AHMET BEKDEMİR, Serenad'ı inceledi.
21 May 23:47 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Öncelikle selamlar.
"Coğrafya kaderdir." demiş İbn-i Haldun. İşte Serenad bu kaderin üzerine döşenmiş notaların, tarihi gerçeklerin üzerine örülmüş duyguların hikayesi...
Ayşe, Semahat, Mari ve Maya Duran. İsme gerek yoktu elbet, onların tek bir ismi vardı. Onlar farklı zamanlarda coğrafyanın kaderine ortak olan KADIN'lardı.
Yıllar unutturabilir miydi geçmişi, geçen zaman değiştirebilir miydi acıyı ya da acı olgunlaştırır mıydı bir insanı?
"Fyodor Dostoyevski, insanın ancak acı çekerek olgunlaşacağını söyler." Her şey Profesör Maximilian Wagner'in bu sözüyle başlamıştı. 59 yıl geçmişti aradan. 59 yıl sonra tekrar geçiyordu Max geçmişinin o hüzün dolu sokaklarından. Aralanıyordu geçmişindeki sis perdeleri ve ortaya insanın içine işleyen notalar çıkıyordu birer birer...
Zamanın savurduğu hayatlara ortak ediyordu Zülfü Livaneli bu kitabıyla okuyucuyu. Bazen bir annenin, bir eşin, bir arkadaşın kısacası bir kadının yaşam mücadelesine, ayakta durmak için verdiği savaşlara tanıklık ederken, bazen yürek burkan bir aşk hikayesiyle karşılaşıyordu okuyucu. Bazense eli kanlı iktidarlarla, din, mezhep, ırk gibi sebeplerle öldürülmüş olan milyonlarca masum insanın cesetleriyle dolu tarihe ışık tutuyordu okuyucu Livaneli'yle birlikte.
Bu kitap sonun başlangıcıydı. Serenad kitabında bir son yoktu. Max bu kitabın sonunda bir Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğarak, 59 yıl sonra huzura kavuşuyordu.
"Dinimi soran olmayacaktı bana. Olur da birisi merak ederse cevabım hazırdı: Müslüman, Yahudi ve Katolik; kısacası İNSAN."

Tuğçe, bir alıntı ekledi.
21 May 20:31 · Kitabı okudu · İnceledi · 7/10 puan

“En büyük kötülük, daha doğrusu tek kötülük, doğal gerçekliklere gelip yapışan toplumsal uzlaşma ve kurgulardır – evet, tüm kurguları kast ediyorum; aileden paraya, dinden devlete kadar hepsini... İnsan, ya erkek doğar ya da kadın. Demek istediğim, insan yetişkin olduğunda erkek ya da kadın olmak üzere doğar; doğal olarak, bir eş olmak için, zengin ya da yoksul olmak için doğmaz, hele Katolik ya da Protestan olmak, İngiliz ya da Portekizli olmak için hiç doğmaz.”

Anarşist Banker, Fernando PessoaAnarşist Banker, Fernando Pessoa
TC Neslişah Özbay, bir alıntı ekledi.
20 May 17:59

