• 152 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Bu okuduğum ikinci Sevgi Soysal kitabı, diğeri öykü, Yürümek de roman olarak adlandırıldıysa da ben yazarın iki türde de aynı teknikleri kullandığını düşünüyorum. Bunu Yürümek üstünden biraz açmak istiyorum. Kitapta alışık olduğumuz, romanlarda genellikle kullanılan teknik yok. Bir olay nerede başladı, ne şekilde ilerledi bilemiyorsunuz. Yazar size olayın sonucunu söyleyiveriyor, siz de bu şekilde öğrenmiş oluyorsunuz. Bunun dışında hem bir anlatıcı yer alırken romanda, hem de karakterlerin iç monologlarına yer verilmiş. Tabiat tasvirlerini anlatıcı yaparken, karakterlerimiz arası diyaloglardan sonra varlığını az da olsa gösteren anlatıcı, iç monologlar sırasında-e haliyle - kayboluyor. Romanın içeriğine gelecek olursak da yolları yetişkinlikte kesişen iki karakterimizin, Ela ve Memet’in, çocukluktan yetişkinliğe doğru olan yollarının, onlarda iz bırakan olaylar eşliğinde ilerlemesine tanık oluyoruz. Bu yolda, cinsellik, toplum baskısı, zorbalık gibi yelpazesi geniş tutulmuş motifler var. 12 Eylül’ü de işlemiş Sevgi Soysal ince bir şekilde fakat az ve kitabın bitişine doğru yapmış bunu. Kitapta çok sevdiğim bazı detaylardan bahsetmek istiyorum sizlere. Yazarın kullandığı dil bana çok eşitlikçi geldi, bundan kastım feminist dil değil. Bundan da kastım şu ki, sanki hiç cinsiyet eşitsizliği var olmamış da onun ne olduğunu bilmiyormuşsunuz bu yüzden de “feminizm” gibi bir kavram ortaya çıkmamış gibi. Kitapta işlediği toplumsal cinsiyet eşitsizliğine rağmen sanki cinsiyet eşitliğinin var olduğu bir toplumdaymış gibi hissettiriyor Soysal size. Bu bende hoş bir tad bıraktı. Ayrıca hem Ela’nın hem de Memet’in iç sesine, kaygılarına tanık olduğumuz için iki cinsiyet için de hoş bir roman Yürümek. Hem kendi cinsiyetimizin maruz kaldığı baskıyı, zorlukları hissedip anlayabiliyoruz hem de karşı cinsin yaşadığı sorunları onun cinsiyeti açısından yarattığı baskıyı, zorluğu kavramış oluyoruz. Cinsiyetler arası empati için güzel bir teknik bu. Bu, kitapta sevdiğim şeylerden biriydi. Umarım yazdıklarım kitap hakkında bir fikir vermiştir sizlere. Hepinize keyifli okumalar diliyorum.
  • 272 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Dört kitaptan oluşan bir Sherlock serisinin son kitabıyla karşınızdayım... Ben sıralı okudum fakat karışık okunsa da bir şey olmaz çünkü cinayetler bağlantısız... Burada Baskerville soyuna musallat olan bir efsanevi köpeğin geri döndüğü ve Baskerviller'den Sir Charles'ı öldürdüğü düşünülüyor... Ortada böyle büyük bir hayvana ait izler de olunca kafalar karışıyor hâliyle... Peki Sherlock Holmes'un???? Hayır tabi ki... O katilin peşinde... Sir Charles'dan kalan mirasın sahibi Sir Henry'yi koruması için de malikaneye Dr. Watson' u gönderiyor. Kendisi ortalar da yok (mu acaba?). İnce araştırmalardan, detaylardan sonra ulaşılan bilgiler şaşırtıcı... Seviyorsanız okuyunuz...
  • 158 syf.
    ·21 günde·Beğendi·10/10
    YAŞAYAN KARAKTER: SHERLOCK HOLMES
    Selam okur dostum ‍️
    Benim çok sevdiğim Sir Arthur Conan Doyle`dan çok çok sevdiğim Sherlock Holmes adeta yaşayan bir kahraman.
    Sıradan vakaları sıra dışı çözümleme ve analitik yeteneği ile çözen, en gizli sırları dahi açığa çıkarabilen ve evet her şeyi bilen Holmes`ü okumak benim için hiç bıkmayacağım keyiflerden.
    İlginç bir vakayı dahiyane gözlem gücü ile çözen Holmes, dedektiflik öykülerin içerisinde yeri doldurulmaz canlı bir karakter. Okuduğum Holmes vakalarının bazıları sıra dışıydı fakat sıradan vakaları bile sıra dışı yapan bir yeteneği var Holmes`ün. O da gözlem yeteneği ve en ince en basit detaylardan bile çıkarım yapabilmesi. Benim için yazarının önüne geçmiş ilk karakterdir Holmes! Zekası ve akıl yürütme yeteneği ile bizim için basit olan şeylerden sonuca ulaşabilmesi yazarına hayranlık duymama en büyük sebep. Kitabın başında bir saate bakarak kişilik analizinde bulunması gibi muhteşem bir yeteneğe sahip meselâ.

