• 248 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Bir İskender Pala klasiği... Yine bir solukta okunan, okurken düşündüren, dersler veren bir tarihi roman..

    Kitabı iki günde bitirdim. Üstelik çabuk bitmesin diye oyalandım ve bazı yerleri ders çıkarmak adına tekrar tekrar okudum. İskender Pala’nın akıcı diline, sadeliğine ve samimiyetine aşina olanlar bu samimiyeti bu eserde de bulacaklarından şüphe duymasınlar.

    Bu kitabı okumadan önce Molla Lütfi adını daha önce duymuş olsam da hayatına ve idam edilişine vakıf değildim. Yazar eserin başında Hızır (a.s) ile Hz.Musa arasında geçen malum kıssayı paylaşıyor ve paylaşmakla kalmayıp bunu esere de ustaca bir biçimde yaymayı başarıyor.

    Ne öğrendim? Nasıl ders çıkardım?
    Öncelikle Molla Lütfi’nin idamını araştırmadan, sorgulamadan öğrenen birisi Osmanlı Devleti’nin bir bilim adamına değer vermediğini, hatta onu idam ettirdiğini düşünebilir. Ancak olay bu kadar basit değil.. Maalesef Molla türlü entrikalara kurban gitmiş bir bilim insanıdır. Ancak bu gerçek böyle bilinmiyor. Osmanlı Devleti’nin bilim insanına değer vermediği gibi bir algı oluşturulmuş durumda. Avrupalıların istediği aslında bu. Dolayısıyla bu kitabı okuduğunuz zaman bazı gerçeklerin farkına varıyorsunuz. Örneğin, internette Molla hakkında araştırma yaptığınızda zındıklıkla suçlandığını görürsünüz. Sapkınlıktan dolayı idam ettirildiği söylenir. İşte bu kitap tam da bunların aslında birer uydurma olduğunu görmeniz açısından var. Spoiler vermemek adına daha fazla detay vermiyorum..

    Bize yanlış öğretilmiş bir gerçeği daha görüyorsunuz. Büyük Kartal Fatih Sultan Mehmet’in zehirlenerek öldüğü yalanı... Bu Avrupalıların uydurduğu bir yalandır ve ülkemizde de bu böyle bilinir. Aslında Fatih zehirlenerek ölmemiştir, eceliyle ölmüştür. Daha bu ve bunun gibi birçok gerçeği görebilirsiniz İtiraf’da. Yazarın okuduğum ilk kitabı olan “Şah ve Sultan” romanında da buna benzer duygular yaşamıştım. Aslında gerçek diye bildiğimiz şeyler tamamen Batılıların uydurduğu şeylermiş ve bildiğimiz şeylerin hepsi birer yalanmış... Gerçeği görmeniz açısından, dersler çıkarabilmeniz için bu kitabı şiddetle tavsiye ediyorum.

    Neyi beğenmedim?
    Bazı olayların çok hızlı geliştiğini düşünüyorum. Bu kitabın hacminin ince olmasını da etkilemiş olabilir. Bir diğer beğenmediğim husus da noktalama işaretleri. Virgül konulması gereken birçok yerde konulmamış ve eserin ahengini de yer yer bozmuştur. Yine de bu gibi unsurlar bu güzel eserin önüne geçememiş. Gerçeği görebilmeniz, dersler çıkarabilmeniz dileğiyle iyi okumalar...
  • 423 syf.
    ·149 günde·Beğendi·8/10
    Türkiye topraklarındaki havacılık tarihi konusunda kapsamlı bir kitap. Kitap üç bölümden oluşuyor. Bu bölümlerin ikisi bizzat Vecihi HÜRKUŞ tarafından yazılmış, son bölüm ise farklı kaynaklar kullanarak derlenmiştir. Vecihi HÜRKUŞ'un bu topraklardaki farklı savaşlardaki aldığı görevlerin hakkındaki bilgileri barındırıyor ve bu bilgilerle olanların canlı tanığı oluyorsunuz. 20. yy'ın ilk yarısında Türkiye'de Vecihi H. dışında emek veren oek kimse bulunmadığı için tarihi bu dönemr denk gelen TOMTAŞ tayyere fabrikası, üretilen tayyareler, havacılık mektepleri ve verilen dersler, havacılık kulüpleri, dernekleri ve bunların faaliyetleri, havacılık konusunda toplumsal faaliyetler ve önemli şahıslar hakkında geniş bilgi içeren bir kitap. Kitabı okurken Kitapta dikkati çeken diğer ayrıntı ise Vecihi'nin karşılaştığı haksız zorluklara karşı sitemleri ile karşılaşacaksınız ve benim açımdan bunlar çok öğretici bilgiler. Faydalı bir tarih, anı kitabı. Eğer şahsen değerini anlasak bize çokça şevk verecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. İyi okumalar
  • 7 - *** Yazık ***

