizik yasasını çiğnemeniz gerekiyor; ama fizik yasalarını ihlal etmek imkansızdır. Peki bu konuda hile yapabilir miyiz? Atomları Güneş Sistemi’ne benzeten analoji kısmen doğru. Güneş ile Dünya arasında 150 milyon km var ve Güneş Sistemi’nin dış sınırı bizden 1,5 ışık yılı mesafede bulunuyor. Buna benzer olarak bir atomun yüzde 99’undan fazlası da uzay boşluğundan oluşuyor. Atom kütlesinin yüzde 99’undan fazlasını barındıran atom çekirdeği ile çevresinde dönen elektronlar arasında büyük bir mesafe bulunuyor. Peki atomların boşluğunu alarak nesneleri küçültebilir miyiz? Örneğin, ambalaj köpüğünü keserek bir insan kafası yapar ve bunu Dünya’nın en derin yeri olan Mariana çukurunda görülen basınca eşdeğer bir güçle sıkıştırırsanız (1106 bar, yani deniz seviyesinden 1106 kat yüksek basınç) köpük kafamız 30/1 oranında küçülecektir. Aynısını atomlara yapabilir miyiz? Bunun için kuantum fiziğindeki Heiseberg’in belirsizlik ilkesini ve Pauli dışarlama ilkesini yenip elektronları atom çekirdeğine doğru bastırmamız gerekiyor.

    Belirsizlik ilkesi uyarınca elektronlar atomun etrafında belirli bir yörüngede dönmek yerine, olası yörüngeler arasında sıçrayarak dönüyorlar. Bu yüzden somut yörüngelerde değil de ara sıra gerçekleşen olasılıklardan meydana gelen yörünge bulutları oluşturuyorlar. Bunlara yörüngemsi diyoruz. Pauli dışarlama ilkesi ise iki elektronun aynı yörüngemside bulunmasını yasaklıyor. Dolayısıyla elektronları atom çekirdeğine doğru birbirlerine temas etmeyecek şekilde sıkıştırmamız gerekiyor. Oysa belirsizlik ilkesi de elektronların konumu ve hızını aynı anda kesin bilmemizi yasakladığı için elektronları bu kadar dikkatli bir şekilde çekirdeğe itemiyoruz. İşte bu yüzden atom sıkıştırma yoluyla küçültme işlemi sırasında bize atom bombasına eşdeğer enerji gerekiyor. Bazı bilim insanları Nükleer Füzyonla insanların küçültülebileceğini iddia etmişlerdir. Elektronları çekirdeğe doğru sıkıştırırsak protonlarla birleşip nötrona dönüşürler. Bu da atom çekirdeklerini yok eder. Düşünün, hidrojen atomu bir proton ve bir elektrondan oluşuyor. Elektron çekirdekle birleşirse geriye tek bir nötron kalır ve adı üstünde, bunu ancak aşırı yoğun nötron yıldızları yapıyor. Peki bir hile daha yapsak? Atomları ısıtıp elektronları koparsak ve sadece iyonize olan serbest atom çekirdeklerini sıkıştırsak? Ancak, bunun için bir insanın vücut sıcaklığını 10 bin dereceye çıkarmanız gerekiyor. Bu da o kişiyi buharlaştıracaktır. Buna rağmen atomları birleştirmeyi başarırsanız o zaman da nükleer füzyon başlatırsınız. Özetle bir insanı küçültmek için o insanı oluşturan atomları küçültmemiz gerekiyor. Oysa atomların boyunu (büyüklüğünü) evrensel fizik sabitleri belirliyor ve tüm sabitleri de Planck sabiti denilen temel enerji sabiti belirliyor. Dolayısıyla bir insanı küçültmek için evrenin Planck sabitini değiştirmek gerekiyor. Ancak, bunu değiştirirsek evrenimizi yok etmiş ve başka fizik kurallarıyla yepyeni bir evren yaratmış oluruz.

    “Fizik kanunları ötesine geçmeye bilgisi veya cesareti olmayanlar için
    vardır.” Sir Isaac Newton

    Günümüz insanlığı mikroçiplerin dünyasında yaşıyor. teknolojinin küçülmesinin dünyamız için devrimsel etkileri olabilir. Mikro çipler yerine nano çiplerin üretilebilmesi tasvir bile edilemeyecek yeniliklere sebep olur. Kan dolaşımına enjekte edilen ve hastalıklarla savaşmak için programlanan minik nano robotlar kavramı çok daha uygulanabilir bir hale geldi. Böyle bir teknolojinin geliştirilmesi bilinen tüm ameliyatların ve pek çok hastalığın sonunu getirir. MIT’nin nöroteknoloji profesörü olan Ed Boyden, sosyal medyada fizik kurallarının arkasından dolanan implosion fabrication projesinde geliştirilmekte olan patlama cihazı adı verilen bir cihaz paylaştı. Bu cihaz nesneleri belirli bir boyuta kadar minyatürleştirebiliyor. İşlem, bilim adamları tarafından tasarlanan ışık düzeneğinin yarattığı atom burgaçlarına dayanıyor. Bir kaç deney objesini Özel hidrojeller yardımıyla 3 boyutlu iskeletlere indirgeyerek fonksiyonel malzemelerle tanımlanmış noktalarda biriktirdiler. Daha sonra, araştırmacılar nesneleri bir asit kullanarak kontrollü bir şekilde dehidrasyon yoluyla küçültürler. Bu yöntem fizik kurallarına’da aykırı değil ve olasılıklar sınırsız, çünkü ister metal olsun ister bioyolojik DNA isterse kuantum nokta parçacıkları her şey atomlardan oluşur ve atomların %80 veya fazlası sadece boşluktur. Bu yüzden de bu teknik her materyal üzerinde kullanılabilir. İşlem en anlaşılır şekliyle atomların boşluğunu alıyor. Buda bilinen her nesnenin %80 oranında küçültülebileceğini gösteriyor. Bu projeye aslında, ilk başlarda nesneleri büyütmek için başlanmıştı. Örneğin altın ve gümüş parçaları. Proje ilerledikçe araştırmacılar nesneleri büyütmenin imkansızlığını kavrarken küçültmeninse bilimsel inanışların aksine çok daha kolay olduğunu keşfetti. Projenin kökeni 2014 yılında Ed Boyden’nin genişleme mikroskobu adı verilen bir cihaza dayanıyor. Küçültülmek istenen objeler bir jelin içerisine koyuluyor ve daha sonra özel ışınlar vasıtası ile molekülel dehidrasyona uğratılıyor. Tıpkı alkolün vücuttaki suyu yok etmesi gibi bu cihazda atomun içerisinde ki boşlukları yok ederek işlevsel kısımları sıkıştırıp birbirine yaklaştırıyor. Bu işlemin doğada nasıl bir karşılık bulacağı henüz test edilmedi.

