Yılda 200 kitap okumak mümkün ..
Bahanelerin hayatımızdaki yeri düzenli olarak kendini güncelleyen bir tutarlılıkla varlık gösterir.
Özellikle de kitaplar ve düzenli okuma biçimleri konusunda. Çünkü bir şeylere dahil olmak, bağımlılık algısıyla ve can sıkıntısıyla yakın ilişki içerisindedir.
Amerikalı iş adamı Warren Buffet’tın başarıya giden yol hakkındaki fikirleri bu noktada önemlidir.
“Her gün beş yüz sayfa kitap okumaya çalışın. Bilgi bu şekilde gelişmeye başlar. Zamanla birikir, tıpkı bileşik faiz gibi. Bunu herkes yapabilir, ama eminim ki birçok insan yapmayacaktır.”
Çünkü gerçek anlamda gerçekleştirilen nitelikli okuma, hayatı ve insanın kendisini anlaması konusunda büyük oranda fayda sağlar.
Her gün beş yüz sayfa kitap okumak ya da yılda 200 kitap bitirmek çoğu insan için imkansız görünebilir ancak matematiksel bir hesap bunun mümkün olduğunu gösteriyor.
Özellikle sosyal medyada harcanan zaman, televizyon seyretmeye ayırdığımız zamanla birleşince ortaya gerçekten korkunç bir manzara çıkıyor.
Bir insanın dakikada iki yüz ila dört yüz kelime okuduğu biliniyor. Ortalama bir kitaptaki toplam kelime sayısı ise elli bini bulunuyor.
İki yüz kitapta bulunan kelime sayısını ise on milyon olarak hesaplayınca ortaya 417 saat çıkıyor. Buradan bakınca yılda 200 kitap okumak için 417 saate ihtiyaç duyduğumuzu görüyoruz.
Pek çoğumuz için imkansız gibi görünen bu zaman aralığı, aslında başka alanlarda harcadığımız gerçek zamanlara denk geliyor. Örneğin bir insanın sosyal medya kullanımında geçirdiği süre ortalama 608 saat.
Televizyon seyretmeye ayırdığımız zaman ise 642 saat. Toplamda 2 bin 250 saatimizi sadece bir şeylerle meşgul olarak geçiriyoruz.
Bu tablo karşısında yılda 200 kitap okumanın imkansız değil, yalnızca bahane olduğu gerçeği bir kez daha kanıtlanmış oluyor.

Melek yeter, Karamazov Kardeşler'i inceledi.
 21 Nis 00:41 · Kitabı okudu · 21 günde · Puan vermedi

Hani biri gelir size bir şeyler anlatır da öyle dalıp gidersiniz uzak diyarlara...Hele ki o 'Biri' DOSTYEVSKİ ise..
Etkinliğe başlarken ne demiştik: 'Bu edebiyat yemeğine ne kadar Dostoyevski koyarsak koyalım tadında bir sorun olmayacak aksine daha da güzelleşecektir'

Kitap 3 bölümden oluşmaktadır; her bölüm kitap başlıklarına ayrılmış olup toplam 12 kitaptan oluşur. İncelememi bölümlere ayırarak yapmakta fayda görüyorum