    Tıp mezunu olan Sir Arthur Conan Doyle, Sherlock Holmes karakterini yaratırken üniversitede hocası olan Joseph Bell`in gözlem yeteneğinin gücünden etkilenmiş ve ilham almış.
    İlk Sherlock Holmes romanı olan "Kızıl Soruşturma" 1887 de yayımlandı. 1890` da yayımlanan ikinci Sherlock Holmes romanı olan "Dörtlerin Yemini"ni bir aydan kısa sürede yazdı. Bundan sonra 1891 de yayımlanan 12 kısa öyküden oluşan vaka dizisi ile çok ilgi gördü ve böylelikle Sherlock Holmes artık sınırları aşıp büyük bir hayran kitlesine ulaştı. Öyle ki Holmes yazarının önüne geçti ve Doyle bu durumdan rahatsız oldu. Bir dönem artık Holmes`ü yok etmeye karar verdi ve kitaplarında yer alan suç dehası Profesör Moriarty ile Holmes`ü Reichenbach şelalelerinin derinliklerine yolladı. Okur kitlesi büyük tepki gösterdi fakat Doyle bundan etkilenmedi. Ta ki 1901 de bir seyahatte arkadaşının arabacısının adından etkilenip “Baskerville`lerin Köpeği” isimli kitabını yazana kadar. Sonrasında bir çok Sherlock Holmes vakası yazdı ve toplamda 4 romanı 56 kısa öyküsü bulunmakta.
    Sherlock Holmes`ün amacı yasaları uygulamak değil adaleti sağlamaktır. Bunun için de yasaları çiğnediği görülür vakalarında. Keman çalan ve kokain kullanan bir kahraman olan Holmes "Dörtlerin Yemini"nde arkadaşı Dr. Watson`a şunu söyler:
    "Zihnim durağanlığa baş kaldırıyor. Karşıma sorunlar çıksın, yapılacak bir iş çıksın, en çapraşık bir şifre ya da karmaşık bir inceleme çıksın, o zaman tam bana göre bir ortamda buluveriyorum kendimi. O zaman yapay uyarıcılara gerek duymam. Ama tek düze bir yaşantıdan nefret ediyorum. Zihinsel bir coşkuya özlem duyuyorum."