    Ancak bu teknolojinin sağladığı olanaklar, robotik ve optik alanlarında yapabilecek şeyler için sınırları kaldırıyor. Görünüşe göre bu araştırmalar sınırsız olanaklara küçük bir kapı açıyor. Bu teknolojinin en büyük avantajıysa son derece basit malzemelerle ve kolay şekilde gerçekleştirilebiliyor oluşunda yatıyor. Nispeten basit ve güvenli olduğu için, süreç okullardaki fen laboratuvarlarından en karmaşık bilimsel araştırma merkezlerine kadar her yerde gerçekleştirilebilir. Deneyler şu ana kadar Metal ve plastikten oluşan Silindir, küp, küre ve üçgen şekiller üzerine gerçekleştirilmiş ve başarıya ulaşmıştır. Ancak MIT bu özel cihazın çok daha büyük bir versiyonunu tasarlamaya başladı ve 2020 senesinde aktif hale getirecekler. Aynı yıl içerisinde fare, tavşan ve maymunlar gibi denek hayvanları üzerinde yapılacak test programları çoktan tasarlandı. Projenin en büyük 2 Finansörü olan Pentagon ve Nasaysa MIT’ye tarihi öne çekmeleri için yoğun bir baskı yapıyor. Nihayetin de Bu teknoloji ile Nasa Uzay araçlarında ki yüksek yakıt hacmi hendikapından kurtularak çok daha uzak sistemlere roketler yollayabilir, uzaya gönderilen sınırlı malzemeleri neredeyse sınırsız şekilde nakil edebilir hatta bir koloni kurmak için gerekli inşa malzemelerini dahi minyatürleştirerek hızlı şekilde hedef gezegene nakil edebilirler. Pentagonsa dünyanın hemen her yerinde bulunan Amerikan ordusuna ait unsurlara lojistik sağlayan en büyük ağı elinde bulunduruyor. Tank, top, füze gibi pek çok askeri teçhizatı bu sayede minyatürleştirerek nakletmesi halinde milyarlarca dolar tasarruf etmesi kaçınılmazdır. Öte yandan nükleer silahları da kolayca farklı ülkelerin sınırlarından geçirilmesi söz konusu. Elbette ki bunlar bu teknolojinin yapabileceklerine dair ilk etapta sayabildiklerimiz. Kesin olan bir şey varsa kapalı kapılar ardında bu teknoloji için çok daha büyük planlar yapıldığı ve çok yakın bir gelecekte dünya çağında bir kaos çıkmaması halinde bu teknolojinin insan hayatına gireceği yadsınamaz bir gerçektir.
  • Metehan ile Oğuzhan kardeş gibi büyümüş, Balıkesir’de yaşayan iki yakın arkadaştırlar. Her ikisi de 11 yaşındadırlar. Metehan sarı saçlı, mavi gözlü, kalın kaşlı, uzun boylu ve sıska bir çocuktur. Oğuzhan ise onun tam tersi fiziksel özelliklere sahiptir. Oğuzhan esmer, kahverengi gözlü, ince kaşlı, kısa boylu ve hafif tombul bir çocuktur. Karakteristik olarak ise ikisi de iyi kalpli, mülayim, sevecen ve yardımseverdirler. Ancak Metehan, Oğuzhan’a göre hırslarına yenik düşen bir çocuktur. Ayrıca çok fazla olmasa da kıskanç bir tarafı vardır.
    Bu iki kafadar arkadaşın ikisinin babası da memurdur. Oğuzhan’ın babası öğretmen, Metehan’ın babası ise postacıdır. İkisinin annesi de ev hanımıdır. Babalarının görev yeri olan Balıkesir’de tanışmışlardır. Metehan’ın ailesi aslen Sivaslıdır. Oğuzhan’ın ailesi ise aslen İzmirlidir. Aileleri ile birlikte aynı apartmanda yaşamaktadırlar. Oğuzhan ailenin tek çocuğudur. Metehan ise dört kardeştir. İki ablası ve bir de erkek kardeşi vardır.
    Günlerden bir gün sabah okula giderken bu iki çocuk asansörde karşılaşırlar:
    Oğuzhan: Günaydın Mete nasılsın? Uzun zamandır görüşemiyoruz.
    Metehan: Aaa günaydın Oğuz! İyiyim, sen nasılsın? Şaka yapıyorsun herhalde daha iki gün önce gördük birbirimizi.
    Oğuzhan: Olsun iki gün bile çok uzun geldi bana. Biliyorsun senin gibi kardeşlerim olmadığı için canım çok sıkılıyor evde. Hafta sonumu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdim.
    Metehan: Öyle deme benim de kardeşlerim var da ne oluyor sanki? Hiçbiriyle geçinemiyorum evde kimse beni anlamıyor ben de çok sıkıldım evde. Keşke beni çağırsaydın da dışarıda futbol oynasaydık.
    - Bence yanlış düşünüyorsun. Onlar senin ailen, her yerde ve her koşulda sana destek olacak değerli insanlar onlar. Aklıma geldi seni çağırmak ama annem hava soğuk, hasta olursun der diye sormaya bile tenezzül etmedim. Çünkü ne zaman dışarı çıkmak için izin istesem hep bu cevabı veriyor. Neyse boş ver beni, sen neler yaptın hafta sonu?
    - Annen senin iyiliğin için böyle davranıyor bence ona da hak vermelisin. Benim de hafta sonu evde canım çok sıkıldı ama senin gibi bilgisayardan oyun oynayamadım, bilgisayarım yok benim biliyorsun. Bende o yüzden kitap okudum. Jules Vern’in “Denizler Altında Yirmi Bin Fersah” adlı kitabını bitirdim. Türkçe öğretmenimiz derste muhakkak okuyun demişti ya. Sen okudun mu o kitabı?
    - Hayır, okumadım bilgisayardan başımı kaldırmadım ki hiç.
    - Bence okumalısın tavsiye ederim. Macera dolu ve akıcı bir kitap ama bazı yerleri biraz sıkıcıydı.
    - Vaktim olursa okurum bir ara. Neyse muhabbete daldık okula geç kalacağız haydi gidelim artık.
