• İbadet; kulun Allah’a karşı kulluk vazifesini, O’nun emrettiği tarzda yerine getirmesidir. Peki ibadet niçin yapılır? İslam’da emredilen ibadetler nelerdir? İslam’da ibadetin yeri ve önemi nedir? İslam’da ibadetlerin hikmeti ve faydaları...

    PEYGAMBERİMİZİN HİÇ TERK ETMEDİĞİ İBADETLER
    İslâm’ın esâsı îman, hedefi ise sâlih ameller ve güzel ahlâktır. İslâm sadece vicdanda gizlenmesi lâzım gelen bir şey değildir. Zira fikir ve kalp sahasında kalarak amelî bir sûrette yaşanmamış olan herhangi bir hakîkatin, ne kadar yüksek olursa olsun, pek fazla kıymeti yoktur. İnsan, inandığı bir hakîkate diliyle tercüman olmaz ve onu fiilen yaşamazsa, ona olan îman ve muhabbeti yavaş yavaş zayıflar. Bunun için İslâm, yalnız nazarî ve îtikâdî esasları değil, amelî hükümleri de tâlim etmiştir. Yani İslâm, tam mânâsıyla bir hayat dînidir. Kalbin en derin noktasından başlayarak onu tamamen saracak olan îman, lisandan âb-ı hayat gibi akacak, sonra da bütün vücûda ve muhîte sirâyet edecektir.

    Îman, kuru bilgiler ve nazariyât ile değil, hakîkatler karşısında tefekkürü ziyâdeleştirip kalbî âlemde derinleşme ve ibâdetleri rûhâniyetle edâ edebilme neticesinde muhâfaza edilir. Eğer dıştaki ibâdet kalesi zayıflarsa onun içindeki îman kalesi de tehlikeye düşer. Îmânı bir lâmbaya benzetirsek, ibâdetler, çeşitli yönlerden esen rüzgârlar karşısında onu sönmekten koruyan ve ışığını daha da ziyadeleştiren bir fânus gibidir.

    İlim, ancak tatbik ve tecrübe ile gelişir ve kökleşerek meleke hâline gelir. Tatbikâta konulmayan kuru bilginin muhafazası çok zor olduğu gibi, faydası da yok denecek kadar azdır. Aynı şekilde îmânın insanda kökleşip yerleşmesi de ancak ibâdetler sâyesinde mümkündür.

    Îman neşvesinin hazzı, mübârek ve has kullarda bütün fânî neşvelerin üzerine çıkmıştır. Dünyevî acı, ıztırap ve elemlerin yakıcı, dayanılmaz ve helâk edici şiddetini âdeta yok etmiştir:

    Mûsâ -aleyhisselâm-’a karşı musâbakaya çıkan sihirbazlar îmân edince, zâlim Firavun onların kol ve ayaklarını çapraz keserek hurma kütüklerine astırdı. Bu yeni müslümanlar, Firavun’un büyük zulmü karşısında beşerî bir acziyet gösterip îmânen zaafa düşme endişesiyle ellerini semâya kaldırdılar:

    “Yâ Rabbî! Üzerimize sabır yağdır; canımızı Müslüman olarak al!..”[1] diye Cenâb-ı Hakk’a ilticâ ettiler. Ve nihayet şehâdetin lâhûtî hazzı içerisinde Rablerine kavuştular.

    Samîmî birer Müslüman olan ilk Îsevîler de, sirklerde arslanların dişleri arasında parçalanma pahâsına da olsa tevhîd inancında sebât ettiler. Tattıkları ulvî lezzetler içinde şehâdet şerbetini aşk ile içtiler.

    Önceleri eline bir iğnenin batmasından dahî korkan Hazret-i Sümeyye, îmânın ulvî hazzını tattıktan sonra, müşriklerin kızgın demirlerle vücûdunu dağlamalarına rağmen büyük bir tahammül gösterdi. Îmânından aslâ tâviz vermedi. Vahşî işkencelere mâruz kaldıktan sonra, bir ayağı bir deveye, diğer ayağı da başka bir deveye bağlanarak canavarca parçalandı. Kocası Hazret-i Yâsir -radıyallâhu anh- da yaşlı ve zayıf bir kimse olmasına rağmen tahammül ötesi bir sabır gösterdi. Nihâyetinde o da şehâdet şerbetini içti. Böylece Yâsir âilesi -radıyallâhu anh- İslâm’ın ilk şehîdleri oldular.[2] Îmanlarının bedelini, onu aşkla yaşayarak ve canlarıyla ödediler.

    Hazret-i Bilâl’in o dâsitânî hâli de aynı likàullah (Allâh’a kavuşma) neşvesi sâyesindedir. Bilâl -radıyallâhu anh- da, azgın ve gözü dönmüş müşriklerin ağır işkenceleri altında siyah derisinden kırmızı kanlar akarken vücûdu bir pelteye döndüğü hâlde «Ehad, Ehad, Ehad… Allah birdir, Allah birdir, Allah birdir.» diyordu. Acı ve ıztıraptan ziyâde îmânın ulvî zevkini tatmış bir gönülle likàullah hazzını yaşıyordu. Zira onlar, İslâm nîmetinin büyüklüğünü gerçek mânâda idrâk hâlinde idiler. Böylece her iki dünyada da ilâhî izzetlerin kapılarını aşk ve vecdleriyle aralamasını bildiler. Fânî ömürleri:

    “Ey îmân edenler! Allah’tan, O’na lâyık bir takvâ ile korkun ve ancak müslüman olarak can verin!”[3] emr-i ilâhîsinin muhtevâsı içinde son bularak gerçek ve ebedî hayata nâil oldular.

    Onların ardından gelen mü’min nesiller de İslâm’ı başlarına tâc ettikleri her demde azîz oldular.

    İbâdetlerle takviye edilmeyen bir îman ise, zamanla zayıflayacağı için, insanın davranışları üzerindeki müsbet tesirini kaybeder. Îmânın tesiri zayıfladıkça da insan menfî duygulara ve kötü ahlâka sürüklenerek muhtelif günah ve kötülükleri işlemeye başlar.

    İBADETİN HİKMETLERİ
    Cenâb-ı Hak, ibâdetin hikmetine temas ederek şöyle buyurur:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet (kulluk) ediniz. Umulur ki, böylece takvâya ermiş (günahlardan korunmuş ve Allâh’ın emirlerini yerine getirmiş) olursunuz.” (el-Bakara, 21)

    Günahlardan korunup ibadetlerine devam eden bir kul da her dem Allâh’a yaklaşıyor demektir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz bunu şöyle ifade buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    «Her kim Ben’im bir dostuma düşmanlık ederse, Ben de ona harp îlân ederim. Kulum kendisine farz kıldığım amellerden daha sevimli herhangi bir şeyle Bana yakınlık kazanamaz. Kulum Bana, (farzlara ilâveten işlediği) nâfile ibadetlerle durmadan yaklaşır, nihayet Ben onu severim. Kulumu sevince de Ben onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum. Ben’den her ne isterse, onu mutlaka veririm; Bana sığınırsa, onu korurum...»” (Buhârî, Rikâk, 38. Ayrıca bkz. Ahmed, VI, 256; İbn-i Hibbân, Sahîh, II, 58/347)

    Bâzı rivâyetlerde şu ilâve vardır:

    “…Akleden kalbi ve konuşan dili olurum.” (Taberânî, Kebîr, VIII, 221/7880; Heysemî, II, 248)

    İbadetler, rûhî tekâmülü sağlayarak nihayetinde kişiyi Cehennem’den kurtarıp Cennet’e nâil eder. Âhirette insana faydası dokunacak yegâne sermâye, îmanla yapılan ibadetler ve amel-i sâlihlerdir. Toprağın sînesine ancak amel-i sâlihlerimizle gömüleceğiz.

    Mevlânâ Hazretleri ne güzel buyurur:

    “Gideceğin yerde yalnız kalmayı istemiyorsan, hayırdan, iyilikten, ibadetten birer evlâdın (yani yardımcın) olsun!” (Dîvân-ı Kebîr, II, 692)

    İBADETLERİN İNSANA FAYDALARI
    İbâdetlerin insanın rûhî yapısı üzerinde pekçok müsbet tesiri vardır. İbadetlerin her biri ayrı bir keyfiyet taşır ve her biri ruhlara verilen mânevî birer gıdâ ve vitamin mesâbesindedir. İbadetlerini yerine getiren bir mü’min, mânen kuvvetli olur ve gönül huzûru içinde yaşar. Hayatta karşılaştığı mânîler, zorluklar ve imkânsızlıklar karşısında ye’se kapılmaz, strese düşmez. İbadetlerini ihmâl eden kimse ise iki cihanda da huzur bulamaz. Hadîs-i şerîfte şöyle buyrulur:

    “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere müptelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-Ummâl, no: 6788)

    Bunun yanında, insan ibadetler sâyesinde maddiyâta dalıp gitmekten kurtulur, rûhen yükselir ve nezâket, zarâfet ve hassâsiyet kazanarak gerçek insanlık şerefine nâil olur. İbâdet, muâmelât ve güzel ahlâk ile Allâh’a yaklaşabildiği nisbette kâinâtın gözbebeği olma vasfını elde eder.

    Diğer taraftan ibadetlerin, maddî faydaları da vardır. Zira İslâm, insânî faaliyet alanlarının hiçbirini ihmal etmez. Bunlar arasında muhteşem bir denge kurar. İslâm, hayatı bütün yönleriyle kuşatan mükemmel bir sistemdir.

    Meselâ Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, ibadetlerine dikkat eden mü’minlerin rızkına bolluk verileceğini ifâde buyurmuşlardır.[4]

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Rabb’iniz -azze ve celle- : «Eğer kullarım Bana îcâb ettiği şekilde itaat etseler, Ben onlara yağmuru gece yağdırırım, gündüz de üzerlerine Güneş’i doğdururum. Onlara ayrıca gök gürleme sesini de duyurmam.» buyuruyor.” (Ahmed, II, 359; Hâkim, IV, 285/7657)

    Görüldüğü üzere İslâm, ibadetlere çok ehemmiyet vermektedir. Bu sebepledir ki amel-i sâlihler, Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadîs-i şerîflerde umûmiyetle îman ile birlikte zikredilir. Bu durum aynı zamanda ibadetlerin îmânı muhâfaza etmedeki mühim rolünü ve dindeki merkezî yerini de gösterir.

    Şunu da hatırlatalım ki ibâdetler, daha çok, kişinin kendisine fayda vermektedir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın kimsenin ibâdet ve tâatine ihtiyacı yoktur. Belki ibâdetler, bize lûtfettiği dünyevî ve uhrevî sayısız nîmetler karşısında Cenâb-ı Hakk’a duyulan şükrün bir ifâdesi olabilir. Zâten bunca nîmet, lûtuf ve ikramlarına rağmen Allah Teâlâ’ya karşı hiç değilse ibadetlerini yerine getirmek sûretiyle şükür etmeyen insan, ne büyük bir nankörlük içindedir!

    Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın azameti karşısında kâinatta bulunan her şey O’na ibadet hâlindedir. Kur’ân-ı Kerîm, yerde ve gökte ne varsa hepsinin Allah Teâlâ’yı hamd ile tesbih ettiğini ifade eder.[5] Yıldızlar, dağlar, ağaçlar, hayvanlar[6] gökyüzünde saf saf uçan kuşlar[7] ve diğer varlıklar Allah Teâlâ’nın istediği şekilde, bizim idrak ve ihâtamızın dışında, O’na ibadet etmektedirler. Buna, “kâinatın ibadeti” denir.

    Hâsılı ibâdetsiz bir hayat düşünülemez. Zira Cenâb-ı Hak insanı kulluk ve ibadet etmesi için yaratmıştır.[8] İnsanın fıtratını da buna göre tanzim etmiştir. Bu sebeple insan, dâimâ Yüce Rabb’ine ve Yaratıcı’sına sığınmak, O’ndan yardım taleb etmek ve O’na ibadet etmek ihtiyacı içindedir. Bunun içindir ki insan hayatı, kâinâtın Yaratıcı’sına ulaşmak üzere bir hakîkat arayışının tezâhürleriyle doludur.

    “İnsan, ibâdet için yaratılmıştır.” sözünden hareketle, müslümanların dâimâ ciddî ve hep meşakkatler içinde olduğu zannedilmemelidir. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz dâimâ tebessüm hâlindelerdi ve müslümanlara, birbirlerinin yüzüne tebessüm ettiklerinde sadaka sevabı alacaklarını haber verirlerdi.

    Ashâb-ı kirâm kendi aralarında şakalaşır, neşeli sözler söyler, Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de onlara tebessüm buyururlardı.

    Yine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayramlarda, düğünlerde neşe izhâr edilmesini tavsiye ederlerdi. Yani müslümanların da rahatlamaya, dinlenmeye ve tenezzühe ayırdıkları vakitleri vardır. Ancak bunların hepsi, onların hayatında, gaflet ve nefsâniyetten uzak bir şekilde ve mükemmel bir ölçü ve âhenk içinde cereyân eder.

    İslâm, ibadetleri muhtelif şekillerde emretmiş ve muhtelif zamanlara serpiştirmiştir. Bu da insanın yorulmadan ve bıkmadan, devamlı sûrette Allah Teâlâ ile birlikte olmasını sağlar. Her dâim Allâh’a yakın olduğunu ve O’nunla birlikte bulunduğunu hissetmek ise, insana büyük bir huzur ve emniyet bahşeder.

    İBADET KİME VE NİÇİN YAPILIR?
    Son olarak şunu da ifâde edelim ki, ibadete lâyık olan yegâne varlık Cenâb-ı Hak’tır. Zira ibadet; saygı, itaat ve tâzim mertebelerinin en yükseğidir. Böyle bir şey ise yalnız Allâh’a yapılır ve yalnız O’nun hakkıdır. Çünkü vücûdu, hayatı ve bunlara âit bütün nîmetleri veren, yalnız Allah Teâlâ’dır. Bu sebeple Allah’tan başkasına secde etmek, haram kılınmıştır.

    İSLAM’DA TEMEL İBADETLER
    1. Abdest ve Temizlik

    İslâm, hem maddî hem de mânevî temizliğe ehemmiyet verir. İnsanların her bakımdan temiz, tertipli, nâzik ve hassas olmasını ister. İnsanlara huzur verecek güzel kokular sürünmeyi en mühim sünnet-i seniyyeler arasında zikreder. Bu sebeple temizliği ibadet telâkkî ederek, bütün ibadetlerin en başına yerleştirir. İslâm’a yeni giren kişinin gusül abdesti almasını şart koşar.[9] Namaz, tavaf, Kur’ân-ı Kerîm tilâveti gibi ibadetlerin, abdest almadan kabûl edilmeyeceğini bildirir.

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, yemekten önce ve sonra elleri yıkamayı[10] ve yatmadan evvel abdest almayı tavsiye ederlerdi.[11] Hattâ mü’minleri, imkân nisbetinde dâimâ abdestli bulunmaya teşvik ederlerdi.[12]

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bir sabah müezzini Bilâl-i Habeşî -radıyallâhu anh-’ı yanına çağırıp:

    “–Bilâl! Hangi ameli yaparak benden önce Cennet’e girdin? Ne zaman (rüyamda) Cennet’e girsem, ayakkabılarının tıkırtısını önümde duyuyorum. Dün gece de (rüyamda) Cennet’e gitmiştim, ayakkabılarının tıkırtısını yine önümde duydum…” buyurdular.

    Bilâl -radıyallâhu anh-:

    “–Yâ Rasûlâllah, her ezan okuyuşumda, muhakkak iki rekât namaz kılarım. Abdestim bozulduğunda da hemen abdest alır ve üzerimde Allâh’ın iki rekât namaz hakkı olduğunu düşünürüm.” dedi.

    Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem Efendimiz:

    “–İşte bu ikisi sâyesinde (o yüce mertebeye ermişsin)!” buyurdular. (Tirmizî, Menâkıb, 17/3689; Ahmed, V, 354)

    Cenâb-ı Hak, abdesti emir ve târif ettiği âyet-i kerîmenin sonunda şöyle buyurur:

    “…Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsân ettiği) nîmetini tamamlamak ister; umulur ki şükredersiniz.” (el-Mâide, 6)

    Yine namaz kılacak insanın elbiselerinin ve bulunduğu yerin temiz olması şart koşulmuştur.

    İslâm’ın emrettiği abdest, gusül ve diğer temizlikleri incelediğimizde, bunların sıhhat cihetinden pek çok fayda ve hikmetler ihtivâ ettiğini görürüz. En basitinden, insanlar büyük bir ibadet neşvesi içerisinde hem kendilerini ve çevrelerini temiz tutarlar, hem de sıhhatlerini muhâfaza ederler. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

    “Temizlik îmânın yarısıdır.” buyurmuştur. (Müslim, Tahâret, 1)

    Müslümanlar hayattayken temizliğe hassâsiyet gösterdikleri gibi, vefât ettikten sonra da ilâhî yolculuğa temiz olarak gitmek isterler. Bu sebeple vefât eden müslümanın cenâzesi güzelce yıkanır, gusül abdesti aldırılır, tertemiz ve beyaz bir kefene sarılarak güzelce kokulanır ve yine temiz bir toprağa emânet edilir. Kıyâmet günü oradan tertemiz çıkması için duâ edilir.

    2. Namaz

    Kulu Mevlâ’nın vuslat deryâsına götüren ibâdet pınarlarının en büyüğü ve ehemmiyetlisi hiç şüphesiz ki namazdır. Zira namaz, şümûl, muhtevâ ve rütbe bakımından bütün ibâdetlerin zirvesi ve özü durumundadır.

    Kâinâttaki bütün varlıklar; Güneş, yıldızlar, çayır, çimen, ağaçlar, hayvanlar hep zikir hâlindedir. Saflar hâlinde uçan kuşlar, dağlar, taşlar, keyfiyeti bizce meçhul bir tesbihat ile Hakk’a kulluk ederler. Nebâtâtın ibâdeti kıyâm hâlinde, hayvanlarınki rükû hâlinde, cansız sayılan varlıklarınki de yere kapanmış vaziyette, yani secde hâlindedir. Semâ ehlinin durumları da böyledir. Meleklerin bir kısmı kıyâmda, bir kısmı rükûda, bir kısmı secdede, bir kısmı da tesbîh ve tehlîl hâlindedir. Ancak Cenâb-ı Hakk’ın mü’minlere bir mîrâc olarak ikrâm ettiği namaz ise, bütün bu ibâdetleri kendinde toplamıştır. Dolayısıyla namazı güzelce kılanlar, yerde ve gökte bulunan bütün varlıkların ibâdetlerinin hepsini ihtivâ eden bir ibâdet yapmış olarak hesapsız mükâfat ve derûnî tecellîlere nâil olurlar.

    Namaza benzeyen hiçbir ibâdet yoktur. Namaz kılan kimse, namazdan başka hiçbir şeyle meşgul olamaz. Namaz onu, her türlü alâkadan keser. Cenâb-ı Hak ile başbaşa târifsiz bir vuslat yaşatır. Diğer ibâdetlerde durum böyle değildir. Meselâ oruçlu kişi, aynı anda çalışabilir, hacceden kişi gerektiğinde alışveriş yapabilir. Ama namaz kılan kişinin maddesi de mânâsı da, huzûr-i ilâhîdedir. Nitekim âyet-i kerîmede:

    “Secde et ve yaklaş!” buyrulur. (el-Alâk, 19)

    Maddî bakımdan namaz; insan vücudunun muhtelif iç ve dış hareketlerde bulunmasını sağlar. Hayatı nizam üzere tertiplice yaşama temrinleri yaptırmak sûretiyle kişiye zaman disiplini kazandırır.

    Mânevî olarak namaz; ilâhî huzurda bulunma, tefekkür etme, korku zamanında tesellî verme, neş’e zamanında rûhâniyeti takviye etme, îmânı koruma, Cenâb-ı Hak ile ünsiyetin artması gibi feyz ve bereketlerle doludur.

    İctimâî güzellikleri bakımından namaz; birlik ve beraberlik, tanışma, ünsiyet, ülfet, îman ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesi gibi sayısız güzelliklere vesîledir. Bilhassa cemaatle kılınan namaz, Cuma ve bayram namazları, insanlar arasında ırk, renk, dil, makam ve mevkî ayrımı yapmaksızın Allâh’a kullukta aynı safta bir araya gelme, bütünleşme, yardımlaşma ve ictimâî muhasebeyi sağlar.

    Rûhânî tecellîleri bakımından namaz; kişinin ilâhî huzûra çıkarak ihlâs, takvâ ve sadâkat gibi güzel vasıflar kazandığı bir ibadettir. İnsan, namazda kalp âlemini mânevî bir bahar iklîmine çevirir.

    Namaz günde en az beş defa tekrarlandığı için devamlı Cenâb-ı Hakk’ı hatırlatır. Kalp ve vicdanı Allâh’a bağlar. Allâh’ın sonsuz kudretini, mutlak irâdesini, rahmet ve merhametini, kerem ve ihsânını, azap ve ikàbını insanın kalbine yerleştirir. Böylece insanı günah, çirkinlik ve haksızlıklardan alıkoyar. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “(Rasûlüm!) Sana vahyedilen Kitab’ı oku ve namazı kıl! Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar. Allâh’ı zikretmek, şüphesiz en büyük iştir. Allah yaptıklarınızı bilir.” (el-Ankebût, 45)

    Bir kişi Peygamber Efendimiz’e gelerek:

    “–Falan zât gece namaz kılıyor, sabah olunca da hırsızlık yapıyor!” dedi. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:

    “–Hakîkî namaz kılıyorsa, bu namazı ve namazda okuduğu Kur’ân âyetleri, onu yaptığı kötü fiilden uzaklaştıracaktır.” (Ahmed, II, 447)

    Gerçekten de müslümanlar arasında suç işleme oranı çok düşüktür. Bugün dünya üzerinde en az cinâyet işlenen yerler müslüman ülkelerdir. Avrupalı araştırmacılar, İslâm ülkelerinde cinâyet oranı neden düşük diye çok ciddî ilmî çalışmalar yapmaktadırlar.[13]

    Bunun en mühim sebebi, İslâm’ın getirdiği inanç esasları, ibadetler ve ahlâk kâideleridir. İslâmî bir eğitim alan insan, Allah’tan korkar, yaptığı zerre kadar iyilik ve kötülüğün dahî karşılığını âhirette göreceğine inanır. Neticede şerlere kilit, hayırlara anahtar olur.

    Muayyen vakitlerde kılınan namaz, gün içinde insanı belli aralıklarla iş yoğunluğundan ve hayatın monotonluğundan kurtarıp rahatlatır. Rabb’ine karşı itaat, teslîmiyet ve şükran duygularını ifâde etmesini sağlar. Secdeye varan insan, kendisiyle yüz yüze gelerek iç âlemine dönme fırsatı bulur.

    İnsanların giderek birbirinden uzaklaştığı, menfaatperestliğin öne çıktığı ve ferdiyetçiliğin hâkim olduğu günümüz dünyasının mühim bir hastalığı da yalnızlık hissidir. İnsanı psikolojik rahatsızlıklara sürükleyen bu hastalığın en güzel ilâcı namazdır. Namaz, ister ferdî olarak, isterse fazîletini artırmak için cemaatle kılınsın, insanın yalnızlık hissini günde en az beş defa giderir. Çünkü namaz, insanı Allâh’ın huzûruna çıkardığı için, tek başına kılsa bile, ona yalnız olmadığını hatırlatır. Cemaatle kılındığında ise insanı hem Allâh’ın huzûruna götürür hem de diğer mü’min kardeşleriyle bir araya getirir.

    Sosyoloji alanında mütehassıs olan Prof. Dr. Ümit Meriç şöyle demiştir:

    “Namaz kılan bir toplumun psikolojiye, zekât veren bir toplumun da sosyolojiye ihtiyacı yoktur.”