1. BÖLÜM
Yazar bu bölümde okura kahramanları tanıtmıştır, akrabalık ilişkileri belirtilmiştir. Sırasıyla kim kimdir ; ne nedir ve romandaki işlevi nasıldır? Daha ilk bölümden bize bunun ip uçlarını verir.
Bu bölümde ana temayı biraz da olsa öğrenmiş oluyoruz.
İlk kahramanımız Baba FYODOR PAVLOVİÇ KARAMAZOV ' dur. Huysuz, kaba, acımasız, para ve şehvet düşkünü bir insandır. Olayların gerçekleşmesinde başkahraman olma özelliğindeki bu kişi aklımıza gelebilecek hemen hemen tüm kötülükleri huy edinmiş bir babadır. İlk eşinden bir; ikinci eşinden iki olmak üzere toplam üç oğlu vardır. Daha çocuklar çok küçükken annelerinin ölmesi ile Baba karamazovun sorumsuz olması onun ne denli kötü olduğunu gösterir. Onun bu kötü huyları sadece belli bir yaşa veya döneme ait olmayıp hayatı boyunca devam etmiş evlatlarına gereken sevgiyi verememiştir.
İilk oğlu Dmitri ( mitya ) diğer ikisi ile üveydir. Benim kitabın her yerinde dikkat ettiğim nokta burasıydı. Birbirilerine davranışları ve hissettikleri üvey olmalarıyla alakalı mıydı? Bire iki olmaları kardeşlilerini nasıl etkileyecekti? kutuplaşmaları ne oranda olacaktı? Ben bunlar üzerinde yoğunlaşmışken fark ettim ki üveylikleri sadece sözde kalmıştır. Bu onların çok iyi anlaştığı birbirilerine sıkı sıkıya bağlı olduğu anlamına gelmiyor fakat böyle olmamalarının sebebi kesinlikle üvey olmaları değildi. En küçük kardeş olan Alekseyin iki abisine de sevgisi oldukça samimi olması bu çıkarımı mı destekler. Üveylik ayrımının olmamasının bir sebebi üçünün de babalarının hışmına uğramada ortak kaderi paylaşmış olmasından ileri geiyor olsa bile ; farklı annelerden olmalarının kardeşlik bağını silmediğine mutlu oldum kendimce. Gerçi kardeşlerden İVAN , DMİTRİYİ sevmiyordu fakat yine de bu üvey olmaktan gelen bir şey değildi.
Dmitri kendini belli eden hislerini olduğu gibi dışarı vuran ; uçarı kaçarı bir tiptir. Olur olmaz her yerde her şeyi söyler , kimseden çekinmez, herkese hoyratça davranırdı. Babasına nefretini en çok o dile getirirdi.
İVAN , Fyodor 'un ikinci eşinden ilk oğludur. Bilgili; Dmitri gibi boş konuşmazdı ve onun gibi davranmazdı hatta bu yüzden onu küçük görürdü
ALAKSEY ( Alyoşa) İvan ile öz kardeş aynı zamanda babasının en sonuncu çocuğudur. Oldukça iyi niyetli herkes tarafından sevilen, sözüne itibar edilen birisidir. Kötü olan ne varsa onun karşısında durur bunu kimseyi küçük görmeden yapardı. Diğer iki kardeşinden farklı olarak babasını sevmese bile ona karşı nefreti kendine yakıştıramaz bunun önüne geçmeye çalışırdı. İvan ise o nefreti Dmitri kadar açığa vurmamış fakat o nefreti içinde besleyip büyütmüş sonunda da nefreti ile sınanacaktı.
Çocuklar babalarından ve birbirilerinden ayrı yerlerde büyümüş ve sonunda bir araya gelmişlerdi ; işte hikaye boyle başladı.

Birgün baba ve üç oğlu manastırda toplanma kararı aldılar ve o gün orada büyük bir kavga çıktı. Hristiyanlikta DEDE diye tabir edilen ZOSİMA adlı kişi toplantıyı yönetiyordu . Zaten hasta olan Dede o gün fenalaştı ve kavga edildiği sırada İVAN PAVLOVİÇ'in önünde diz çökerek ona bir şey ima etti. Herkesin çok şaşırdığı bu olay karşısında Zosima dede geniş bir açıklama yapmamış ancak İvanın öünde eğilmesinn bir felaketi işaret ettiğini ( kehanette bulunarak) söylemiştir. Buradan beri İvan karakterine önyargılı oldum ve kitabın neredeyse sonuna kadar onu suçlu gördüğümü de belirtmek isterim.

2.BÖLÜM

Dedenin bu hareketinden sonra çok zaman geçmeden ölmesi ile Aleksey manastırdan Dedenin de daha önce öğütlediği üzere ayrılır. Zosima dedeye olan sevgi ve inancından ötürü abilerinin babalarına olan nefretinden korkar. ve onlar için sürekli dua eder. İvan ve Dmitri ile ayrı ayrı konuşup içlerindeki nefretin ölçüsünü almaya çalışır. ama korkusunu tam olarak dile getiremez. Üstü kapalı şekilde büyük felaketten yani cinayetten ağabeylerine bahseder. Onların vicdanlarına seslenmeye çalışırken kendi de bir yandan babasını sevmemekte onların ne denli haklı olduğunu bilir ;her şeyi düzelteceğine inanır ama korkusu inancından az değildir. ki zaten korktuğu başına gelecektir . Ama nasıl?