    Oğuz ile Mete konuşmalarını sonlandırıp okula gittiler. Okula vardıklarında ilk ders Türkçedir. Derse başlar başlamaz Sedat öğretmen öğrencilerine Jules Vern’ in kitabını okuyup okumadıklarını sordu. Sınıfın çoğunluğu kitabı okumuştu. Oğuzhan ve birkaç kişi hariç. Sedat öğretmen, Oğuzhan’a neden kitabı okumadığını sordu:
    Oğuzhan:” Öğretmenim hafta sonu çok meşguldüm sürekli işim vardı o yüzden okuyamadım.” diyerek cevap verdi.
    Bu sırada en önde dersi dinleyen Mete söze karıştı:
    -Öğretmenim Oğuz yalan söylüyor. İki gün boyunca bütün vaktini bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirmiş. Sürekli meşguldüm işim vardım dediği de bundan ibaret.
    Bu sözlerin üzerine Oğuzhan’ın yüzü kıpkırmızı oldu. Bütün sınıfın gözleri onun üzerinde toplandı. Öğretmen de bunun üzerine çok sinirlendi ve Oğuzhan’ı bütün sınıfın önünde azarladı. Bununla da yetinmeyip ailesiyle de konuşacağını söyledi. O günün akşamına da Sedat öğretmen, Oğuzhan’ın annesini arayarak durumu anlattı. Annesi de öğretmenden özür dileyerek telefonu kapattı. Hemen odasından Oğuzhan’ı çağırarak on gün boyunca televizyon izlemeyi ve bilgisayardan oyun oynamayı yasakladı. Oğuzhan annesinden defalarca özür dilediyse de bir daha yapmayacağım diye dakikalarca dil döktüyse de boşunaydı, annesi kararından kesinlikle vazgeçmedi. Bu olaydan sonra Oğuzhan, on gün boyunca hiçbir teknolojik alete dokunamadı. O da bu zaman diliminde kitap okumaya ve matematik sınavına çalışmaya başladı. Çünkü kendisi matematik dersinde baya iyiydi. En zor problemleri bile çözebiliyordu. Arkadaşları çözemediği soruları ona danışıyorlardı. Oğuzhan’ın aksine ise Metehan’ın matematikle arası pek yoktu. O daha çok kitap okumayı sever matematik dersinden nefret ederdi. Günler günleri kovaladı ve matematik sınavının olacağı hafta geldi kapıya dayandı. Bu süre zarfında Metehan, Oğuzhan ile bir kere bile konuşmamıştı. Yaptığı hatanın farkında değildi. Oğuzhan’dan özür bile dilememişti. Sınıfta karşılaştıklarında onun yüzüne bile bakmamıştı. Oğuzhan bu duruma çok içerlenmiş, Metehan’ın neden böyle bir şey yaptığına anlam verememiş, arkadaşının hatasını anlamasını beklemişti.
    Matematik sınavına iki gün kala Oğuzhan evdeydi ve matematik sınavına çalışıyordu. Tam derse odaklanmışken birden kapının zili çaldı. Oğuzhan kapıyı açtı ve karşısında Metehan’ı gördü. İlk konuşan Metehan oldu:
    -Oğuz merhaba nasılsın?
    - İyiyim Mete sen nasılsın?
    -Ben de iyiyim. Seni çok kırdım farkındayım. Bütün sınıfın önünde seni küçük duruma düşürdüm.
    Oğuzhan cevap vermedi. Metehan konuşmasını sürdürdü:
    -Biliyorsun pazartesi matematik sınavımız var. Benim de matematiğim iyi değildir. Doğal sayılarda toplama-çıkarma konusunu biraz anladım ama çarpma-bölmeden hiçbir şey anlamadım. Kesirler ve kesirlerde işlemler konusunda ise çok kötüyüm sanırım böyle giderse sınavdan çok kötü bir not alacağım. Ablalarıma sordum ama onların da sınavları varmış. Hem zaten onların da matematiği kötüdür. Senin matematiğin iyidir sınava beraber çalışalım mı?
    -Mete geçen gün yaptığın olaydan sonra hangi yüzle bunu söylüyorsun?
    -Evet, haklısın senden çok çok özür dilerim Oğuz. Hatamın farkına vardım bir anlık hırsıma yenik düştüm ve seni zor duruma düşürdüm. Ama öğretmenimiz kitabı mutlaka okuyun demişti sen de okumamışsın. Sana sorduğumda ise hafta sonunu bilgisayarda oyun oynayarak ve televizyon izleyerek geçirdiğini söyledin. Benim de bilgisayarım olmadığı için seni çok kıskandım bu yüzden bende böyle bir şey yaptım. Çok pişmanım.
    -Ben senin böyle düşünebileceğini hiç hesaba katmamıştım amacım kesinlikle sana hava atmak veya kırmak değildi. Ama farkında olmadan seni kırdıysam ben de özür dilerim. Yine de bu söylediklerin seni aklamaz. Keşke gelip bunu bana daha önce söyleseydin.
    -Evet, sen de haklısın gelip sana söyleseydim belki de olay bu kadar uzamayacaktı. Ama insanlar birbirleriyle konuşa konuşa sorunlarını çözebiliyorlarmış demek ki. Bu olay sayesinde bunu öğrenmiş olduk. Eğer bir daha böyle bir durumla karşılaşırsak susmak yerine sorunlarımızı iletişime geçerek çözmeye çalışalım olur mu?
    -Kesinlikle sana katılıyorum. Ee kapı ağzında mı konuşacağız böyle içeri gelsene. Hem annem peynirli poğaça yapmıştı, çay da demler bize. Biz de benim odamda matematik sınavına çalışırız.
    -“Oooo! Peynirli poğaça en sevdiğim. Tamam, olur anlaştık.” diyerek Oğuzhan’ın odasına geçtiler. Saatlerce sınava çalıştılar. Oğuzhan, Metehan’a anlamakta zorlandığı konuları anlattı. Her ikisi de sınavdan yüksek not aldılar. Aralarındaki bu soğuklukta bir kuş misali uçuk gitti.
  • Olan olmuştur olacak olan da olmuştur..