    Doyle 1889-1902 Boer Savaşı sırasında yazdığı faydalı yazılar ve gösterdiği yararlılıklar nedeni ile soyluluk ünvanı kazandı. Sir Arthur Conan Doyle yarattığı eşsiz kahraman Sherlock Holmes sayesinde unutulmayacak klasikler arasına girmeyi fazlasıyla hak etti bence. Polisiye türü ne kadar gelişip değişse de Holmes`ün teknikleri hiçbir zaman basite indirgenmeyecek nitelikte.
    Benden bu kadar dostum. Sen bir polisiye okuruysan ve hâlâ Sherlock Holmes ile tanışmadıysan bence zamanı geldi de geçiyor. Şimdiden bol keyifli sayfalar.
  • Post Mortem
    Post Mortem Martin Heidegger'le Aşk ve Suç Yaşamım'ı inceledi.
    184 syf.
    Şarkıyı da şuraya iliştirip başlayalım bakalım :) (Az biraz SPOILER içerebilir, az ama. Şarkı değil canım, inceleme)

    https://www.youtube.com/watch?v=qol0bBbcm44

    Yine yaptım. Heidegger ile ilgili tek satır dahi okumadan, okul sıralarından yalnızca adını hatırladığım, felsefesine dair ufacık bir fikrimin dahi olmadığı bu filozofu konu alan bir kitaba destursuz başlayıverdim. Yalnız hiç de kötü bir hamle olmadı bu benim açımdan. Aksine, bu kitapla birlikte Heidegger'a dair merakım perçinlendi.

    Heidegger'ı daha evvelden okumadım belki ama Messadié'nin kalemine aşinayım. Çok da severim "Sokrates'in Karısı" kitabını. Anlatımı güzel bir yazardır, tavsiye de ederim. 183 sayfalık bu kitapta da, utanmasam ikide bir alıntı yapacaktım ama kendimi frenledim ve bu durum, kitabın bir bölümünde böyle devam etti. Yalnız burada bir şeyler eksikti sanki. Bunu biraz da, atmosferin farklılığına yormak lazım. Eee, sürekli kapalı bir havanın eşlik ettiği Almanya mı daha baş döndürücü bir atmosfer sunar, yoksa Antik dönem Yunanistan'ı mı? Cevap netse devam edebiliriz.

    Neden kadınlar büyücülere, erkeklerden daha fazla giderler? Gelecekten haber almak için ve hayatlarını buna göre şekillendirmek için mi? Bence hayır. Sebep, kadınların büyülenmeyi sevmeleri. Erkek, bir kadını hayatında istiyorsa büyük ihtimalle o kadın, mantığına uygun bir kadındır. Fakat bir kadın bir erkeği hayatında istiyorsa, emin olun ki o erkek, o kadını büyülüyordur. Üstüne okuyup üflüyor demek istemiyorum tabii, vardır bir büyüleyici yanı. Kasaptan yaptığımız alıntı, bize bu konuda fikir verecektir. Erkek rahatına düşkündür, kadın macerayı sever. Bütün genellemeler gibi bu da yanlıştır, yine de parmaklarımdan dökülen her sözcük, beni bağlar ;) Size "macera sevmiyorum" diyen kadın da, siz hayatına girene kadar zaten maceraya doymuş ve de yorulmuştur. Ondan sebeple öyle der yani, içi geçmiş ya da ruhu çökmüş falan değildir. Şimdi ben böyle şeyler yazınca yanlış kitaba inceleme yazıyor gibi görünmüş olabilirim ama tam da doğru yerde doğru şeylerden bahsediyoruz, hiç meraklanmayın, alıcılarınızın ayarlarıyla oynamayın. Birazdan eğlence başlayacak.

    Grethe ve Mark, sıradan bir çift. Sıradan bir işleri, sıradan bir hayatları ve sıradan bir ilişkileri var. Mark bu sıradanlıktan sıkılmış olacak ki mezarından kaldırdığı gibi Martin Heidegger'ı eve getiriyor ve "gel abi şu evliliğin içine bir ediver, hay götüne sağlık" diyor. Tabii böyle değil. Ama nereden bilecek ki, tanımadığı adamı eve getirip, sonrasında da işlerin böylesine sarpa saracağını. Siz siz olun, bu tip bir maceraya girişmeyin. Hele de Grethe gibi bir karınız varsa... Grethe tam bir afet. Güzel bir yüz, güzel bir vücut, nemfomani, biraz da alıklık... Bu kombinasyonda "afet" tanımı, başınıza gelen felaketi de çağrıştırıyor olabilir, dikkatli olmakta fayda var. Alıklığa gelecek olursak, burada Mark ve Grethe'nin ortak noktasını da yakalıyoruz. Ulan adam ölmüş, üstünden bilmem kaç sene geçmiş, siz nasıl kapınıza gelen adamı, iki satır felsefe yaptı diye Martin Heidegger olarak kabul edersiniz? Bu durum bana, Küçük Emrah'ın küçüklüğünde yaptığı o meşhur gafı hatırlattı:

