• Türkan Saylan, yaptıkları ve yaşattıklarıyla hayatımızda yer edinen önemli kadınlardan sadece biri. Bu değerli kadının yazdığı içinde on tane öykünün bulunduğu Hayvanlar ve Çocuklar kitabını okuduğumda onun gözlem gücüne hayran kaldım. Kitaptaki öyküleri çocuklar ile konuşarak yazmıştır. Bu sayede çocuklar öykülerin yaşandığı olaya daha kolay adapte olabilmesi sağlanmış.



    Türkan Saylan canlı sevgisini çocuklara aşılama amacıyla yazmış öykülerini. Kimi öyküsünde insan ilişkilerini konu alarak sonunda çocuklara öğütücü dersler vermiş kimi öyküde ise hayvan ve doğayı insanların kullanma şeklini ( yani insanların hayvanlara ve canlılara saygı duymayışına dem vurarak onlara canlı sevgisini tatmalarını öğütlemiştir.) Bir canlının yaşamının önemini çocuklara anılar ile anlatmak istemiştir.



    "Size yazdığım bu on öykü, gözlemci kişiliğimle beynime kazınan gerçek olaylardan oluşmaktadır. Çoğu, kendi yorumlarımı da içermektedir. Bu nedenle bu öykülerin, salt çocuk yaştakilerce değil, gençler, özellikle de genç anne babalarca da okunmasını dilerim." Türkan Saylan



    Gelelim kitabın içindeki on öyküye; İlk öykü Hayvanlar Ve Çocuklar'dır. İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşayan beş kardeşin öyküsünü okuyoruz. Savaş döneminde oyuncak alacak parası olmayan beş kardeş için en güzel oyuncak ise etraflarındaki hayvanlar olmuştur.



    İkinci öykü Sedef Lapçin'miş. Bir gün beş kardeş yolda yürürken birden bire önlerine dünya güzeli bir Dalmaçyalı çıkar ve onların peşine takılır. Bu Dalmaçyalı köpekten sonra beş kardeşin yaşadıkları anlatılır.



    Üçüncü öykü Ayşe Teyze'nin Yumurtaları. Çiftlikte yaşayan Ayşe Teyze'nin görevi çiftliğini korumaktır. Geçimini hayvanlarından sağlar. Üç günde bir yumurta ve sütünü satmaya şehre inen Ayşe Teyze ve onun yumurtalarının çocuklar üzerindeki etkisini okuyoruz.



    Dördüncü öykü Anakedi'nin Yavruları. Hayvan sever beş kardeş deniz kenarında üç yavrusunu emziren bir kedi ile karşılaşırlar ve onları eve götürürler. Bu kediler ile yaşadıkları anlatılır.



    Beşinci öykü İnatçı Kardeşlerin Maceraları. Beş kardeşin erkekleri mucit işlerine meraklıdır ve beş kardeşin evine radyo gelmesiyle yaşanan maceralar anlatılır.



    Altıncı öykü Nilüfer. Nilüfer, kızıl saçlı bir çocuktur. Ailesi geçim sıkıntısından dolayı köyden kente göç etmiştir. Bu ailenin şehirde yaşadıkları anlatılır.



    Yedinci öykü Çocuk, Silah ve Bebek. Ahmet ve Ayşe geleneklere uygun bir şekilde evlenmişler ve Ahmet'in okulunun olduğu büyük şehre yerleşmişlerdir. İkiz bebekleri Efe ve Ece ile yaşadıkları anlatılır. (Burada kız ve erkek çocukların yetiştirilme tarzından bahsedilerek eleştiriliyor.)



    Sekizinci öykü Aliye'nin Öyküsü. Zorunlu 8 yıllık eğitimini bitiren Aliye'nin meslek lisesine gitme isteği var. Ancak babasının ekonomik durumu iyi değildir. Aliye'nin azmini okuyoruz bu öyküde. Burada çocuk işçiliği, çocuk yaşta okulu bıraktırmayı, çocuk yaşta evliliği eleştiriyor.



    Dokuzuncu öykü Ayakkabı Boyayan Çocuklar. Hatice ve Ahmet 5 çocuk ile köyden büyük kentte göç etmiştir. 3 çocuğu, erkek olanları ayakkabı boyacılığına , kızı ise mendil satmaya yollarlar. Diğer iki çocuk ise akraba evliliğinden dolayı engelli doğmuştur. 3 çocuğun otobüste Billur ile karşılaşmaları ile 3 çocuğun hayatı değişmiştir.



    Son öykü ise Hacı Mustafa Efendi. Hacı Mustafa Efendi, bir Osmanlı Paşası, dindar ve 4 karısı olan biri. Onların ve iki çocuklarının yaşadıkları anlatılır.
  • ’Sîne hâhem şerha şerha ez firâk
    Tâ bigûyem şerh-i derd-i iştiyâk’’*
    (İştiyâk derdini şerhedebilmem için, ayrılık acıları ile şerha şerhâ olmuş bir kâlp isterim.)