    ..saat kurarak güne başlayanların hikayeleri…

    Çaresiz insanlar son bir umut olarak son bir kurtulma arzusuyla toprağın altına girer gibi, karanlıkta bir okyanusun sularına dalar gibi gözlerini kapatırlar. Gözlerini kapamak çocukluktan kalma ilkel bir savunma silahıdır; hiçbir sorunu çözmez, sadece sen görmeden olup biter her şey, bu da iyi bir şeydir.

    Kendi evinde yabancılık hissetmek artık iflah olmamak demektir; bu keskin bir düşüşün bir işaretidir, herhangi bir müdahalenin, yardımın sonuçsuz kalacağının da. Bir an bile olsa, ‘’burası neresi, hangi oda nerede, ben neredeyim? ‘’ şaşkınlığına düşmek yüksek düzeyli bir tehlike işareti olarak kabul edilmelidir.

    Kapıya doğru yürürken içimden geçen onca makul sebeple teselli ararken hiçbirinin doğru olmadığını içimin en derinlerinden biliyordum. Kötülüğün ayak seslerini metafizik gerilimini, kalp çarpıntısını fark edebiliyorum. Bazı insanlara bahşedilmiş bir mucize bu. Kötülüğün ayak seslerini tanımak. Mucize değil de buna lanet diyebiliriz; kötülüğün kalp çarpıntısını bile fark edebildiğin halde ortaya çıkmasına engel olamamak mucize değil olsa olsa lanettir.

    Yürüdüğün yolun ışıklandırılmış olması, gideceğin yolun aydınlık olması anlamına gelmez.

    Hakikatin bir kere yara açtığı adama bundan sonra ne tabipler ne de mal mülk dünya çare olur.

    Giden bir kadının bir adamın kalbinden götürdüğünü bütün dünya bir araya gelse yerine koyamaz.

    Tek bir hakkım olacaksa kaybolarak var olmanın sırrını bulabilmiş olmayı dilerdim. O sırrı bulduktan sonra dilimi kesip kimselere söylememeyi, parmaklarımı bir bir kesip hiçbir yerlere yazmamayı gözlerimi oyup buna dair hiçbir imada bulunmamayı isterdim. Kaybolarak var olmayı.

    Ben bu şehri susarak yaşama bilgeliğine eriştim. Bu şehri susarak yaşayan mutsuz azınlığa dahil olmaktan hiç gocumuyorum. Gece ateşler içinde, kimsesizlikten kıvranırken kelimeler döküldü.

    Etrafımdaki herkes yalnızlığımı haksızlığıma delil olarak gösteriyor; oysa yalnızlığım yürüdüğüm yolun zorluğundan kaynaklanıyor.

    Sokakta ille de bir şey olur. Biz, bir şeylerin ansızın olabildiği yere sokak diyoruz çünkü. Beklenmedik umutların olduğu kadar, büyük acıların da mekanıdır sokak. İnsanların pek çoğu sokakta ölür, kaybolur ya da umudu bulur. Sokakta yürümek, derdini iyi anlatanlar için dermandır. Sokak bir masala başlamaktır; öykü en sıkıcı tekdüze haliyle akarken birazdan çok geçmeden bir şeyler olacağının ilk belirtisidir sokakta yürümek.

    İnsanın en iyi gizleme yolu, gözlemek istediği şeyin çok yakınında gezinmesi ve kalabalık cümleler kurmasıdır.

    İçinde bir yerde, çok derinde bir yerde, kimsenin sapından tutup çıkaramayacağı bir yerde eski, paslanmış bir bıçak saplı duruyor. Kimsenin eli yetişmediği gibi kendisi de çıkaramıyor. Birileri denemeli bıçağı oradan çıkarmayı. Bazen benim çıkarmamı isteyecek gibi oluyor fakat vazgeçiyor. Biri o bıçağı oradan çıkaracak olursa belki de kan kaybından ölecek.