    Cenâb-ı Hak, namaz husûsunda “Secde et ve yaklaş!”[14] buyuruyor. Felâha eren kullarının namazı huşû ile kıldıklarını haber veriyor.[15] Huşû ile kılınan bir namaz sâyesinde insanın Cenâb-ı Hakk’a karşı tevekkül ve teslîmiyeti artar. Bu teslîmiyet neticesinde kişi, psikolojik rahatsızlıklardan muhâfaza edilir. Zira o, en yüce kuvvete, yani Cenâb-ı Hakk’a teslim olarak kendini âdeta ebedî huzûrun kollarına bırakmıştır.

    Namaz kılan bir mü’min, Cenâb-ı Hakk’ın muhâfazası altında olduğunu hisseder ve büyük bir mânevî huzur ve emniyet duygusu içinde yaşar. Zira Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- namaz kılmayanlar için şöyle buyurmuşlardır:

    “…Kim namazı bile bile terk ederse, o kişi Allah Teâlâ’nın himâyesinden ve hıfz u emânından uzak kalır.” (İbn-i Mâce, Fiten, 23)

    Dolayısıyla namaz kılan bir toplum madden ve mânen sıhhatli olur. Nitekim Asr-ı Saâdet’te Medîne’ye bir doktor gelmişti. Yapacak bir iş bulamadı. Neticede Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ona âilesinin yanına dönmesini tavsiye ettiler.[16] Yine, bize gelen nakillere baktığımızda, Asr-ı Saâdet’te psikolojik bir rahatsızlığa rastlamıyoruz.

    Cenâb-ı Hak, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’i örnek olarak göndermiştir. O her hususta örnek olduğu gibi psikoloji ve rûhî tedâvi husûsunda da örnektir. Aynı şekilde toplumun ıslâhı husûsunda da örnektir. Bunun en büyük delili de Asr-ı Saâdet toplumudur…

    Diğer taraftan namaz, îmandan sonra, Allâh’ı zikretmek için yapılan amellerin en fazîletlisi[17] ve en kâmilidir. Kelime-i şehâdetten sonra İslâm’ın en mühim rüknüdür. Namaz kılan insanın küçük günahları affedilir.

    Bir gün Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz ashâbına:

    “–Ne dersiniz? Birinizin kapısının önünde bir nehir aksa, o kimse her gün bu nehirde beş defa yıkansa, (vücûdundaki) kirden bir eser kalır mı?” diye sormuşlardı. Ashâb-ı kirâm:

    “–O kimsenin kirinden hiçbir şey kalmaz.” dediler. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “–Beş vakit namaz, işte bunun gibidir. Allah beş vakit namazla günahları silip yok eder.” buyurdular. (Müslim, Mesâcid, 283. Bkz. Buhârî, Mevâkît, 6)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz gürül gürül akan bu bol sulu nehrin, hemen kapımızın önünde olduğunu haber veriyor. Yani nehir bize çok yakın, ondan su almamız ve içine girip yıkanmamız çok kolay! Küçük bir gayretle, Cenâb-ı Hakk’ın vaad ettiği büyük lûtuf ve ihsanlara kavuşabiliriz.

    Namaz, Cennet’in anahtarı[18] olduğu için, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Cennet’e girmek ve orada kendisine komşu olmak isteyenlere, çokça secde etmelerini tavsiye buyururlardı.[19]

    Secde, aynı zamanda Cehennem’den kurtuluş vesîlesidir. Bu hakîkat, hadîs-i şerîfte şöyle beyan edilir:

    “…Kıyâmet günü Allah Teâlâ, Cehennem ehlinden dilediklerine rahmet edecektir. Meleklerine, dünyadayken Allâh’a ibadet edenleri oradan çıkarmalarını emredecek, onlar da çıkaracaklardır. Melekler, onları secde izlerinden tanırlar. Allah, Cehennem’e secde izlerini yemeyi haram kılmıştır. Ateş, insanın her tarafını yakar, sadece secde yerine dokunamaz.” (Buhârî, Ezân, 129)

    Secdeden maksat, umûmiyetle namazdır. Bâzı âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîflerde namaz, en mühim rüknü olan secde ile ifade edilmiştir.

    Namazın bir faydası daha vardır ki o hepsinden mühimdir. O da Cennet’e giren mü’minlere Cemâlullâh’ı seyrettirmesidir. Ashâb-ı kirâmdan Cerîr -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Bir gece Rasûl-i Ekrem Efendimiz’le birlikte oturuyorduk. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dolunaya bakarak şunları söylediler:

    “–Şu dolunayı birbirinizi itip kakmadan rahatça nasıl görüyorsanız, (aynı şekilde) Rabb’inizi de (Cennet’te) öyle rahatça göreceksiniz. Artık Güneş’in doğmasından ve batmasından önceki bütün namazları kılabilmek için elinizden gelen gayreti gösteriniz!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, bu sözlerin ardından şu âyet-i kerîmeyi tilâvet ettiler:

    “…Güneş’in doğmasından ve batmasından önce Rabb’ini hamd ile tesbîh et; gecenin bir kısım saatleri ile gündüzün iki ucunda da tesbîh et ki, Rabb’inin rızâsına erebilesin!” (Tâhâ, 130)[20] (Buhârî, Mevâkît 16, 26; Tefsîr, 50/1; Tevhîd, 24; Müslim, Mesâcid, 211)

    Hâsılı namaz, insanı yaratılış maksadına ulaştıran en mühim ibadettir. Zaten insanın iskelet yapısının, rahatça rükû ve secde edebilecek durumda halkedilmesi de bir bakıma namazı kolaylaştırmak ve böylece insanı maksadına daha çok yaklaştırmak içindir. Bu sebeple insan, bütün hayatını namaz vakitlerine göre tanzim etmeli, namazı hayatın mihveri kılmalıdır.

    3. Oruç ve Ramazân-ı Şerîf

    Oruç, Allâh’ın emrine tâbî olmak ve O’nun rızâsını kazanabilmek için imsak vaktinden akşam Güneş’in batışına kadar yemek, içmek ve cinsî münâsebetten uzak durmak sûretiyle yapılan bir ibadettir.

    Başta oruç olmak üzere namaz, zekât, infak, zikir, Kur’ân tilâveti, yardımlaşma, ikrâm etme gibi ibadetlere ağırlık verilerek değerlendirilen Ramazan ise, feyizli bir hayatın yaşandığı mübârek bir mükâfât ayıdır. Ayların efendisidir.[21] Bu ayda Cenâb-ı Hak kullarına çok büyük ikram ve ihsanlarda bulunur. Af kapılarını sonuna kadar açar. Küçücük amellere bile büyük sevaplar lûtfeder. Nitekim Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Ramazan ayı girdiğinde Cennet kapıları açılır, Cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar zincire vurulur.” (Buhârî, Bed’ü’l-Halk, 11; Müslim, Sıyâm, 1, 2, 4, 5)

    Orucun Hikmetleri

    Bu mübârek ayda, fânî lezzetlerden vazgeçip bâkî lezzetlere nâil olmanın sırrına, Hak Teâlâ’nın emir buyurduğu oruç ibadetiyle kavuşulur. Oruç tutan mü’min, dâimî bir ibâdet şuuru içinde nefs engeliyle mücâdele eder ve onu kontrol altında tutarak tesirini asgarîye indirir.

    Oruç, hayat mücâdelesinde zarûrî olan “azim, sabır, sebat, irâde, kanaat, hâle rızâ, metânet, nefsânî arzulardan uzaklaşma” gibi hâllerin tâlimi ile ahlâkî durumumuzu kemâle erdirir. Nefsin yemek, içmek ve şehvetten yana, bitmez tükenmez arzularına karşı insanın şeref ve haysiyetini koruyucu bir kalkan vazifesi görür.

    Yine oruç, mahrûmiyet ve açlık vâsıtasıyla, Cenâb-ı Hakk’ın lûtfettiği sayısız nîmetlerin kadrini hatırlatır. Yoksulların hâllerini düşündürüp onlar için duyacağımız merhamet ve şefkat hisleriyle yüreklerimizi hassaslaştırır. Şükran duygularını canlandırır. Bu vasfıyla oruç, sosyal hayattaki kin, hased, kıskançlık gibi toplumu huzursuzluğa boğan menfîlikleri bertaraf etmekte en müessir bir ibadettir.

    Oruç, yalnız bu ümmete değil, evvelki ümmetlere de farz kılınmıştır. Allah Teâlâ buyurur:

    “Ey îmân edenler! Oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, Allâh’a karşı gelmekten sakınasınız diye, sayılı günlerde size de farz kılındı...” (el-Bakara, 183-184)

    İslâm’ın farz kıldığı ibâdetler, çeşitli mânevî hastalıklar için ilâç gibidir. Nefsânî arzular, dünya süslerine aldanmak, zevk ve eğlenceye meyil göstermek de, mânevî-rûhânî hastalıkları ortaya çıkaran sebeplerdendir. Bu tür mânevî hastalıklara yakalanmamak için perhiz yapmak gerekir. Oruç ise bu tedâvînin en güzel yoludur. Zira orucu, insanı yaratan Cenâb-ı Hak emretmektedir. Elbette kullarının ihtiyacını en iyi O bilir.

    Gerçekten oruç, pek çok maddî ve mânevî hastalığa bir çeşit ilâç durumundadır. Bunun içindir ki, «sayılı günler»de tutulur. Zira bir ilâç devamlı kullanılırsa vücut ona alışır ve artık ilâcın bir faydası görülmez. Bu sebeple Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Ben bundan sonraki hayatımı hep oruçlu geçireceğim!” diyen sahabîsine:

    “–Bütün zamanını oruçlu geçirenin orucu yoktur.” buyurmuşlar ve bu sözlerini üç defa tekrarlamışlardır. (Buhârî, Savm 55-57)

    Tıp çevreleri de, otuz günden az tutulan orucun tesirsiz olacağını, kırk günden fazlasının da alışkanlık yaparak, belli dönemlerde yeme içmeye ara vermenin getireceği faydaları temin etmeyeceğini bildirmektedirler.

    Oruç, insana yeme-içme disiplini, iştahına hâkim olma alışkanlığı kazandırır. Oburluğa, pisboğazlığa ve netice itibârıyla hastalıklara mânî olur. Oruç tutan kişi şişmansa, fazla kilolarını atar, bir yıl aralıksız çalışan sindirim sistemi oruçla dinlenmiş olur.

    Kâinâta baktığımızda orada da orucun pek çok misâlini buluruz:

    Biyolojik araştırmalar, vahşî hayvanların kar yağdığında karınlarını doyurmak için hiçbir şey bulamadıklarını göstermiştir. Bunun sonucu olarak bu hayvanlar kışı uyuyarak, yani âdeta ilkbahara kadar oruç tutarak geçirmektedirler.

    Ağaçların durumu da aynıdır. Kışın yapraklarını döker uykuya dalarlar ve hattâ ilkbahar gelip buzlar eriyene kadar köklerine su bile alamazlar. Oruçlu geçen bu birkaç aydan sonra ilkbahar geldiğinde daha canlı ve daha verimli olurlar. Bu durum, yaprak ve çiçeklerinin bolluğundan da anlaşılabilir.

    Madenler bile oruca muhtaçtırlar. Motor ve makineler uzun süre çalıştıktan sonra bir süre durdurulurlar. Bu dinlenme, onların eski güçlerini kazanmalarını sağlar.

    Son zamanlarda Tıp’ta uygulanan yeni bir tedavi metoduyla, kronik hastalıklar, hastanın durumuna göre uzun veya kısa süreli oruçlarla iyileştirilmektedir.[22]

    Diğer taraftan orucun belli bir ayda tutulması, müslümanların birlik ve beraberliğini sağlaması açısından da mühimdir. Bir de diğer insanlarla birlikte yapılan işler kişilere kolay gelir ve Ramazan-ı Şerîf bir bayram havası içinde beraberce idrâk edilir. Neticede, sayılı günlerden ibâret olan oruç, yine sayılı günlerden ibaret olan hayatımıza müstesnâ bir incelik, derinlik ve zarâfet kazandırır.

    Bunun yanında Ramazan-ı Şerîf ayının, senenin bütün mevsimlerini dolaşması da, ayrı bir hikmet ifâde eder. Senenin muhtelif mevsimlerinde yaşanan sıcak, soğuk, serin ve ılık günler ile uzun, kısa veya dengeli bütün günlere sırasıyla Ramazan isabet eder. Böylece oruç, belli zaman aralıklarıyla senenin bütün günlerini bereketlendirir. Bu durum, aynı zamanda oruç tutanlar için de nice farklı zorluk ve kolaylık dolu tecellîlere vesîle olur; mü’min gönüllere nice mânevî hazlar yaşatır. Yine bu hâl, mü’minlerin, her hâlükârda Allah Teâlâ’nın emrine itaat etmesinin en güzel bir temsîlidir.

    Cenâb-ı Hak, Ramazan ve oruç hakkında şöyle buyurur:

    “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurân’ın indirildiği aydır. Öyleyse sizden Ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun! Kim o anda hasta veya yolcu olursa (tutamadığı günler sayısınca) başka günlerde kazâ etsin. Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez. Bütün bunlar, sayıyı tamamlamanız ve size doğru yolu göstermesine karşılık Allâh’ı tâzîm etmeniz, şükretmeniz içindir.” (el-Bakara, 185)

    Bu âyet-i kerîmeye göre Cenâb-ı Hak, orucun âdeta Kur’ân’ın indirilmesine bir şükür olarak tutulmasını arzu etmektedir. Ancak O, her hususta olduğu gibi orucu da kullarına kolaylaştırmıştır. Onları hiçbir zaman zor durumda bırakmamıştır. Âyetin son kısmında ise âdeta oruçtan hâsıl olması gereken hususu beyan buyurmuştur. Buna göre insan, oruç ile Allâh’ın azametini ve lûtuflarını idrâk etmekte ve O’na en güzel şekilde şükredebilmeyi öğrenmektedir.

    Hâsılı orucun asıl mânâ ve özü, belirli bedenî arzulara ara vermek yanında, şuuru da dünyevî alâkalardan, Allâh’ın dışındaki şeylerden (mâsivâdan) boşaltarak Cenâb-ı Hak ile beraberlik için mânevî teksîfin mümkün olan en üst sınırına ulaşmaktır.

    Orucun Fazîleti

    Hazret-i Mevlânâ -kuddise sirruh- buyurur:

    “İnsanın asıl gıdâsı Allâh’ın nûrudur. Ona aşırı ten gıdâsı vermek lâyık değildir. İnsanın asıl gıdâsı, ilâhî aşk ve akıldır.

    İnsan, asıl rûhânî gıdâsını unuttuğu ve ten gıdâsına düştüğü için huzursuzdur. Doymak bilmez. İhtirasından yüzü sararmış, ayakları titremekte, kalbi telâşla çarpmaktadır. Nerede yeryüzü gıdâsı, nerede sonsuzluğun gıdâsı?!.

    Allah şehîdler için; «Rızıklanmaktadırlar.» diye buyurdu. O mânevî gıdâ için ne ağız, ne de ceset vardır.”

    Az yemekte, bilhassa açlık ve oruçta on güzel haslet vardır:

    1) Açlıkta kalp safâsı ve hâfıza kuvveti; toklukta ise ahmaklık ve unutkanlık olur.

    2) Açlıkta kalp rikkati olur; duâ ve ibâdetlerden haz ve feyz alınır. Toklukta ise kalp katı olur ve ibâdetten zevk hâsıl olmaz.

    3) Açlıkta gönül yumuşaklığı, inkisar ve tevâzû; toklukta ise taşkınlık, gurur, kibir ve övünme olur.

    4) Açlıkta fakir ve açlar düşünülür. Toklukta ise bunlar unutulur, düşünülmez olur.

    5) Açlıkta şehevî ve nefsânî istek ve arzular kırılır. Toklukta ise nefs-i emmâre kuvvet bulur.

    6) Açlıkta vücut zinde ve uyanık bir hâldedir. Toklukta ise uyku ve gaflet ağır basar.

    7) Açlıkta ibâdet ve kulluğa devam etmek kolaydır. Toklukta ise tembellik ve gevşeklik olur.

    8) Açlıkta beden sıhhatli olur. Toklukta ise vücut yıpranır ve hasta olur.

    9) Açlıkta bedende hafiflik ve ferahlık; toklukta ise ağırlık ve atâlet olur.

    10) Açlıkta sadaka vermeye, îsar ve infâka şevk gelir. Bu da, kulu kıyâmet gününün dehşetli sıcağında serin bir gölgeliğe nâil kılar. Toklukta ise, ya cimrilik ya da müsriflik ortaya çıkar. Bu da kulu mânen helâk eder.

    Yani tokluk, nefsânî arzuları tahrîk ederken; açlık, -aşırıya kaçmadıkça- tefekkür ve tehassüs melekesini güçlendirir.

    Hâsılı oruç, insanın her bakımdan sıhhatli olmasını sağlar. Nitekim Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurur:

    “Oruç tutunuz ki, (madden ve mânen) sıhhat bulasınız!” (Heysemî, III, 179)

    Açlıkla kazanılan maddî-mânevî sıhhat ve hasletlere işaret eden en kâmil mesned şudur: Cenâb-ı Hak, peygamberlerini nübüvvetin feyzini almaya oruçla hazırlamıştır. Onlar mânevî kemâlâtın zirvesine ulaşınca bir süre insanlık âleminden uzaklaşmış ve kendilerinde melekî vasıflar tecellî etmiştir. Böylece kalpleri ve dimağları, ilâhî vahyin feyziyle dolup taşmıştır. Meselâ;

    Sina Dağı’nın pek kıymetli peygamberi Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tevrat nâzil oluncaya kadar kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Sair Dağı’nın mukaddes peygamberi Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- da, İncil’den ilk kelâmı duyuncaya kadar, kırk gün kırk gece oruç tutmuştur.

    Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, Kur’ân-ı Kerîm nâzil olmaya başlamadan önce, uzun süre Mekke yakınındaki Hira Mağarası’nda yalnız başına kalmış ve günlerini muhtelif ibâdetlerle geçirmiştir. Sonunda Cibrîl’in sesinden müjdesini almış ve ilâhî feyizlerin nûru, gönlüne doğmaya başlamıştır.

    Yine Mîrâc’a çıkıp Cenâb-ı Hak ile keyfiyeti bizce meçhul olan husûsî bir görüşmeye nâil olmadan evvel, müşriklerin üç sene devam ettirdikleri ambargo boyunca şiddetli açlığa ve muhtelif sıkıntılara sabrederek rûhî kemâlâtın zirvesine yükselmiştir.

    Bu hakîkatler de gösteriyor ki, orucun asıl gâyesi ve faydası mânevîdir. Dolayısıyla oruç, bir ibâdet olduğundan, sırf o gâye ile tutulmalıdır. Onun yalnız zâhirî faydaları gâye hâline getirilirse, oruç, ibâdet olmaktan çıkar. Yani oruçlarımızda mide dolgunluklarını önlemek, kilo vermek gibi gâyeler olmamalıdır. Böyle oruçlarda rızâ-yı ilâhî düşünülemez. Allah için tutulan oruçlarda ise bu gibi faydalar zâten kendiliğinden zuhûr eder.

    Bu sebeple oruç tutan müslüman, kalbî hayatını, nefsânî arzu, meyil ve düşüncelerden korumalıdır. Sadece yemek-içmek gibi bedenî temâyüllerden uzak durmakla kifâyet etmeyip gönül âlemini de gıybet, yalan, kin ve haset gibi her türlü süflî tavırlardan da muhafaza etmelidir.

    Burada sayamadığımız daha pek çok fayda ve fazîleti sebebiyle Cenâb-ı Hak, kullarını oruca teşvik etmiştir. İnsanların oruca rağbet etmeleri için de onun fazîletini kat kat artırmıştır. Her iyiliğe, on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir. Ancak oruç bunun hâricindedir. Onun karşılığını Allah Teâlâ hesapsız olarak verecek ve oruç tutan kullarını gerek dünyada gerekse âhirette sevindirip Cennet’inde husûsî olarak ağırlayacaktır. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: «İnsanın oruç dışındaki her ameli kendisi içindir. Oruç ise Ben’im içindir, onun mükâfatını da Ben vereceğim.»

    Oruç kalkandır. Biriniz oruç tuttuğu gün kötü söz söylemesin ve kavga etmesin. Şayet biri kendisine hakaret eder ya da çatarsa:

    «–Ben oruçluyum!» desin.

    Muhammed’in canı kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, oruçlunun ağız kokusu, Allah katında miskten daha hoştur. Oruçlunun sevineceği iki ân vardır:

    Biri, iftar ettiği ândır, diğeri de Rabb’ine kavuşup orucunun karşılığını gördüğü ândır.” (Buhârî, Savm, 9; Müslim, Sıyâm, 163)

    Velhâsıl oruç, rûhun en güzel gıdâlarından biridir. Kulu bedenen ve mâlen riyâzat hâlinde yaşatır. Helâlleri bile asgarîde kullanmaya alıştırarak rûhu inkişâf ettirir. Helâlleri dahî riyâzat hâlinde kullanan bir mü’min ise şüpheli şeylerden daha fazla sakınır ve haramlara hiç yaklaşmaz.

    4. Zekât

    Zekât, belli bir miktarın üzerinde mala sahip olan zenginlerin, hicrî takvime göre senede bir defa mallarından % 2,5 nisbetinde Allah için vermeleridir. Zekât; fakirlere, yoksullara, zekât toplayan memurlara, gönülleri İslâm’a ısındırılacak olan kimselere, hürriyetlerini satın almaya çalışan kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışanlara ve yolda kalanlara verilir. (et-Tevbe, 60)

    Hayvanlar ve toprak mahsulleri de zekâta tâbîdir. Her birinin hesapları farklı farklı yapılır. Toprak mahsullerinin zekâtına “öşür” denir.

    İslâm, zekât gibi belli ölçüde mecbûrî bir infâkın yanında yüksek himmet sahiplerinin, durumlarına göre infak ve tasaddukta bulunmasını da kendilerine bırakmıştır.

    Zengin ile Fakirin Vazifeleri

    Fertlerin ve toplumların güçlü-güçsüz, sıhhatli-sıhhatsiz, bilgili-bilgisiz, zengin-fakir gibi farklı durumlarda bulunması, takdîr-i ilâhînin nice derin ve ince hikmetlerini ihtivâ etmektedir. Her şeyden önce, hayatta sahip olduğumuz bütün nîmetleri Cenâb-ı Hak bize bir imtihan vâsıtası olarak lûtfetmiştir. Hattâ sahip olduğumuz nîmetler kadar içine düştüğümüz mahrûmiyetler de birer imtihan vesîlesidir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Her ne zaman Rabb’i, imtihan için insana ikrâm edip bol nîmet verse, «Rabb’im bana ikrâm etti!» der. Ne zaman da imtihan edip rızkını daraltsa, «Rabb’im bana değer vermedi!» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Buna göre meselâ zenginlik bir izzet, fakirlik de bir zillet değil, taksîm-i ilâhîdir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “...Dünya hayatında onların maîşetlerini aralarında Biz taksîm ettik. Birbirlerine iş gördürmeleri için de kimini(n maîşetini) derecelerle ötekine üstün kıldık. (Ancak) Rabb’inin rahmeti, onların biriktirdiklerinden daha hayırlıdır.” (ez-Zuhruf, 32)

    Cenâb-ı Hak kulları arasındaki taksimâtı farklı yaptığı gibi mükellefiyetleri de ona göre tanzîm ederek kullarına aslâ haksızlık etmemiştir. Bu âyet-i kerîmeden ayrıca, insanlar arasındaki farklılığın, toplum âhenk ve nizâmını temin etmede mühim bir role sahip olduğunu anlıyoruz.