3. BÖLÜM

Bu bölümde o büyük felaket yani CİNAYET gerçekleşecektir
Asıl suçludan bahsetmeden önce olayda etkisi büyük olan iki kadından bahsetmek istiyorum.GRUŞENKA VE KATYA...
Katya İvanın terkettiği nişanlısıdır .İyi bir kalbi olmasına rağmen iyiliği ile insanlar üzerinde etkili olmaya çalışması onun tek kötü yanıdır ki bu da bütün iyiliklerinin değerini düşürecektir.
Zengin olduğu için Dmitriye verdiği borç parayı aslında onun har vurup harman savurmasını beklemiş ve bu yolla da onnu kendince küçük düşürmeyi amaçlamıştır.Bu da Dmirtiyi yaşayacağı büyük acılara gebe bırakmıştır; Ondan aldığı parayı ödeyemediği için kendini o kadar suçlar ki sonunda davranışları yoldan çıkacak duruma gelir ve onu acı sona sürükler. İkisi arasında öyle bir var ki birbirilerinden nefret ederken içten içe saygı da duyuyorlar. Hayatımızdaki en önemli kişilerle ilişklerimiz böyle değilmidir? bir yandan acıtmak diğer yandan koruyup kollamak...
GRUŞENKA ,Dmitri nin Katya yerine tercih ettiği kadındır, bu kadına sevgisi o kadar fazladır ki onun için herşeyi yapabileceği kesindir. Bu sevgiyi derinleştiren bir şey var ki o da babasıyla anı kadını seviyor olması. Zaten babasını sevmeyen biri için bu sevgi kazanılması gereken bir savaştır .
Gruşenka paracı bir insandır. 5 yıl önce birisi tarafından terkedildikten sonra gerçekten kimseyi sevmemiştir ve baba oğul arasındaki bu savaşta ikircikli rol oynar
Dmitri aşık olduğu kadının , babası Fyodor pavloviç i seçeceğinden korkar. Bu yüzden olduk olmadık şüphelere bürünür.Fakat Grusenka ikisini de değil kendisini 5 yıl önce terkeden kişiye döner . Dmitri bunu üzülerek ama olgunlukla karşılamıştır.; bu da babasına lan nefretini birkez daha gösterir.
Fakat bunu anlaması ona pahalıya patlayacaktır; gruşenkanın babasına gittiğini sanıp babasının evine gizlice girmesiyle gerçeği anlar ; fakat işte o gün büyük felaket gerçekleşecek , babası öldürülecektir.
Bütün şüpheleri üzerine çeken Dmitri babasını öldürmediği halde evin uşağı Grigoriyi yaralamasıyla suç onun üzerine kalır.

Yazar tam da burada o kadar güzel anlatmış ki sayfalarca Dmitrinin gerçekten yapıp yapmadığını anlayamıyor okur.

Son bölümde Dmitrinin tutuklanması ve ifadesi yer alıyor; sorgulama günümüz yöntemlerine benzer şekilde şüpheliye çelişik sorular sorarak , onu kızdırarak ,onu yorarak yapılıyor.
Dmitri ise Grigoriyi öldürmediğine sevinmenin verdiği şaşkınlık ve Gruşenkanın tekrar kendisine dönmesinin verdiği mutlukla karman çorman oluyor ve acınası hale düşüyor.
peki asıl suçlu kim?
Baba fyodor pavloviç karamazov u gerçek anlamda öldüren bir başka uşak SMARDYAKOVdur.Bir aptal gibi görünür oysa oldukça zekidir her şeyi planlamış ve şüphe bırakmayacak şekilde cinayeti işlemiştir

En önemli kısım ise cinayeti yaparken İvanın buna göz yummasını sağlaması , onun içindeki nefretten faydalanması ve İvanı vicdan azabı ve ruhsal skıntılarla başbaşa bırakmasıdır. . Çünkü cinayeti önceden üstü kapalı şekilde ivana açmış bir gün öncesinden ivanı evden kendi isteğiyle ve imalarla uzaklaştırarak ona sözde iyilik yapmış oysaki İvanın sonradan idrak edeceği büyük bir kötülüğe imza atmıştır

Smardyakovun neden bunu yaptığına geince onun nefreti de KARAMAZOV KARDEŞLER den az değildi. ; Fyodor onu sevmesine sevrdi ama aptal bulurdu .Onu öldürmesinin sebebi, annesinin yarım akıllı bir kadın olmasından dolayı hayatı boyunca bundan utanç duyması ve aşağılanması ve belki de BENCE annesinin kendisine hamile kaldığında dedikoduya göre bunu yapanın Fyodor olmasından duyduğu nefret..

Hayatın her yerinden bir kitap , odaklandığı tek şey şudur diyemem.. her şey o kadar önemsenerek anlatılmış ki, ufak bir ayrıntı insanın içine işleyebiliyor ve kitabi bitirip arkasına yaslaninca insan paslı hislerinden biraz daha kurtulduğunu hissediyor
İyi ki okumuşum ; iyi ki yazmışsın DOSTOYEVSKİ ; ve iyi ki önermişsin QUİDAM
:)))

Devlet Ayıcı, Körlük'ü inceledi.
 17 Mar 22:30 · Kitabı okudu · 7 günde · Beğendi · 8/10 puan

