• Çağdaş batı siyaset felsefesinin kurucusu ingiliz düşünür thomas hobbes (1588-1679), ispanyol armadası’nın tehdidinden korkan annesi tarafından erken doğumla dünyaya getirilmesi hakkında şöyle yazacaktır: “annem öyle bir korkuya kapıldı ki ikiz doğurdu: beni ve benimle birlikte korkuyu.” yetişkinlik dönemi büyük çalkantılara ve korkutucu olaylara denk düşen hobbes, hayatı boyunca iktidar sahiplerinin hışmına uğramaktan korkmasına karşın bu durum onun yaratıcılığını ve düşündüklerini kaleme almasını engellememiştir. insanın da doğadaki diğer nesneler gibi sadece madde ve hareketin kurallarına tabi olduğu, din konusunun ise ancak kişisel inanç meselesi olarak görülebileceği görüşü nedeniyle ateist diye damgalanmaktan korkmuş ancak bu uğurda büyük bir fikir mücadelesine girişmekten geri durmamıştır. herkesin herkesle çatışmasından (bellum omnium contra omnes) kaçınmak için herkesin haklarından feragat etmesini ve toplum sözleşmesi çerçevesinde halkın güçlü bir merkezi iktidar, hatta mutlak hükümdar tarafından yönetilmesini öneren büyük eseri leviathan’ı, hayatından endişe ederek kaçtığı fransa’da yazmıştır. demokratik öncüllerden yola çıkıp mutlakıyetçi sonuçlara vardığı için “muhafazakârlığın hizmetinde bir radikal” olarak nitelenmesine neden olan kitap, fransız katolik kilisesi kadar ingiliz anglikan kilisesi’nin de büyük tepkisine neden olmuş ve hobbes, ateizm suçlamasıyla yakılmak istenmiştir. bu feci olay gerçekleşmese de korktuğu başka bir şey başına gelmiş, kitapları kilisenin yasak yayınlar listesi ındex’e dahil edilmiş, kendisi de bazı yazılarını yakmak zorunda kalmıştır. “hayal gücü, benzer olmayan şeylerde benzerlik görür. şairin yeteneği bu. yargı gücüyse benzer olan şeylerde benzersizlik görür. bilim adamının yeteneği de bu” sözüyle insanın kadim ikilemine kendine yaraşır bir açılım getiren hobbes, kendi açmazınıysa ömrünün son demine kadar içinde taşımıştır: “ve ölüm yanıma yaklaşarak dedi ki: ‘sakın korkma’”
  • geleneğe başkaldıran, alışılmışın dışında mecralara açılan, farklı disiplinleri bağdaştıran, uzmanlığa, ustalığa yüz vermeyen kolektif dada girişiminin zürih’teki başlangıcında, kabare voltaire’deki gösterilerin oluşumunda iki kadın dadacının hatırı sayılır katkıları vardı: emmy hennings ve sophie taeuber. bu iki sıradışı kadın dada gösterilerinde yaratıcılıklarına açılan bir alan buldular. becerilerini, yeteneklerini sınayacakları işbirliklerine girdiler. alışılagelmiş toplumsal normları ihlal ettiler, sanatsal kategorileri aştılar.
    1906’da, 21 yaşındayken gezici bir tiyatro kumpanyasına katılan hennings, sonraları turnelerde, operetlerde, gece kulüplerinde gösterilere çıktı; almanya haricinde moskova’dan budapeşte’ye, birçok yerde çalıştı. bir yandan da şiir yazıyordu. morfin bağımlısıydı. hep para sıkıntısı çekti. 1911-1914 arasında defalarca tutuklandı. birkaç kez hırsızlıktan, bir kez de sokaklarda fahişelik yaptığı için. bu yüzden vesikalı oldu. hennings bir romantikti; başta fahişeler, toplumun dışladığı kişilere derin bir yakınlık duyuyordu. son tutuklanışı savaştan kaçmak isteyenlere sahte pasaport hazırlaması dolayısıyla oldu. o ta başından savaşa karşıydı. halbuki hugo ball dahil ekspresyonist çevredekiler her ne kadar sonradan savaşa şiddetle karşı çıksalar da, önceleri savaşın wilhelm dönemi almanya’sının sonunu getireceğine ve yeni bir başlangıca yol açacağına inanmışlardı.
    hennings hem cinsel çekiciliği olan bir kadındı hem de çocuksu ve naif; hem toplumun geleneksel değerlerine meydan okuyan cüretkâr bir dişiydi hem dünyevilikten uzak saf bir varlık. hugo ball’la birlikte aniden zürih’i terk edip altı ay kadar bir köye çekildiklerinde katolik gizemciliğe kapılacaklardı. hatta zürih’e geri döndüklerinde, hennings dördüncü dada suaresinde tanrı’nın gizemine dair bazı ortaçağ metinlerinden bölümler okuyacaktı. hayatı o kadar ilginçti ki, insanlar çoğu zaman onun gösterileri ve şiirleriyle ilgilenmek yerine hayat hikâyesine odaklandılar. 1948’de ölümünden birkaç ay önce günlüğüne “kimsenin benden bir yapıt talep ettiği yok” diye yazmıştı, “kendim için bunu arzu eden yalnızca benim; insanların istedikleri ise kişi olarak ben’im.”
  • "Müslüman, Yahudi ve Katolik; kısacası insan."
  • umuttan söz etmek istiyorum