    İnsan kendi ile yaşar, kendi yerine ölür oğlum. Yüzünü kalbine dön. Yalancı bir peygambere inanmaktan daha kötüsü bir peygambere yalandan inanmaktadır.

    Gerçekliğimiz hepimiz için bir saygınlığı bir hatırı var, bunca zaman kabullenmesi güç meselelere ben de buna hürmeten razı geldim. Ama gerçeklik aklımla oynayacak kadar beni hafife alacaksa bu kadarı nefsime ağır gelir.

    Gece her şeyin üzerini örter, diye düşünür insan. Oysa, gecenin örttüğünden çok hatırlattıkları vardır. Hatırlatırken sarstıkları, sarsarken suskunlaştırdıkları, suskunlaşırken acıttıkları.

    Bir kadının kıyısında uyuyorum, bir uçurum kıyısında uyuyorum..

    Anne bir kere öldü mü artık bütün zaman dilimleri, olaylar onun ölümüyle tarif ediliyor; annem öldükten bir yıl sonra, annem ölmeden iki ay önce, annemin öldüğü yıl. İnsanın aklında bir tek o kalıyor, sonrası gereksiz teferruat. Anlatmak istediğin her şey aslında annemin ölümünü söylemek için bir sebebe dönüşüyor. Sadece onu söylemek istiyorsun ama söze bir yerden başlamak lazım.

    Derdi olanın cümlesini tamamlamaya nefesi yetmez.

    Bir anneye nasıl ağlaması gerektiğini insan ancak annesi ölünce öğrenebiliyor. Başka bir ağlamaya benzemiyor çünkü. Öğrenilmiş tecrübe edilmiş bir gözyaşı değil bu. Sadece anneye özgü bir ağlama biçimi. Anneye veda etme biçimi.

    İnsanın annesi ölünce, o güne kadar kapandığını sandığı bütün yaraları yeniden açılıyor, kanamaya başlıyor. Bağışıklık sisteminin çökmesi gibi bir şey; artık bütün hastalıklara açık hale geliyorsun. Her şey öldürücü olabiliyor kalbin için. Seni hayatın zehirli yüzlerine karşı korunaklı kılan bütün dirençlerini yitiriveriyorsun. Öyle bir şey…

    O an ölseydim dünyayı güzel bir yer olarak hatırlayacaktım. O an ölseydim dünya güzel bir yer olacaktı, ben de mutlu bir insan.