Bir yerde okumuştum, bebeklik çağından itibaren kör-sağır ve dilsiz olan Helen Kellere, asıl körlerin kim olduğu sorulması üzerine cevabı şöyle olmuş; ‘‘Görme yetisiyle doğup etrafındakileri görememek’’ demiş. Bu soru ve cevabı kitabın içeriğine uygun bularak incelemeye giriş yapmak istiyorum..
Bu güzel kitaba dair en az onun kadar güzel bir şekilde inceleme yazmak için dün bitirmeme rağmen bugün yazmak istedim düşüncelerimi. Önce şunu belirtmek isterim, bu roman 1998 Nobel edebiyat ödülünü de kazanarak başarısını kanıtlamış. Romanın Yazarı Jose Saramago ise 88 yaşında 2010 senesinde hayata gözlerini yumarken aslında çok seneler öncesinde 1990’lı yıllarda) yazdığı bu kitap ile ölümüne doğru yaşadığı son zamanı içerisinde ki dönemi de ileri görüşlülüğüyle ortaya koymuş bir insan. Yazarın bu kitap da asıl amacı körlük metaforu üzerinden toplumun yaşamını ve duygularını, düşünce ve eylemlerini imgeleyerek anlatmak. Bunu yaparken hikayenin geçtiği yeri, yaşayan insanların etnik kökenlerini ve kimliklerini belli etmeyerek okuyucuya evrensel olduğunun mesajını vermek istemiş. Toplumun her kesiminden farklı özellikli ve farklı yaşlardaki insanlardan oluşan kahramanlarımızın kitap da çağrışımları meslek veya kişisel özellikleriyle ifade ediliyor.
Kitabın hikayesine girecek olursam; Araç seyrinde iken trafik ışıklarında duran ve yanan kırmızı ışıktan sonrasını göremeyen bir adamın aniden kör olmasıyla hikaye başlıyor. Yalnız bu körlük emsallerinden farklı olarak daha önce hiç rastlanmayan bir körlük olayı şöyle ki muayeneler sonucunda hiçbir doku hasarı olmamasına rağmen ve körlüğün getirdiği kapkaranlık bir görüntü yerine bembeyaz bir ışıklar içerisinde kör olması sanırım ince bir mesajı da barındırıyor(Aydınlık bir hayat içerisindeki görmeyen gözler olarak). Bu olay yaşandıktan sonra arabasını hareket ettiremeyen ilk kör trafik ışıklarında ki karmaşıklığa yol açıyor.Bu sırada etrafına toplanan insanlardan biri olayı anlaması üzerine gönüllü olarak ilk başta içindeki iyi niyetle yardım ederek ilk körü isteği üzerine hastane yerine evine arabasıyla ulaştırıyor. Kendisi yaptığı bu iyiliğin ardından tam zıttı olarak da içindeki kötülük güdüsüne uyarak fırsattan istifade ederek bir kötülüğe eşlik edip körün arabasını çalarak devam ediyor fakat o da bir süre sonra körlüğe yakalanıyor. Bu arada evinde uzanmakta olan ilk körümüz karısının da eve gelmesiyle olayı kendisine aktarması üzerine karısıyla birlikte hemen çare aramak için göz doktoruna gidiyorlar. Göz doktoru teşhis üzerine bu vakaya şaşkınlıkla tepki vererek hastaya ertesi güne kadar zaman geçmesini tavsiye ediyor. O günün akşamına kendisi de evinde aynı körlüğe yakalanıyor. Bu körlük salgın gibi yayılırken hastalık öncesinde hiçbir belirtisi gözükmeden aniden, sadece içlerine kör olacakları hissi doğduktan hemen sonra körlüğe yakalanıyorlar. Ve gittikçe hikayede olayın başında ki kahramanlarımızın; ilk kör, ona yardım eden hırsız ve muayene eden doktor olan insanların çevrelerinde etkileşim ve iletişimde bulundukları herkesin resmen zincirleme halinde zamanla bu salgına yakalanarak körlüğün çoğalması devam ediyor, fakat tek bir kişi hariç, körlük ona bulaşmıyor. Tek kör olmayan bu kişiyi ise şöyle yorumluyorum; hayatın içinde de, her bölgede, her kesimde, her millette, mutlaka körlere veya düşünemeyenlere ışık saçan, yol gösteren, rehberlik eden veya insanlık değerlerinin azalmış olduğu, insanlıktan çıkmış toplumlarda bile hala insan kalmayı sürdüren, içinde insanlık bulunduran birileri mutlaka her zaman olabilir ki olmuştur da tarih bunlara tanıklık etmiştir, kendi yorumlamam bu şekildedir.
Bu kör olan insanlara çözüm olarak hükümet yetkilileri boşta olan bir akıl hastanesinde (bu da ironi bir mesaj sanki) karantinaya alınarak tecrit edilip orada ki yeni bir yaşam hayatına sevk ediliyorlar. Hastanenin zorlu yaşamı ve hayatta kalma kuralları oldukça katı ve buna daha da zorluk ekleyen kör hastalarla birlikte bir yaşam mücadelesini, hastanede geçen olayları, insanların yaşam biçimlerini ve insanlık özelliklerinin değişkenliğini, her eylemin duygularla meydana geldiği ve bu aşamadan önce duyduğumuz gereksinimlerinin oluşup oluşmaması sonucu olarak ortaya çıktığını neden sonuç kuralı içerisinde inanç ve ideolojilerine de değinerek hikayede ortaya dökülüyor.