    Zengin, malını nereden kazanıp nereye sarf ettiği husûsunda, yani helâl veya haram kazançlarından, zekât, sadaka, hayır ve hasenât fasıllarından Allâh’ın huzûrunda hesap verecektir. O, varlığının muayyen bir kısmını fakirlere vermeye memur kılınmakla, serveti bakımından büyük bir imtihana tâbîdir. Ancak diğerleriyle birlikte bu imtihanı da kazandığı takdirde rızâ-yı ilâhîye ve Cennet nîmetlerine nâil olacaktır.

    Fakir de, sabır, şikâyet, isyan, kin, haset, iffet gibi hususlardan hesâba çekilecektir. Bunların neticesi Allâh’ın rızâsına uygun düşerse, onun dünya çilesi, ebedî bir âhiret saâdetine dönüşecektir.

    Fakir, dünyada zenginin maddî desteğine muhtaç olduğu gibi, zengin de hem dünyada hem de âhirette fakirin duâsına muhtaçtır.

    Şükür ehli cömert zenginler ile sabırlı ve haysiyetli fakirler, insanlık şerefinde ve ilâhî rızâda beraberdirler. Ancak İslâm’da, kibirli hasis zenginler ve buna mukâbil sabırsız ve istemeyi âdet hâline getiren fakirler zemmedilmiştir. Nitekim Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

    “Yâ Rabbî! Zenginlik ve fakirliğin fitnelerinin şerrinden Sana sığınırım!” diye duâ buyururlardı. (Müslim, Zikir, 49)

    O hâlde kanaat, tevekkül, teslîmiyet ve itaat kimde galebe hâlinde ise, gerçek zengin odur...

    Çalışmak ve helâl yoldan mal-mülk sahibi olmak, elbette meziyettir. Doğru olan, bunları kalbe sokmadan, yani putlaştırmadan Hak yolunda infâk edebilmektir. Aksi hâlde servet, dünyada hamallık, âhirette de acıklı bir azap sebebi olur.

    İnfak, sadaka ve Allah yolunda hizmet ve gayretin ehemmiyetini bildiren şu kıssa çok ibretlidir:

    Beşîr bin Hasâsiyye -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

    Nebiyy-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e bey’at etmek için geldim. Bana, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hazret-i Muhammed’in de O’nun kulu ve Rasûlü olduğuna şehâdet etmemi, namaz kılmamı, zekât vermemi, İslâm üzere haccetmemi, Ramazan orucunu tutmamı ve Allah yolunda cihâd etmemi şart koştu.

    Ben şöyle dedim:

    “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Vallâhi bunlardan ikisine gücüm yetmez. Onlar da cihâd ve sadakadır. Müslümanlar, cepheden kaçan kimsenin Allâh’ın gazabına uğramış olarak döneceğini söylüyorlar.[23] Ben ise cihâd meydanına varınca, nefsimin korkuya kapılıp ölmeyi istememesinden endişe ediyorum. Sadakaya gelince, vallâhi benim küçük bir koyun sürüsü ve on deveden başka bir şeyim yoktur. Onlar da âilemin maîşet kaynağı ve binek hayvanlarıdır.”

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- elini yumdu, salladı ve şöyle buyurdu:

    “–Cihâd (Allah yolunda hizmet) yok, sadaka yok, peki ne ile Cennet’e gireceksin?!”

    Ben hemen:

    “–Yâ Rasûlâllah, Sana bey’at ediyorum!” dedim ve koştuğu bütün şartlar üzerine bey’at ettim. (Ahmed, V, 224; Hâkim, II, 89/2421; Beyhakî, Şuab, V, 8; Heysemî, I, 42)

    Zekât ve İnfaktaki Hikmetler

    Zekât, sadaka ve infak, varlıklı insanların servetlerine aldanarak azgınlaşmasına ve muhtaçların zenginlere karşı kin ve haset gibi menfî duygulara kapılmasına mânî olur. Böylece ictimâî hayatı korur, fertleri birbirine kardeşlik ve muhabbetle bağlar. Zenginlerle fakirler arasındaki mesafeyi asgarîye indirir. Neticede fakirlerin sayısı yok denecek kadar azalarak, yoksulluk ve çaresizlik sebebiyle meydana gelen birçok tatsız hâdisenin önüne geçilmiş olur.

    Zekâtın, toplumdaki farklı insanları nasıl birbirine kaynaştırdığını gösteren şu misâl, ne kadar câlib-i dikkattir:

    Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- bir evin yanından geçiyordu. Kapının önünde yaşlı ve âmâ bir yoksulun dilendiğini gördü. Arkasından yaklaşıp koluna dokundu ve:

    “–Sen ehl-i kitâbın hangi sınıfındansın?” diye sordu. Yaşlı zât, yahudî olduğunu söyledi. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-:

    “–Seni bu hâle düşüren sebep nedir?” dedi. Âmâ yahudî:

    “–Benden cizye alınması, bir de ihtiyaç sahibi ve yaşlı olmam beni bu hâllere düşürdü.” dedi.

    Ömer -radıyallâhu anh- âmâ yahudînin elinden tuttu ve onu kendi evine götürdü. Evinde bulabildiği bâzı şeyleri yahudîye verdi. Sonra Beytülmâl memurunu çağırdı ve ona şu tâlimâtı verdi:

    “–Bu ve bunun gibi olanlara dikkat et! Allâh’a yemin ederim ki eğer biz gençliğinin verimli çağında ondan istifade edip de yaşlanıp çöktüğünde böyle sefil bırakırsak, hiç de insaflı davranmış olmayız…”

    Bu hâdiseden sonra Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, o ve benzeri kimselerden cizyeyi kaldırdı.[24]

    Gayr-i müslimler de, insanlıkta eşimizdir. Son nefes, herkes için meçhul olduğundan, bütün insanlara güzel muâmele etmek ve gayr-i müslimlere, ölmeden evvel îman edebilecekleri ümidiyle yaklaşmak zarûrîdir. Bu sebeple onlara da zekâttan değilse de sadakalardan pay ayrılabilir. Bu ikram ve ihsanlar da neticede onların hidâyetine vesîle olabilir. Bunun en bâriz misâlini yine Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in hayatında müşâhede etmekteyiz:

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, hicretin 7. senesinde Hayber Fethi’nden sonra kuraklık ve kıtlığa dûçâr olan Mekke halkına muhtelif yardım malzemeleri gönderdi. Ebû Süfyân, bunların hepsini teslim alıp Kureyşlilerin fakirlerine dağıttı. Kendisi o zaman müşrik olduğu hâlde bu âlicenaplığa hayran kalarak:

    “–Allah, kardeşimin oğlunu hayırla mükâfatlandırsın! Çünkü O, akrabâlık hakkını gözetti!” diyerek duyduğu memnûniyeti ifâde etti.[25]

    Bu ve benzeri ihsanlar, Mekkelilerin kalbini yumuşatarak Fetih’te topluca müslüman olmalarını kolaylaştırdı.

    Osmanlı tarihinde de bu şekilde pekçok insanın hidayetine vesîle olunmuştur.

    Diğer taraftan, zekât olarak alınan mülkiyet, kısım kısım, derece derece cemiyetin mağdurlarına intikâl ettirilir. Böylece toplumda muvâzene, adâlet ve ictimâî âhenk meydana gelir. Zenginin serveti temizlenerek sahibine bütünüyle helâl olur.

    Dünyada eskiden beri zengin-fakir kavgası süregelmiştir. Ekseriyâ fakirler zenginlere karşı kin ve hasetle bakmış, zenginlerse fakirleri hor ve hakir görmüşlerdir. Bunun istisnâsı ise ancak zekâtın hakkıyla edâ edilebildiği devirlerde mümkün olmuştur. O zamanlarda zekât ve sadakalar büyük bir gizlilik ve nezâket içinde takdim edilirdi. Zira âyet-i kerîmede “...Sadakaları Allah alır!..” buyrulmaktadır. (et-Tevbe, 104) Bugün de zekât ibâdeti hakkıyla edâ edilse, toplumda fakir ve muzdarip insan yok denecek kadar azalır. Nitekim Halîfe Ömer bin Abdülazîz devrinde insanlar mallarının zekâtını getirir, ancak verecek kimse bulamazdı.[26] Ömer bin Abdülazîz, bir defasında zekât memurunu Afrika ülkelerine göndermişti. Memur, malları dağıtamadan geri getirdi. Çünkü zekât alacak kimse bulamamıştı. Bunun üzerine o da bu paralarla pek çok köle alıp âzâd etti.[27] Bu hâl, malın ve canın Hak Teâlâ için infâk edilmesinin bir mükâfâtıdır.

    İşte İslâm, insanlığın maddî-mânevî yaralarını böylesine güzel bir muhtevâ içinde sarıp şifâ bahşederken, diğer sistemler bunu başaramamış, ya ifrata ya da tefrite düşmüşlerdir. Kimi başkasından bir şey istemeyi tamâmen yasak etmiş, kiminde de dilenmek alıp yürümüştür. İslâm ise, zekât ve infak yoluyla bu yaraya son derece hakîmâne bir edâ ile yaklaşmış ve en münâsip çâreyi sunmuştur.

    Gerçekten zekât, İslâm’ın insanlığa kazandırdığı pek yüce kıymetlerden biridir. Bir zamanların acı gerçeklerinden biri olan kölelik zincirini insanın boynundan çıkarmanın yollarından biri de zekâttır. Zira zekât mallarının kullanılabileceği sekiz yerden biri de kölelerin hürriyete kavuşturulmasıdır.

    Zekât ve infaktaki sırlardan bir diğeri de, ferdî sermâyenin dehhâmeleşmesine (anormal büyümesine) mânî olmaktır. Zekât ve infaklar, sermâyenin bir kanser hâline gelmesini engelleyen en güzel bir devâ ve çâredir.

    Yine zekât sâyesinde Allah yolunda gayret eden pek çok insana destek verilerek hayırlı işlerin yapılmasına öncülük edilir. Talebelerin okumasına yardımcı olunarak bu vesîle ile ilmin, Hakk’a kulluğa vesîle olarak kullanılması sağlanır.

    Hâsılı, zekât veren toplumda huzur hâli teessüs eder. Gerek muhtelif İslâm toplumlarında, gerekse Osmanlı’da cemiyetin umûmî bir huzur hâlinde olduğunu görüyoruz. Osmanlı toplumu bu huzurla 620 sene ayakta kalmıştır.

    Zekât verilmeyerek ictimâî dayanışma bozulduğunda, toplumda hırsızlık, lüks merâkı ve gösteriş gibi yanlışlıklar artar. Mâneviyattan uzaklaşıldıkça da nefsânî arzular azgınlaşır ve neticede bütün toplum huzursuz olur. Bu durumda sosyoloji ilminin bildirdiği kâideler de ancak satırlarda kalır.

    Mülk Allâh’a Âittir

    Şöyle bir düşünecek olursak, Rabb’imizin mülkünde yaşıyoruz. Onun nîmetleri ile rızıklanıyoruz. Mâlî ibâdetlerde ihmalkârlık gösterenler düşünmüyorlar mı ki, acabâ kimin malını kimden esirgiyorlar?!

    Hakîkatte mülk, mutlak olarak Allâh’a âittir. İnsanların mâlikiyeti ise, devre-mülk gibidir. Dünya malı, Allâh’ın kuluna verdiği bir emânettir. Fertlerin onu istediği gibi kullanması, aslâ tasvip edilemez. O, mülkün hakîkî sahibinin emrettiği istîkâmette kullanılmalıdır.

    Bu durumda, infak eden kişi, aslında kendi malını değil, Allâh’ın ihsân ettiği malı yine Allâh’ın bir kuluna vermiş olmaktadır.[28] Bu sebeple Allah Teâlâ, zekâtı, imkânı olan kişilerin muhtaç olanlara vermesi gereken bir hak olarak tâyin etmiştir. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulur:

    “Onların mallarında sâilin (muhtâcın) ve mahrumun (iffeti dolayısıyla isteyemeyenin) mâlûm bir hakkı vardır.” (el-Meâric, 24-25; ez-Zâriyât, 19)

    Bunun için ilâhî ahlâka ve lûtfa nâil olmak isteyen her kul, istifâde ettiği dünya nîmetlerinden muhtaçları ve muzdaripleri de istifâde ettirmek mecbûriyetindedir. Zira asıl gâye, elinden ve dilinden insanların istifâde ettiği bir mü’min hâline gelip Allâh’ın rızâsına nâil olabilmektir.

    Zekât ve İnfaklardaki Bereket

    Cemiyetin mağdur insanlarını sevindiren zekât, aslında, alandan ziyâde verene fayda sağlar. Hakîkaten “temizlik”, “sâfiyet” ve “bereket” mânâlarını ifâde eden “zekât” kelimesi, insanın bâzı kalbî hastalık ve kötülüklerden arınması, malın temizlenip artması gibi son derece mühim faydaları hâizdir.[29] Öyle ki gönlün arınması, rûhun sâfiyet kazanması ve nefsin tezkiyesindeki bu temizlik keyfiyeti, enbiyânın gönderiliş hikmetlerinden de biridir.

    Zekât, fıtratı îcâbı mala düşkün olan insanın mal hırsını azaltmak sûretiyle onun hakîkî muhabbet ve bağlanmaya lâyık olan Cenâb-ı Hakk’a yönelmesini de temin eder. Kişinin, Allah muhabbetini gölgeleyen her şeyi içinden atarak tevhîdi yaşamasına, cimrilikten kurtulup Allâh’ın verdiği malın şükrünü edâ edebilmesine yardımcı olur. Şükür de, nîmeti artırır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

    “Eğer şükrederseniz, size olan nîmetlerimi artırırım.” (İbrâhîm, 7)

    “Allah yolunda mallarını harcayanların misâli, yedi başak bitiren bir tâne gibidir ki, her başakta yüz tâne vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allâh’ın lûtfu geniştir, O herşeyi bilir.” (el-Bakara, 261)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz sadaka ve infâkın geniş ve şümûllü olan mânevî bereketini anlatarak şöyle buyurmuşlardır:

    “Allah -azze ve celle- bir lokma ekmek, bir avuç hurma ve yoksulun faydalanacağı buna benzer bir şey vesîlesiyle üç kişiyi Cennet’ine koyar:

    1) Evin sahibi ve onun (sadakanın) verilmesini emreden kişi,

    2) Verilecek şeyi hazırlayan evin hanımı,

    3) Sadakayı yoksulun eline veren hizmetçi.”

    Bunları ifade ettikten sonra Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- sözlerini şöyle tamamlamışlardır:

    “Hiçbirimizi unutmayan Allah Teâlâ’ya hamd olsun!” (Heysemî, III, 112)

    Diğer taraftan sadaka, dünyevî ve uhrevî pek çok sıkıntıyı defeder. Bunların bir kısmını Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle haber verirler:

    “Suyun ateşi söndürdüğü gibi sadaka da günah(ın azâbını) söndürür.” (Tirmizî, Îmân, 8/2616. Ayrıca bkz. İbn-i Mâce, Fiten, 12)

    “Sadaka, Rabb’in öfkesini söndürür ve kişiyi kötü ölümden uzaklaştırır.” (Tirmizî, Zekât, 28/664)

    “Müslümanın verdiği sadaka, ömrünü uzatır (bereketlendirir), kötü ölümü önler ve Allah Teâlâ onunla kibri, fakirliği ve övünmeyi giderir.” (Heysemî, III, 110)

    “Sadaka vermekte acele edin! Çünkü belâ, sadakanın önüne geçemez.” (Heysemî, III, 110)

    “İnsanlar arasında hüküm verilinceye kadar, herkes sadakasının gölgesinde olacaktır.”

    Bu son hadîsi bize nakleden râvîlerden biri olan Ebû’l-Hayr g, her gün mutlakâ bir sadaka vermeye gayret ederdi. Verdiği şey bir kek, bir soğan ve benzeri şeyler olsa bile… (Ahmed, IV, 147-8; Heysemî, III, 110)

    Peygamber Efendimiz’in haber verdiğine göre bir grup insan Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ın yanına uğramıştı. Onlar ayrıldıktan sonra Îsâ -aleyhisselâm- yanındakilere:

    “–Bunlardan biri, Allah dilerse bugün ölecek!” buyurdu.

    Akşam olunca, o insanlar sırtlarında odun demetleriyle tekrar Hazret-i Îsâ’nın yanına geldiler. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Odunları yere bırakın!” buyurdu. Sonra o gün öleceğini söylediği kişiye:

    “–Odun demetini çöz!” buyurdu. O zât demeti çözdüğünde, içinden siyah bir yılan çıktı. Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–Bugün hangi sâlih ameli işledin?” diye sordu. O kişi:

    “–Bugün herhangi bir sâlih amel işlemedim!” dedi. Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İyi düşün, ne yapmıştın?” buyurdu. Bu sefer o zât:

    “–Bir amel işlemedim, fakat elimde bir ekmek parçası vardı. O esnâda yanıma bir yoksul gelip bir şeyler istedi. Ben de ekmeğin bir kısmını ona verdim.” dedi.

    Bu cevap üzerine Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-:

    “–İşte bu sâyede (belâ) senden uzaklaştırılmış!” buyurdu. (Heysemî, III, 109-110; Ahmed, Zühd, I, 96)

    Mevlânâ Hazretleri, malı Allah yolunda harcamanın bereketini ne güzel îzah eder:

    “Mal, sadaka vermekle hiç eksilmez. Bilâkis hayırlarda bulunmak, malı kaybolmaktan, zâyî olmaktan korur! Verdiğin zekât, kesene bekçilik yapar, onu korur. Kıldığın namaz da sana çobanlık eder, seni kötülüklerden ve kurtlardan kurtarır.

    Ekin ekenin ambarı boşalır, lâkin hasat vakti gelince, saçtığı tohumlara karşılık kaç mislini geri alır! Boşalttığı bir ambara mukâbil, kaç ambar dolusunu iâde alır!.. Fakat buğday, yerinde kullanılmaz da ambarda saklanırsa, bitlere, küçük kurtlara, farelere yem olur. Bunlar onu tamamıyla mahvederler.”

    Zekât ve İnfak Edebi

    Zekât ve sadaka verirken edebe riâyet etmek çok mühimdir. Bilhassa veren, alana teşekkür hissiyâtı içinde olmalıdır. Çünkü onu farz olan bir borçtan kurtarıp nice bereketlere nâil eylemektedir.

    Zekât veya sadaka verirken en azından malın orta hallisinden verilmelidir. Bize verildiğinde almak istemeyeceğimiz bir şeyi başkasına sadaka olarak vermemeliyiz.[30]

    Yine, başa kakmak ve incitmek sûretiyle sadakaları boşa çıkarmamak gerekir. Zira Cenâb-ı Hak, bu çirkin davranışı kat’î sûrette yasaklamaktadır.[31]

    Muhtaca bir şey verdikten sonra bundan dönüp verilen şeyi geri istemek de doğru değildir. Bu davranış, son derece çirkin görülmüştür.[32]

    Zekât, sadaka ve hayır işlerinde dikkat edilecek mühim hususlardan biri de, gizliliğe riâyettir. Çünkü açıktan verilen sadaka, alan kimsenin hayâ duygularını zayıflatır, zamanla alışkanlık hâline dönüşünce de çalışma gayret ve isteğini ortadan kaldırır. Bunun yanında, veren kişinin de gurur, kibir, ucub (kendini beğenme) gibi kötü huylara düşmesine yol açar.

    Sadakayı ihlâs ve samîmiyetle, sırf Allah rızâsı için vermelidir. Gösteriş yapmak ve dünyevî maksatlar için yapılan infaklar boşa gider ve insana bir fayda sağlamaz.[33]

    Zekâtı Terk Etmenin Tehlikesi

    Zekât borcunu ödemeyen fert ve toplumları maddî ve mânevî pek büyük tehlikeler beklemektedir. Bu tehlikeye dikkat çeken Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Allah yolunda infâk edin! Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın! Bir de ihsanda bulunun, zira Allah (iyilikte bulunan, işini güzel yapan ve ihsan şuuru ile yaşayan) muhsinleri sever.” (el-Bakara, 195)

    Veren El Alan Elden Üstündür

    İslâm, ihtiyaç sahibi bir kişinin, başkalarından bir şey istemesini yasaklamaz. Bununla birlikte, ahlâkî bakımdan bu durumu çok fazla tasvip de etmez. Ancak büyük zarûretler hâlinde istemeye müsâade eder. Zira başkalarına el açmak, insanı küçük düşürür. Bu sebeple de Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- ashâbından bey‘at alırken pek çoğuna “kimseden bir şey istememe”lerini şart koşmuştur.[34]

    Yani zekât almaya değil zekât vermeye gayret etmelidir. Zira Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuşlardır:

    “Veren el, alan elden daha hayırlıdır. Yardım etmeye, geçimini üstlendiğin kimselerden başla! Sadakanın hayırlısı, ihtiyaç fazlası maldan verilendir. Kim insanlardan bir şey istemezse, Allah onu kimseye muhtaç etmez. Kim de tokgözlü olursa, Allah onu zengin kılar.” (Buhârî, Zekât 18; Müslim, Zekât 94-97, 106, 124)

    Bununla birlikte, Cenâb-ı Hak, zekât ve sadaka veren infak ehli sâlih mü’minlerin kalbî hassâsiyetine dikkat çeker. Onların bir rahmet dergâhı olan gönül âlemlerinin, aynı zamanda gerçek muhtâcı tanıma hususunda âdeta mânevî bir röntgen hâline gelmesi gerektiğine işaret ederek şöyle buyurur:

    “(Yapacağınız hayırlar,) kendilerini Allah yoluna adamış, bu sebeple yeryüzünde kazanç için dolaşamayan fakirler için olsun! Bilmeyen kimseler, iffetlerinden dolayı onları zengin zanneder. Sen onları sîmâlarından tanırsın. Çünkü onlar yüzsüzlük ederek istemezler. Yaptığınız her hayrı muhakkak Allah bilir.” (el-Bakara, 273)

    Fâizin Zararları

    Zekât ve infak gibi hükümleriyle İslâm, zor durumda olan insanlara, karşılık beklemeden el uzatmış ve nice kanayan yarayı kökten şifâya kavuşturmuştur. Bununla beraber, zâhirde insanlara yardım ve kolaylık gibi görünen, hakîkatte ise zor durumdaki çâresizlerin bu hâllerini istismar etmekten başka bir işe yaramayan fâiz musibetini de yasaklamıştır.

    Zira fâizci, başkalarının sıkıntıda olmasını ve bu durumdan istifâde etmeyi ister. Zekât veren kimse ise, muhtaç ve sıkıntılı kimselerin dert ortağıdır. Onun yegâne arzusu, Hak Teâlâ’yı râzı edebilmektir. Bu sebeple dâimâ O’nun dertli kullarına devâ olmaya çalışır.

    Hırslı ve gözü doymayan bir insanın, malı-mülkü, ne kadar çok olsa da gözüne dâimâ az görünür. Fakat sadaka ve zekât vermeye alışan insanlar ganî gönüllü olurlar. Az bir dünyalıkla yetinirler. Fâizcinin gözünü ise öylesine hırs bürümüştür ki, başkalarını mahvetmek pahasına kendi malını artırmak ister. Ancak âkıbeti hep iflâs ve hüsrân olur. Zira Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur:

    “Allah fâizi tüketir, sadakaları ise bereketlendirir...” (el-Bakara, 276)

    Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır:

    “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)

    Diğer taraftan fâiz, birinden alıp diğerine verdiği için, yani birinin dişini güçlendirmek için başkalarının kanını emdiğinden, ictimâî temellere zarar verir. Enflâsyonu artırır. Zengini daha zengin, fakiri daha fakir hâle getirir. Milleti iktisâdî, ictimâî, dînî ve ahlâkî yönlerden bataklığa sürükler.