    “sen susalı üç hafta oldu ve bazen karıştırıyorum hangimizin öldüğünü. önce senin öldüğünü sandım. çok üzüldüm biraz zaman geçince fark ettim ki ölen benmişim ama farkında değilmişim. seni arayınca anladım gerçeği çünkü ben her daim bir yaranın sızısıyla sana koşuyorum, kanar kanamaz elimle bastırıp sana koşuyorum, yaramı sar beni öp mırıltıyla dua oku diye sana koşuyorum. üç haftadır sana yetişmeye çalışırken kaç kere öldüğümü sayamadım. insan böyle zamanlarda anlıyor ölümden önce bir hayatın olmadığını. ayrılığın olduğu yerde hayat da olmaz. bütün kuşkularım bitti sen susunca, ölümden önce bir hayat yok. bir tarifi olmalı diye düşünebilir insan ama yok. senin olmadığın bir hayatın tarifi yok senin olmadığın anın tek izahı geçmeyen bir ağrı o derece kaplıyor ki insanın her yanını nerenin ağrıdığını bile ayırt edemeyecek hale geliyorsun. sadece ağrı var. hayatım ağrıyor yani anne çok anlaşılır olmadığının farkındayım ama ancak böyle söyleyebilirim hayatım ağrıyor eksiklik diyesim geliyor bazen ama eksiklik deyince sanki bir şeyler varmış da bir şeyler yokmuş gibi oluyor. hayır öyle değil eksiklik değil bunun adı boşluk hiçlik karanlık havasızlık suskunluk gibi ama eksiklik değil hani bizim evin balkonuna eski evin balkonunu kastediyorum balkona bir kumru dişi bir kumru yuva yapmıştı sen çok mutlu olmuştun hatırlıyor musun. sonra o kumrunun iki tane yavrusu olmuştu sen daha da mutlu olmuştun. o kumruların yavruları dünyamıza yeni nazil olmuş ayetler gibi umut olmuştu neden anlayamıyordum ben neden bir kumrunun yuvası ve yavruları senin için böylesine büyük bir umut ve huzur kaynağı olmuştu bilmiyorum işte. o kumru yavruları olduktan sonra bir süre ortadan kaybolmuştu sen nasıl kötü oldun hatırlıyorum sen de hatırlıyor musun telaştan yüzün solmuştu bu yavrular ne olacak diye nasıl da üzülmüştün sonra anne. kumru geldi de yüzün gülmeye başladı belki de çok uzun zaman geçmemişti aradan ama yine de korkmuştun üzülmüştün anne gelince nasıl da rahatladın. ben de seni öyle görünce mutlu oldum. bunları neden anlatıyorum biliyor musun o yavru kuş gibiyim şimdi sen susunca o yavru kuş kadar korunmasız çaresiz yalnız kaldım ben bu dünyada bir balkon duvarının üzerindeki yuvasında nasıl yalnız kaldıysa yavru kuşlar öyle insan alışır diye teselli bulmaya çalışıyor birileri öyle söylüyor ama doğru değil. doğru olan bir şey var ki insan birden büyüyor beni görsen sen sustuktan bir gün sonra çok büyüdüm ama aklım kalbim ruhum yetişemedi bu büyümeye içim bomboş dokunsalar kırılacağım bir zayıf dal gibiyim dokunsalar paramparça olacağım. korkumdan kaçıyorum senden sonra boğazımdan tek bir lokma geçmedi yani bir şeyler yedim onu kastetmiyorum ama ekmek gibi değildi su gibi değildi susuzluğum geçmiyor mesela nasıl bir şeyse bu geçmiyor üşümem de geçmiyor bir türlü sen dikkat et üşüme dediğinde geçen üşümem şimdi geçmiyor bir garip susuzluk hali bir garip üşüme hali yakama yapışmış düşmüyor. bir anda sıradanlaştım zaten hepimiz sıradan insanlarız diyeceksin biliyorum tabii ki öyle ama birbirimize değer katıyoruz ya onu söylemek istiyorum. Birbirimizi sevince çok sevince ölesiyle sevince öyle demek istemedim çok çok sevince birden daha özel daha kıymetli insanlar oluyoruz ya onu kastediyorum. sen susunca hiçbir kelime beni boğulmak üzere olduğum bu derin hayattan çekip kurtarmaya yetmiyor sen öyle bir ada gibi dört yanı sularla çevrili ama korunaklı bir ada gibi beni bu allahsız karmaşadan çekip çıkarıyordun o lafı kullanma diyeceksin biliyorum çok kızdığını biliyorum özür dilerim bir daha söylemem ama ancak böyle anlatabilirim gibi geldi yoksa haşa allah yoksa ne var bu ellerimizle yolumuzu bulmaya çalıştığımız tedirgin edici karanlıkta kim tutar korkudan buz kesmiş ellerimizi. bir şey diyeceğim sana bu aralar şarkı filan dinlemiyorum ödüm kopuyor içinde anne geçecek diye bir şiirde öyküde bir filmde anne geçecek diye ödüm kopuyor dinlemiyorum okumuyorum izlemiyorum biri anne diyecek diye çocuklardan bile uzak duruyorum sanki bu dünyada anne lafını duyar duymaz geberinceye kadar ağlayacak gibiyim. peki şimdi ağlıyor musun diye sorma ağlamıyorum yazı bitince ağlayacağım gözlerimden yaş retina gözbebeği şu bu ne varsa akana kadar ağlayacağım en son gözümden ruhum akacak ve susacağım insanın gözünden ruhu akarsa susar belki insanın ruhu gözünden akınca hiçliğe erişir ve artık hiçbir ağrı yara sızı acıtmaz olur. Hiçlik sayesinde insan bir çeşit özgürleşme yaşamaya başlar hiçliğin özgürlüğü bunu istiyorum fakat kendimi tutuyorum bir yandan da özgürleşmekten korkuyorum hiçlikten senin suskunluğunla buna erişmek duygusunu kabullenemiyorum dönüp dönüp kendime aynı soruyu soruyorum. peki ben şimdi ne yapacağım ben sen sustuktan sonra ne yapacağım bu soruyu sorar sormaz ne kadar acınacak bir halde olduğumu düşünüp kendi kendime üzülüyorum. tuhaf değil mi kendine acımak yani insanın annesi susunca kendine acımayı öğrenebilmesi gerekiyor yemek yapmayı öğrenme zorunluluğu gibi aslında başka yerlerden gidip bir şeyler yemek mümkün ama gidip de birilerinden sana acımasını nasıl isteyebilirsin satın alınabilir bir şey de değil ki bu. öğrenmem gereken en zorlu şey galiba kendine acımayı öğrenmek bu ağır bir zorunluluk insanın hayatında kendisine acıyabileceğinden hiç kuşku duymayacağı biri olmalı zira kendime acımayı öğrenmem gerekiyor yoksa bütün kan içime sızacak ve kıpkırmızı çıkacak çektirdiğim röntgenler renksiz de olsa kıpkırmızı çıkacak işte böyle daha bir sürü şey aklıma üşüşüyor. hepsini anlatamıyorum bir yandan saçma gelecek bir yandan da seni üzmek istemiyorum son bir şey isteyeceğim senden eğer mümkünse bunu çok istiyorum hem de. ölünce senin yanına gömülmeyi istiyorum bunu neden benden istiyorsun diyeceksin tabii ki bu kısmı değil önemli olan senin yanına gömülmeyi istiyorum ve mezardan korkuyorum aslında soğuk geliyor benim için ısıtır mısın diye geçti içimden buz gibi bir kış gecesinde bir çocuğun yatağını ısıtır gibi mezarımı ısıtır mısın anne?”

    “Yazıda gramer, dilbilgisi filan neredeyse yok. Biraz zor oluyor okuması.”
    “Annenin ölümünün dilbilgisi grameri olmuyor ki Eda. İnsanın annesinin ölümü zaten hayatın anlatım bozukluğu.”

    Geçmişten söz etmek, bende kaybolma hissi uyandırıyor. Bir daha asla yolunu bulamama endişesiyle dolu kaybolma hissi.

    Her şey üstüme üstüme geliyor, nefes alamıyorum, pencere olduğunu sandığım yerlere doğru koşuyorum, duvardan başka hiçbir şey yok. Bir kabus bu. Her seferinde kaldığı yerden devam eden bir kabus.

    Geçmişi anlatmak her seferinde yolumu kaybettiriyor ve sonunda beni getirip aynı karanlık, rutubetli, boyası dökülmüş, küf kokan odanın ortasında yapayalnız bırakıyor.

    İhtimaller arasında en kötüsünü seçmek gibi maharetlerim var.

    İnsanın çaresizliği ne kadar büyükse, kendisini teselli edebilecek en saçma hayallere inanma ihtiyacı da o kadar büyüktür.