    Uzun zaman ardından dışarıya çıkmış olmam, yüreğimde ve zihnimde yabancısı olduğum bir heyecana tanıklık etmemi sağladı. Kalabalığın ardına karıştığımda önce kendimi bir ruh gibi hissettim. Sanki görünmüyor gibiydim, insanlarla karşılaştığımda hafif sağa ya da hafif sola çekilerek onlara yol veriyordum. Dalgınlığım bir ara karşıdan gelen kişiyi fark etmemi engelledi. Son anda onu fark ettiğimde irkilir bir biçimde kendimi yeniden sağa attım. Sanki biraz daha geç kalsam beni ezip geçecekti. Bu yabancılık ve görünmezlik o kadar da kötü değildi. İlk zamanlar bunu dert etseniz bile, daha sonraları yokluğunuza alışır ve kendinizi aramaktan vazgeçersiniz. Kendinden de vazgeçmek anlamına gelir bu. İşte bu seviyeden sonra yalnızca başkaları için yaşar, başkalarının hayatlarını yaşarsınız. Bir banka oturup çevreden geçen insanları izlemek bu yüzden benim görev edindiğim bir olaydır. Bu olay öylesi güzeldir ki, birden fazla hayat yaşamak birden fazla mutluluk tatmak veya acı çekmek anlamına gelir. Acıya rağmen güzeldir çünkü hayatın bütününe giden yolda parkeler sanki acıdan var olmuştur. Bir tek onlar gerçektir ve bir tek onlardan çıkarılan dersler neticesinde yeni gerçeklikler yaratılabilir. Kimileri buna tecrübe der, kimileri ise bunun bir umutsuzluk yaratacağını iddia eder. Tecrübelerin yalnızca umutsuzluk yarattığı bir yaşam... Bu ağırdır, hem de çok ağır…
    Esen rüzgar ve bu soğuk hava çiftleri birbirine daha çok yaklaştırıyor, onlar yolun ortasından birbirlerine sarılmış giderken yalnız olanlar, mesele bakın, başında şapkası, elinde bastonu olan ve ağır ağır yürüyen gözlüklü yaşlı amca, daha kenardan yürümeyi tercih ediyor. Bana kalırsa eşini yakın zamanda kaybetmiş ve kendi de artık bu dünyada ki vaktinin dolacağı günü bekliyor.
    Ben de oturmuş kendi hiçliğimi bu gördüğüm insan manzaralarıyla var etmeye, ya da varsa da onu tamamlamaya çalışıyorum. Eğer sayfalardan başka bir dostum olsaydı, ona bu alışkanlığımı anlatsaydım, kesinlikle bana, benim bir zavallı olduğumu söylerdi. Neyse ki hiç dostum yok, sayfalar dışında ve neyse ki sayfalarında konuşmak gibi bir özellikleri yok. Daha çok dinlemek için var onlar, sır tutmak ya da hayallerin kendi üzerlerindeki resmedilişini izlemek için var.
    Ben de bir aralar yaşamıştım, hatta bir vakitler daha da güzelini yaşayabileceğim algısına kapılmış ve güzel bir hayatın varlığına kendimi inandırmıştım. Oysa… Oysa, bu yalnızca ölümümü hızlandırmaya yaradı. O günlerden, ileriki günlere bakıp mutlu olacağımı düşünürdüm, güzel hayaller kurardım ki bir süre sonra insan yalnız başına yapamaz bunu.
    Tükenir.
    Umutsuzluğa kapılır ve yalnızlığının karalığına gömülür.
    Hayal kurmak tek kişiliktir fakat onları gerçekleştirmek için bir kişiye daha ihtiyaç olur. O kişi bulunamadığı zaman, baş başa kaldığınız hayalleriniz tek tek terk eder sizi ve yalnızca nefes almanın yorgunluğunda sürer artık yaşam. Yorucu bir iş, oldukça yorucu, alınan her nefeste geçmişi hatırlamak, kaybolan umutları görmek öylesine kasvetli ve yorucudur ki, inanç denen şeyin içinizde kayboluşuna tecrübe demeye başlarsınız. Ben öyle diyorum. Ben mi diyorum acaba gerçekten, ne kadar varım ki, ne kadarını söyleyebileyim. Birazdan… Birazdan… Ya da yarın belki bilemiyorum, artık ne zaman bulunursam…
    Bunları okuyacak kişi ne düşünecek hakkımda, cesedime baktığında ‘’acaba ne derdi vardı’’ diye söylenir belki ilk önce. Sonra ‘’yazık’’ diye ekler. ‘’Yazık.’’
    Yalnızca ölüm değil birçok başka konu ve olayın kötü son bulmasının ardından, kırılan tarafın söylediği sözcük ‘’yazık.’’
    Beş harfe kimi zaman bir ömür, bir aşk sığdırılır böylelikle. Öyle olması temenni edilir ama o söz söyledikten sonra bu kez yürek sayıklamaya başlar onu, zihinle öyle bir arkadaşlık kurar ki yapılan fedakarlıklar gelir akla ve onlar akla her geldiğinde yine bir yazıklar olsundur dile dökülen…
    Ne değişir?
    Dile dökülenler şu vakitten sonra neyi değiştirme gücüne muktedir?
    Koca bir hiç.
    Birazdan ölecek beden gibi bir hiç..
    Yalnızca insanlarda değildir resmettiklerim ve hayatını yaşadıklarım, çok kez bir çiçeğin bir ağacın bedeninde hissetmişimdir ruhumu. Bu da kötü, Oldukça kötü…