    Gözyaşlarını tartan oldu mu hiç?
    Kaç yıl eder, ruhu şakaklardan seyreden bir keder? Karanlıkta yastığın hangi ipliğinden sızacagını iyi bilen, tamı tamına iki damla, 'düşmekten' nasıl kurtulur?

    Gözyaşlarınıza ağladınız mı hiç?Kirpikleriniz ellerinden kayıp giden serinliği yanaklarınıza ‘affet’ terennümüyle salıverdi mi?

    Bu ferahlık, sonsuzluğa kanaat etmekse eğer, sır'rın burdan dönüşü yok!..

    Dâgzâr olmadan, kalbi narın esvabına sarmadan, hüsranın zemzeminden hissedar olmadan, ne didene cefa eyle, ne de o zehri ruhsara sun!..

    Yaman Dede, asıl adı ‘Diyamandi’
    1887’de, yani 1 asır ,31 yıl evvel Talas’da Dünyaya geldi.
    Müslüman bir ailenin çocuğu değildi Diyamandi, öğrenimine Rum Ortodoks mektebinde başladı.Kastamonu İdadi (Lise) sini(1901)ve ardından İstanbul Hukuk Fakultesi(1909)’ni bitirdi ve 25 yıl avukat olarak görev yaptı.Sonra ki yıllarda ögretmenliğin o sarnıcı billurlaştıran sahnesinde, körpe dimağları susuzluktan kurtarmaya azmetti ve çesitli okullarda Edebiyat, Türkçe ve Din Kültürü derslerine girdi..

    Ruhuna ateşi düşüren, Mevlana’nın katrede bir âlem, âlemde bir katre olma recasıydı. Mesnevi derslerini almaya başladığında liseden birincilikle mezun olmuş bir delikanlıydı.

    Hidayete yükselişini naif bir maharetle şöyle anlatıyor;

    "Hidâyet nurunun alevden damlalar halinde gönlüme akması, sultanlar güzelinin (Hz. Mevlana) tatlı ve mübarek ismini işittiğim andan itibaren başladı. Ondan sonraki merhaleler baş döndürücü bir hızla birbirini takip etti.Merhalenin hangisinde oldum de,yeni bir alemde dogdum bunu ben de bilmiyorum."

    Sonra ki yıllarda Diyamandi, artık ‘Yaman Dede’ adıyla anılan bir derman duasıydı…

    ‘’Mısralarım, gözyaşlarımın kelimelere dönüşmüş halidir.’’ Diyor Yaman Dede ve ibadetin kemendine öyle sıkı sarılıyor ki, artık Onun için yanmak, kendinde olmak, kendinde olmak O’nun divanına sızlayarak, inleyerek varmaktan başkası değil…

    Namaz… Hakikatin o yoktan vareden, vahdeti vücud mertebesine yükselten ve bütün bir kainati bir saman çöpüne izhar eden seferin adıdır artık…

    Ve Peygamber Efendimiz… Öyle üryan bir aşkla ve alaimi bir firakla severki O’nu; Sanki insan yalnız bu sevgiyi anlasa, bu emsalsiz özlemi idrak eylese bir lûtfu şahaneye mazhar olacak gibi…

    Ahmet Kahraman şöyle söze dokuyor bu hali:
    “Yaman Dede 1959-1960 döneminde Farsça dersimize geliyordu. Bir gün dersler bitti, okuldan çıktık. Taksim’e doğru gidiyorum. Alman Sefareti civarında bir mescit var. İşte oradan yukarı doğru tek başıma gidiyorum. Bir baktım Yaman Dede, mescidin duvarına yaslanmış, son nefesini verir gibi bir hali var. Halsiz, mecalsiz, başı hafifçe sağ öne düşmüş, boynu bükülmüş, öyle duruyor. Hemen koşarak yanına gittim ve: ‘Hocam, hayırdır, geçmiş olsun neyiniz var, hasta mısınız?’ dedim. Baktım Hoca ağlıyor. ‘Hocam niçin ağlıyorsunuz, başınıza bir şey mi geldi?’ dedim. Şöyle çok ince, çok tiz, çok gevrek, ipil ipil dökülen bir sesle:
    ‘Hayır yavrum hayır!’ dedi. Resulullah (a.s) aklıma geldiği zaman, kendimi kaybediyorum, ayakta duracak mecâlim kalmıyor, ya bir yere dayanmam gerekiyor veya oturmam icap ediyor. "

    Eser Yaman Dede'nin şiirlerini, anılarını ve hayatını okuyabileceğiniz en güçlü kaynak bana kalırsa.Anlatımı öyle lezzetli ki, okuduktan sonra da hep bakmak isteyeceğiniz ender kitaplardan.Kitaplığımda en çok okuduğum kitaplar rafında yer alacak dâima...