    Buna mukâbil, cemiyetin fakir ve sıkıntılı fertlerine yardım mâhiyetindeki sadaka ve bağışlar, ictimâî âhenk ve nizâmın devâmını temin ettiğinden, dünyada da âhirette de bir bereket vesîlesidir.

    Hâsılı, kardeşlik duygularının zayıfladığı, ictimâî huzur ve sükûnun bozulduğu, kin ve husûmetin çoğaldığı günümüzde ciddî bir infak seferberliğine ihtiyaç vardır. Unutmayalım ki muzdarip ve muhtaç insanların yerinde biz olabilirdik. Bunun için onlara olan infâkımız, aynı zamanda Rabb’imize karşı bir şükür borcumuzdur.

    5. Hac

    Hac; mal ve sıhhat yönüyle gücü yeten bir müslümanın, ömründe bir defa belirli günlerde Mekke’deki Kâbe’yi ziyaret ederek ve bâzı rükûnları yaparak îfâ ettiği bir ibadettir. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

    “Gitmeye gücü yetenlerin Beytullâh’ı haccetmesi (ziyarette bulunması), Allâh’ın insanlar üzerindeki bir hakkıdır.” (Âl-i İmrân, 97)

    Hac, önceki peygamberler zamanında da vardı. Ancak zamanla müşrikler, onu ibâdet olmaktan çıkarmış, zenginlerin fakirlere karşı sergilediği bir güç gösterisi ve âdeta gayr-i ahlâkî bir resmî tören hâline getirmişlerdi. İslâm, haccı tekrar aslî hüviyetine kavuşturdu.

    Hac ibâdetinin dünyevî-uhrevî pek çok hikmetleri vardır:

    Hac, Allâh’ın sonsuz rahmetinin tecellî ettiği mübârek ve ihtişamlı bir iklîmde cereyan eder. Bu sebeple Mekke-i Mükerreme’nin bir ismi de “Ümmü Ruhm”dur, yani ilâhî rahmetin bol bol indiği yer…[35]

    Haccın îfâ edildiği mübârek mekânlar, ulvî bir âlemin rûhâniyet iklîmleridir. Bu iklîmler, ilâhî nişânelerle doludur. Oralarda hep Allâh’ın rahmet ve bereketi yâda gelir. Bu mübârek topraklar, Hazret-i Âdem’den bu yana îmanlı yüreklerin rûhâniyetleriyle beslenmiş, âşıkâne gözyaşlarıyla sulanmıştır. Ârifâne hac yapanlar, o mekânlarda bunları ve birçok peygamberin ayak izlerini arar ve onların hâtıralarıyla feyizlenirler. Çünkü müstesnâ bir feyiz menbaı olan bu kudsî mahaller, nebîler silsilesinin muazzez hâtıraları ile doludur.

    Bu itibarla haccın bir gâyesi de, o mübârek mekânlara hürmet, oradaki mukaddes makamların hâtırası ile gönülleri tezyîn etmektir.

    Hac; Hazret-i İbrâhîm -aleyhisselâm- ve Hazret-i İsmâîl -aleyhisselâm-’ın tevekkül ve teslîmiyetinden hisse alabilmektir.

    İçimizdeki nefs denilen düşmanı ve dışımızdaki şeytanî temâyülleri taşlayabilmektir.

    Sınıf farklılığından sıyrılıp kefen iklîmine girerek Rabb’imize ilticâ edebilmektir.

    Kıyâmetin o dehşetli manzarasının hissiyâtıyla ürpermektir.

    Müslümanlar arasındaki uzak ve yabancı toplulukları bir araya getirmek sûretiyle bir îman kardeşliği tesis etmektir.

    Yine hac, beden elbisesinden sıyrılıp rûhun derinliğine nüfûz ederek nefsânî ihtiraslardan kurtulmaya çalışmaktır.

    Mekke-i Mükerreme; vatan, renk, kılık-kıyâfet gibi mefhumların ortadan kalkıp İslâm kardeşliği altında bütün mü’minlerin tek bir millet olduğu gerçeğinin tecellîgâhıdır. Orada âmir, memur, garip, zengin, fakir, câhil, âlim, pâdişah, tebaa hep bir arada, aynı elbiseler içinde, aynı meydanda ve aynı saftadır. O mübârek belde, emniyet, huzur ve muhabbet kucağı, gönülleri bereket ve rahmetle dolduran peygamberler
  • "Recep Peker Hapı Yuttu", "Kazıklı Resmi Tazim" başlıklı yazılardan başka "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" başlığıyla Markopaşa'nın birinci sayısında "Şakalar" köşesinde yazılanlar yeniden verilmiş. Bir başka yazı da "Nasıl Girer" başlığını taşıyor. Okuyalım. 1947 yılında yazıldığını düşünerek son cümlesini bir daha okuyalım :


    Nadir Nadi Cumhuriyet'te "Yabancı sermaye nasıl girer?" başlıklı bir başmakale yazmış. Yabancı sermayenin nasıl girdiğini, Nadir Nadi anlamamışsa anlatalım. "Evvela, Hellow Johny, My darling. Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan müşavir heyet, kontrol heyeti, murakabe heyeti girer. Ondan sonra, lüzum hasıl olursa, borç verileceği ne dair haberler vaitler girer. Bu, arada, bazı muharrirler deliğe girer, bazı muharrirler de Türkiye'yi Amerika'nın sınırı olarak gösterirler. Ve nihayet ucu merkezi arzda bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.



    Dördüncü sayfasındaki " Küçük İlanlar"dan ikisine bir göz atalım: SATILIK- İcabı zaman dolaysıyle, üst çenemdeki azı dişimin ve sol alt çenemdeki köpek dişimin altın kaplamaları satılıktır.



    HAZlR VE ISMARLAMA - Müsbet rakkamlara ve istatistiklere dayanan hazır ve ölçü üzerine nutuklar satılır. "Basmakalıp" rumuzuna müracaat.



    Şimdi de büyük ilanlardan ikisine bakalım:

    Odun alınacak 1 - İdaremizin 1947 • 1948 yılı ihtiyacı için 1.800 ton kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

    2 - Pazarlık gözünün önünde yapılacaktır.

    3 - Taliplerin, muhtelif boy ve numarada kızılcık sopasına dair hususi ve gizli talimatı görmek

    üzere...

    Emniyet umum müdürü

    Ahmet Demir





    Ankara Üniversitesi Rektörlüğünden; Üniversitemizin muhtelif fakültelerine siyasi yazı yazmama, siyasi laf etmemek, siyasi bakmamak, siyasi işitmemek ve hiç kitap okumamak şartı ile bir ünlü profesör", doçent ve asistan alınacaktır., Taliplerden kanlarının katıksız olduğuna dair Reşat

    Şemsettin muayene kağıdı aranır

    Not : Hükumet ve hükumetin iç ve dış icraatı lehinde yazının her cins ve nevi yazı gayri siyasi

    sayılır.





    Gazetenin üçüncü sayfasındaki " Mahkeme koridorlarında" köşesinde ve " Gün Uğursuzun" başlığıyla Sabahattin Ali'nin yazdığı yazı yine yakın ilgi (!) uyandıracaktır.

    "Sakin duruyor, suçlu o değilmiş sanki:

    - Suçun ne? diye sordular.

    Göğsünü kabartıp, bir matah yapmış gibi:

    - Siyasi! dedi.

    Bu kendi halinde siyasi suçludan laf almak da zordu. Sonra nasılsa çenesi açıldı, bülbül gibi anlatıverdi:

    O "gece işi" yaparmış, yani gece hırsızı. Ara sıra üzüntülü bir hal aldığı oluyordu. Sorulardan bir hisse çıkarmış olacak ki, birden:

    - Benim teselliye ihtiyacım yok, dedi. Siyasi suçu olan, öyle bir adamdır ki, bugün kıçına tekme vurup rezil edilen, yarın salla sırt edilip, omuzlarda, sırtlarda taşınır. Bugün misallerini görüyorsunuz. Dün dut yemiş bülbül gibi susanlar, bugün luca bülbülü gibi ötmüyorlar mı? Hayat bu, efendim. Benim kadrimi

    bilmediler, siyasi suçtan dolayı beni huzura çıkarmadılar. Amma, yarın görürsünüz. Halkın sırtına binip, alkışlar arasında nutuk vereceğim. Kendinden o kadar emin konuşuyordu ki, benim de, herkes

    gibi onun sahiden siyasi suçlu olacağına inanacağım geldi. Acaba hırsızlığı, sırtta nutuk vermeyi ve siyaseti birbirine mi karışmıyordu? Biraz daha zorlanınca, alçak sesle ve bir sır söyler gibi başladı:

    - Efendim, Tophane güllerini -cebime doldurdum darıdır diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye, tutmasınlar mı beni delidir diye! Bereket versin Hacı Canbaza; bana bir beygir verdi dorudur diye, beygiri ahıra bağladım karıdır diye, beygir bana çifte atmasın mı geri dur diye! Zavallı adam. Hepimiz acıdık. Aklını oynatmış bu zavallı bana sonsuz bir üzüntü verdi. Bununla beraber kendisine hak verdim. Halkın sırtına binmek için bütün şartları tekmillemiş. Bununla beraber siyasi hayat bu, belli olmaz. Yarınından ümitli olduğum için, bu adamı alkışlamak, sırtımda taşımak arzusu

    içimden geldi: Sırtıma binsin, nutuklar versin, stajını yapsın. Bir balta ya sap olacağımız yok! Bari, bu gece kuşu, zırdeli siyasi suçluya bel bağlayayım. Malum ya, gün uğursuzun!





    Sabahattin Ali içeriden henüz o günlerde çıkmıştı. (Aziz Nesin ise halen içeridedir.) Bu yazı üzerine "adaleti tahkir" davası açılmış, 14 Kasım'da "tutuklanma" kararı verilmiştir. Sabahattin Ali l9 Aralık'ta tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine konmuştur. On iki gün yattıktan sonra ilk duruşmada serbest bırakılmıştır.



    Malumpaşa · 22 Eylül 1947 · Sayı: 3

    Sabahattin Ali, bu sayıdaki başyazısında şunlara değiniyor:

    "Bu memlekette Lozan'da tam istiklal sağlayan, yabancı orduların ve yabancı sermaye köleliğinin Türkiye'den kovulma ilamını imzalayan İnönü'dür. . . . Ama şimdi, bir yardımın yanına katılan istiklal kırıcı şartları sevinçle karşılamak isteyen kimseler, borularını öttürebiliyorlar. Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler en iyi vatansever rolündeler. Onsekiz milyona irfan nurunu götürebilmek yolunu tutan, içeride ve dışarıda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları, Köy Enstitüleri, atılan tırpanlarla, ortaçağ müesseseleri haline getirilmek üzere...

    ... Halbuki İnönü bugün de devlet başkanı... Lozan kahramanının bu korkunç gidişata müdahale edeceği

    anı beklemek hakkımızdır.



    Birinci sayfada "Polis Vazife ve Salahiyetleri- Hakiki Şekli Veriyoruz" başlığıyla değiştirilmesi için uğraşılan yasa maddeleri yergi konusu yapılmış. Sekiz maddelik yazının ilk üç maddesi şöyle:

    Madde (x) - Polis aklına estiği, canının istediği zaman, istediği vatandaşı, istediği yerden kaldırıp çalyaka eder ve yaka paça zifiri, karanlık hücrede keyfi istediği kadar tutabilir. Bu müddet zarfında vatandaş, arayıp soranlara kat'iyen gösterilmez; hayatı ve mematı hakkında bir kelime söylenmez.

    Madde (x) - Bu tedbire rağmen "Benim suçum ne?" diye soranlar olursa, fotoğrafhaneye götürülür. Orada merkep sudan gelinceye kadar falaka çekilir. Şikayet edemeyecek hale getirilinceye

    kadar dövmek şarttır. Merkebin gittiği çeşmede su bulması belediyenin insafına kalmıştır.

    Madde (x) - Bürün bunlara rağmen, vatandaş hala gık diyebiliyorsa, açlıktan iflahı kesilir, tabutlarda ölmeden mezara sokulur. Daha olmazsa, 1000 mumluk ışık altında veya müteferrikada imanı gevretilir.



    Gazetenin birinci sayfasında bir de soru işaretli duyuru var: Kapanmak ve kapatılmaktan artık bıkıp usandığımızdan ötürü, bu hallerin tekerrür ve devamını önleyebilmek için, hangi soydan yazılarımızın zülfü yara dokunmadığının insaniyet namına önceden bildirilmesini rica ederiz. Malum Paşa.



    Son sayfada "Yeni Bakanlıklar" başlığıyla yazılanlar da şunlar: İşlerin daha sür'atle gerilemesi için bazı yeni bakanlıkların daha kurulmasına karar verilmiştir. Kurulması düşünülen yeni bakanlıklar şunlardır:

    Avunma, avutma ve oyalama bakanlığı - Münasip bir bakan aranmaktadır. Şimdilik, bu bakanlık yeni başbakanın uhdesinden gelecektir. Bu bakanlığa bağlı bir "gününü gün etme umum müdürlüğü" kurulacaktır. Adatma ve vaat etme bakanlığı - Bu bakanlık için doktor Sadi Irmak düşünülmektedir. "Balık kavağa çıkınca umum müdürlüğü" bu bakanlığa bağlanacaktır.

    ...Fasit daire ve tertip bakanlığı - Bu bakanlığa sakıt bakan Şükrü Sökmensüer'in tekrar getirilmesi mevzubahistir. Bakanlığa bağlı bir "muhalif başı ezme umum müdürlüğü" kurulacak, bu

    makama Ahmet Demir tayin edilecektir.



    MALUM PAŞA 22 Eylül 1947



    Köşedeki açıklamadan sonra ilk yazıyı okuyalım: Cennetten çıkma: Dayağın cennetten çıkma olduğuna inanmış olan sabık İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Umum Müdürü, yürü ya kulum şimdi Amasya Valisi Ahmet Demir'in her vurduğu yerde gül bittiği söylenmektedir. Eğer bu rivayet doğru ise, Ahmet Demir bir müddet daha İstanbul'da kalmış olsaydı, İstanbul'da insan kalmayıp, kamilen insanların birer

    yabani gül ağacına döneceği ve bu şehri dilaranın [gönül alan şehrin] balta görmemiş, bakir bir gül ormanı, gülistan haline geleceğine muhakkak nazarı ile bakılmaktadır.



    Malumpaşa 29 Eylül 1947 · Sayı: 4

    Bu sayıdaki başyazısında Sabahattin Ali oldukça öfkeli görünüyor:



    BİR ALÇAK: Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor. Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor. Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlara devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üzerine titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.

    Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusa, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof'a satılır, ne Amerikalı'ya. Bu alçak, "Amerikanın Türkiye'yi "himaye"sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için "himaye"nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı. Daha geçenlerde Almanlar da Çekoslovakya'yı "himaye"leri altına almışlar ve orada bir "Himaye idaresi" kurmuşlardı. Bugün de bütün müstemlekeler birer sömürücü devletin "himaye" si altındadır. Atatürk' ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu ne acele böyle? Bu alçak, istediği gavurun himayesine sığınsın; varlığını, sinsi veya açık her tecavüze karşı dişiyle, tırnağı ile korumasını bilen

    bu millet, elbet dostunu düşmanından ayıracak ve bu satılık işporta malını layık olduğu çöplüğe dökecektir. Bakalım, himayelerine güvendiği misterler onu bu korkunç akıbetten kurtarabilecekler mi?



    Birinci sayfada haber olarak verilen bir başka olay "Umacı Demir Vali Oldu" başlığını taşıyor. Amasya'ya vali olarak aranan Emniyet Genel Müdürü Ahmer Demir hakkında yazılanlar özetle şöyle:

    "Vah, Amasyalılara vah!: O değerli idarecimiz Haluk Nihat Pepeyi vali iken, Emniyet Umum Müdürü, Demir Ahmet ise, Haluk Nihat'ın tersi oldu. Emniyet Umum Müdürü iken Vali yaptılar. Bir kerre adamın tersi dönmesin; herkes gider Mersin'e, Demir Ahmet gider tersine. Bana kalsa, Demir Ahmet'i Semirkent karakoluna jandarma onbaşısı yapmalı, tam ona biçilmiş kaftandır. Eski onbaşıyı

    mumla aratırdı. Elimde olsa ona başka şeyler de yapardım, ona daha ne işler yapardım ya ... Amasyalılara ne kasıtları vardı? Bilmem; kim ne etti ise, etti. Demir Ahmet'i vali etti. Maamafih Amasyalılar üzülmesin, Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha ... Görüyorsunuz ya. Saraçoğlu olmazsa Peker, Peker olmazsa Saka, Saka olmazsa bir daha İstanbul Emniyet müdürü, olmazsa Emniyet Umum Müdürü. olmazsa vali, olmazsa bir daha. Bu iş olana, oldurana kadar. Üzülmeyin Amasyalılar.



    Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran;

    Demir Ahmet'i, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. " ... İstanbul'daki binlerce zavallı "Demirzede" arasında dolaşan rivayetlere göre, Demir Ahmet'in yapılan muayenesi sonunda, demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır."



    İkinci sayfada " Partiye Paralı, Yatılı, Giyimli, Kuşamlı Aza Alınacak" başlıklı yazı da düşündürücü olsa gerek:

    1 - Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, Partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır .

    . .. Kabul şartları:

    a) Ağzı olup dili olmamak.

    b) Kırmızı oy pusulası vermemek.

    c) Bakıp görmemek, işitip duymamak.

    d) Muhalif uyruğu olmayıp. Saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak.

    3 - Müsabaka sınavları Parti tüzüğünden yapılacaktır. (. .. )

    5 - İsteklilerin sadakat belgeleri, Parti olgunluk diplomaları, Başbakanın eteğini öperken, yahut secdeye kapanmış halde çekilmiş 6 adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve olmayacaklarına

    dair Noter'den tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, Partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleri ile müracaatları ilan olunur. C.H.P."

    Son sayfadaki Mustafa Uykusuz'un karikatürü de gayet anlamlı







    Malumpaşa · 6 Ekim 1947 · Sayı: 5

    Gazetenin bu sayısında Sabahattin Ali'nin alışılmış köşesi ve yazısı görülmemektedir. Birinci sayfadaki yazılar arasında ikisi ilginçtir. " Dolandırılmışlar" başlıklı ilk yazı şöyledir: Amerika'dan şehrimizi görmek üzere gelen iki seyyah, Kapalı Çarşının alt başından girip üst başından çıkana kadar, paraların

    altından girip üstünden çıktıklarını, meteliksiz kaldıklarını, yani dolandırıldıklarını sanarak şikayette bulunmuşlar, dolandırıcıları tanıdıklarını söylemişlerdir. Yapılan tetkik sonunda, Çarşı esnaflarından normal fiyatlarla mal aldıkları kendilerine anlatılınca:

    - Demek, siz her gün dolandırılıyorsunuz! cevabını vermişlerdir.





    İkinci yazı da "Polis Resmini Görüp Ölmüş" başlığını taşıyor:

    "..Henüz hüviyeti tespit edilemeyen bir vatandaş, dün yolda giderken ansızın ödü kopmak sureti ile düşüp ölmüştür. Yapılan tahkikat sonunda, vatandaşın seyretmekte olduğu fotoğrafçı vitrininde bir polis resmi gördüğü anlaşılmıştır.



    İkinci sayfada yayımlanan "Yeni Davetler" başlıklı yazı, çeşitli davetleri anımsatıyor:

    Biri size: "Davet ediyorum" dese, hemen yüzünüz güler. Ramazansa, iftara davet aklınıza gelir. Eğer hatırlı bir adamsanız, törene davet edebilirler. Vali isenjz, kurdela kesmeye, bakan iseniz açılış merasiminde nutuk vermeye, hatırlı zenginseniz, hayır cemiyetleri balosuna davet ederler. Eğer, bizim gibi iseniz, hafta yedi, siz sekiz defa mahkemeye davet edilirsiniz. İşte davetin bu türlüsü fenadır. Mamafih, daha fenaları da vardır. Mesela Saraçoğlu kabinesinde olduğu gibi, bazen adamı askerlik şubesine yoklameya davet ederler. Şimdi de valileri istifaya davet ediyorlarmış. Hele bu valilerden Balıkesir valisi Güleç: "Recep Peker istifa ederse, göbeğim ona bağlıdır. Ben de istifa ederim" demiş. Şimdi ona: "Et de, görelim" diyorlar. Eder mi, eder. Fakat, bize kalırsa bu vali paşalar ziyafete, baloya, düğüne, merasime, davete o kadar alışmışlardır ki, istifaya kırmızı dipli bal mumu ile davet edilseler de, icabet edeceklerini sanmıyoruz. İyisi mi, onları davetten vazgeçmeli de, sevk etmeli. Davet yerine

    sevkiyat.



    Son sayfada "Küçük İlanlar"a yer verilmiş. Bu ilanlar içinde ilginç olanlar da var:

    İSTİYOR - İşlek bir mahalde evi olan bir bayan mobilyası ile birlikte devren evlenmek istiyor. Katakulli Emlak Bürosuna müracaat.

    BOŞ TESLİM - Asri mezarlıkta yaptırmış olduğum, büyük adamların mezarlarına karşı, meşhurların mezarlarına bitişik fevkalade manzaralı bir mezar taliplere ehven fiyatla verilecektir.





    Markopaşa · 10 Ekim 1947 · Sayı: 23

    Birinci sayfada ilk olarak " Markopaşa Beraat Etti" başlığı verilmiş. Bu başlıkla ilgili haberlerin yazıldığı üçüncü sayfada şunlara değinilmiş. Markopaşa'nın dört aydır konuşamamasma sebep, gazetemizin 19. sayısında çıkan "Dediğin" adlı şiirde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın hükümetin manevi şahsiyetini tahkir suçu görmesi ve bizi mahkemeye vermesiydi. Üç buçuk ay süren sorgu ve

    tahkikat sonunda yazı işleri müdürümüz tevkif edilmiş ve dava İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesine verilmişti. 6 Ekim 1947 pazartesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikten sonra beraatımıza karar vermiştir.

    Beraat etmesi üzerine yeniden çıkan Markopaşa' nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Uykusuz, " Müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adresi, Malumpaşa'nın "Asmalımescit Çinili Han"

    adresidir. Basıldığı yer yine Büyük Doğu Basımevidir. Markopaşa yeniden çıkarılırken Orhan Erkip dışarıda bırakılmıştır. Malumpaşa da Orhan Erkip'e kalmıştır. Markopaşa'nın ilk sayfasının alt sütununda yer alan bir duyuru, şimdilik Malumpaşa'nın (hemen sonra da Marko paşa' nın) başına geleceklerin ön habercisi gibidir:



    .------Okuyucularımıza -----•

    Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa'nın Markopaşa'nın devamı

    olduğunu 6. sayısından itibaren Markopaşa'nın Malumpaşa ile hiçbir alakasının bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı vechi ile 6. sayısından sonra Malumpaşanın Markopaşanın tersine çe

    vrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.

    Markopaşa ----•



    Birinci sayfada Sabahattin Ali'nin " Milleti Aldatmasınlar" başlıklı başyazısı bulunmaktadır. Yazıda şunlara değinilmektedir:

    "Hasan Saka hükümeti, güya, hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika'dan ucuzlatma mütehassısı getirtmek olacakmış. O tedbiri alacaklarını biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bize kalırsa, hükümet bu işi yapamaz. Çünkü, bugün Türk piyasasına Amerikan malları hakimdir. Dışarıdan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Bunlar için gümrük tarifesi yüzde elli nisbetinde ucuzlatılmıştır. Aynı zamanda, Türk parası, alış kabiliyeti bakımından, bugün doların elinde oyuncak.