İçlerindeki insanlığın zamanla ilkelleşmesini anlatan, ihtiyaçları olan gereksinimlerin olmadığında insanı insan yapan değerlerin, ilkelerin ve inançların kaybolmasıyla insanın düşüncelerin değişerek yaşamını nasıl şekillendireceğini de hikayenin içerisine aktarılmış buluyorsunuz. Görmenin aslında yaşamımızda duyularımız arasında çok daha önemli bir derecede olduğunu betimlemeleriyle ve duygulu sözcükleriyle kanımıza hatta iliklerimize entegre ederek damarlarımızda yaşatıyor hikayeyi resmen yazar. Bilimkurgu türünde olan bu kitabı okumaya başlayınca inanılmaz gerilimli ve akıcılığı olan hikayeyi elinizden bırakmak için geçerli bir sebebiniz olması gerekiyor yoksa okudukça merakla bağlanıyorsunuz. Karantinaya alındıktan sonra yeni bir hikaye başlıyor. Yeni bir dünya, yeni bir evrende sanki toplum hayatı baştan kuruluyor yada körler kendini yeni bir hayat da yaşam mücadelesi içinde buluyor. Kitabın içinde geçen deyimle cehennemden daha cehennem olan bu yeni hayatı aslında somut olan göz organları ile göremeyenler değil soyut olarak kalp ve yürek gözleri ile göremeyenler bu biçime getiriyorlar. İnsanın içindeki inanç ve insanlık duygularının aslında sağlam olmadığında nasıl yıkılmaya müsait olduğunu da aşılıyor okuyanlara. İçlerinde ki iyilik ve kötülük taraflarının ağır basan taraflarını ortaya çıkaran insanlar, kişisel menfaatleri için insanların haklarını düşünmeden kendilerini düşünerek, yaşamak için zorbalıkları, anlayışsızlık ve düşüncesizliklerini okumaya devam ediyorsunuz.
Bu karantinada başlayan hayatın ilk kısımları baya heyecanlı akıcı geçerken kendinizi maceraya kaptırıyorsunuz fakat orta kısımlarında bu hayatın zorlukları, gerçek dünyadan da tanık olduğumuz veya duyduğumuz iğrençlikleri ve pis tarafı da ortaya çıkınca sindirerek okumakta biraz yavaşlayabilirsiniz fakat devamında onurlarını ve ahlaklarını kaybetmemeye direnen insanların yaşam mücadeleleri tekrar kitabın içine sizi çekerek hikayeye devam ettiriyor.
Kitabın hikayesinin içinde aynı zamanda amaç edindiği yazarımızın bizlere vermek istediği mesajları da kelimelerin içinde cümlelerin altında bulabilmek için ağır ağır, düşünerek okunmasını tavsiye ediyorum. Kitabın vermek istediği mesajlara değinecek olursam ; Görmenin sadece görüntünün boyutundan, renk ve cisminden ibaret olmadığını, nesnelerin değil, eylemlerin ve hareketlerin etik ve ahlaki açısından da ifade ettiklerini görebilmenin mesajı veriliyor. Asıl görmemiz gerekenlerin tüm çıplaklığıyla somut olarak karşımızda bulunmadığını bazılarının düşüncelerimiz içinde saklandığını ve bunları içimizde ki gönül gözümüzle de fark ettiğimizde tam olarak beynimizde fikirleri kavrayacağımızı mesajını hissettiriyor insanda. Ve verilmek istenen mesajı başarılı derecede ancak bu şekilde verilebileceğine imza atmış yazarımız gerçekten. Her şeyden önce hikayenin ne kadar hayali bilimkurgu özelliği olsa da gerçek olabilecek kadar etkili yazılması insanın görebilmesine ve gördüklerine şükran sunmasına yol açıyor. Bazı farkında olmadığımız değerlerin farkına vardırıyor; temiz bir su ve yağmur gibi özellikle. Ben resmen gözlerim için şükranlığımı, banyo yapabilme gibi nimetin bile minnettarlığını duydum kendimde hikayenin içerisinde. Bu yönüyle de özellikle farkında olmayıp içlerinde kibir bulunan insanların eğer bu kitabı okurlarsa ne kadar çaresiz ve acizliğini hissetmelerinin faydalarına olacaklarını düşünüyorum. Kitabın ayrıca blindness isminde sinemaya da uyarlandığını bitirdikten sonra fark etmemin de ayrıca bir sürprizi oldu. Filmde tanıdığım simalardan olan Mark Ruffalo’nun da doktorluğa yakıştığını ve karısını oynayan kişinin de baya başarılı oynadığını ifade etmeliyim. Kitabı okursanız eğer filmi de izlemeniz ayrıca bir pekiştirme olanağı ve zevki sunuyor. Bunun ilk defa farkına vardım çünkü daha öncesinde tam tersi durumu gerçekleştirmiş ve bu yüzden açlık oyunları serisinin yalnızca ilk kitabını bitirebilmiştim konuya hakim olduğumdan dolayı. Beğenmediğim ve kötü bulduğum tek tarafı kitabın yazım kuralları, içeriğine göre üslubu maalesef aynı güzellikte değil. Çünkü konuşma diyaloglarında sıralama belirtilmemiş, konuşma çizgileri bulunmuyor gittikçe konuşma sıralarını takip etmek için baya odaklanarak dikkat etmek zorunda kalıyorsunuz. Bir diğer yandan diyalog bitiren noktalama işaretleri yetersiz, kim konuşuyor, kim cevap veriyor konuşma çizgileri de olmadığından bazen birden fazla okumak durumunda kaldım gerçekten fakat kitabı yarıda bırakma gibi bir düşüncenin akla gelmesini bırakın tam aksine okumayı bırakmak için bile kendinizi bırakamıyorsunuz yine de. Her ne kadar konuşma cümleleri fazla bulunsa da kitap içerisinde yine de buna uygun bir çözüm bulmasını dilerdim. Bundan dolayı da biraz okunması ve konusunun yoğunluğundan dolayı biraz yormuş olmasından dolayı Jose Saramogayla tanıştığım bu ilk kitabının bir devamı veya benzeri olan Görmek adlı kitabını da hemen arkasından değil bir müddet sonra okumayı düşünüyorum. Bu kitabı kendisi sayesinde okumaya eriştiğim için can dostum olan K.’a da teşekkürlerimi iletmeliyim. Okunarak mesajların farkına varıp ders çıkarıĺırken aynı zamanda keyifli bir macera yaşamak için güzel eserlerden biri olan bu kitabı okumalısınız.
Helen Keller'in şu cümlelerinin kitabı okuyan okurlar için hislerini ortaya çıkaracağını düşünüyorum;
"Yalnızca üç gün daha görebileceğinizi düşünün. Nasıl tüm ayrıntıları gördüğünüzü anlayacaksınız. Üç gün daha işitebileceğinizi düşünün. Her bir sesin, her bir notanın nasıl özlemle ruhunuza dolduğunu göreceksiniz. Yaşanacak üç gününüz kaldığını düşünün. Yaşamın tüm saniyelerini nasıl özlemle yaşadığınızı göreceksiniz "
HELEN KELLER
Ve bende derim ki; bu kitabı okuyup da bunların farkına varabilirsiniz,keyifli ve iyi okumalar dilerim. :)