    Yaman Dede, 75 yaşında 3 Mayıs 1962 Perşembe günü Hakk’a kavuşur.
    Yaman Dede’nin kabr-i şerifi, İstanbul’da Karacahmet mezarlığında bulunmaktadır. Mezar taşı üzerinde şunlar yazılıdır:

    Huvel Baki
    Mevlana Aşıkı Yaman Dede
    Hakk’a kavuşmak için
    ircii emrine etti itaat.
    1304 - 3.5.1962

    Tasavvuf bilmek işi değil; duymak ve olmak işidir madem.Ya Rabb bizi oldur ve kalplerimize her lahza yanmak istidadini duyur…

    GÖNÜL HUN OLDU ŞEVKİNDEN

    Gönül hun oldu şevkinden boyandım ya Resulallah,
    Nasıl bilmem bu nirana dayandım ya Resulallah,
    Ezel bezminde bir dinmez figandım ya Resulallah,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Yanan kalbe devasın sen, bulunmaz bir şifasın sen,
    Muazzam bir sehasın sen, dilersen rehnumasın sen,
    Habib-i kibriyasın sen, Muhammed Mustafa'sın sen,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Gül açmaz çağlayan akmaz ilahi nurun olmazsa,
    Söner alem, nefes kalmaz felek manzurun olmazsa,
    Firak ağlar, visal ağlar ezel mesturun olmazsa,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah.....

    Susuz kalsam yanan çöllerde can versem elem duymam,
    Yanar dağlar yanar bağrımda ummanlardan nem duymam,
    Alevler yağsa göklerden, ve ben messeylesem duymam,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Erir canlar o gül buy-i revan bahşın hevasında,
    Güneş titrer yanar didarının bak ihtirasında,
    Perişan bir niyaz inler hayatın müntehasında,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah........

    Ne devlettir yumup aşkınla göz rahında can vermek,
    Nasip olmazmı sultanım haremgahında can vermek,
    Sönerken gözlerim, asan olur ahında can vermek,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah....

    Boyun büktüm perşanım bu derdin sende tedbiri,
    Lebim kavruldu ateşten döner payinde tezkiri,
    Ne dem gönlün murad eylerse, taltif eyle kıtmiri,
    Cemalinle ferahnak etki yandım ya Resulallah...

    Yaman Dede


    Hûn: Hor ve zelil olmak
    Şevk: Arzu
    Nîrân: Nurlar, ateşler
    Bezm:Sohbet meclisi
    Figân: Bağırıp, çağırma
    Cemâl: Güzellik, yüz güzelliği
    Ferah-nâk: Neşeli, sevinçli
    Muazzam: Büyük
    Sehâ: Cömertlik
    Reh-nümâ: Yol gösteren
    Habîb-i Kibriyâ: Hz. Peygamberimizin özel sıfatlarından
    Felek: Gök, devir
    Manzûr: Bakış
    Firâk: Ayrılık
    Visâl: Kavuşma
    Mestûr: Örtü
    Bûy: Koku
    Revân: Giden
    Dîdâr: Görünme, yüz
    Müntehâ: Sona erme
    Messeylesem: Dokunsam
    Haremgâh: Kişinin kendisine özel, herkesin giremedigi yer
    Âsân: Kolay
    Leb: Dudak
    Pây: Ayak, takat, iz
    Taltîf: İltifat, değer

    {*Mesnevi }

    Feyizli Okumalar...
  • Sahiden iyi mi dersler¿
  • "Aslında" Ercan Kesal ile farklı zaman ve platformlarda yapılan röportajların toplandığı etkili bir kitap. Aslında, Ercan Kesal'ı Ercan Kesal'ın anlattığı, yer yer aynı konularda benzer cevapların olduğu, uzun bir hayat yolculuğunun farklı durakları gibi...

    "Sanat ve Hayat", "Edebiyat", ve "Sinema" isimli üç bölümde toparlanmış 35 röportajdan oluşan kitap, yer yer fotoğraflarla desteklenmiş.

    Fotoğraf konusunda biraz cimri davranılmış gibime geldi, özellikle röportajlar esnasında çekilen fotoğraflarla ve konuyla ilgili Ercan Kesal'ın özel fotoğraflarına yer verilse imiş kitabın etkisi ve ileriye dönük olarak tarihi bir vesika olma özelliği artarmış... Fakat yayına hazırlarken bu noktayı es geçmiş ilgili kişiler, buradan duyurmuş olalım.