    Yunanistan'a, İngiltere'ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Az olan şey ise, derhal kıymet kazanır, pahalılaşır. ( ... ) Bir Fransız gazetecisinin sözünü değiştirip diyebiliriz ki, Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlarmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkanına katiyen malik değildir.

    Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleri ile işe başlıyor. Doğru iş, yalnız ve yalnız yapabileceğinden bahsetmektir. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler!



    İkinci sayfadaki yergiler arasında "Yeni Bütçe" başlıklısı ilginç:

    Markopaşa'ya göre yeni bütçe: Bütçe hakkındaki fikirlerini bildirmek üzere, Ankaraya giden Markopaşa, kendi bütçe projesini Başbakana takdim etmiştir. Projenin gelir gider maddelerini veriyoruz.:

    Gider Bütçemiz







    Üçüncü sayfadaki "Haritada Yer Değiştireceğiz" yazısına da bir bakalım:

    Meraklı bir okuyucumuz soruyor:

    - Allah aşkına, söyleyin! Türkiyeden Arnerikaya heyetler gidiyor, Amerikadan Türkiyeye heyetler geliyor. Bu gidip gelişlerin sonu nereye varacak?

    - Sonu nereye mi varacak dostumuz? Türkiye Amerikaya, Amerika Türkiyeye taşınacak. Yani, haritada yer değiştirecekler, yer!



    MARKOPAŞA UYDURMACILIĞI YAYGINLAŞIYOR

    (Uydurma) Malumpaşa · 11 Ekim 1947 · Sayı: 6

    Malumpaşa'nın sorumlu müdürü Orhan Erkip, yazı stoklarını ve klişelerini Asmalımescit'teki Çinili Han'dan alarak Babıali'ye kaçırmıştır. Bedii Faik ile işbirliği yaparak Malumpaşa'yı sağcılar

    adına çıkarmaya başlamıştır. Olayla ilgili olarak Rıfat Ilgaz'a kulak verelim:



    "... Bir de bizlerin sorumlu müdürlük yapamadığımız zamanlar vardır. Bu zamanlarda sorumlu müdürler buluruz. Buna "kiralık" denir. İşte bunlardan bir tanesi Orhan Erkip'tir...

    "... Kapı bile açık kalmıştı. Birkaç haftalık yazı birikimimiz olduğu gibi götürülmüştü, karikatürlerimiz de öyle ... Sorumlu müdür tüm sorumluluğu ele alarak el koymuştu bütün stoklara...

    ... Artık bu yayın organının gerçek sahipleri eline, yani milliyetçilerin eline geçtiğini de belirterek yeni bir sayı çıkarıyorlar.

    ( ... ) Sanıyorum 15 bin kadar basıyorlar gazeteyi, 2-3 bin satıyorlar ancak. Okuyucu durumu seziyor.

    2. sayıyı bin kadar satıyorlar.

    ( ...) Halka yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar...

    ... Yazılar, yazı stokları, ellerindeki bizim yazılar. Yalnız Bab-ı ali'den kiraladığı kalem erbabı buna sağcı bir hava veriyor, başyazı yazıyorlar. ( ... ) Biz ki 40 bin gazeteyi rahat sararken bunlar halka

    yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar. Markopaşa bu duruma girince "artık neye çıkmıyor» sorusu kalmıyor. Evvela sorumlu müdür imtiyazı elimizden kaçırmış. İster istemez bir

    aralık, bir bekleme süresi geçti..

    . . . O gün Orhan Er kip'in sağcı yazarlarla işbirliği ederek Markopaşa'yı çıkaracağını öğrenmiş, çok üzülmüştük. Markopaşa bizim her şeyimizdi. Savaşım alanımız, savaşım aracımız, savaşım

    yöntemimizdi. Bir firmaydı Markopaşa. işimiz, görevimiz, ekmek paramızdı ayrıca. Halk bu firmayı kimde, nerede görürse görsün hemen alıştırdığımız gibi benimseyecekti. Ya da biz böyle sanıyorduk! ..



    Bu olaya ilişkin olarak Mustafa Uykusuz ile Haluk Yetiş, 1970'li yıllarda Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya şunları söylüyorlar:

    Haluk Yetiş - ... Mustafa'yı ansızın götürüyorlardı bir keresinde. Kendisi yazı işleri müdürü olduğu için, bazı şeylere gerekli olduğundan boş kağıda imzasını alıyorduk. Kim içeri girerse onun namına dışarıdaki işleri yürütebilmek için bu boş kağıda imza atma işini ihmal etmiyordu. Mustafa'ya da aynı şekilde dört adet boş kağıda imza attırdım.

    M. Uykusuz - Dört adet boş kağıda imza attım, iyi anımsıyorum.

    Haluk Yetiş - Yanımızda, geceleri çalışan ve bize yardımcı olan Orhan Erkip adında birisi vardı. Bu adam herhalde Milli Emniyetin adamı idi. Yaşanan birçok olaydan sonra, birçoğumuz bu kuşkuda birleştik. işte bu adam ertesi günü geliyor yönetim yerine, Mustafa Uykusuz'un imzaladığı boş kağıtları alıyor. Üzerini doldurarak gazeteyi kendi adına devir alıyor. Sanki Mustafa gerçekten ona devretmiş gibi resmi işlemi de gidip yaptırıyor.

    M. Uykusuz - Ben gazeteyi ona güya 500 liraya satmışım.

    Haluk Yetiş - Ertesi günü Orhan Erkip gazeteyi bir başka yerde kendi adına çıkarıyor, ama sağ bir görüşle. Milli Emniyet onu da aramıza koymuş. O zaman "Milli Emniyet" denmiyordu, "Mah" deniyordu.



    Uydurma Malumpaşa'nın bu sayısında "İfşa Ediyoruz" başlığıyla Markopaşacılara saldırılmaktadır:



    Vatansızlar, soysuzlar, ne idiğü belirsiz sinsi sinsi; kah bizlerden gözükerek, kah sureti haktan görünerek çeşitli kılıklara bürünerek memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya

    çalışıyorlar. Namus, iffet, mukeddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar ellerinden geldiği kadar Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar bu gün aynı şey için memleketi

    satmaktan çekinmiyorlar. Muayyen bir fikirleri, ideolojileri, kanaatleri, içtihatları mı var? ASLA Gözleri bu tek cihete çevrilmiştir: PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece Kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir.

    Aziz okuyucular bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye ceht ederler? Bütün bu suallerin cevaplarını gelecek sayımızda "Malum Paşa'nın fendi Bolşevik taslaklarını yendi" sütunlarında bulacaksınız. Bu sayıda Sabahattin Ali'nin başyazı sütununu Orhan Erkip doldurmuştur. Hedef yine Markopaşa yazarlarıdır. Saldırının içeriği, yukarıdaki yazıda da olduğu gibi bugünden bakınca ne kadar gülünç:

    "Moskova'nın Talimatı: Moskova'nın dünyanın her tarafındaki ajanlarına en son verdiği talimat şudur:

    Balkanlar ve Yakınşarktaki emellerimizi tahakkuk ettirmek için var kuvvetinizle Amerika'ya hücum ediniz. Her vasıta ve çareye başvurarak sokulabildiğiniz gazete ve dergilerde Amerikanın şark milletlerine yardım kararlarını baltalamaya çalışınız! ( ... )

    Moskova her yerdeki ajanlarına:

    - Aman, diyor. Dikkat ediniz. Her yerde, her tarafta, nüfuz edip sokulabildiğiniz gazete ve dergide bir anti-Amerikan hareketi yaratmaya çalışınız.

    Amerikan yardımından mı bahsediliyor;

    - İşte milli istiklali, milli iktisadı bombalayan bir tasavvur.

    Diye haykırınız ...

    Gazetedeki diğer yazılar Markopaşa yazarlarının kaleminden çıkmış olan ve Orhan Er kip tarafından çalınan yazılardır. Ancak, ilan ve küçük haber olarak bazı sağ içerikli yazılar yazılarak aralara

    ustaca konmuştur.



    (Uydurma) Markopaşa · 16 Ekim 1947 • Sayı: 24

    Orhan Erkip ve ekibi bu kez de Markopaşa'yı ele geçirdi. Yeni kadro, 16 Ekim 1947 günü Markopaşa'nın 24. sayısını çıkardı. Bu sayıda okuyuculara da bir duyuru konuldu: Okuyucularımıza: Paşalı, Paşasız bundan sonra çıkması muhtemel gazetelerin " Markopaşa" ile alakası yoktur. Geçen sayı "Markopaşannın sahtesini çıkaranlar hakkında takibata geçildiğini görülen lüzum üzerine bildiririz;

    Markopaşa



    Markopaşa'nın sonra ne olduğunu Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Derken Markopaşa da çıkmıştı, hemen o günlerde. Önemli bir bölümü yazılarımızdan oluşan Gazetede ancak birkaç küçük fıkra vardı, bizim olmayan. Bir başyazıyla, gazetenin milliyetçilerin

    eline: geçtiği açıklanıyor, bundan sonra sola karşı cephe alındığı belirtiliyordu. Başka hiçbir değişiklik olmayacaktı, mizah gücü bakımından. İşte sorumlu müdür, gene eski sorumlu müdürdü, başlıksa, aynı başlık! Biçimse, eski biçim ... Köşelerin başlık klişeleri bile aynı klişelerdi. Bütün bu benzetişlere ek olarak Bedii Faik gibi isim yapmış bir iki fıkracıyı da aralarına aldıkları halde, yirmi beş bin baskı

    yaptığını izlediğimiz Markopaşa, ancak beş bin satabilmişti.

    İkinci sayı ise sadece bin! Doğal olarak baskıyla birlikte küt diye Gazetenin basımı da duruyordu. Demek halk öyle kolay kolay kandırılamıyordu.





    Orhan Erkip Markopaşacıların arasına nasıl girmişti? Bu sorunun yanıtını da Haluk Yetiş veriyor:

    "Orhan Erkip daha Tan gazetesi zamanında oraya gelip gidiyordu. Ve ben Nişantaşı Ortaokulunda öğrenci iken onun anası bizim öğretmenimizdi. Ben oradan tanıdığım için aklımıza hiç öyle bir şey gelmedi. Bir yandan da okulda okuyordu. Atak, girişken bir insandı. Yanımıza sık sık gelip gidiyordu. Yavaş yavaş aramıza girmişti. Yoksa Aziz Nesin'in getirmiş olması diye bir şey yok. Daha önceden oralarda idi. Densizlik yapmak istiyor daha doğrusu... Markopaşa'nın başına gelenler, daha gelmeden sezilmiş; 23. sayıda, Malumpaşa'nın 6. sayısı ile ilgili duyuru konmuştu."



    Markopaşa ile ilgili yazı ve klişelerin çalınması üzerine, taklidi Markopaşa (24. sayı) daha çıkmadan önlem alınmış olmalıydı. Çünkü, Markopaşa yazarları Markopaşa'nın 24. sayısı ile aynı tarihte bu kez de Merhumpaşa'nın 2. sayısını çıkarmışlardı. Böylece aynı gün, Markopaşa'nın taklit olduğu, Merhumpaşa ile okuyucuya duyurulmuştu:



    Markopaşa'nın Başına Gelenler: Namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize millet menfaatlerinin yeni müdafaacısı MERHUMPAŞA'yı veriyoruz: Markopaşa, Ankara caddesinde, bir avuç insan tarafından yalnız ve yalnız Türk millerinin haklarını müdafaa etmek için çıkarıldı. Çıktığı günden beri her türlü müşküllerle karşılaştı; lakin, hepsi ile erkekçesine dövüştü, müşküllerin hepsini de yendi. Bu müddet içinde Merhumpaşa, uzun bir fasıladan sonra Malumpaşa adı le çıkmak zorunda kaldı. Nihayet, geçen hafta da, aylardır sırrında şangırdatarak gezdiği ağır ve kalın basın hürriyeti zincirlerini koparıp atarak, bütün heybeti ile karşınıza çıktı. Türlü adlara bürünerek, normal istediğimiz şey, sadece ve sadece sevgili Türk milletinin haklarını müdafaa etmekti. Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü anında Markopaşanın ikinci oğlu Malumpaşada, ancak birinci sayısından beşinci sayısına

    kadar -okuyucularımız da anlamışlardır ki- halk menfaatlerinin müdafaacısı Markopaşa'nın o kuvvetli nefesi vardı. Altıncı sayısından itibaren, yine okuyucularımız anlamışlardır ki, Malumpaşa halk menfaatlerini birkaç pula satan satılıkların eline düşmüş olduğu için, ilk önce babası Markopaşa tarafından bütün millet huzurunda reddedilmiş bir piçtir.



    Bu iş nasıl oldu? Olayı okuyalım:

    Markopaşanın devamı olan Malumpaşayı Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında ve Markopaşa'nın sermayesi ile çıkardık. Orhan Erkip gazetenin beşinci sayısına kadar bizimle beraberdi. Bu genç bir gece, saat onla onbuçuk arasında, Gazetemizin Asmalımescit civarındaki idarehanesine anahtar uydurmak sureti ile girmiş, birkaç arkadaşının yardımı ile orada Markopaşa gazetesine ait klişeleri, karikatürleri, yazıları, mühürleri, datörü, abone bandlarını, bayi etiketlerini, hesap defterlerini, fatura

    defterlerini, zarf ve kağıtları, resmi ve hususi bütün evrakı, makası, kitap açmaya mahsus bıçağı, pul defterini alıp kaçmıştır. Ertesi gün vakayı polise haber vererek, zabıt tutturduk, hadiseyi Müddeiumumiliğe de [Savcılığa] haber verdik. Bu olanların bizce zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bunlar elimizden alındığı halde dahi gazetemiz çıkabilir. Yine çünkü, "Markopaşa gazetesinin sa [okunamadı] mi, yoksa Malumpaşa gazetesinin altıncı sayısında hortlayan kötü ruh mu

    kendisi için çarpıyor?" Türk milleti bu ayırmayı yapacak kadar olgundur. Bundan endişemiz yok. Orhan Erkip'in, gece idarehanemizden alıp gittiği evrak arasında, Markopaşa'nın neşriyat müdürü Mustafa Uykusuz tarafından imzalanmış bir kağıt da vardı. Bizim Arsen Lüpen bu kağıdın üstünü "Mustafa Uykusuz'un Markopaşayı kendisine devrettiği" sözleriyle doldurarak, bu ve buna benzer şekilde tanzim

    edilmiş sahte bir beyanname ile İstanbul matbuat müdürlüğüne müracaat etmiş, bu makamdan gördüğü emsalsiz kolaylıklar sayesinde Markopaşa'nın sahte imtiyazını ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

    Türk milletine açıkça ilan ediyoruz ki, bu hareket, bu aziz milletin haklarını müdafaa eden Markopaşa'yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlular

    tarafından yapılmıştır. Ve şu yazımızdan sonra, elinize alacağınız Markopaşa, artık, maalesef, hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin o eski müdafaacısı Markopaşa değil, Türk milletini türlü ıstırap içinde davrandırmak isteyen kara vicdanlıların iğrenç fikirlerini neşreden namert Markopaşa'dır. Çünkü, o gazeteyi ilk çıkaranlar, bu aziz milletin menfaatlerini müdafaa yolunda hiçbir zaman mücadeleden geri durmamaya azmetmiş, icap ederse canlarını bu yolda harcamaya hazır alnı açık insanlardır.

    Onun içindir ki, namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin yeni müdafaacısı Merhumpaşa'yı veriyoruz. Kuvvetimizi halktan, halkın ıstırabından, onun engin kudretinden aldıkça, satılıkların bütün şaşırtmalarına, yolumuzu kesmelerine metelik bile vermeyerek, Merhumpaşa adlı yeni halk kürsümüzde bütün kuvvetimizle haykıracağımızı Türk efkarı umumiyesine [kamuoyuna] bir kerre daha ilan etmeyi lüzumsuz addederiz.



    Markopaşa'nın Orhan Erkip yönetimindeki taklit sayısında da Malumpaşa'nın altıncı sayısında olduğu gibi görüntüde Markopaşacıların yazıları konulmuştur. Sütun aralarına yine ustaca yerleştirilmiş sağ yergiler sokulmuştur.

    Başyazıda Orhan Erkip Markopaşacılara saldırılarını sürdürmektedir:

    "... Bizdeki; Türklüğün kara ruhlu lekeleri; ibret ibret alacak yerde Moskova’daki kızıl dayılarına bir kat daha yaranmak için milletlerini ve milliyetlerini inkar etmekten kızarmıyorlar. ( ... ) Bu milli duygudan mahrum köpekleşmiş riyadan iğrenmek mi, utanmak mı? Lazım geldiği takdire bırakılır.

    Onlar Slav birliğini kökleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, milletlerini ve milliyetlerini inkara gidiyorlar . . .

    İbret! Tam bir karmaşa yaşanmakta, yalnızca okuyucunun değil, o sırada hapiste olan Aziz Nesin'in bile kafası karışmaktadır. Nesin, gelişmeleri bir türlü anlayamamakra, kendi yazılarının da yer aldığı

    gazete kendisine küfretmektedir (Medet, 26.06.1950. Orhan Erkip, 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa gazetesinin eski sahibi Mustafa Uykusuz ve Haluk Yetiş tarafından çıkarıldığını ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir alınarak yayının engellenmesini istemiştir ( Tanin, 16.10.1947) :

    "... Markopaşa Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erkip Asliye 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa Gazetesi'nin imtiyazının 1 Ekim tarihinde kendisine satılmış bulunduğunu, buna rağmen gazetenin imtiyazını satanlar Mustafa Uykusuz ve Haluk A. Yetiş taraflarından kendisinden habersiz olarak yeniden çıkarıldığını ileri sürüp, ihtiyati tedbir kararı alınması talebinde bulunmuştur. Davacıya göre M. Uykusuz, bir basın suçundan dolayı tevkif edilip cezaevine giderken, Markopaşa'nın imtiyazını

    300 lira mukabilinde kendisine satmış ve bu husustaki muamele de Basın Yayın Mıntıka Müdürlüğü'nce tescil edilmiştir. Davalılar vekili ise, devir muamelesinin, Mustafa Uykusuz'un imzası bulunan

    boş bir kağıdın ele geçirilip doldurulması ile tertiplendiğini iddia etmişrir. (Cumhuriyet, 16.10.1947)



    Merhumpaşa · 16 Ekim 1947 · Sayı: 2

    Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahattin Ali, "müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adres, Asmalımescit Çinili Han'dır. Birinci sayfada Sabahattin Ali "Aczimiz" başlıklı yazısında Markopaşa'nın başına gelenleri konu etmektedir. Kendilerine ve gazetelerine yapılan saldırı çeşitlerini ve bunlarla uğraşılarını özetledikten sonra sözü "acz" oldukları noktaya getirmektedir:

    "... Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade ettikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfı ile

    basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut da gece vakti, satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim,

    evrak, defter çaldırmak, sonra da, hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak...

    Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil... İtiraf ediyoruz. Bu hususta hasımlarımızdan çok gerideyiz ...



    Bu sayfada 'Tavzih" başlığı v e "Merhumpaşa" imzasıyla yine aynı olaylar anlatılmaktadır: Türk matbuat tarihinde eşine rastlanmamış ve kaleme gelmez zorluklarla Markopaşa gazetesini, Merhumpaşa gazetesini ve beşinci sayıya kadar Malumpaşa gazetesini çıkarmıştık. Altıncı sayıdan itibaren çıkan Malumpaşa gazetesi ile hiçbir ilişiğimiz yoktur. Yalnız, Malumpaşanın 6. sayısi ile, ondan sonra çıkacak sayılarındaki mizahi yazıların büyük çoğunluğu bize ait olup bu yazılar bir gece Markopaşa idarehanesine giren Orhan Erkip tarafından zabıtaca tespit edilen şekilde ele geçirilmiştir. Galiba, bu türlü bir yazı hırsızlığı matbuat tarihinde ilk defa vaki olmaktadır. Yazılarımızı bu şekilde ele geçirenler hakkında mahkemeye müracaat etmiş bulunuyoruz. Bizim için ne garip bir tecelli, ve kendisine ait olmayan yazıları gazetesinden neşreden için ne büyük bir kabiliyetsizlik ve aciz misalidir ki, 6. sayıdan sonra Markopaşanın bir karikatürü olan Malumpaşa da bize hücumda bulunurken, halkı aldatmak

    için bile yazılarımıza muhtaç bulunuyor ...



    Markopaşa'nın başına gelenler ayrı bir başlık altında birinci

    ve dördüncü sayfalarda uzunca anlatılmıştır (Bir önceki bölümde verildi) .



    Gazetenin başına gelen olaylarla ilgili olarak İstanbul Basın Müdürlüğüne de bir duyuru konmuştur:



    Gazetenin diğer yazıları önceki sayılarda olduğu gibi çeşitli yergilerdir. "Yeni Neşriyat" başlığıyla verileni şöyle: 1Öğretmen ve velilere: İlkokuldaki yavrularınızı hayata hazırlamak için Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık - inceleme heyetinin seyahatleri - kurdele kesme

    usulleri - parmak kaldırmak - alkışlamada başarı - harama hile katmak - büyükleriniz nasıl yıldız oldu? - Koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz - Amerikanın Naylon demokrasisi, vesaire.

    Bu kitap üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.



    (Uydurma) Markopaşa · 19 Ekim 1947 · Sayı: 25

    Uydurmacılar bu sayıda "Satılmışlara Cevabımız" başlığıyla Merhumpaşa'nın ikinci sayısında yazılanlara, çirkin hitap ve ağır eleştirilerle yanıt vermeye çalışmışlar:

    ( . . . )

    Köpekler ... satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de tek kişi kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu biz ispat edeceğiz ... Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin

    sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gaye-i mahsusla [özel bir amaçla!] üzerimize aldık. Maksadımız bu sefihlerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini

    açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket, üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malumpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir.

    Markopaşa'ya gelince: Markopaşa'nın eski sahibi Mustafa Uykusuz bu gazetenin imtiyazını sattı. O tarihte satmak onlar için mühim bir şey değildi. Çünkü, M. Uykusuz bir gün sonra hapse giriyordu ve Markopaşa gazetesi kapatılmış, işin açıkçası biz gayemize vasıl olmak için bir kumar oynamıştık. Netice kumarda muvaffak olduk. Markopaşa beraat etmişti. İşte o zaman kafalarına dank dedi...



    Yazının ilerisinde aynı ağızla yanıtlar sürmektedir. Gazetenin birinci sayfasında "Adaletin Tecellisi" başlığıyla Ticaret Mahkemesinin "10.10.1947 tarihinde M. Uykusuz tarafından ruhsatsız olarak çıkarılan Markopaşa nüshalarının satışının men'ine ve bir daha neşretmemesi" için savcılık basın bürosuna yazı yazılmasına ilişkin kararı haber olarak verilmiştir.





    Merhumpaş:a · 29 Ekim 1947 · Sayı: 3

    "Zabıta Haberleri" köşesinde, taklitçiterin çıkardığı Markopaşa'nın 24 ve 25. sayılarında yayımlanan ve kendilerine ait olup çalınan yazı ve karikatürlerin listesi verilmiştir. Sabahattin Ali'nin başyazısı "Milletin Postunu Paylaşıyorlar" başlığını taşıyor. Gazetede, Amerikan emperyalizminin girişine nasıl karşı konulduğunu ve uyarılarda bulunulduğunu da görmek olası. Yazı bugün de geçerliliğini koruyor. Son tümce ise iki binli yıllarda gerçek oldu:



    "Bu bir rezalettir: Gazetelerde okuduk ve ürktük. Bizim bakanlardan mürekkep bir komite kuruluyormuş. Komitedeki bakanlar hayat pahalılığı ile uğraşacaklarmış. Uğraşacaklarmış amma,

    memleketimizin o ticari işlerini tetkik etmek üzere Amerikalı mütehassıslar getireceklermiş.