Hırs Ile Azmi Yanlış Anlayan İnsanın Hazin Sonu
" Ve malı mülkü taparcasına seviyorsunuz" (Fecr Suresi 89/20)

İnsanoğlu aklını, yaşadığı hayatı güzelleştirmek ve inancını mutmain bir hale getirmek yerine, mal biriktirmek, kısa zamanda çok para sahibi olmak gibi cehaletten öte hem kendine hem de içinde yaşadığı topluma zarar verecek biçimde kullanmada çok başarılı maalesef. Göstermelik hayatların sahte mutlulukları peşinde koşmak pek çok insanın hayat gayesi artık.
Nasreddin Hoca da "ye kürküm ye" sözüyle insanın aslında her dönem mala-mülke ve maddeye nasıl tamah ettiğini çok veciz bir ifadeyle izah etmiştir tabi sadece anlamak isteyen için.
İnsanları bu denli eleştirirken şu sorular geliyor aklıma:
-Şans oyunları oynamayan kaç kişiyiz?
-Kaç kişi hayatında piyango bileti almadı?
-Araba çekilişi var diye AVM lerden alışveriş yapmayanımız kaldı mı?
-Kaç kişi hiç bir zaman bütün odalarını kullanamadığımız 4+1 evler için binlerce liralık kredi çekmedi?
-Daha iyi bir araba için ödediğimiz faiz ne kadar?
-Marka kıyafeti olmadan dışarı çıkabilen var mı?
-Akılsız telefon kullananımız kaldı mı?
-Sadece modası geçtiği için hiç kullanmadan ya da eskimeden değiştirdiğiniz elbiseniz de vardır muhakkak!
Kabul edelim her insanın içinde bu duygularla birlikte var gücüyle kendini tüketen bir "BEN" mevcut.
İnsan elbette kimseye muhtaç olmadan geleceği de düşünerek yaşamalı. Lakin yarın öleceğini, paylaşmayı bilmediği malının kendine hiç bir şey kazandırmayacağını, azim ile hırsın arasındaki farkın maddeye değil Yaratıcıya "inanç" olduğunu anlaması gerekiyor.
İnsan bu denli maddeye sahip olma hırsı içerisinde olduğu sürece aklını! kullandığını zannedip emek vermeden kazanacağı tek şey "acı tecrübeler" olacaktır.