    Gitmek daha iyidir, ama bana sorarsan sakın gitme, nasılsa tekrar geri gelirim diye gider insan, ama sonra dönebileceğin bir yer kalmaz. Bırak dönebileceğin yeri, üzerinde yürüyebileceğin bir yol da kalmaz. Gidip de dönen yok mudur? Var elbette, bazılarının gitmesi de elzemdir.Ama seninki böyle değil. Gitme.

    Konuşmak için değil, sadece şu sözü söylemek için ağzım var; günah işledim ya Rab, günah işledim, bana merhamet et, beni bağışla.

    Yalnızlık, insanı ve evi sessizleştiriyor. Hayatı da.Dışarıdan gelen hiçbir gürültünün şiddeti, yalnızlığın uçsuz bucaksız sessizliğini bozmaya yetmiyor, annem benim için mutfaktan gelen tabak çanak sesleridir; mutfaktaki su sesi, pencereyi açma sesi, namaz kılarken duyulan fısıltı sesidir, ev sesleri annemdir, annem biraz da ev sesleridir, bir anda mutfak kapısından kafamı içeri uzatsam annemi göreceğimi sandım, annem mutfak tezgahının başında arkaya dönüp yüzüme bakıp sevgiyle gülümseyecek sandım.

    Bazı anlar uzun sürer; arkasından kötü şeyler olacağını düşündüğümüz anlar özellikle. O anın içinde geçmişinizdeki bütün acı kötü, sarsıcı deneyimlerin izleri ardı ardına sıralanır, zamanı uzatan insanın geçmiş acılarının toplamını bir duygu olarak o an diliminde yaşamasıdır.

    Bir kere aklından geçsem bir daha yalnızlık nedir bilmez kalbim.

    Bir kadını tanımaya başlamanın ilk adımlarından biri o kadına ne zaman yaklaşmaman gerektiğini bilmendir.

    O’nun yüzü dışında her şey yok olacaktır.

    Sonradan pişman olacağımı bile bile bir meselenin içine dahil olmak, geçmişte başımı bin türlü belaya soktu. Bu belaların sürpriz olduğunu söyleyemem; neredeyse tamamı bağıra çağıra göstere göstere ayan beyan üzerime geldi. Asla yapmamam gereken kesinlikle uzak durmak gereken tek bir şey oluyordu ve ben onu yapıyordum.

    Kendimi yavaş yavaş öldürmeyi hak edecek ne yaptım diye soruyorum bazı zamanlar.

    Masumiyetime ikna olmayı çok istedim.

    İnsana dair bütün meselelerin karanlıkla aydınlık arasında salınıp durduğunu, insan doğasının öngörülemez bir biçimde bu aydınlık veya karanlıklar içinde büyük, akıl almaz mesafeler alabileceğini kendime hatırlatıp masumiyet aradım. Her seferinde sözler verdim; gayet anlaşılabilir, makul ölçüde tutulabilir, sabretmem neticesinde kendimi daha iyi hissetmeme yardımcı olacak sözler.

    Gözümü bürüyen karanlık yaşadığım her anı yutabilecek büyük bir karanlık olarak her geçen gün büyüdü, her şeyi karanlığın içinden görmeye başladım ve sonunda karanlığın kendisi oldum.

    Bir kötülüğün içine düştüğümde düştüğümde değil bile isteye adım attığımda tanıdığım en temiz saf masum yüzler aklıma üşüşüyor ve o an oturup ağlayasım geliyor. Gerçekten ağlamak ama. İçimi çeke çeke hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Onların temiz yüzleri gözümün önüne geldikçe pişmanlığım artıyor ve daha iyi bir insan olmak için tekrar kendime sözler veriyorum. Bu sözü de tutamıyorum.

    Kulun kendisiyle böyle kavga etmesi Allah’ın hoşuna gider, sürekli pişmanlık ve tevbe hali…

    Acılı bir kadının yüzünü okumaya kalkarsan ateşe dokunmayı bir uçurumdan yuvarlanmayı çoşkulu bir nehirde boğulmayı göze almışsın demektir.

    Kainatta her mesafe ölçülebiliyor ama birbirine uzak iki hayatın arasındaki mesafeyi ölçmenin imkanı yok.

    Çaresizlikten yapılan şeylerin masumiyetini sorgulamanın anlamı yok. Dünyanın en alçak şeylerinden birini yapsanız da çaresizliğin doğurduğu masumiyet bir iç sızısı olarak alttan da merhameti çağırır.

    Öldürmeye çalıştığım bir benliğim vardı ve bütün kişisel geçmişimi tekrar düşünmek zorunda kalacağımı bilmiyordum. Epeyce gerilere doğru gitmek zorunda kaldım; ellerimle tek tek boğduğum hatıralarıma. Talan edilmiş bir şehirde yürümek gibiydi. Bir tabuta girmek gibiydi. Bir mezar toprağını eşelemek gibi. Ölü bedenimi kurcalıyordum. Sıra annemin ölümüne gelince orada durdum. Orada her şey duruyor; zaman yol inanç fikir her şey.