    Bu iş, bir kelime ile ayıptır. Kendi işimizi, hele iktisadi ve ticari işlerimizi yapmaya, demek

    ki, Bakanlarımız kafi değil de Amerika'dan adam getiriyoruz. Peki, bizim Bakanlar ne iş görecekler? Yalnız nutuk, demeç, beyanat verecek kurdele kesecekler, maaş almakla, sürü sürü heyetlere kokteyl parti vermekle mi ömürlerini tüketecekler? Her gün gazetelerde okuyoruz. Sağlık işlerimizi düzenlemek

    için Amerikalı mütehassıs geldi. Bütçeyi hala yola koymak için mister bilmem ne geldi. Madenleri aramak ve işletmek için Amerikalı heyet geldi. Peki amma, sizin vazifeniz nedir baylar? Açık konuşalım. Ayıp değil ya! Gücümüze gidiyor, kanımıza dokunuyor. Oldu olacak çekilin bari, Amerikalılar idare etsin bizi. Naylon diş fırçası gibi, sıkıştık mı Amerikalı Bakan da ithal edelim, olsun bitsin.





    "Şakalar" köşesindeki "Aristokrat Beygirler" başlıklı yazının konusu da İngiliz prensesi Elizabeth olmuş: İngiliz imparatorluk tahtının mirasçısı Prenses Elizabet, yarısı Danimarkalı, üçte biri Yunan, bacakları İngiliz, boynu İtalyan, kulakları Fransız bir prensle evleniyor!" diye bizim gazeteler

    düğün bayram ediyorlar. Bu prens mitolojideki yarısı insan, yarısı hayvan satirler gibi karma katışık bir mahluk. Prenses de Allah için yarısı balık bir deniz kızı kadar güzel. Yalnız nedense ağzı hep bir karış açık duruyor. Laf lafı açtı, nereden nereye geçtik. Prensin ağzına burnuna kadar geldik. Bu düğün dernek ve gerdeği bir Amerikan ajansı şöyle haber veriyor: İngilterenin en Aristokrat beygirleri, prenses Elizabet'in düğünü için hazırlık görüyorlar. Kral sarayının ahırlarına radyo konmuş ve Aristokrat beygirlere çalgılar çalınarak hayvanlar hazırlanmış. Aristokrat beygirler, çocukların gürültüsünden korkmamaları için, okullara götürülerek, bahçede oynayan çocukların çığlıklarına alıştırılmıştır."

    Ne canına yandığım memleketidir şu İngiltere. Beygirleri bile aristokrat. Hindli bir insan olmaktansa, İngilterede aristokrat bir beygir olmak daha yeğdir. Hoş İngilizlerden aristokratlık, kibarlık bize de bulaştı ya. Bazılarının asalet paçalarından akıyor. İngilterede aristokrat beygirler varsa, bizde de aristokrat köpekler var. Hem o kadar çoktur ki, aristokrat köpeklerin çalımından, aristokrat olmayan insanlar yollardan geçemez oldu.

    Not: Aman Yunanımsı ve Danimarkamlımtrak prense tavsiye ederiz, el maliyle gerdeğe girmesin; yoksa, bizim Amerikan kaşığı ile Türk helvası yeyip, demokrasi çıkarmamıza benzer.





    Markopaşa'nın kendine özgü mizahına örnek olarak çok sayıda yazının bulunduğu Merhumpaşa'nın bu sayısından son bir yazı daha seçelim. Bu yazının başlığı "Eski ile Yeninin Farkı". Okuyalım:

    "...Eskiden bir tane padişah vardı. Şimdi bir sürü krallar var... Şeker kralı, zeytinyağı kralı ve krallar kralı. Eskiden şehzadeler vardı. Şimdi şefzadeler var. Eskiden bir tane saray vardı. Şimdi sergi sarayı, Tekel sarayı, mekel sarayları var. Eskiden rüşvet vardı, şimdi hediye var. Eskiden iltimas vardı, şimdi tavsiye var. Eskiden Nemrud Mustafa divan harbi vardı, şimdi Halk partisi var. Eskiden Zaptiye nazırı vardı, şimdi Polis müdürü Demir Ahmet var. Eskiden sansür vardı, şimdi Matbuat kanunu ve müdürlüğü var. Eskiden sefalet vardı, şimdi süper sefalet var. Yani baylar, tellaklar değişmiş, yoksa eski hamam, eski tas.





    (Uydurma) Markopaşa · 26 Ekim 1947 · Sayı: 26 ve 2 Kasım 1947 · Sayı: 27

    Uydurmacıların çıkardığı bu sayıda ilk göze çarpan, "Sabahattin Ali" başlıklı bir yazıdır. Yazıda, Sabahattin Ali açıkça hedef gösterilmektedir:

    ( ... ) Dün ve bugün Amerikan yardımı aleyhinde bulunan, İngiliz aleyhtarlığını fütursuzca haykıran, sırtından İngiliz kumaşı, boynundan Amerikan kravatı eksik olmayan adam gene Sabahattin Ali'dir.

    Yabancı sermayeye dil uzatan, Boğazlar üstündeki Rus isteklerinde dilini yutan, kangren başı olmaya başlayan köy enstitülerinin ıslahını isteyenlere vatan haini, satılmışlar, sahtekarlar demekten korkmayan adam Sabahattin Alidir. . .



    Birinci sayfa sol köşede çerçeve içinde verilen duyuruda, Marko­paşa'nın taklitçi yapısının neler üstlendiği de ortaya çıkıyor:

    MARKO PAŞA POLİS HAFİYESİ: Türkiye'de komünist ajanları ... Sır satın alan mağazalar, bürolar. Emirler nasıl gelir. .. Komünistlerin Allah'ı kimdir ... Hapishaneler arasında komünist posta teşkilatı. Güzel karısı olmak bahtiyarlığı, Sabahattin Ali neden Ankara'da oturur ... Necip Fazılın komünistleri himaye etmesindeki hikmet ... Milleti birbirine nasıl düşürüyorlar, nasıl aldatıyorlar. ".. Gelecek sayımızdan itibaren "Paşanın fendi, Komünistleri yendi" sütunlarında okuyacaksınız.

    Sol alt köşeye "Bayilere" başlıklı bir de duyuru konmuş: Haluk Yetiş'in ve Merhumpaşa komünist dergisinin Markopaşa ve Malumpaşa ile alakası yoktur. Bazı suistimaller yapıldığı öğrenilmiş, haklarında takibata geçilmiştir. Hesapların karıştırılmamasını görülen lüzum üzerine bildiririz. Markopaşa.





    Merhumpaşa · 1 Kasım 1947 · Sayı: 4

    Sabahattin Ali başyazısında saldırılara yanıt verirken gazetenin başına nelerin geldiğini de anlatmış oluyor. Yazısının başlığı "Fikir ve Küfür". Okuyalım:

    "...Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp, çürütülmemiş.

    Sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin

    elinde oyuncak olmayalım! .. Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı! .. Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

    Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl!..

    Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapamaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

    Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler (Ne ilginçtir ki kendisi de böyle bir cinayete kurban gidecektir.), millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sapanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Müfsit, tezvirci, komünist! ... Biz bir fikir ortaya atmışız, onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar... Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda ... Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

    Var olsun ...



    Birinci sayfada "Zabıta Haberleri" köşesinde taklitçilerin son sayılardaki aşırdıkları yazıların listesi verilmiş.



    MERHUMPAŞA'DAN ALİBABA'YA. ..

    26.05.1947 tarihli Merhumpaşa'da yayımlanan "Mahkeme Koridorlarında" başlıklı yazıdan dolayı "adaleti tahkir" suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım'da Sabahattin Ali hakkında

    tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bir süre gizlendi, gizli gizli Alibaba için çalıştı. Ankara'daki eşine yazdığı 3 Kasım 1947 tarihli mektubunda Sabahattin Ali şunları yazıyordu:

    "Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi . Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleri ile uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim ..."



    Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektubunda, Merhumpaşa'nın çıkamama nedeni azıcık sezilir gibi:

    "... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak. .. iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karışınca satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim . Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.

    ... ben bazen Mehmet Ali Aybar'larda, bazen Mehmet Ali Cimcozlar'da kalıyorum .."



    Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa, uydurma paşalar olan Lalapaşa, Bizimpaşa, Cerrahpaşa...Çoğunun köşe adları, manşetleri aynıdır. Sahip ve yazı işleri yöneticileri sık sık değiştiği için zaten kim odukları bile belli değildir. Sabahattin Ali'nin anlatımına göre okur, Paşaları karıştırmaktadır artık. Okuyucudaki şaşkınlık Markopaşacılarda paniğe dönüşmektedir. Gerçek Markopaşacıların çıkardıkları gazeteleri en yalın biçimde okuyucuya sunmak artık alabildiğine zorlaşmıştır. "Paşa'ları bırakıp "Baba"lara geçmek daha uygun bulunmuş olmalıdır. Üstelik başına da "Ali" getirilir de "Alibaba" denirse bu adın, Markopaşa'ların babası "Sabahattin Ali" olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Alibaba'ya geçişin önemli nedenlerinden biri de budur.



    Sabahattin Ali eşine 10 Kasım 1947 tarihli mektubu yazdığı günlerde bir yandan da Alibaba için kolları sıvamıştı. Rıfat Ilgaz'la çalışıyorlardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... "Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız," dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba" Mim Uykusuz'a resimler, yazılar

    ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak " Hadi" dedi, "Seninle bir manzume yazalım. Kırk haramilere karşı olsun!" iki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. 'Tamam" dedi, "Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz. Bir iki defa okudu çok beğenmişti..."



    Mustafa Uykusuz karikatürleri hazırlıyordu. Ancak bu her zamanki gibi kolay olmuyordu. Nedenini Uykusuz'dan öğrendim:

    (. .. ) M. Uykusuz - Hapishaneye girmem gerekiyordu. Davaya girip çıktım, tüm gazeteler aleyhime yazdılar. Asmalı Mescit'te "Malum Paşa" ve "Ali Baba Kırk haramilere Karşı" dergilerinin çıktığı dönem. Polis geliyor, o zamanın parasıyla bir buçuk, iki buçuk lira veriyorum, elindeki belgeye "bulunamamıştır" yazıyor ve böylece içeriye girmem gecikiyor. Dergide "Ali Baba ve Kırkharamiler" adında bir kompozisyonum vardı. Bir cumartesi günü onu çiziyorum. (. .. ) polis geldi gene. Efendi, gençten bir çocuktu. Kapıyı vurdu, açtım. "Ağabey ben geldim" dedi. "İyi ya, hoş geldin" dedim. Cebime davrandım, para çıkaracaktım, bileğimden yapıştı: "Artık yok ağabey, seni götüreceğim" dedi.

    "Peki gidelim" dedim. Tepebaşı Karakolu da yakındı, Tünel'in hemen yanında. Oraya gittik. Babacan, Zeki adında bir komiser çıktı karşıma. Oturttu beni, uzun uzadıya konuştuk. Çay getirtti, içtim. Bir ara kendisine dedim ki, "Bak Zeki bey, bana iki saat izin vereceksiniz. Bir karikatürüm var, yapıp mutlaka dergiye yetiştirmem gerekiyor. İki saat çalışabilirsem bu işi yapmış olacağım. İsterseniz yanımda polis de yollayabilirsiniz." Komiser Zeki bey ciddi ciddi dinledi: "Sen bugün git arslanım, o karikatürünü mutlaka bitir. İyice bir kafayı da çek. Nasıl olsa günlerden Cumartesi. Ayrıca hapishaneden ne zaman

    çıkacağın da pek belli olmaz. Onun için kafayı iyi doldur ki, içeride bulamazsın uzun süre. Pazartesi günü de bana gel. Yanına polis falan takmaya gerek görmüyorum. Hadi arslanım bir an evvel git" dedi.

    Karakoldan doğru iş yerine gittim. Karikatürü yaptım, verdim. Pazartesi günü de karakola uğradım, Zeki beye teslim oldum. Adliye'ye, oradan da Sultanahmet Cezaevine .. "



    Daha Alibaba çıkmadan bir üzücü olay da Sabahattin Ali için gerçekleşmişti. Hem bu olayı hem de düşünülen önlemleri, Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 14.11.1947 tarihli mektuptan öğreniyoruz:

    Şu malum "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi nihayet evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve tevkifime karar çıkmış. Bu davada ilk celsede beraat edeceğime emin olmakla beraber, o zamana kadar haksız yere yatırılmak istemediğim için hemen bugün İzmir civarına seyahate çıkıyorum. Mahkeme gününde ve saatinde İstanbul'da hazır bulunacağım. Çünkü adaletin tecellisinden eminim.

    ( . . .) Nerelerde seyahat ettiğimin anlaşılmaması için size gittiğim yerlerden mektup yazmayacağım, fakat merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz. ( ... ) Gelecek günler herhalde güzel olacaktır. Üzülmeyin...





    Alibaba · 25 Kasım 1947 · Sayı: 1

    Alibaba'nın ilk sayısı Markopaşa'nın ilk sayısından tam 1 yıl sonra, 25 Kasım 1947'de çıkıyordu. Bir yıl içinde Markopaşa, Malum paşa, Merhumpaşa ve Alibaba ... Alibaba'nın ilk sayısında "sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak Nedim Ofluoğlu, "müessese sahibi" ise Haluk Yetiş görünüyordu. Adresi yine "Asmalımescit Şeyhbender Sokak No:1/1 Çinili Han No:11" idi.



    Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra kafasında bir roman tasarlıyordu. Bu yapıt Ankara'nın yaman bir eleştirisi olacaktı. Adı da Ankara ... Gel gelelim ne bu romanı yazabiliyor ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saldırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. Bu sayıdaki "Ne Zor Şeymiş" başlıklı başyazısında Sabahattin Ali bu acı gerçeğe parmak basmıştı:



    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi günü İngilizlere takla atan, daha ertesi günü de Arnerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakar milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bu günün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman

    sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü

    omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar:

    "Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor. .."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.





    Gazetenin ilk sayısında, Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz'ın birlikte yazdıkları yergisel anlatım manşetten verilmişti:



    Yukarıdaki yazının hemen yanında da Markopaşa'nın tipik mizahına örnek bir yazı yayımlanmıştı:





    Gazete çıkmış, Aziz Nesin cezaevinde ilk sayıyı almış eleştiriyordu. Önce işe manzumeden başlamıştı: "Nedir o manzume yahu!. Karagöz'e benzettin gazeteyi" diyordu. Sabahattin Ali aldırmadı, "Aziz ne

    anlarmış şiirden ... " dedi geçti. Gazetenin çıkış sevincini yaşayamayan yalnız Aziz Nesin değildi; Mim Uykusuz da cezaevindeydi. Zorluklara bağlı ilginçlikler de vardı. Örneğin, Alibaba'nın çıkışı ile ilgili olarak okuyucuya ancak ikinci sayıda seslenilebilmişti. "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki yazıda şöyle denilmişti:

    "Babafingo: El etek öpücülerin kaleminde meddahlaşan Türk mizahını "Markopaşa" kurtardığı zaman, bu işi alkış tutmak, rakı masasında efendilerinin önünde göbek atmak kadar kolay zannedenler, paçayı sıvayıp, sözüm ona Markopaşayı taklide kalkmışlardı. Birçok defa yazdığımız-hani şu Türkiye'de mevcut olmayan baskı ve antidemokratik kanunlar yüzünden, Markopaşanın adını Merhumpaşa, daha sonra Malumpaşa olarak değiştirmek zorunda kalmıştık ( ... )

    Bir sürü "Paşa" adlı gazete piyasayı doldurdu ... İşte şimdi, hakiki Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşada tanıdığınız aynı kalemler "Alibaba" gazetesini çıkarıyorlar. Bu gazete kırk haramilere karşı çıkıyor. Şüphesiz, paşaları taklit edenler, Alibabayı da taklide yelteneceklerdir. Fakat, yine adını

    çalmaktan başka bir iş yapamayacakları muhakkaktır.

    Yine piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah diye "babafingo"yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer Babayı da almalarına göz yumarız.





    Alibaba'nın sayfalarındaki köşeler öncekilerde olduğu gibi korunmuş. İç sayfalara "Alibaba' nın Yarenlikleri" ve "Haydi Hayırlısı" adlı köşeler eklenmiş. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesi duruyor. Ancak adı Alibaba'ya uyarlanmış ve çizgiler değişmiş. Sabahattin Ali İstanbul'a dönmüş ama teslim olmamıştı. Nedenini, eşine yazdığı 08.12.1947 tarihli mektubundan öğreniyoruz:



    "Ben tekrar İstanbul'dayım. Hiç olmazsa bir hafta kadar hapis yatmadan bu işi temizleyemeyeceğiz. Çünkü beni tevkif etmeden mahkeme gününü tespit etmiyorlar. Herkes beraat edeceğimi muhakkak sayıyor. Fakat ben dışarıdaki işlerimi halletmeden içeri giremezdim. Eğer ilk tevkif çıktığı günü yakalansa idim, ne Alibaba çıkardı, ne de Sırça Köşk. Eh, şimdi gazete biraz yoluna girdi. Hikaye kitabı da çıktı . .. Bir iki ufak işim daha var, onları da yoluna koyarsam, bir hafta sonra Müddeiummiliğe [savcılığa] müracaat etmek niyetindeyim...



    Alibaba • 2 Aralık 1947 · Sayı: 2

    HUKUKU MERKEP BEYANNAMESİ

    Manşetten verilen haberle ilgili olarak yazılanlar şöyle: Aşağıdaki Beyanname Jan Jak Marsuvan tarafından kaleme alınmıştır:

    1 . Bütün eşekler eşek olarak doğar, eşek olarak ölürler; hür olarak doğar, esir olarak ölürler.

    2. Bütün eşekler görünüşte eşit, hakikatte çeşit çeşittirler.

    3. Eşeklerin ahırları her türlü taarruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövebilirler.

    4. Bütün eşekler anırma hürriyetine sahiptirler. Ancak başkalarına çifte atmamak şartı ile.

    5. Ömrü billah eşekler, hoşaftan anlamayacaklardır. Suyunu içip, tanelerini, efendilerine bırakacaklardır.

    6. Sıpa olarak doğan eşekler, tekamül ederek eşek olurlar. Marsuvan eşekleri deve kervanlarına ve uyuz eşeklere kılavuzluk ederler.

    7. Eşeklerden her türlü asalet unvan ve imtiyazları alınmıştır. Sırtına palan vursan eşşek, yine eşşektir.

    8. Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere itaate mecburdurlar.



    Birinci sayfadaki "Haftalık Türk-Amerikan Gidiş Geliş Programı"nda yazılanları da okuyalım:

    " Pazartesi - Amerikan zırhlıları, bahriyelileri gelecek, Türk inceleme heyetleri gidecek.

    Salı - Dört Amerikan senatörü gelecek, iki milletvekili gidecek.

    Çarşamba - Amerika'dan Naylon kopça gelecek, milyonlarımız gidecek.

    Perşembe - Amerikadan borç vaatleri gelecek, ziyafetler, paralar ve pullar gidecek.

    Cuma - Uçak filoları gelecek, kaçak filoları gidecek....

    Cumartesi - Kontrol heyeti gelecek, kontrolsuz heyetler gidecek.

    Pazar - Müşavir ve müşahit heyetler gelecek. Gidecek bir şey kalmadığından, ne kalmışsa o gidecek.

    Amerika'dan geleceklere ve Türkiye'den gideceklere haftanın yedi günü kafi gelmediğinden, haftanın sekiz güne çıkarılması düşünülmektedir.





    Amerikan heyetleri konusunda bir yazı daha göze çarpıyor. "Amerika'dan Heyetler" başlıklı yazı, mizah açısından olduğu kadar günümüzde gelinen durum açısından da önem taşıyor:

    Dün şehrimize, Hasan Efendi adında bir vatandaşın evini idare etmek üzere bir Amerikan heyeti, Hüseyin efendinin karısını idare etmek üzere üç Amerikan heyeti, Ali efendinin tavuklarını

    idare etmek üzere bir İngiliz heyeti ve Mehmet efendinin kendisini idare etmek üzere de 38 Amerikan heyeti gelmiştir.



    Bu sayıdan seçeceğimiz son yazı da benzeri içerik taşıyor ve "Yurdumuzun Kalkınması" başlıklı:

    Ankara, 30 (Zavallı muhabirimiz göz kırparak bildiriyor) -

    "Türkiye'nin iktisadi kalkınması için, hükümetimiz Milletler arası Kalkınma Bankasından 600 milyon dolar isteyecek. Fakat, banka altıyüz lira dahi vermeyecek, aşağı kapıya havale edecektir. Amerika'daki

    Aşağıkapı Bankasından 600 milyon dolar istenecek, o dahi bize metelik vermeyeceğinden dahili istikrara başvurulacaktır.

    Maliye Bakanına muhabirimz.:

    - Nasıl isteyebilirsiniz ki? diye sormuş. Sayın Kişmir Nazmi de:

    - İsteyenin bir gözü kara, vermeyenin iki yüzü kara! cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine muhabirimiz.:

    - Tencere dibin kara, seninki benden kara! diyerek Sayın Bakanın huzurundan dört nala kaçmıştır.



    Alibaba · 9 Aralık 1947 · Sayı: 3

    Gazetenin birinci sayfasında Sabahattin Ali'nin başyazısından başka "Türkiye'de İlk Faşist Nasıl Doğdu?", "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Beş Para Ermez" ve "Aforizmalar" başlıklı haber-yorumlar

    yer almış. Birinci sayfa sol altına çerçeve içinde bir açık dilekçe verilmiş. Dilekçe sahibi Aziz Nesin . . .



    "İstanbul Cumh
  • "İlk olarak temel kimliklerimizi sorgulamamız gerekiyor. Erkek nedir? Kadın nedir? Çocuk nedir? Çocuk besi hayvanı mıdır, duygusal ve sosyal bir varlık mıdır? Kadın esir midir, yoksa hakikaten bir insan mıdır? Erkek, asan kesen kişi midir, yoksa sıradan bir insan mıdır? Bunları ciddi anlamda gözden geçirmemiz, çalışmamız gerekiyor. İkinci olarak ise kurumlar üzerinde çalışmamız gerekiyor. Cinsellik kurumu mesela, bunun üzerine hiç düşünmüyoruz. Benim Diyarbakır'a gelene kadar üniversitede evlenen öğrencim yoktu. Burada çok yaygındır. Mesela, ikinci sınıf öğrencisi gelir, 'düğünüm var hocam' der. Neden? Çünkü bu çocukların başka bir şekilde cinselliğini yaşama imkanı sıfır. O yüzden erken yaşta evlilikler oluyor, tecavüz oluyor, istismar oluyor, o yüzden garip garip şeylere yöneliyorlar. Dolayısıyla daha bütünsel bakmak gerekiyor.
  • 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristo, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.
  • 350 syf.
    ·1/10
    *Ev hayatında kadın, dışarıdaki yaşamda da erkek, son karar veren kişi olmanın konforunu yaşamalıdır.(27)

    *Kısa sürede cinsel ilişkiye giren kadına hiçbir erkek değer vermez. Romantik duygu ile erotik duyguyu karıştırmak maalesef kadını küçültür.(32)

    *Bekaret aynı zamanda cinselliğin sosyal yönü ile alakalı bir durumdur. Son yıllarda bilhassa halk arasında şöyle bir söylenti dolaşmaktadır: “Artık erkekler, evlenecekleri kızda bekaret şartı aramıyorlar.”