Emet Denizci, bir alıntı ekledi.
11 Mar 17:06 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

(...) Ben yaşananları uyuşturucu bir darbe gibi hissettim. Oysa gözlerimi açtığım anda fazlasıyla karışıktı kafam, yıldırım hızıyla yaşadıklarımı bir kez daha sırasıyla, hatıra denen o büyülü kendini kandırma sayesinde, tadını çıkararak yaşamak istiyordum; şu da var ki insanın böyle şeyleri kavrayabilmesi o kadar da kolay olmuyor. Kim bilir, belki de insanın bunları anlaması için ağrıyan bir kalbe gereksinimi vardır.

Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig (Sayfa 61 - Türkiye İş Bankası)Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat, Stefan Zweig (Sayfa 61 - Türkiye İş Bankası)
Selim, Puslu Kıtalar Atlası'ı inceledi.
03 Oca 11:38 · Kitabı okudu · 106 günde · Beğendi · 7/10 puan

İhsan Oktay ANAR sanırım son 20-30 yılın en kendine özgü üsluba sahip yazarlarından biri. Çoğu insanın asla yazamayacağı gibi yazması da ayrı bir hava katıyor satırlarına. Kast ettiğim şeyi biraz daha iyi anlayabilmek için tarif etmeye uğraşmaktansa kitaptan yapılan alıntılara bir göz gezdirmeniz daha mantıklı olacaktır. Seçtiği kelimeler eski olsa da üslubunu modern tutabilmesi pek rastlanır bir şey değil. Fakat bu farklı ve taklidi zor üslup, İhsan Beyi çok iyi bir yazar yapmadığı gibi, ortaya çıkan her eserini direkt birinci sınıf da yapmıyor.Uslubuyla yükselttiği çıtayı hikaye anlatımındaki/kurgusundaki kusurlarla aşağı çekiyor.

Bu bağlamda, Puslu Kıtalar Atlası bence bir romandan ziyade "denemeler derlemesi" gibi olmuş. Benden daha önce bu yorumu yapan olduysa affola, yazılanları pek okumadan yazıyorum bunları. Dediğim gibi, okuduğunuz şey her ne kadar sürükleyici bir yapıya sahip olsa da roman demek için biraz zorlamak gerektiği de satır aralarında kendini belli ediyor. Parça parçalık, bölünmüşlük hissini romanı okuduğum süre boyunca atamadığımı hatırlıyorum. Birbirine bağlı bir sürü hikaye var ortada, bunların birbirine bağlanabimesi için çoğu yerde yeniden düzenleme yapıldığını ise neredeyse hissedebiliyorsunuz. Sanırım benim için en büyük sıkıntı bu oldu. Bir de gözüme ve dilime çok yabancı bazı kelimelerin kullanımı.

Fantastik bir kurgusu var kitabın. Masal gibi. Kitabın özellikle ilk yarısı bir çırpıda bitecektir. Ben yaklaşık olarak bir hafta içerisinde bitirmiştim ilk yarıyı -ki pek zaman ayırmamıştım-. Sonraki yarı ise 2 aydan fazla zamanımı aldı çünkü olaylar zinciri sizi bunaltmaya başladıkça kitap elinizden düşmeye başlıyor. İlginizi kaybediyorsunuz. Bir de işin içinde yazarın kullandığı eskimiş kelimeler ve idrakı zor mizahı var ki okuma hızınızı gerçekten etkiliyor. Zevksiz değil kesinlikle, ama ilerlemesi zor pasajlar bunlar.

Bol karakterli, bol göndermeli, bol felsefi içerikli olması; içinde ince işlenmiş, orijinal ve kesinlikle manipülatif olmayan bir mizah barındırması, masalımsı bir hava barındırması eserin güzel tarafları. Bölük pörçük hikayelerin birbirine eklenmiş hali gibi durması, yer yer ağırlaşan ve anlaması bazen imkansızlaşan dili, ikinci yarıda baymaya başlayan olaylar zinciri ise kötü yanları.

Sonuç mu? Tavsiye ederim.