    -Klasik müzik sever misin? Mozart'ı dinler misin?
    -Tabii severim. Türkiye'ye gelirse konserine giderim.

    Emrah belki 200 sene kadar geç kalmıştı Mozart'ın konserine gitmeye, Mozart da gelememişti tabii buralara haliyle, ama Grethe, çakma Heidegger sayesinde köleliğinin farkına varmış, felsefe ile yoğrulmuş ve tabii o arada da nemfomanisine oynayan deneyimli aşık Heidegger sayesinde, hazzın da doruklarına tırmanmıştır çoktan. Heidegger'ın felsefesine sözlük boyutunda bakacak olursak, temel kavramları "özgürlük, teknik'e karşıtlık, dil" olarak ele alabiliriz. Kitapta da çakma Heidegger'ımız, Grethe'ye özgürlüğü anlatıyor, teknik'in insanlığı getirdiği durumdan dem vuruyor, dilin kullanımı ile ilgili ince detaylardan bahsediyor. Fakat Grethe için gerçekten bunlar mı itici güç oldu, yoksa Grethe, salt cinsel doyumun dalgasında mı sürüklendi, burada ikileme düştüm. Zira çakma Heidegger'ın, aslına uygun olmayan davranışlarını dahi sorgulama yoluna gitmedi. Neyse, fazla da detaya girmeyelim.

    Felsefe ile yoğrulan kısımlar her ne kadar harika ve ufuk açıcı olsa da, olayın bağlandığı yer beni pek de tatmin etmedi doğrusu. Filmin koptuğu yer ve ötesi, belki de çok daha çarpıcı, etkileyici bitebilecek bir hikayeyi çarçur etmekle eşdeğer gibi geldi bana. Yine de bu durum, kitabı beğenmeme engel teşkil etmedi. Felsefesinin ekmeğini yedi diyelim bir yerde :) Ve kitap, felsefesinin ekmeğini yemişken bir felsefi soru da biz soralım: Acaba çakma Heidegger'ın Grethe'yi getirdiği seviye, gerçekten de "özgür insan" seviyesi miydi yoksa sistemin içinde kıvranan bu nemfoman afete özgürlüğü vadederek çakma Heidegger, sadece kendine bir seks kölesi mi edinmişti?
  • 224 syf.
    ·2 günde·10/10
    Agatha Christe bir şekilde kurguladığı olayı yazarak aslında hem kolay hem de çözülmesi güç detaylardan gizli bir toplu cinayet olayı anlatmış . Olayın her birinin birbiri ile bağıntılı olması ama 9 kişinin bilmediği küçük ayrıntıların "ölüm" olarak kullanıldığı toplu cinayet. Fazla detay vermeden sadece yazarın notlarında da yazılması zor bir kitap olduğunun vurgusunun olması... Okumanızı tavsiye ederim. Ayrıntıları yakından takip etmenin önemliliği günlük yaşamda da ince ve güzel bir detay hayata dair.
  • 272 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Ben çok seviyorum böyle ince ince detaylardan geçerek olayın sonucuna varmayı... Bu yüzdendir ki polisiye romanlar ilgimi daha çok çeker... Ayrıntıların arasında dans eder gibi dolaşan caanım Sherlock Holmes yine göründüğü gibi olmayan bir olayın daha doğrusu önce şifreli bir mektubun peşinden cinayet vakasını çözmeye gider Watson ile birlikte... Olay çözüldükten sonra ikinci kısımda işin iç yüzü neymiş o anlatılır ve tabiki ters köşe... Vay be diye diye okudum bu şahane kitabı...
  • 131 syf.
    ·7 günde·8/10
    Bazı eserlere bütünsel olarak yaklaşmak onları daha anlaşılır kılar. Konu bütünlüğü, anlatılmaya çalışılan şey, yazar tarafından bazı zamanlarda eserin tamamına yayılmış, harmanlanmış durumdadır, işte bu eserlere bütünsel bakmalıyız, kimi zaman da yazılan eserin bütünsel bakılmaya illa da ihtiyacı yoktur, başka bir tabirle; eserden rastgele bir sayfayı okusanız bile eserin biçimselliğini eser miktarda bile olsa görebilirsiniz; konu bütünlüğü birçok yerde fark edilir durumdadır. Konu bütünlüğü harmanlanmış eserler diğerlerine nazaran derinliği hemen anlaşılamaz. Bu derinliğin farkına varılması için eserin tamamen okunması ve üzerine düşünülmesi gerekir. Dolayısıyla burada konu faktörü de işin içine girmektedir. Kimi eserlerde konu ön planda olup, aktarılmaya çalışılan olgu konunun bütünlüğüne dayanır. Kimi eserlerde de bu konu, aktarılmaya çalışılan olgunun altında kalır, o olguya aşağı yukarı her sayfada rastlarız. Öncelikle Katharina Blum'un Çiğnenen Onuru'na bu ayrımı yaparak bakmamız gerekiyor. Bu eser kesinlikle bütünsel bakılması gereken bir eser.