    Çiçeklerin bu denli sık oluşu, insanlar arasında tanığı olmadığım bir olayı hatırlatır bana. Onların etrafa yaydığı bu kokular kendi köklerindeki sevgi ile doğrudan ilintilidir. Neden sonra bu sevgi sembolü, bir başka insana olan aşkını açıklama nedeniyle bir araç olur ve kökünden koparılır?
    İnsanlar… Ah bu insanlar. Siz onları tanımazsınız.
    Uykumun gelmek bilmediği gecelerin baş mimarlarını en iyi anlatan cümle;
    ‘’Bir var, bir yoktur.’’
    Onların o yokluklarından dahi bir vara tezahür etmek mümkündür. Bu tezahürün adına verdikleri tanımı ‘’Acı’’ adı altında toplamışlar. Varken belki size sahte mutluluklar yaşatırlar ve budalalığınız onları gerçek sanmanızı sağlar. Keşke acıları da aynı sahtelikte olsaydı ve ben bugün almış olduğum kararın arefesinde bu cümleleri yazmıyor olsaydım. Bu cümleler, bu kağıdın bekaretini bozma hakkını kendinde hunharca görürken benimde yaşamıma son vermeden az evvelki düşüncelerim oldular.
    Cümleler… Onlarda insanlar gibi bir var bir yoklar. Hayat gibi, oksijen gibi ve Aşk gibi.
    Keşke o çiçekler kökünden yalan sevdalar için ayrılmasaydı…
    Keşke bu ruh yalnızca kendi bedenine hapsolmayı başarabilse ve diğerleri gibi, bencilliğin maskesine sıkı sıkıya bağlanıp ondan hiç ayrılmasaydı.
    Ne derler ölmüş bir bedene?
    Önce yazık, sonra…? Sonra rahmet diler kimileri. Kimileri de bunun bir intihar olduğunu anlar ve zayıflık olarak niteler belki. Ama hayır! İşte bu zoruma gider. Çünkü gerçek zayıflık bencillik maskesinden hiçbir zaman kurtulamamak, vefasızlığın kucağında yaşayıp etrafa hala gülücükler saçabilmek iğrençliğidir. İnsan mutlu olmak için böylesi bedbahtlıkları nasıl olur da hak sayar…
    Belki de onlardır haklı olan, belki de yaşamak için, mutlu bir hayat sürdürebilmek için, böyle davranmak gereklidir. Ölmek için ise…
    Ölmek için gerekli olan tüm şeyleri yaşadım…

    Ötesi yok...