    bu acıyı cesar vallejo olarak çekmiyorum. şu anda ne sanatçı, ne bir insan, hatta ne de bir canlı varlık olarak acı çekmiyorum. bu acıyı bir katolik, bir muhammedî yahut dinsiz olarak çekmiyorum.

    yalnızca acı çekiyorum bugün. adım cesar vallejo olmasaydı da çekecektim bu acıyı. sanatçı olmasaydım, aynı acıyı duyacaktım yine. insan da olmasaydım, hatta canlı varlık ta, böylesine çekecektim bu acıyı. katolik te olmasam, tanrı-tanımaz da olmasam, muhammedî de olmasam yine acı içinde olacaktım. bugün en dipten başlayarak acı çekiyorum. yalnızca acı çekiyorum bugün.

    açıklamasız bir acı içindeyim şu anda. öyle derin ki acım bir sebebe bağlanamaz, bir sebebe de bağlanamaz. sebep ne olsun ki? ona sebep olabilecek önemdeki şey nerede? hiçbir şey sebebi değil, hiçbir şey ona sebep olacak güçte değil. bu acıdan doğan şey ne işe yarar.

    benim acım bir tuhaf kuşların kuzey ve güney rüzgârlarından döllenip saldıkları tarafsız yumurtalardandır. sevdiğim kız ölseydi, acım çektiğim acı olmakta devam ederdi. boynumu kesselerdi usturayla, ben yine şimdi duyduğum acıyı duyardım. bu hayatta değil bir başka hayatta olsaydım çekeceğim bundan başka bir acı olmazdı. bugün en yücelerden başlayarak acı çekiyorum. yalnızca acı çekiyorum bugün.

    açların acısına bakıyorum da benimkinden nasıl da uzakta görüyorum onu. açlıktan ölecek olsam, bir ot olsun biterdi mezarımda. aynı şey âşıklar için de öyledir. âşığın kanı, hangi kaynaktan ve ne yöne aktığı belli olmayan benim kanım yanında nedir ki?

    şimdiye dek evrendeki her şeyin kaçınılmaz olarak baba-oğul bağlantısı içinde olduğunu düşünürdüm. oysa bugün işte bakın ne babadır benim acım ne oğul. batan gün olmaya tümseği yok, fazlasıyla sinesi var doğan gün olmak için ve loş bir yere konacak olsa hiç ışık salmayacak, aydınlık bir yere koysan gölgesi olmaz. bugün acı çekiyorum, olsun ne olacaksa. bugün acı çekiyorum yalnızca.
  • Mafyanın ahlakı, Katolik kilisesinin ahlakından yüksektir. Çünkü eğer, mafya üyeleri çocuklara tecavüz etseydi, mafya başkanları o üyeleri çekip vururdu.