    Eserde genel itibariyle bir suçlu ile aşk yaşamış olan Katharina'nın öyküsü anlatılıyor. Katharina'nın yaşadıklarına adım adım şahit olurken bir modern dünya eleştirisiyle karşı karşıya da kalmış oluyoruz aslında. Modern dünyada kamu kavramı insanı duygusal bir varlık olarak görmez, kağıt üzerindeki bir harf yığını olarak görür. Mesela Katharina, kamuya göre o azimli, sevecen Katharina değil, salt dümdüz Katharina Blum'dur. Şu tarihte şu yerde doğmuştur. Eğer bir suç işlediyse o suçu işlemiş olarak bakılır, o suç işlenene dek geçirilen psikolojik süreçlere dikkat edilmez. Bu yüzden kamu sonuç odaklı işler, neden-sonuç odaklı değil. Ortada olan şey sadece sonuçtur. Sonucun gerçekleşmiş olması kamusal anlamda, nedeni etkisiz kılar. Sonuç o denli önem arz eder ki, onu doğuran nedenden özerk hale gelir. Bu, insanın doğası anlamında bakacak olursak mantıksız ve tutarsız bir durumdur. Katharina'nın da yaşadığı şey budur; kamunun insanı ve insan doğasını nesneleştirmesi, basının da insanı çarpıtması.