    - Bu mektubun sonuna eklenen tarih, başka bir başlangıcın vücut bulmasıdır. Ölümümden fiziki anlamda kimse sorumlu değildir...
    (10.01.2019)


    °°° Vaveyla °°°

    https://www.strawpoll.me/17261037
  • 520 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Doğumundan vefatına kadar ayrıntılı olarak yazılmış bir Mustafa Kemal Atatürk kitabı. Bu zamana kadar gerçekten bilmediğim birçok şey varmış ve bu kitapta öğrendim. Atatürk'ün birçok özelliği beyninize kazınmıştır zaten; Ilerigoruslulugu, inkılapçılığı, halkcılığı vb. ama bunun ötesinde çocukluğunda Şemsi Efendi okulunda okurken hangi dersler aldığını bilmiyordum mesela bu en küçük bir örnek. Okuyunca sizde şaşıracaksınız. Savaşlar, sürgünler, kadınlar, suikastler, giyim-kuşam, kitap aşkı, hayvan sevgisi, gece hayatı, sigara-kahve-alkol, evlatlıkları inanın bir sürü bilgi var içerisinde. Yazacak çok şey olduğu için kısa bir inceleme oldu maalesef.

    Yeri geldi duygulaniyorsunuz, yeri geliyor meraktan araştırmalara dalıyorsunuz. Her ne kadar güzel dediysem de keşke kaynakları da belirtseymiş inanın birçok şeyi değiştirebilirdi zihinlerde. Ama yine de okumaya değdi. Onun karakterini daha iyi benimsemek için okunması gerekli bir eser.

    Şimdi başka Atatürk kitapları kıyas etmek için bir de Ilber Ortaylı'dan okuyacağız inşallah.
  • 120 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Steinbeck'in okuduğum üçüncü kitabı.. Gazap üzümleri,  Fareler Ve İnsanlardan sonra yine şahane bir öykü.
    Yazar beni şaşırtmadı kendine özgün üslubuyla yine farkını konusturmuş..
    İnsan- doğa ve insanların birbiriyleriyle ilişkilerini ,  özellikle de,  çalışan kesimlerin yaşamlarını anlatmaktadır kitaplarının genel konusunda..

    Salim 'in Önerisiyle okuduğum bir kitaptı. Baya da etkiledi beni.
    Kısa bir öykü. Ama kısalıgına rağmen içinde barındırdığı değerler,  size kattıkları,  verdiği dersler o kadar anlamlı o kadar çok ki. Sanki 100 sayfalık bir kitabı değilde bir koca yaşamı okumuş gibi oluyorsunuz. Ve işte ben böyle kitaplara hayranım.

    "Bir inci ve inciyle gelen bir yok oluş.."

    Elinize bir yerden bir anda yüklü miktarda para geçtiğini düşünün.  Ya piyangodan ya bir akrabanızdan büyük bir meblağ elinize para geçtiyor ne olur ?
    Hiç tanımadığınız akrabalarınız ortaya çıkar değil mi :D

    Bu kitapta da tam da böyle bir şey olmasa da  buna benzer bir şeyler yaşanıyor; bu sefer akrabalardan çok düşmanlarınız ortaya çıkıyor.
    Yoksul bir 'İnci' avcısı olan Kino güzel gösterişli büyük bir inci buluyor. Buluyor bulmasınada sonra neler oluyor ?
    Düşmanları dosta...  Dostları düşmana dönüşüyor.

    Çocuğunu hayatını kurtarmak için İnci arayıp buluması.. o inci yüzünden çocuğunun ölmesi ayrı bir hüzün ayrı bir ders...
    İnsan bir şeye başlarken neler düşünür ne  hayaller kurar ama hayat ona ne verir...

    Para hırsıyla başkasının malına göz diken insanlarla olan mücadelesi çok güzel anlatan bir kitap Aslında mutlulugun parayla hiç bir alakası yok. Evet bunu anlıyoruz ama anladıktan sonra çok geç olabiliyor. Bir çok şeyimiz elimizden gittikten ya da kaybettikten sonra fark ediyoruz.

    Açgözlülükle para hırsı insanları felakete sürükler. Açgözlü olan ve gözlerini para hırsı bürümüş insanların kendileri de mutlu olmadığı gibi çevresindeki insanları da kendi felaket girdabının içine alır.

    Topluma eleştirisel bakış açısı ile gerçek yaşama ayna tutan; İnsanın doğasını çok iyi anlatan bir yazar.

    İnsanlığa dair çok etkileyici bir kitap. İnsanlığı tanımak istiyorsan John Steinbeck okumalısın...
  • 141 syf.
    ·2 günde·Beğendi·7/10
    Kitabın kısa kısa hikayelerden oluşması güzel fakat kitabın arka sayfasındaki masallar çok iyiydi. Geri kalan yerleri açıkcası pek beğenmedim. İyi tespitler var ama hikayeler pek sarmıyor. Sırca köşk ve koyun masalı çok iyiydi. Alınması gereken iyi dersler var