    Ancak bu konudaki çalışmalar bu söylenti doğrular nitelikte değildir. Üniversite öğrencileri arasında yapılan araştırmalarda, genç erkeklerin, evlenmeden önce karşı cinsle istedikleri gibi yaşadıkları, fakat evlenecekleri zaman, kimsenin elinin dahi değmediği bekar bir karşı cins istedikleri ortaya çıkmıştır.(42)

    *Kız çocukları ile erkek çocukları arasında herhangi bir sınırın bulunmamasından, en çok kız çocuklar zarar görmüştür. Mesela aynı sınıfta okuyan kız ve erkek çocukları arasında, kız çocuklarının kendilerini istedikleri gibi ifade edemedikleri görülmüştür. Amerika’da yapılan bir araştırmada, karma sınıflarda okuyan kız öğrenciler kendilerini baskı altında hissettiklerini söylüyorlar. Erkeklerin bakışlarından ve incelemelerinden rahatsız olup, duygularını bastırmak zorunda kalıyorlar. Fakat bu durum her iki cinsin birbirinden tamamen ayrı büyümeleri anlamına taşımıyor. Kızlarla erkeklerin belli alanlarda sınırlı bir şekilde bir araya gelmeleri en doğru yöntem olacaktır.(103)

    *Kadın ve erkeğin ayırt edilemeyecek derecede birbirine benzer giysiler giymesi, rol çatışmasına sebep oluyor.
    Esasında kadın ve erkeğin cinsel kimliklerini belli eder tarzda giyinmesi, toplumsal bir ihtiyaçtan doğmaktadır. Giyinme ve örtünme, insan çağdaşlaştıkça ve medeniyete erdikçe gelişmiştir. Örtünme isteği insanın sosyal bir varlık olması ile ilgilidir. İlk insanların örtünmediğini hemen hepimiz biliriz. O halde açıldıkça ilkelleşiyor muyuz? Evet, ademoğlu açıldıkça başlangıca, antik çağa dönüyor.(106)

    *Yakın geçmişe kadarki zaman diliminde dinler ve kültürler, kadının cinsel kimliğini bir kenara bırakıp, şahsiyetini ortaya koyması bakımından örtüyü önemsemişlerdir. Örtü, erkek ile kadının cinsel farklılığını vurgularken, toplumun kadına karşı yaklaşımını da belirlemiştir. Fakat daha geniş açıdan bakıldığında, tesettür, kadın ile erkeği eşitleyen bir unsurdur. Özellikle kadının şehvet uyandıran alanlarını gizleyip kişiliğini öne çıkardığı için, insani düzlemde cinsler arasındaki ayrımı ortadan kaldırır.(127)

    *Bir kadının dişiliğine dikkat çekmek, onun kişiliğini geride bırakır. Bugüne kadar kadın bedeni üzerinden yapılan politik ve ekonomik sömürülerin hiçbiri tesadüfi, kendiliğinden olan bir şey değildir. Bu konunun toplumda oluşturduğu bilinç sapması, görüntüyle desteklenen teşhirin de yardımıyla kadının cinsel obje olma fikri güçlendirilmiştir. Bu da onun tüketim amaçlı kullanımını yaygınlaştırmış ve sistemli bir biçimde pornografik teşhir teşvik edilmiştir. Bunu önlemek için de kadının cinsel uyarıcılığını azaltmak icap eder. Bu konuda yasalardaki değişikliklerden çok, zihinlerde değişim olmalıdır.(128)

    *Kadının kendisini en güvende hissettiği yer, evidir. Şu anda Amerika’da aile üzerindeki çalışmalarda, üzerinde en çok durulan konulardan biri, kadının evinden ve çocuklarının eğitiminden sorumlu olabilmesidir. İdeal aile tipi ise kadının evinin hanımı ve çocuklarının annesi olduğu durumdur. Orada ekonomik kaygısı olmayan bir ev ortamının, kadının konforu olduğu anlatılır. Yoksa kadının eşiyle beraber sabah telaş içerisinde kalktığı, koşuşturmaca içinde çocuklara ‘’Yumurta dolapta, börek fırında...’’ gibi notlar bıraktığı, onların tek başlarına okula gittikleri, akşam eve geldiklerinde annelerini bulamadıkları bir hayat değildir. Bu şartlarda yaşayan çocuklar, genellikle ‘’Çalışan kadınla evlenmeyeceğim.’’ şeklinde bir yaklaşıma sahip olur. Kadın eğer çalışmak zorundaysa, çocuğunu mağdur etmeden çalışmanın yolunu bulmalıdır.(170)

    *Bir kadının üretken olması, mutlaka bir ofiste çalışması demek değildir. El işi ya da ev işi yapmak da üretkenliktir. Kadının örgü örmesi veya halı dokuması da üretimde bulunmasıdır.(171)

    *Bazı görüşler, ev hanımlığının da bir meslek olarak kabul edilip sigortalanmasını öngörmektedir. Bunun amacı, evdeki kadının da çalışıyor kabul edilmesini sağlamaktır. Bu tarzdaki görüşler, ideal görüşlerdir. Çünkü ev hanımlığı da bir meslektir; aynı iş yerinde olduğu gibi ev hanımı da sigortalanmalı, onun da sosyal ihtiyaçları karşılanmalıdır. Ev hanımlığı meslek olarak özendirilmelidir. Her kadın, evde iyi çocuk yetiştirmenin, iyi bir sekreter ya da iş kadını olmaktan daha basit olmadığını bilmelidir. İyi ev hanımlığı, asla küçümsenmemesi ve yıpratılmaması gereken bir kavramdır. Çünkü insanlığın geleceğini, iyi yetiştirilen çocuklar belirleyecektir.

    Kadının çalışması, toplumdaki değişimin göstergelerinden biri olarak görülüp, onun çalışmasına propaganda unsurları açısından hep övgüyle yaklaşıldı. Bu durum, ‘’modernist düşünce’’ olarak sunulunca, toplumdaki bazı değerlerde değişimler yaşandı. Bunun ailede, özellikle karı koca arasındaki bağlar üzerinde zayıflatıcı etkisi olmuştur. Sonuçta kadının süreçten nasıl çıktığının hesabı iyi yapılmalıdır.(172)

    *Eğer kadını çalışmaya iten sebep yoksulluk kaygısı ve zaruret ise, buna kimsenin itirazı olamaz. Aile bağlarını güçlü tutarak, bunu başarabildiği kadar yapmak zorundadır. Fakat zaruret söz konusu değilse, ideal olan, kadının çocuk eğitimini ön plana almasıdır. İyi çocuk yetiştirme kaygısı birinci planda tutulmalı, yapılacak uygulama bu ideale zarar vermeden olmalıdır.

    Toplumdaki statüsü sebebiyle kadın üzerinde psikolojik bir baskı oluşur. Kadının kendini güvende hissetmesi için bu baskı iyi değerlendirilmelidir. Kadının diploma sahibi veya eğitimli biri olması, mutlaka çalışmasını gerektirmez. Mesela yüksek okul mezunu olup da çalışmayan ve ‘’Çocuklarımı ben büyüteceğim.’’ diyen bir kadın, toplumdaki statüsüne zarar vermiş olmaz. Aslında onun bu konumu, hem toplumdaki statüsünü güçlendirir, hem de güven duygusuna daha büyük katkılar sağlar. Şu anda Türkiye’deki kadınların üniversite okuma talebinin altında yatan psikolojik dinamiğin bu olduğu görülmektedir. Yani “Üniversiteyi bitireyim, ama çalışmasam da olur. Diplomalı bir insan olarak ev hanımlığı yaparım. Ama gelecekte kendimi güvende hissetmezsem, nasıl olsa diplomam var…” düşüncesi, kadınların diplomayı bir sigorta gibi gördüklerini göstermektedir.

    İngiltere’de, çalışan kadınlar arasında yapılan bir araştırma, “Mecbur kalmasaydım çalışmazdım.” diyen kadınların çoğunlukta olduğunu göstermektedir.

    Çalışan kadın, iş hayatının getirdiklerinin götürdüklerinden fazla olduğunu gördüğünde şöyle düşünecektir: “Çalışmak özgürleşmek midir, yoksa sadece para için mi çalışıyorum?”

    Para kaygısı yoksa, kadın çalışmakla özgür olacağını düşünebilir. Ama para için çalışan kadın, kendini özgür hissedemez; çünkü para kadını özgürleştirmez. Çalışan insanın yükü artmıştır; insan yükü arttıkça özgür olamaz. Özgürlük subjektif ve göreceli bir kavramdır. Önemli olan, kadının kendini evinde özgür hissetmesi ve aile bağlarının kuvvetlenmesidir.
    (173-174)

    *Toplumda bulunmak erkek için ne kadar gerekliyse, kadın için de o kadar gereklidir. Bir erkeğin dışarıda lüzumsuz dolaşması ne kadar saçmaysa, aynı durum kadın için de geçerlidir. Gereksiz olma açısından kadın ile erkek arasında hiçbir fark yoktur. Fakat kadınların %80’inin, erkeklerin göz hapsinde bulunmaktan rahatsız olduğu da unutulmamalıdır. Kadın, erkeklerin çoğunlukta olduğu bir yerde, onların göz hapsinde bulunma sebebiyle kendisini özgür hissedemez. Hele onun kıyafeti ve bedeniyle ilgilenen erkeklerin fazlaca olduğu ortamlardaki kadına “özgür” diyemeyiz. Yapılan istatistiklerde, kadınların bu ortamlarda kendilerini özgür hissetmedikleri görülmüştür. Dikkat edildiğinde, büyük kokteyllerde kadın ve erkekler ayrı gruplar oluşturarak konuşurlar. Gerek erkekler gerekse kadınlar kendilerini bu şekilde daha özgür hissederler.(176)

    *Hatta aileler, kız çocuklarının meslek sahibi olmasını, kocasıyla geçinemezse boşanabilmesi için istemektedir. Onların eğitimine bu kadar önem verilmesinin sebeplerinden biridir bu. Böyle bir düşüncenin arkasında da bencil olmaya yapılan özendirme söz konusudur. Savunma silahı olarak görüşülen bu durumun evlilik kurumuna sağladığı fayda tartışılır. Bu niyet ve amaçlar evlilik bağını zayıflatmaktır.(202)

    *Genç erkekler kızlarla flört etmeyi onaylasa, hatta onun bu teklifini reddeden kızları modern olmamakla suçlayıp küçümseseler de, evlenecekleri kıza başka bir erkek elinin değmemesini isterler.(214)

    *Erkeklerde biyolojik olarak saldırganlık ve vericilik, kadınlarda ise çekicilik ve alıcılık eğilimi vardır. Bu durumda güçlü olan, zayıfı ezebilir. Hem kadının, hem de erkeğin menfaatine uygun bir mantıkla düşünüldüğünde, kadın, erkeğin saldırganlığından korunmalıdır. Kuran, kadınların erkekler tarafından korunmasını emretmez. Yani “Erkek, kadını örtsün.” demez. Onun kendi tarafından korunmasını ister. Örtünme, kadına verilen bir sorumluluktur. Bunun sonucunda kadın, kendini rahatsız eden erkeklerin göz hapsinden kurtulur. İşe hayatındaki bir kadının, bedeniyle ilgilenen erkeklerle bir arada olması, onun fonksiyonunu azaltacaktır.

    Kız ve erkek öğrencilerin bir arada olduğu okullarda kız öğrencilerin kendilerini ifade edemedikleri, psikolojik baskı altında oldukları, fakat kız ve erkeklerin ayrı okudukları okullarda kızların daha başarılı oldukları öne sürülmektedir. Şu anda Almanya’da bu konuyla ilgili ciddi çalışmalar yapılmaktadır. Bunlar, tartışılması gereken paradigmalardır.(338)

    *************
    Kimse bu yazdığım alıntılar hakkında bir şey dememiş.Kitapyurdu’ndaki ve burdaki yorumların %99’unda kitabın beğenilmesi bende hayal kırıklığı yarattı.
    Kendimden şüphe duymaya başladım yanlış mı anlıyorum diye.Kadın konusunda saçmalamaları haricinde Ahmet Yesevi’ye, Mevlana’ya ve tasavvufa da gereksiz övgüleri vardı.Belki aralarda güzel yorumlar çıkartılabiliyor ama okunması gereken bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Kadın-erkek konusunda daha güzel ve bilimsel olan kitaplar var.
    **************
    Buraya kadar olanlar kitaptan alıntılardı.Şimdi de geçmişte gündemde yer alan kadınlar hakkındaki sözleri koydum.

    “Kadın kadına eşitlik doğru olandır. Erkek erkeğe eşitlik doğru olandır. Eşitlik mağdur olanın mağdur eden seviyesine çıkarılmasıdır. Eşitlikten ziyade eşdeğer olabilmektir önemli olan. Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz çünkü bu fıtrata terstir.”

    “Tokadı da şimdi şiddetten mi sayalım? Tokadı ben şu an eğitimi için çocuğuma da atıyorum. Bu benim için yadırganacak bir durum değil. Şiddet bence bir erkeğin evdeki insanlara karşı olan sorumluluğunu bilmemesi, alkol ve uyuşturucu kullanması, sapkın hayat tarzını ailesine yansıtmasıdır. Ben sorumluluklarımın hepsini yerine getiriyorum. Sadece anlaşamadığımız ve zıtlaştığımız bir konu yüzünden bir tokat atıyorum. Şiddet mi bu? Her ailede bir kadın tokat atmış veya tokat yemiştir. Bazen şiddet ve kırgınlıklar sevginin pekişmesi bile oluyor.”

    “Sizin yapacağınız en güzel şey, evinize gidip bulaşık yıkamaktır.”

    “Sizler burada eğleneceksiniz. Fazla konuşmak istemiyorum. Özellikle evlerde bizlerin her şeyini siz bayanlar topluyorsunuz. Onun için sizlere gerçekten çok şey borçluyuz. Allah sizlerden razı olsun.”

    “Ömür boyu hapse mahkum olacak olan babalar, devlet eliyle cinayete zorlanmaktadırlar. Devletimizin başındakiler artık bu duruma bir dur desin.”

    İskenderun’da üç yıldır eski sevgilisi Y.D.’nin taciz ve ölüm tehditlerine maruz kalan N.K., defalarca emniyete ve savcılığa yaptığı başvurular ve "Nitelikli cinsel istismar" açılan davada verdiği mücadeleler sonunda tutuklama kararı alınması için yaptığı başvuruda savcıdan aldığı cevap, “Niye ilişkiye giriyorsun? Sonra bizi uğraştırıyorsun” oldu. Tecavüzcü tutuksuz yargılanıyor.

    Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı, Türkiye'de devlet koruması altında iken öldürülen kadın olmadığını iddia etti. Bir gazetecinin Çağlayan Adliyesi’nde korumasıyla öldürülen bir kadını hatırlatması üzerine şunları söyledi:
    ''Aile Bakanlığı'nın koruma altına aldığı bir kadın değildi. Emniyet güçlerinin kendisine verdiği bir korumayla beraber öldürülen bir kadın vardı. O farklı bir durum.”

    “Evlilik olayını geri atmayın. Nasibinizi bulunca kararınızı veriniz. Çok seçici de olmayın. O zaman gülistandan boş çıkarsınız”.

    “Kadın iffetli olacak. Mahrem, namahrem bilecek. Herkesin içerisinde kahkaha atmayacak. Bütün hareketlerinde cazibedar olmayacak, iffetini koruyacaksın.”

    "O konuşmamdan bir kısım alınmış. Sadece kadınlar kahkaha atmasın dediysem akıl dışı bir iş yapmışımdır. Ama orada ahlak kurallarıyla ilgili bir konuşma yaptım. Kocasını bırakıp tatile çıkanlar, direği gördüğünde dayanamayıp direğe çıkanlar... Böyle bir hayatın içinde siz olabilirsiniz, size kızmanın ötesinde acıyabilirim.”

    “Bir kadın olarak sus.”

    “18 yaşındakinin zinasına karşı çıkamıyorsanız, 7 aylık bebeğe tecavüze karşı çıkmak timsah gözyaşıdır. Bir sınır yoksa hiçbir sınır yoktur. Şehvet öyle bir şeydir ki, sınırda durmazsanız, duracağınız hiçbir yer yoktur.”

    “Bir tane kız mıdır, kadın mıdır bilemem.”

    “İşsizlik oranı niye artıyor biliyor musunuz? Çünkü kriz dönemlerinde daha çok iş aranıyor. Özellikle kadınlar arasında kriz döneminde işgücüne katılım oranı daha artıyor.”

    “Anası tecavüze uğruyorsa neden çocuk ölsün, günahı ne? Anası ölsün öyleyse."

    Kadınların "İş istiyoruz sayın bakanım" sözlerine karşılık olarak, "Evdeki işler yetmiyor mu?" yanıtını verdi.

    “Her çalışan kadın, gözü doymamış erkek demektir. Bir kadın çalışmayı tercih ederek fuhuşa hazırlık yapmış olur."

    “Kadının fıtratında erkeğe köle olmak var."

    Kadınların çalışmasına da karşı çıkan **** hamile kadınlar için "Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değil" ifadelerini kullandı

    “Tecavüzcü, kürtaj yaptıran tecavüz kurbanından daha masumdur.”

    “Annelerin, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamaları gerekir. Merkeze iyi nesiller yetiştirmeye almalılar.”

    “Türk hanımları evinin süsüdür, erkeğinin şerefidir, Batı kadınları maalesef ezilmektedir."

    “Sen kimsin de bize vaaz veriyorsun? Bu kadın nereden çıktı? Bu ne iş. Erkekler kadınlardan vaiz mi alırmış? Bizim kadınlardan alacağımız eğitime ihtiyacımız yok”” diye bağırdı ve mikrofonu kapattırdı. **** kendini “Temelde bayan olduğu için tepki gösterdim. Bayanların konuşacağı yer vardır, erkeklerin konuşacağı yer vardır.”

    Meclis’te boşanmaları araştırmak için kurulan komisyonun dünkü toplantısında AKP Isparta vekili ****, sunum yapmak için davet edilen Eşitlik İzleme Kadın Grubu’ndan avukat ****’a “Konumunuzu bilerek konuşun”, “Gidin dışarıda konuşun”, “Ben sana haddini bildirmeye çalışıyorum” gibi ifadeler kullandı.

    “Ben kadına şiddet dememizin de bu konuyu büyüttüğü kanaatindeyim. Şiddeti bir bütün olarak ele almamız lazım.”

    “Madem (tecavüz) nedenini biliyorsunuz,siz de ilk dördünü yapmayın. Yapanlar salak mı?”

    “Önceki dönemlerde, şiddete uğrayıp karakola başvuran kadınlarımıza ‘Kocandır, sever de döver de’ nasihat edilerek gönderilirdi. Bugün artık bu yapılmıyor. Türkiye’de şiddet konusunda çok önemli bir değişimin yaşandığını görüyoruz.”

    "Ben sizin bacak aranızı çekip gazeteye bastırsam, bunların gerçeği bu diye ahlaksız olurum değil mi?"

    “Dün bir kanaldaki, yarışma programında sunucu öyle bir kıyafet gitmiş ki olmaz bu yani. Kimseye karıştığımız yok ama çok aşırı. Dünyada da kabul edilemez.”

    “Değerlerine önem veren anne, baba kızının birilerinin kucağına oturmasını ister mi? Dolmabahçe’de ofisimin önünden Kadıköy’den gelenlerin filan orada durumunu görüyorum. Bütün bunları gördüğüm zaman, bunlar benim aslında kendi değerlerimle uyuşan şeyler değil. Buna rağmen benim toplumumun insanıdır diyorum, giyimine kuşamına şusuna busuna karışamam diyorum…”

    “Kadın-erkek bir bankta oturursun sohbet edersin, bunu saygıyla karşılarsın. Tayyip Erdoğan olarak ben bunu saygıyla karşılamam ve toplumun büyük kesimi de saygıyla karşılamaz. Ben Dolmabahçe'de ofisimin önünde, Kadıköy'den gelenlerin durumunu görüyorum. Ama saygı gösteriyorum. Giyimine kuşamına karışmıyorum. Ama aynı saygıyı benim eşim, kızım gibi giyinenlere de göstermeliler.”

    "Anası olacak kişinin hatasından dolayı çocuk niye suçu çekiyor. Anası kendisini öldürsün."

    Milletvekilinin kürtaj tartışmasında dile getirdiği "Başbakan vajina bekçiliğini bıraksın." sözlerine karşılık, "Evli bir 'bayan'ın cinsel organı hakkında açıkça konuşmasının yüzünü kızarttığını" söyledi.

    “Bosna'da kadınlar tecavüze uğradı ama doğurdular. Anne karnında hepsi öldürülseydi o tecavüzcülerin yaptığından çok daha büyük bir dram, suç ortaya çıkacaktı. O çocukların bir parçası da annenindir, o çocuklar masumdur. Bizde 'Babanın suçu çocuğa geçmez' diye bir anlayış var. Elbette yan etkiler ortaya çıkacaktır. Anne psikolojisinin bozulması, toplumda rahatsızlıklar vs.” diyen ***, AKP İnsan Haklarından Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı görevine getirildi.

    “Çocuğumuz öyle nereye giderse gitsin olmaz. Yalnız bırakılan ya davulcuya ya zurnacıya..”

    “Çok garip bir yaratık. Allah akıl fikir versin.”

    ”Eş yoktur, zevce vardır.”

    “Bugün birçok gelişmiş ülkede kadınların hak mücadelesinin belli kalıplara söylemlere hapsolduğunu görüyoruz. Kadınların hak mücadelesinin eşitlik kavramına takıldığını adalet duygusunu ıskaladığını gözlemliyoruz.”

    “‘Annenin başına kötü bir şey gelmişse ne olacak?’ deniyor. Gerekirse öyle bir bebeğe devlet bakar. Böyle bir yasa çıkarılıp da kürtajla ilgili daha ciddi kısıtlamalar getireceksek mutlaka onun yan tedbirlerini de almak durumdayız.”

    “Ahlaklı siyaseti beceremeyenler, hapisteki hainleri dışarı çıkarmayı birinci madde olarak önümüze getiriyorlar. Avrupa’dan gelen bilmem ne temsilcileri fahişelerin hatırı için biz bu hainleri serbest bırakamayız.”

    “Hamile kadınların sokakta gezmesi doğru değil; böyle karınla sokakta gezilmez,terbiyesizliktir.”

    “Kimse, bakire olmayan biriyle evlenmek istemez. Türk toplumunda tecavüze uğrayan kıza, ‘Madem başına bu iş geldi, evlen’ derler. Bu toplumda, kız kardeşini kaçırıp tecavüz edeni, onunla evlenmezse takır takır vuruyorlar. Bunun aksini söyleyen de sahtekardır. Kaçıran kişi ırzına geçtiği kızla evlenince daha iyi olmuyor mu? Bekareti bozulduysa onunla evlenilmeli. Evlenince de cezadan kurtulmalı.”

    “Örtüsüz kadın perdesiz eve benzer. Perdesiz ev ise ya satılıktır ya da kiralıktır.”

    “Bu sorunlar aile içinde halledilmeli. Özgürlükçüyüz diye evlilik içinde zorla ırza geçmeyi suç sayarsanız iftiraların önü alınamaz. Bu suç sayılırsa karısı uyurken, cinsel şehvetini karısının üzerinde gideren bir erkek de tecavüzcü sayılır. Kadın kalktığında ‘benim rızamı almamıştı’ diye mahkemeye koşabilir.”

    “Valisi konuşmuyor, Milli Eğitim Bakanı konuşmuyor. Aileden sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette o da konuşmuyor.”

    “Bekliyorum. Ayrıca Yılmaz ben kadını beğendim yahu.
    Ada'yı veresin mi geldi abi?
    Ada'yı değil ama neyse sonra konuşuruz.”

    “Kadına şiddet abartılıyor.”

    “Benim bedenim, benim kararım diyenler feminist.”

    “Medya olayları abartıyor. Kadına yönelik şiddet algıda seçicilik.”

    “Evdeki işler yetmiyor mu?”