    İnsan zaten dertli değildir, derdin kendisidir.

    ben seni bir kerecik görsem, yalnızca bir kerecik daha, seni görsem. anne. kafesinde deli gibi kanat çırpmaktan kanatları kan revan içinde kalmış bir kuş gibiyim. kendi tırnaklarıyla yüzünü paramparça eden bebekler gibi çaresiz, kimsesiz. evin yolunu kaybettim, evimizin yolunu, çocukluğumun, pencere önündeki çicek kokularının yolunu, bir türlü bulamıyorum. sokaklar birbirine benziyor, evler birbirine benziyor ve hiçbirini hatırlamıyorum. nerede olduğumu da. anne elimden tut. anne beni buradan al, götür; uzaklara, rüyalarında gördüğün yerlere götür,kendi çocukluğuna, senin beşiğine saklanalım, dedemin Mushaf muhafazasına saklanalım.

    anne ben âşık oldum, aşık oldum, aşktan oldum. bir parça nefes alabilseydim eğer vazgeçerdim. hiç olmamış gibi. şimdi geç kaldım. çok geç. dokundum, yandım, dokunanı yaktım, sen elini çekme üzerimden. aldığım her nefes içimi çürütüyor. bir de ilaçlar. artık çok ilaç içiyorum, çok, kızma. içine bir ateş parçası düşmüş sünger gibi için için yanıyorum, kül oluyorum.senin yüzüne bakmaya, senin toprağına bakmaya çok utanıyorum, bağışla. birinin peşinden gidiyorum ben, hiç durmuyor; durup arkasına dönüp göz ucuyla da olsun bir kez bakmıyor. artık nereye gideceğimi bilmiyorum anne. yol bitti, iz bitti, şarkı bitti, ilkbahar bitti, sayfalar bitti, şehit bitti, merhamet bitti. her şey bitti ve o yürümeye devam ediyor. arkasında ben. yoruldum. elleri titreyen bir cerrah, gözleri kör olmuşbir türbedar, felçli bir duvar ustası. burada, bu mezarlıkta, senin yanında yörende yatanlardan daha cansız, daha ölü. yoruldum. geri dönebilmek için küçük bir işaret beklerken sürekli, şimdi dönüşsüz kaldım. evsiz. muhtaç.

    Artık kimseler inanmayacak bir zamanlar bir kalbim olduğuna. Kimseler inanmayacak bir zamanlar bir yaranın hatırına gözlerimden kan akarcasına şahdamarım çatlayacakmışçasına sustuğuma. Bir ismim olduğuna. Yaşadığıma. Kimse inanmayacak, inanmasınlar olsun. Ben de inanmıyorum. Onlara onların inandıklarına kendime.

    Gerçek bende nefes darlığı yapıyor.

    Bir kadını sevmeye başladığınızda dünya gitgide tenhalaşıyor. Başka hayatların izleri tek tek silinmeye başlıyor; başkalarının sesleri, başkalarının ayak izleri, başkalarının hatıraları. Sonra sizden ve o kadından başkası kalmıyor. Öncesinde de hiç kimse yaşamamış gibi. Boşluktan doğmuş gibi. Sonra siz de yok oluyorsunuz ve sadece o kadın kalıyor. Aşk bir kadının bu dünyadaki yalnızlığıdır ona aşık olan adamın her şeyi ve nihayetinde kendisini, kadının varlığında yok etmesidir.Ben henüz yok olmamıştım .Şimdilik.

    Bilen söylemez söyleyen bilmez.

    Bir şey unutmuşum gibi geliyor, gidenlere hep öyle gelir; bir şey unutmuşlar gibi. Oysa zaten bir şey unutmak için gider insan, giderken bir şey unutmak sorun değil; insan çok daha büyük bir şeyi unutmak için gider. Geride kalanların ne anlamı olabilir mi?

    Önce düşünüp sonra karar vermek yerine, önce karar verip sonra düşünmek alışkanlığımdan kurtulamıyorum.

    İstanbul sadece fotoğraflarda yoksulların arkasında durur.

    Yaşamak insanın ömrü boyunca kaçmaya çalıştıklarına tek tek yakalanma tecrübesidir, bazılarından biraz daha uzun süre kaçabiliyoruz ama er ya da geç yakalanıyoruz, yaşlanmak artık kaçma teşebbüsünde bulunamayacak kadar yorulmak demektir.

    Yol insanın araf duygusunu en çok hissettiği yer sanırım; bir yerden bir yere giderken aslında hiçbir yerde olamamak halini yaşıyorum, iki mekan arasındaki hiçlik. İki hal arasındaki yokluk. İki menzil arasındaki zaman boşluğu..

    Bir adamın gidişiyle başlayan hiçbir hikaye geri dönüşle sona ermiyor. Gerçekten gidebilmek böyle olsa gerek.

    Ben de öyle düşünmüştüm, bir önceki gün geldi sonra aklıma. Eda’nın sarılma anı. Gülümsedim. İyi tarafından bakalım. Mutlu bir adamım ben.
  • 208 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen Çizgili Pijamalı Çocuk, Bruno adındaki bir çocuğun gözünden anlatılan bir arkadaşlık hikayesidir. Babası üst rütbeli bir asker olan Bruno, esir kampındaki yahudi bir çocukla arkadaş olur. İkinci Dünya Savaşı sırasında geçen Çizgili Pijamalı Çocuk , Bruno adındaki bir çocuğun gözünden anlatılan bir arkadaşlık hikayesi. Babası üst rütbeli bir asker olan Bruno, esir kampındaki yahudi bir çocukla arkadaş olur. Biri kampın güçlüler tarafında, diğeri mazlumlar tarafında olan bu iki çocuk arasında önyargılarda uzak bir ilişki başlayacak ama bu yasak dostluğun beklenmedik ve sarsıcı sonuçları olur. Biri kampın güçlüler tarafında, diğeri mazlumlar tarafında olan bu iki çocuk arasında önyargılarda uzak bir ilişki başlayacak ama bu yasak dostluğun beklenmedik ve çok sarsıcı sonuçları olur.Sonu tahmin edilemeyecek kadar yıkıcı olan bu kitabı herkese tavsiye ederim kitabı okuduktan sonra filmini de izlemenizde fayda var.Keyifli okumalar :)