    Eserde suçlu olduğunu bile bilmediği bir adamla eserdeki bahsedilen zamana göre birkaç gün önce ilişki içersinde olan Katharina, bu ilişkiden dolayı sorgulanmaya, bir noktadan sonra suçlu bulunmaya başlıyor. Sorgulanmalar sırasında, bir suç örgütünün üyesi olan Katharina'nın sevgilisini bulmayı ve bu suç örgütünü çökertmeyi kafaya koymuş azimli bir dedektif Katharina'ya birçok suçlamada bulunur. Modern sistemde suçlu bulunma ya da bulunmama olguları bile aslında bir tutarsızlığa dayanmaktadır. Katharina gibi salt suçlu diyemeyeceğimiz bir insan sorgulanırken ona sorular yöneltilir. Bu sorular onu suçlu bulmaya yöneliktir. Yani sorguda olan kişi aslında bir anlamda bu hiç ilgisinin olmadığı suçlamalardan kendini kurtarma derdindedir. İnsanı bu buhrana sokan şey de kamunun insanı nesneleştirme içgüdüsüdür. Psikolojik manada bir baskı işidir bir nevi sorgu olgusu. Bir kişiyi kendini temize çıkarması çabasına sokmaktır. Bir kişi eğer kendini temize çıkaramadıysa bu büyük ihtimalle suçlu olduğu içindir. Ama ortada daima bir "ya da" kısmı mevcuttur, olmalıdır. Eğer bir birey kendini modern sistemdeki bir sorgudan temize çıkarabilmiş durumda değilse bu onun illa da suçluluğunu kanıtlamaz. Başka her türlü etmen buna sebep olmuş olabilir. Mesela sorgucunun, eserde örneği verildiği üzere, hırsından dolayı gözünün olayı çözmek dışında başka bir şey görmemesi yüzünden çoğu detayı atlamış olabileceği olasıdır, sorguya alınan kişinin kamusal buhrandan etkilenmesinin olası olduğu gibi. Ama modern kamusal toplum bu "ya da"lara dikkat kesilmeyecek kadar meşguldür, acelesi vardır. Sırada başka kendini aklamaya çalışan insanlar dinlenecektir, insan da bir nesne olduğuna göre ne diye sırf bir insan için zaman kaybedilsin ki? Modern kamusal düzenin en büyük eksiği budur.

    İşte Katharina da böyle bir baskı altında sorgularda bulunur. Karşısında hırslı, yükselmeye hevesli, 'gözü yükseklerde' olan bir dedektif vardır. Bu yöneltilen haksız suçlamalar sorgularda o denli boyutlara ulaşmıştır ki, bir ara Katharina'nın yıllardır emek verip biriktirdiği para birikimi bile örgütün parası olarak nitelendirilmiştir. Bu psikolojide tarafsız bir sorgu nasıl mümkün olabilir? Eğer bir kişiye suçsuz diyemiyorsak, aynı oranda suçlu da diyemeyiz. Modern kamusal toplum bir insana suçsuz diyememeyi, onun suçlu olabileceğinin ilk kanıtı olarak sayıyor. Bu psikolojik baskı altında soruşturma ve sorgular gerçekleşiyor. Ve modern toplumlarda yaşayan insanların kendileri bile suçlu olmasalar dahi suçlu olmadığını kanıtlamak zorunda hissediyorlar kendilerini. Kafka'nın Dava'sı aklıma geldi sık sık bu satırları yazarken. Josef K.'da aynı haksız psikolojik baskıyı yaşıyordu. Suçsuzdu ama kamusal düzen peşine düşünce bu suçsuzluğu kanıtlamasının gerektirdiği yoğun baskı altında eziliyordu. İşte modern kamusal toplum, duygusal bir varlık olan insanı bu şekilde kayıtsızca ezmektedir. Katharina da birçok kez haksız bir şekilde aynı böyle ezilmiştir.