    Kitapla ilgili olarak Ercan Kesal'ın diğer kitaplarını okuyan okuyucuları doğal olarak aynı tadı bulamayacaklar, çünkü bu kitabın içeriği ve amacı farklı. Fakat daha önce okuduklarının izlerini takip edecekler ki bu da başka bir tat...

    Aslında'da dikkatimi çeken bir nokta ise; bizim gazetecilerimiz veya röportajın soru soran tarafında olan ilgililerimiz soru sormuyorlar. Aksine kafalarında bazı bilgi ve birikimleri soru sordukları kişiye onaylatma havasındalar. Gazetecilikte, doğru veya yanlış bize öğretilen, röportajda sorunun kısa olması ve sözü röportajı veren kişiye bırakmanın asıl olduğu idi. Kimi röportajlarda bunun tam tersini gördüm ve bu durum röportajın orijinalitesini bozmuş gibime geldi. Bir nevi röportaj esnasında rol çalma gibi.

    Buna rağmen her kitaptan ve her cümleden alınacak dersler olabilir. İyi okumalar...
  • Kitap o kadar güzeldi ki, muhteşemdi! Kristin Hannah'ın kalemine bayılmamak elde değil; işlediği konular o kadar önemli ki, gerçekliği o kadar iyi yansıtıyor ve dersler veriyor ki, tek kelimeyle harika! Resmen bu kitapta bahsedilen baş karakterlerden biri olan Nora'nın yaptığı işi, kitaplarıyla yapıyor ve bizlerin hayatına ışık tutarak her şeyi tekrar gözden geçirmemizi sağlıyor. Fazlasıyla dokunaklı bu hikâyenin, sona doğru yüzde tebessüme sebep olması da, pahâ biçilmezdi.

    Nora, bir radyo programı yaparak insanların dertlerine kendince fikirler sunan, onları dinleyen ve bu şekilde bayağı ünlü olup çok sevilen bir kişidir. Bir gün bir skandalla her şey alt üst okurken, eskiden yaşadığı Summer Adası'ndaki evine dönerek geçmişin kapılarını aralar. Küçükken terk ettiği ve uzun zamandır görüşmediği kızlarıyla, geçmişin hesabını görürken, bugünlerini kurtarmaya çalışırlar.

    Anne ve kızın paramparça olan ilişkisinin günden güne paylaştıklarıyla, hissedilen saf sevgiyle ve tabii ki görünenin aksine diğer şeylerin de açıklığa kavuşmasıyla iyiye doğru giderken, ailenin önemini bir kez daha anlıyoruz. Bir anne ve babanın çocuklarının karakterlere etkilerini yazar öyle açıklayıcı ve güzel bir şekilde anlatmış ki... çok iyidi.
    Kitaptaki anne kız durumu daha çok ön planda olsa da, kitabın bir kısımda da iki erkek kardeşin bazı mantıksız sebeplerle ayrılmış olan yollarının bir sebeple tekrar kesişmesi de konu dahilindeydi. Çoğu zaman bazı şeylerin değerini kaybetmeden anlayamıyoruz ama zararın neresinden dönersek kârdır misali, olduğu kadarınca zamanı değerlendirmek, sevgiyi hissettirmek önemlidir. Hatalardan ders çıkarmakta...
    Bir de şu durum var; insanlara fazlaca yararın dokunur ama herhangi bir açığını bulduklarında tüm o yararlar unutulur ve sadece kötü kısma odaklanılır; bu o kadar iğrenç bir durum ki... okurken sinir oldum, keşke böyle olmasak.
    Neyse, 'aile' hissiyatını çok güzel hissettiren harika bir kitaptı. Kesinlikle tavsiye ederim.
  • Son zamanlardaki favori yazarım beni yanıltmadı ve D&R mağazasında rafta görür görmez aldığım bu kitap bana çok güzel bir hikaye sundu.

    Çok kendine has bir yazar. Uslubu, kalemi ve anlatımıyla yeni bir şeyler yapmaya üretmeye çalıştığı çok belli. Sıradan bir hikaye sunmuyor. Şaşırtmak için saçma kurgulara gitmiyor. Anlatmak istediği bir şey var ve onun üzerine yoğunlaşıyor.

    Kitap aslında insanın doğasını, değişimini ve dönüşümünü işliyor. Ben kendi adıma çok güzel dersler çıkardım. Yazarın özellikle iyi insan tanımı bana çok çarpıcı geldi ve yaşadığım çevreye yeni bir pencereden bakmamı sağladı.

    Hem böylesine derin ve ince bir konu işliyor hem de bunu o kadar güzel bir aksiyon macerayla süslüyor ki tam bir usta yazar adayı bu adam. Devletin Malı kesinlikle Türk edebiyatı için çok özel bir kitap olma potansiyeli taşıyor ve sanırım devamı gelecek bir kitap.