Ekrem Yaşar, Sabırsız Yürek (Acımak)'ı inceledi.
08 Ara 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

stefan zweig öyle bir roman yazmış ki anlatmaya ,övmeye nereden başlasam bilemiyorum. neredeyse herkes, vicdanın çok değerli olduğu ve insanlığımızı kaybetmemek için gerekli olduğu konusunda hemfikirdir.
bunu neden söylüyorum? çünkü stefan zweig vicdan konusuna başka bir açıdan bakmamı sağlamıştır. acımak ve vicdanın farklı şeyler olduğunu düşünmeme neden oldu oysa benim kafamda acımak ,vicdanın bir alt başlığı gibiydi.yazacaklarımın devamı az biraz spoiler içerecek.
!---- spoiler ----!

olaylar silsilesi toni hofmiller'in kekesfalva konağına gitmesi ile başlıyor. baloda toni yanlışlıkla belden aşağısı felçli olan edith'i dansa davet edince kız sinir krizine giriyor bunun üzerine toni kendisini suçu hissediyor ve sonrasında yaşanacaklar için kontrolünü kaybediyor.
aslında ne kadar basit bir olay basit bir özür dilendikten sonra kapatılabilirdi. o zaman da bu romanın yazılmasına gerek kalmazdı biz de okumazdık. ama tabi ki öyle olmuyor toni kekesfalva konağına özür dilediğini anlatan bir çiçek buketi gönderiyor. çiçeği gönderince konaktakiler bu soylu davranış üzerine toni hofmiller'i konağa tekrar davet ediyorlar işler iyice çığrından çıkıyor. konaktakilerle tanışan ve bu insanları çok seven toni hofmiller artık konağa sık sık gidip gelmeye başlıyor.

para , şöhret her zaman mutluluğu getirmiyor özellikle çare bulunamayan bir sağlık sorunu varsa. edith felçli olduğu için evde adeta herkes onun gözlerinin içine bakıyor istediklerini yerine getirmek için ne gerekiyorsa yapılıyor. bu durum edith'in engelinden dolayı çevresinden, sağlıklı insanlardan bir nevi intikam alması için uygun bir zemin hazırlıyor. tabi edith'i davranışları nedeniyle suçlamak biraz zalimce olabilir gencecik bir yaşta koşamayacak ,yürüyemeyecek ,dans edemeyecek olaması nedeniyle sonsuz bir öfke duyuyor ve çevresine kendi mutsuzluğunu hissetiriyor.
işte böyle bir genç kız ile tanışıyor toni hofmiller . peki toni hofmiller'i vicdan ,acıma ve iyi olanı yapma baskısı içine sokan şey neydi ?
bence küçük yaştan itibaren askeri düzen içinde bulunmasıdır. askeriye içeri giren insanları türlü zorlu şartlarda yaşayabilecek , itaat edecek ve her zaman düzen içinde kalacak şekilde sert bir disiplin içinde yetiştirir. toni 'nin davranışlarının arkasında yatan nedenler bunlardır. acımanın ,aile sıcaklığının olmadığı askeri düzenden çıkıp ,ona renkli gelen bir hayatın olduğu kekesfalva konağına gidince elinde olmayarak iradesini kaybetmiştir .iyi insan olduğunu ispat etmek için vicdan fetişizmi içine düşmüş bu yüzden iradesini kaybettiğini anladığında çok geç olmuştur.

edith insanların duygularını öyle iyi hissediyor ve kullanıyor ki toni 'nin zayıflığını anlaması çok güç olmuyor onu yavaşça ağları içine alıyor ve çaresiz bırakıyor.

''iki tür acıma duygusu vardır .birincisi ,duygusal ve zayıf olan ,başka birinin yaşadığı felaketlerden kaynaklanan acı ve hüzünden olabildiğince çabuk kurtulmak için çırpınan yüreğin sabırısızlığıdır. bu, bir acıyı birlikte hissetmek değil, ruhun yabancı bir derde karşı kendini içgüdüsel olarak savunması anlamındaki acıma duygusudur. diğeri , tek gerçek acıma duygusu ise yaratıcı olan , ne istediğini bilen ;sabırla, gücü yettiğince hatta gücünün bile ötesinde katlanmaya ve dayanmaya kararlı bir insanın acıma duygusudur ''
toni'nin edith'e duyduğu acıma duygusu yaratıcılıktan uzaktı. faydası yoktu çünkü herhangi bir çözüm üretmiyordu. sonuçta zweig'ın dediği gerçek olmayan acıma duygusu edith'in sonunu getirmiş toni' ye ise kalıcı bir vicdan azabı bırakmıştır.

stefan zweig insan psikolojisinden , davranışlarımızdaki nedenselliği çok iyi çözmüş. her zweig kitabı okuduğumda hayretle karşılıyorum. kitapta toni'nin benimle benzer davranış eğiliminde olması romanı içselleştirmeme neden oldu .
zweig harika bir şaheser yazmış üzerine daha çok düşünülecek, yazılacak bir kitap. okuyunuz okutunuz.