    Kamusal kısmı bir kenara bırakıp biraz da basın açısından bakmak isterim esere. Zaten eserin iki temel unsuru bana göre kamu ve basın. Bu ikisinin altında ezilen insan. Kamu ve basının insanı ezip, onda suçsuzluğunu kanıtlayacak güç bırakmaması, başka bir tabirle üzerine başkaları tarafından onlarca kilo ağırlık konmuş olan bir insanın yerden ayağa kalkamaması, ağırlık koyan insanlar tarafından bu insana "ayakların var, hadi kalksana" denmesidir. Kamunun insanı bir nesne, yalnızca bir isim olarak görmesi yetmiyormuş gibi basın da insanı kendi keyfi nasıl isterse öyle görmektedir. Basın günümüzde öyle bir hal almıştır ki, önemli olan şey haberin doğruluğu değil, haberin okunmasıdır artık. Doğruluk artık sansasyon yaratacak bir olgu değildir. Sansasyon basın şirketleri için artan para ve itibar, artan tirajlar demektir. Doğru da etiksel olarak birçok olgunun gerisinde kaldığından, doğruyu göz ardı etmek uğruna bir sansasyon basıncılığı türemiştir günümüzde. Katharina'nın kendisi bile sevdiği adamın suç örgütünün kilit ismi olduğunu sorgular esnasında öğrenmişken, basın Katharina'yı daha o zamandan suç örgütünün ekonomik kaynağı olmakla suçlamaya başlar. Bu yüzden de Katharina bir yandan kamunun insanı nesneleştirmesi ve suç dayatması problemleriyle uğraşırken bir yandan da basının kendisini direkt olarak suçlu ilan etmesiyle uğraşmak zorunda kalır. Bu durumda kalan bir insanın içinde bulunacağı psikolojik durumu canlandırın aklınızda. Bu, modern çağın gerçekliği kadar gerçek, olası bir durumdur aslında. Hepimizin başına gelebilir. Mesela bir anda oturduğunuz apartmanda bir cinayet işlenir ve cinayeti işleyen kişi bir süreliğine bulunamaz. Apartmandaki görgü tanıkları olarak ifade verirken bile o yoğunluğu üstünüzde hissedebilir hale gelirsiniz. Çünkü kamuya göre o katilin olabilirliği en alakasız kişi bile olsanız sizi bile kapsar ve bunu da içinizde hissedersiniz.

    Basın açısından doğru kavramının değiştirilmesinden vazgeçilmediği için artık asıl doğrunun ne olduğu sorusu da büyük bir muamma yaratmaktadır günümüzde. Yazılan bir şeyin gerçekliğini saptayabilmemiz için bile derin araştırmalar gerekir bana göre. En basitinden örnek verecek olursam tarihi kaynaklar örneğini verebilirim. Daha önceki bir inceleme yazımda da bundan söz etmiştim. Bizler tarihi bir eseri okurken arkasında kaynakça görünce bir anda rahatlıyoruz, sanki içten içe diyoruz ki, "kaynakça varsa kitabın arkasında, doğrudur". Peki hiç kaynakçanın kendisini araştırdık mı? Kaynakçanın eserin son sayfalarındaki varlığı değil, içeriğidir mühim olan. Hem o kaynakçadaki bilgilerin doğruluğunu nereden biliyoruz? Bir şeyi kendimiz araştırmadan, şuradan buradan alınmışsa doğrudur demek yerine o şuradanı buradanı bir de kendimiz araştırsak hiçbir şey kaybetmeyiz. Günümüzde bu hataya sıkça düşülüyor. Basın konusunda da reklamını daha iyi yapan basın kuruluşu daha kesin bilgiye sahipmiş gibi algılanıyor. Bu da son derece yanlış. Eserde söz konusu olan önemli detaylardan biri de bu. Katharina'yı daha en baştan suçlu ilan eden basın kuruluşu oldukça ünlü bir basın kuruluşu olduğu için belirli kesimler tarafından zaten en başta doğru kabul ediliyor bu sav. İşin kötü tarafı diğer ufak basın kuruluşları da yavaş yavaş Katharina'yı örgüt üyesi olmakla suçlamaya başlıyor. Gerçekten korkunç bir durum.

    Modern çağda üstte bahsettiğimiz durum aslında yalnızca belirli kuruluşlara ait bir nitelik değil. Toplumda biz insanlar genel olarak bu şekilde düşünmeye odaklı hale getirilmişiz bir şekilde. Ünlü birinin söylediği bir şeyi doğru kabul eden yüzbinlerce insan var. Bir insanın sözünün geçer biri olması (aslında bu terimin kendisi bile bir çelişki, "sözü geçer" terimi, insanın sözünün her yerde geçmesi onun ünlü ve bilindik biri olduğunu da gösteriyor bir yandan da, belirli kesimlerce tanınan birine bile "sözü geçer bir insan" diyoruz, her söylediği söz doğru mu sanki her yerde geçiyor?) o insanın söylediklerini doğrulamaz. Modern çağda ünlü bir kişinin söyledikleri sürekli olarak ciddiye alındığı için her dediği doğru sanılıyor. Ciddiye alınmayan birçok insan en doğru şeyleri söylerken, herkes tarafından ciddiye alınan tek bir insanın söylediği en saçma şey en doğru şey olarak sayılır.