    Ernie Chambers
  • Farzedelim ki biraz daha erken, 1914'de, bu taşı toprağı altın memlekette değil de, Berlin'de yeni doğmuş bir canım bebeğiz. Yine varsayalım ki bu kez Allah'ın sevgili kulu olmamışız da, "kutsal imtihan" gereği annemiz Katolik, babamız Yahudi olmuş. Ne olduğumuzun ya da neye inandığımızın tüm anlamını ve tüm gerçekliğini yitirdiği bir gelecek, açmış kollarını bizi bekliyor. Ama tuttuğunda ne yapacak bilmiyorum. Yıl olmuş 1935! Ariyenler öpecek adam arıyor sokaklarda. Fikir ayrılığı kalmamış, ne âlâ, tüm mundarlığın sebebi bu Yahudi köpekler! Bunda hiç şüphe yok. Vatansızlar yol alıyor bir zamanki vatanlarından seçeneksiz. Ve mülteci ruhlar aramızda, hoş geldiniz. Avusturya, Çekoslovakya, İsviçre, Fransa... Kaçınız dayanabilecek gözleri olmayan ve kulakları duymayan insansılara... Mültecilere Yardım Komitesi yardım edememekle, Birleşmiş Milletler birleşememekle ve bir türlü çıkartamadıkları kanunlarla meşguller! Beş medeniyet ülkesi, kapıları kapalı. Bize ait değilsiniz, ülkenize gidin! Ama biz vatansızız, kovulduk? Orası bizi ilgilendirmez. Suçlusunuz, dört hafta hapis. Bir daha dönerseniz altı ay! Avusturya sınırına bırakın bunları. Sınırda azgın namlular bekliyor. Ne işiniz var burada. İsviçre polisi buraya gönderdi. Öyle mi? Suçlusunuz, iki hafta hapis. Bir daha ki sefere, üç ay! Alın atın bunları, yallah Fransa sınırına. Sınırda horozlar düdükleyecek, bekliyor. Ne işiniz var burada? Avusturya polisi tarafından ... Öyle mi? Atın bunları. Vesselam mülteciler tükenene kadar gidiyor bu açlık, ikiyüzlülük, sefillik, rezillik, tutuklamalar ve kovalamaca... Öyle ki Baba Moritz artık ölecek, ne hikmetse cennete gidecek, cennet kapısında bir bekçi görüyor, o kadar işlemiştir ki benliğine bu kapı dışarılık, gümrük memuru sanıyor, kaçıp saklanmaya çalışıyor, ama nafile! Tutup getiriyor melekler! Ama benim pasaportum yok diyor Moritz. Ne seyahat iznim, ne de ikamet tezkerem. Üstelik bir Yahudi'yim. Alman vatandaşlığından çıkarıldım ve senelerden beri vatansız olarak gizli yaşıyorum. Öyle mi? Ey vatansızların meleği gel! Çok ıstırap çekmişlerin meleği, sen de gel! Atın bunu cennete! Sırtında gözyaşları ile dolmuş küfe taşıyan Moritz ve yüzü dünyanın bütün analarının yüzüne benzeyen melekler kapıdan içeri girerler ilk defa. "Steiner etrafındaki yüzlere, kader rüzgarıyla buralara atılmış bu bir sürü küçük varlıklara baktı ve bardağını kaldırarak, "Baba Moritz" dedi "ey durmadan yol alan kral, ey Ahasverin son halefi ve ey ebedi mülteci, hoş geldin! Bu yılın bizlere neler getireceğini şeytan bilir ancak. Yaşasın yeraltı bölüğü. İnsan yaşadığı sürece hiçbir şey kaybolmamıştır." Remarque, 1939'da kitabını yayımladığında henüz savaş başlamamıştır. Nazi taşları yerine oturduğunda, hayal ettiğinden çok daha fazlası gerçek olmuştur. Zamanında o kadar şiddetli öfke ve kıyıma maruz kalan vatansızların, şimdi bir vatana kavuştuklarında benzer bir kutsanmış idealle, Gazze'de bir nevi dünyanın en büyük toplama kampı oluşturmaları hayret vericidir. Demem o ki insan her yerde, aynı soyka galiba, beş para etmez! Prosit!