    “Çalışan kadın, ben kocama muhtaç değilim deyip yuvasını dağıtıyor. Kocasına muhtaç değil ama elin adamının patronunun hizmetinde olmayı haysiyetine uygun buluyor.”

    Kadının ekonomik özgürlüğü için ‘aldatmaca’ demiş ve ‘çalışan kadınların yuvasını dağıttığını’ iddia etmişti.

    “Kızlar okuyunca erkekler evlenecek kız bulamıyor.”

    “Dinimizde kadının canı, onuru ve hakları dokunulmazdır ve emanettir.”

    Hakkında uzaklaştırma kararı aldıran eşini, çocuklarının gözü önünde öldürdü; “Namus için pişman mı olunur” dedi!

    Kadın ahlaklı olsun, kürtaj yapmak zorunda kalmasın.”

    “Türk kadını evinin süsüdür.”

    “Kadınlar dayak yiyorlarsa şükretsinler."

    “Kadının kocasına itaati farzdır.”

    “Kadın sesinin haram olduğu konusunda bütün ulema müttefiktir.Bu anlamda kadın ilahi de söylese, ezan da okusa, şarkı türkü de söylese caiz değil.”

    “Devlet dairelerinde,iş yerlerinde,kadın erkek karışık ortamlarda bulunmak kadın için bir kazanım mıdır?”

    “Kadın, bu Avrupalılar gibi çıplak gezinse 60-70 puanlık bir kadın, bir tesettürle 90 puanlık kadın oluyor, yani çekicilik, cazibe açısından… Çıplaklığı para etmiyor, etek giyse para etmiyor, tesettürle para etmeye başlıyor."

    “Siz de mini eteği giyip soyunup laik sistemin ahlaksızlaştırdığı sapıklar tarafından tacize uğrayınca da bas bas bağırmayacaksın.”

    *(NİSA 34) Allah’ın insanlardan bir kısmını diğerlerine üstün kılmasına bağlı olarak ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar. Sâliha kadınlar Allah’a itaatkârdırlar. Allah’ın korumasına uygun olarak, kimsenin görmediği durumlarda da kendilerini korurlar. (Evlilik hukukuna) baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarda yalnız bırakın ve onları DÖVÜN(?). Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.

    *Diyanet İşleri Başkanlığı bir kez daha gündemde. Bu kez internet sitesindeki Dini Kavramlar Sözlüğü'nde yer alan "İslâm hukukçularınca bulûğ çağının alt sınırı, erkekler için 12, kızlar için 9 yaş olarak belirlenmiştir" ifadeleri kamuoyunun tepkisini çekmiş durumda.Diyanetin aynı sözlüğünde "Nikâh" tanımlamasında bulûğ çağına erişmiş kişilerin evlenebilmesinin mümkün olduğunun belirtilmesi ise bazı gazeteler ve siyasiler tarafından Diyanet'in erken yaşta evliliklere destek verdiği yönünde yorumlandı.

    *Diyanet'e bağlı fetva sitesinde Ocak 2016'da, "Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?" diye soruldu.Babanın kendi öz kızını öperken şehvet duyması durumunda nikâhın ne olacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Bazı mezheplere göre, babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur.""Hanefilere göre ise; babanın, kızını şehvetle öpmesi, kızına şehvetle sarılması durumunda kızın annesi bu babaya haram olur. Ancak bu tür sonuç doğuracak tutmanın, teni tenine değerek olması ya da altının sıcaklığını iletecek kadar ince bir örtüden olması gerekir. Ayrıca kızın, 9 yaşından büyük olması gerekir. Şehvet duymanın işareti, erkeğin organında bir uyanma, uyanıksa uyanışının artması, kadının da kalbinin heyecanla çarpmasıdır."

    *6 Aralık 2017 günü Diyanet'e bağlı Din İşleri Yüksek Kurulu, gelen bir soruya cevap olarak, erkeğin “Telefon,faks,mektup,mesaj ve internetle de eşinden boşanabileceğini” açıkladı:
    "Bir kimse, yüzüne karşı 'seni boşadım, benden boş ol' gibi boşamayı ifade eden sözleri şifahî olarak söylemek suretiyle, eşini boşayabileceği gibi, bu sözleri telefon, mektup, mesaj, internet ve faks yoluyla bildirerek de boşayabilir. Söz konusu iletişim vasıtalarıyla boşamak, sözlü olarak yüz yüze boşamak gibi geçerlidir. Ancak, bu durumda kocanın, boşamış olduğunu inkar etmemesi gerekir."
    "Boşamanın yazılı olması halinde ise boşanan kimse, yazının veya mesajın eşinden geldiğinden emin olmalıdır. Bu durumda boşama hükümleri, kadının mektubu okuduğu andan itibaren başlar. Fakat koca eşini daha önce gıyaben boşamış da bunu mektupla haber veriyorsa, boşamanın hükümleri, kocanın boşadığı andan itibaren başlar."

    ****************
    Alıntıları siyasiler ağırlıklı olmak üzere sanatçılar ve “dinciler”den aldım.

    Siyasetçimiz hırsızsa,yolsuzluk yapıyorsa,ahlaksızsa bu konularda halkın nasıl olmasını bekliyoruz ki? Özellikle siyasetçilerin bu beyanlarından sonra halk nasıl davranacaktı?

    Dincilerden, tarikatlardan yeterince çektiğimiz halde akıllanmayıp başka tarikatlar beslenmeye devam ediliyor ise,

    Diyanet İşleri gibi gereksiz bir bakanlığın bütçesi 7.7 milyar liradan 10.5 milyar liraya çıkarılıp; Bilim,Sanayi,Teknoloji bakanlığını, MİT’i 5’e katlıyorsa,
    (https://onedio.com/...i-5-e-katladi-844020)

    Diyanet gereksiz konularla uğraşıp duruyorsa, Nisa 34’ü dövün diye çeviriyorsa,

    İslam adı altında gereksiz ayrıntılara takılarak bambaşka bir din yaşanıyorsa,

    Din adı altında saçma hadislere inanılıyorsa,

    Mantıksız gelenek ve görenekler hiç sorgulanmadan uygulanmaya devam ediliyorsa,

    Çocuklarımız ilkel ataerkil düşünce modeliyle büyümeye devam ediyorsa,

    Bilimsel eğitime,cinsel eğitime gereken önem verilmiyorsa,
    (Önem verilmek ne kelime, eğitim sisteminin hali ortada bir de kadın üniversiteleri açmaya çalışıyoruz.)

    Kadına,çocuğa,hayvana şiddete yönelik bir adalet sistemi yoksa,

    Erkekleri değiştirmeden,dini doğru uygulamadan,çocuk yetiştirme tarzımızı düzeltmeden,adalet sistemimizi düzeltmeden hangi konuda ilerleyebiliriz ki?


    ************
    Türkiye’de en yaygın model ise geleneksel baskıcı erkek egemen, ataerkil aile tipi. Bu ailelerde baba mutlak egemen. Ailenin tüm ilkelerini, kurallarını, değerlerini baba tayin ediyor. Çocuğun veya gencin tüm davranışlarının anlaşılması, değerlendirilmesi babanın görüşüne, ilkelerine ve kurallarına göre oluyor. Baba adeta evin tanrısı gibi. Anne ise ikinci planda bırakılmış, ev işlerini yapmakla yükümlü kalınmış, adeta hizmetçi rolünde. Bu çarpık modelde, çocuğun elden geldiğince babasına benzemesi istenirken, sözüm ona evin reisi gibi yetiştirilmeye çalışılıyor. Böylesi bir ailede çocuk ne kadar babaya benzer ve babası gibi davranırsa, yaratılan aile değerlerinin sürdürülmesi söz konusu olacaktır. İşte bu durum, kimliği, kişiliği gelişmeyen, ancak babadan aldığı mesajlardan dolayı içinde kızgınlık ve öfke taşıyan çocukların yetişmesine neden olur. Çocuk başka bir çıkar yol olmadığı için babasından aldığını aynen sürdürür. Meselenin üzücü yanı, böyle bir ortamda yetişen çocuğun, gencin kişiliği tam olarak gelişmediği için özgüveni de olmaz. Dolayısıyla babasını aynen taklit eden, topluma babasından gördüklerinden farklı bir mesaj veremeyen erkekler topluluğu ortaya çıkar. Ülke olarak yaşadığımız sorun, kuşaktan kuşağa geçen ataerkil modelin sürdürülmesidir.

    Çocuğun ruh sağlığının yerinde olabilmesi, kaygısının endişe ve korkuya dönüşmemesi için bilgili, ilgili aile olabilmeniz gerekiyor.(Toplumun ancak beşte birini oluşturuyor.) Ailesine güven duymayan birey kendisine de güven duyamaz. Kendisine güven duyamayan başkasına hiç güven duymaz. Şimdi bizim toplumumuzda kim, kime ne kadar güveniyor?
    (Özcan Köknel - Bilgenin Aynası sayfa 53-54)
    ************

    Bonus:
    https://twitter.com/...920402784792577?s=21
  • Cinsel içgüdü biyolojik olarak yaşama hizmet etse de, ruhsal açıdan ille de yaşam sevgisini göstermez. Cinsel içgüdüye bağlanmayan ya da onunla karıştırılmayan yoğun bir duygu yok
    gibidir. Kendini beğenmişlik, zenginlik ve serüven tutkusu giderek ölümü çekici bulmak bile, cinsel içgüdüden araç olarak yararlanabilir. Bunun nedenini açıklamak güçtür, insan cinsel içgüdünün herhangi bir yoğun arzuyla, giderek yaşama karşıt olan arzularla uyandırılabilecek ölçüde esnek olmasının, doğanın bir oyunu olabileceğini düşünüyor ister istemez. Ama nedeni ne olursa olsun cinsel istekle yıkıcılığın birbirine karıştığından kuşku duyulamaz. (Freud, özellikle ölüm içgüdüsüyle yaşam içgüdüsünün karışmasını incelerken bu karışmanın sadizm ve mazoşizm biçiminde ortaya çıktığını belirtmiştir.) Sadizm, mazoşizm, ceset-yiyicilik, dışkı-yiyicilik alışılmış cinsel davranış ölçütlerinden saptıkları için değil, tek temel sapıklığı, başka deyişle yaşamla ölümün birbirine karıştırılmasını açıkça gösterdikleri için sapıklık sayılırlar.
  • Yalnızca gerçekten ciddi bir tek sorun var: İntihar.Yaşamın yaşanmaya değip değmediğini düşünmek, felsefenin temel sorusunu yanıtlamaktır. Dünyanın üç boyutlu olması, zihnin dokuz ya da on iki kategorisi olması gibi sorunlar sonra gelir. Bunların hiç önemi yok.Yanıtlamak gerek önce. Nietzsche’nin de söylediği gibi,bir filozof saygıdeğer olabilmek için özüyle sözü bir olmak zorundaysa, bu durumda yanıtın önemi ortaya çıkar, çünkü yanıt kesin davranışı önceler. Bunlar yürekte kendini gösteren apaçıklıklardır, ama onları zihinde aydınlık kılabilmek için derinleştirmek gerekir.
    Şu sorunun öbüründen daha öncelikli oluşunun neye bağlı olduğunu kendi kendime sorduğumda, yükümlendiği eylemlere göre diye yanıt verebilirim. Varlık-bilimsel bir kanıt için ölen insan görmedim. Önemli bir bilimsel doğruyu bulan Galilei, yaşamını tehlikeye soktuğu anda bulgusunu kolaylıkla yalanlamıştır. Bir anlamda iyi de yaptı. Bu doğru diri diri yakılmaya değmezdi. Dünya mı güneşin çevresinde döner yoksa güneş mi dünyanın çevresinde döner, hiç önemli değil bu. Ne olursa olsun bu önemsiz bir sorundur. Buna karşılık yaşamın yaşanmaya değmediğini düşünerek ölen birçok insan gördüm. Kendilerine yaşama nedeni sağlayan fikirler ve yanılgılar için çelişkili bir tutumla ölen insanlar da gördüm. (Bu yaşama nedeni denen şey aynı zamanda eşsiz bir ölme nedenidir). Bu durumda, yaşamın anlamı sorunların en önceliklisidir diyorum.
    Buna nasıl bir yanıt bulunabilir? Tüm temel sorunlar üzerinde -bununla öldürmek tehlikesine düşenleri ya da yaşam tutkusunu çoğaltanları anlıyorum – iki düşünce yöntemi olmalıdır, La Palisse’inkiyle Don Quichotte’unki. Heyecana ve açıklığa aynı zamanda erişmemizi sağlayan şey apaçıklığın ve lirikliğin dengesidir. Hem alçakgönüllü olan hem duygu yükü taşıyan bir konuda bilgeliğe dayanan klasik diyalektik yerini hem sağduyuya hemde duygu yakınlığına dayanan daha ılımlı bir düşünce tutumuna bırakmalı.İntihar hiçbir zaman toplumsal bir olgu olarak incelenmedi. Tersine, burada, başlangıçta, kişisel düşünceyle intihar arasındaki ilişki sözkcnusudur. Böyle bir davranış yüreğin sessizliğine bir yapıt gibi hazırlanır, insanın kendisi bile bilmez bunu. Bir akşam tetiği çeker ya da suya dalar. Bir gün bana, beş yıl önce kızını yitiren bir bina yöneticisinden sözettiler, adamın o zamandan beri çok değiştiğini, bu olayın onu için için kemirdiğini söylediler. İçin için kemirmekten daha uygun bir sözcük bulunamazdı. Düşünmeye başlamak için için kemirilmeye başlamaktır. Toplum bu başlangıçlarda çok büyük şeyler bulmaz. -Kurt insanın yüreğindedir. Onu orada aramak gerekir. Varoluşun karşısındaki apaçıklıktan ışıkların ötesine kaçışı getiren ölümsü oyunu izlemek ve anlamak gerekir.

    Bir intiharın pek çok nedeni vardır, genel bir biçimde en göze çarpanlar en etkilileri değildir. İnsanın düşünerek intihar ettiği pek görülmez (yine de bu varsayım çürütülmemiştir). Bunalımı başlatan şey hiçbir zaman denetlenemez. Gazeteler sık sık «derin üzüntüler»den ya da «onulmaz hastalıklardan sözeder. Bu açıklamalar geçerlidir. Ama bir kötü gün dostunun bile gün gelip onunla kayıtsız bir biçimde konuştuğu olmaz mı? O suçludur işte. Çünkü bu da askıda bulunan tüm kinleri ve tüm yorgunlukları ortaya dökmeye yeter.
    Ama en kesin anı belirlemek güçse de, düşüncenin ölümle sözleştiği incelikli gelişimi belirlemek güçse de, bunun getireceği sonuçları davranışın kendisinden çıkarmak kolaydır. Kendini öldürmek, bir anlamda, melodramda olduğu gibi içini dökmektir. Yaşam tarafından aşıldığını ya da anlaşılmadığını bildirmektir.Yine de bu benzerlikler üzerinde çok durmayıp alışılmış sözcüklere dönelim. Bu yalnızca «yaşamın değmez olduğunu» bildirmektir. Yaşamak elbette hiç kolay değildir. Yaşamın buyurduğu davranışlar gerçekleştirilir durmadan, bunun birçok nedeni vardır, ilk nedeni de alışkanlıktır. İsteyerek ölmek, içgüdüsel bile olsa alışkanlığın gülünç özyapısmı, tüm derin yaşama nedeninin yokluğunu, günlük çalkantının anlamsız özyapısını ve acının boşluğunu kabullenmeyi gerektirir.
    Bu durumda zihni yaşam için gerekli uykudan yoksun bırakan hesaba gelmez duygu nedir? Kötü nedenlerle bile açıklanabilen bir dünya içten bir dünyadır.Tersine yanılgılardan ve ışıklardan birdenbire yoksun kalan bir dünyada insan kendini yabancı duyar. Bu sürgün uzak bir ülkenin anılarından ya da adanmış bir toprağın umudundan yoksun kaldığı için çaresizdir. İnsanla yaşamı arasındaki kopuş, oyuncunun dekorundan kopuşu gibidir, bu da tam olarak saçmanın duygusudur. Tüm sağlıklı insanlar kendi intiharlarını düşündüklerinde, çokça açıklamaya girişmeden bu duyguyla hiçligi irteme arasında dolaysız bir bağ olduğu anlaşılabilecektir.
    Bu denemenin konusu, açıkça saçmayla, intihar arasındaki ilintidir, intiharın saçma için tam olarak hangi ölçüde bir çözüm olduğudur. Şunu ilke olarak koyabiliriz: Aldatmayan insanın doğru bildiği şey o insanın eylemini düzenleyecek şeydir. Bu durumda varoluşun saçmalığına inanmak onun davranışını belirlemelidir. Açıkça ve duygusallığın yanlışına düşmeden bu buyruğun sonucu anlaşılmaz bir durumu çabucak bırakmayı gerektiriyor mu diye sormak yasal bir meraktır.Burada elbette kendileriyle anlaşmaya hazır insanlardan sözediyorum.
    Açık bir deyimle söylersek bu soru hem basit hemde çözülmez gibi gelebilir. Ama yanlış olarak basit soruların aynı basitlikte yanıtları, açıklığın da açıklığı getirdiği varsayılır. A priori olarak ve sorunun terimlerini tersine çevirdiğimizde, insan kendini öldürür yada öldürmez gibisinden iki felsefi çözümün varlığı,evet’in varlığıyla hayır’m varlığı kendini gösterir. Buda çok iyi olurdu. Ama bir sonuca varmadan boyuna soru soranları da düşünmek gerekir. Burada işi şakaya vuruyorum: çoğunluktur sözkonusu olan. Ayrıca hayır diye yanıt verenlerin evet diye düşünürmüş gibi davrandıklarını da görüyorum. Gerçekte Nietzsche’nin ölçütünü benimsersek bunlar şu ya da bu biçimde evet diye düşünüyorlar. Tersine intihar edenlerin yaşamın anlamına inanmış oldukları çok görülür. Bu çelişkiler giderilmez çelişkilerdir. Tersine mantığın öylesine istenilir gördüğü bu noktada bu çelişkilerin hiçbir zaman böylesine canlı olmadıkları da söylenebilir. Felsefi kuramların ve bu kuramları öğretenlerin davranışlarının karşılaştırıldığı ortak bir yerdir burası. Ama şunu da iyice belirlemeliyiz, bir yazın adamı olan Kirilov, efsaneden doğan Peregrinos ve varsayımdan yola çıkan Jules Lequier’nin dışında yaşama bir anlam vermekten kaçınan düşünürlerden hiç biri mantıksal yaşamı yoksamaya kadar götürmemiştir. Çok zengin bir masa önünde intiharı öven Shopenhauer’ı güle güle anlatırlar. Burada gülünecek bir şey yok. Ama trajiği böyle bir biçimde hafife almak pek ciddi bir iş olmasa da hafife alanı güç durumda bırakır.
    Bu durumda bu çelişkiler ve bulanıklıklar önünde yaşamla ilgili olarak sahip olunan görüşle yaşamı bırakıp gitmek için yapılan davranış arasında hiç bir ilgi olmadığına inanmalı mı? Bu anlamda hiçbir şeyi abartmayalım.İnsanı yaşamaya bağlayan bağda dünyanın tüm yoksunluklarından daha güçlü bir şeyler vardır.Bedenin yargısı zihnin yargısına değer ve beden yokoluş önünde geriler. Düşünme alışkanlığı edinmeden yaşama alışkanlığı ediniyoruz. Bizi her gün biraz daha ölüme götüren bu akışta beden bu onarılamaz akışı korur. Sonunda bu çelişkinin temeli sıyrılma diye adlandıracağım şeydedir, çünkü o Pascal’cı anlamdaki oyalanmadan hem az hem çok bir şeydir. Bu denemenin üçüncü konusunu oluşturan ölümcül sıyrılma umuttur. Yaraşacağımız bir başka yaşamın umudu ya da yaşam için değil de yaşamı aşan, yaşamı yücelten herhangi bir büyük fikir için yaşayanların oyunu yaşama bir anlam verir ve yaşamı aldatır.
    Böylece her şey işlerin karıştırılmasına katkıda bulunur. Buraya kadar sözcüklerle oynanılması ve yaşamın anlamını yoksamanın zorunlu olarak yaşamın yaşanmaya değmediğini bildirmeye götürdüğüne inanır görünülmesi boşuna değildir. Gerçekten, bu iki yargı arasında hiçbir kaçınılmaz ölçü yoktur.Yalnızca,buraya kadar belirttiğimiz karışıklık, kopma ve tutarsızlıklarca yoldan çıkarılmaya boyun eğmeyi benimsememek gerek. Her şeyi bir yana bırakıp doğrudan doğruya gerçek soruna gitmeli. Yaşam yaşanmaya değmediği için insan kendini öldürür, işte kuşku götürmeyen bir doğru – yine de apaçık olduğu için kısır bir doğru. Ama varoluşun böylece aşağılanması, bir yalana batırılması,onun hiçbir anlamı olmamasından mı geliyor? umut ya da intiharla ondan kaçmayı getiren saçmalığı mı? İşte tüm geri kalanı bir yana bırakarak ortaya çıkarılması, izlenilmesi ve aydınlatılması gereken budur.
    Saçma ölümü getirir mi? Bu soruna öbür sorunların üstünde bir yer vermek, onu tüm düşünce yöntemlerinin ve yarargözetmez düşünce oyunlarının dışında tutmak gerekir. «Nesnel» bir kafanın her zaman tüm sorunlara katabildiği ayrıntılar, çelişkiler ve ruhsallık bu araştırmada ve tukuda yer almaz. Burada yalnızca haksız bir düşünce, yani mantık gerekli. Bu da kolay değildir. Mantıklı olmak her zaman kolaydır. Sonuna kadar mantıklı olmak hemen hemen olanaksızdır. Kendi elleriyle ölen insanlar böylece sonuna kadar duygularının eğimini izlerler. Bu durumda, intihar üstüne düşünce bana, beni ilgilendiren tek sorunu ortaya koyma fırsatını veriyor: Ölüme kadar götüren bir mantık var mıdır? Bunu, burada kökenini belirttiğim düşünceyi apaçıklığın ışığında, düzensiz bir tutku olmaksızın izleyerek bilebilirim yalnızca. Saçma düşünce diye adlandırdığım şeydir bu. Birçokları buna başladılar. Genede bu yolda mıdırlar bilmiyorum.
    Karl Jaspers birlik içinde bir dünya kurmanın olanaksızlığını açıklarken şöyle der: «Bu sınırlama beni bana götürüyor. Orada artık yalnızca temsil ettiğim nesnel bir görüş noktasının ardına gizlenemem, orada ne ben ne de bir başkasının varlığı benim için bir nesne değildir.» Karl Jaspers öbürlerinden sonra, düşüncenin sınırlarına ulaştığı bu ıssız ve susuz yerleri anımsatıyor. Öbürlerinden sonra, evet elbette, ama nasıl acele ederler oradan çıkmak için! Düşüncenin gidip geldiği bu son dönüm noktasına en alçakgönüllü insanlar arasından bile birçok insan ulaştı. Bu durumda endeğerli şeylerini, yaşamlarım bıraktılar. Bırakanlar arasında düşüncenin prensleri sayılan bazıları da vardı,ama onların kullandığı şey en an başkaldırısı içinde düşüncelerinin intiharıydı. Tersine, gerçek çaba burada olanaklar ölçüsünde tutunmak ve bu uzak ülkelerin garip bitkilerini yakından incelemektir. Dayanıklılık ve açık görüşlülük saçmanın, umudun ve ölümün karşılıklı konuştukları bu insanlıktan uzak oyun için birer ayrıcalıklı seyircidirler. Zihin hem basit hem incelikli bir oyun olan bu oyunun özelliklerini aydınlatmadan ve yeniden yaşamadan önce ayrışarabilir.