    Eserin sonlarına doğru Katharina bu kamu-basın ikilisinin altında ezilmeye daha fazla dayanamaz hale gelir. Evine çağırdığı, o bahsettiğimiz basın kuruluşundan bir muhabiri (hakkında en çok yalan haberi yapan yayınlayan muhabir) silahla öldürür. Asıl katil burada Katharina mıdır yoksa kamu-basın ikilisi mi? Bir anlamda Katharina olan şeylere daha fazla dayanamaz, kendisi hakkında en çok yalan haberi yapan muhabiri öldürür, bir nevi intikam almak ister. Evet, insan öldürmenin hiçbir geçerli haklı yanı yoktur, ama muhabir bir anlamda da kendi sonunu getirmemiş midir? Bir insanın tüm hayatını, o kişiyi tam olarak tanımadan bile bitirebilecek vicdansızlığa sahip bir gazeteci bu eserde bahsedildiği şekilde kendi hayatını da bitirmiş olmaz mı? Bu açıdan Böll eserin sonunda bizleri mükemmel bir ikilemde bırakıyor. Asıl katil kamu ve basın mıdır, yoksa Katharina mı? Burada dolaylı olarak katilin kamu ve basın olduğunu kabul etsek dahi, bu kamu ve basın için kabul edilemez olacaktır. Çünkü kamu asla sebeplere göre ilerlemez, bir sonuç vardır ve o sonuç sebep olgusunu yok etmiştir. Bu açıdan kamu ve basın bağlamında suçlu asla kendileri kabul edilemez; biz onları suçlu kabul etsek bile. O sürece kadar Katharina'nın neler yaşadığı, hayatının nasıl berbat bir hal aldığı çünkü hiçbir kamusal kurumun umurunda olmaz. Nedensellik kavramı kamusal anlamda kendini bir tür 'sonuçsallık' kavramına devretmiştir. Basınsal olarak da, bahsettiğimiz basın kuruluşu son çıkardığı haberlere göre en başından beri haklıdır, çünkü Katharina gerçek yüzünü göstermiş ve bir insanı 'gözünü kırpmadan', 'canice' öldürmüştür.

    Ayrıca eser biçimsel olarak neredeyse tamamen nesnel, resmi bir dille yazılmış durumda. Bu da biz okurları eseri okurken tıpkı bir gazete haberi okuyormuş gibi hissettiriyor. Bu açıdan da aslında ince bir ironi var. Sanki bir gazeteden modern toplumdaki insanın kamusal manadaki ezilmesini anlatan bir haber okuyormuş gibi hissettim çoğu zaman eseri okurken. İşte bu açıdan eserin ancak ve ancak bütünsel olarak değerlendirilmesi büyük bir önem taşıyor. Hatta eserin kimi noktalarında tıpkı gazete haberlerinde olduğu gibi gereksiz birçok bilgiye girilmiş durumda. Bu da okuma hevesini etkileyen bir etmen aslında. Ama eserin önemini eseri bitirdikten sonra çok daha iyi fark ediyorsunuz. Böll değişik, farklı tarzda yazımların da ustası zannımca. Birçok farklı anlatım şeklini kullanmakla kalmıyor bu kullanımı da usta bir şekilde yapıyor.

    Kamu-basın ikilisinin altında ezilen modern insanın hikayesi; Katharina'nın çaresizlik içindeki serzenişleri. Katharina'nın onuru, eserin isminde de bahsedildiği üzere gerçekten de çiğnenmiş, hatta bununla da kalınmamış ayaklar altına alınıp üstünde tepinilmiştir.