AYDINLANMA FELSEFESİ NEDİR?
Feodal düzen içinde yavaş yavaş gelişerek iktisadi ve sosyal alanda üstünlüğü ele geçiren sınıfın
burjuva sınıfı olduğunu daha önceleri belirttik. İşte maddi temellere dayanan bu olay, yeni bir sosyal
sınıfın ortaya çıkarak siyasi iktidara adaylığını koyması olayı, her zaman olduğu gibi, yeni bir dünya
görüşü, yeni bir felsefe, yeni bir iktisadi ve sosyal doktrini de beraberinde getirmiştir. İşte
burjuvaziye özgü bu genel dünya görüşüne “Aydınlanma Felsefesi” diyoruz.
İlkçağda Yunan Aydınlanmasının merkezi Atina idi. 18. yüzyıl Aydınlanması ise bütün
Avrupa’ya yayılmış olan bir fikir akımıdır.
Aydınlanma felsefesi önce İngiltere’de başlamış; oradan Fransa’ya geçmiş ve çok radikal bir
nitelik kazanmıştır. Almanya’ya da kısmen Fransa yoluyla, kısmen de İngiltere’den gelen bu akım,
Avrupa’nın bu üç büyük ülkesinde bunların sosyo-politik özelliklerine uygun şekiller almıştır.
Aydınlanma felsefesi, İngiltere’de daha çok deneyci, Fransa’da daha çok akılcı, Almanya’da ise daha
çok mistik-akılcıdır...
Aydınlanma felsefesinin dayandığı ilkeler, yalnızca burjuvaziye değil, bütün insanları kapsayan,
eski düzenden yana olanlara karşı (asiller, rahipler) bütün insanların mutluluğunu amaç edinmiş
görünen ilkelerdir. “Hürriyet”, “ilerleme”, “insan değeri” gibi kavramlar, bütün insanlığı hedef
tutmaktadır. İnsanın özü gereği bir değer olduğu, burjuva felsefesinin temel ilkesidir.
Aydınlanma felsefesinin amacı, peşin yargıları yıkmaktır. Aydınlanma felsefesi akla, doğaya,
insanın mutluluğuna aykırı tüm peşin yargılara, boş inançlara karşıdır...
Aydınlanma felsefesi, her şeyden önce, Katolik dinin getirdiği peşin yargılara karşı çıkıyordu...
Dinin getirdiği peşin yargıları ortadan kaldırmak otomatik olarak siyasi peşin yargıları da söz
konusu etmek, zayıflatmak anlamına geliyordu. Bu peşin yargılara karşı çıkışın kökleri, Rönesans ve
Reform hareketlerine dayanmaktadır.
(Murat Sarıca, Fransız İhtilali, İstanbul, 1970, s. 30-33

Uygarlık Tarihi, Server TanilliUygarlık Tarihi, Server Tanilli

1865 yılında doğan Erich Ludendorff, Alman askeri okullarının yetiştirdiği en önemli üst düzey askeri görevlilerdendir. Moltke ve Schlieffen gibi çok başarılı olmuş askerlerin yanında karargah subaylığı görevinde bulunmuştur. I. Dünya Harbi’nde gösterdiği yararlılıklar ve üstün başarılarından dolayı ‘Pour le Mérite’ ve ‘Iron Cross’ madalyalarını kazanmıştır. Doğu Cephesi’nde gerçekleşen Tannenberg Muharabesi’nde kendi ordusunun neredeyse iki katı büyüklüğündeki bir Rus ordusunu savaş dışı bırakmayı başarmıştır. Batı Cephesi’nde ise çok ufak bir kuvvet kaybı ile Liège Muharabesi’ni kazanmış ve Liège’i ele geçirmeye muvaffak olmuştur. Kaiserschlacht (Spring Offensive) Harekatı’nda İtilaf Devletleri’ne karşı birçok önemli başarı elde etmiştir. I. Dünya Savaşı’nın ardından Adolf Hitler’in Birahane Darbesi’ne karışmıştır. Adolf Hitler hapis cezasına çarptırılırken, Ludendorff Alman ulusuna yaptığı üstün hizmetlerden ötürü beraat etmiştir. Daha sonra Almanya’nın başkanlık seçimlerinde yarışmış ancak başarısız olmuştur. Bu olayın ardından inzivaya çekilen Ludendorff kitaplar yazmıştır. 1937 yılında ölümünün ardından, Adolf Hitler’in de katıldığı bir cenaze töreni ile toprağa verilmiştir.

Ludendorff’un hayatından kısaca bahsettikten sonra şimdi eseri Topyekûn Harp hakkında birkaç şey yazmak istiyorum. Ludendorff tarih boyunca teknolojinin ilerlediğini ve bu teknolojik ilerlemenin cepheyi sadece bir hat değil; düşman ulusun/ulusların tüm toprakları yaptığını biliyordu. Bu yüzden kitabında cephe muharebelerinin nasıl geliştiği hakkında bilgi verirken aynı zamanda da düşman sivil halkının birlik ve beraberliğinin nasıl bozulabileceğini, propaganda faaliyetlerinin nasıl organize edilmesi gerektiğini, ülke içerisindeki gazetelerin ve televizyonların nasıl manipüle edilmesi gerektiğini ve bunların bir gereklilik olduğunu uzun uzadıya anlatmış.

Ludendorff’un kitabı önsözün haricinde toplam yedi bölümden oluşuyor. İlk bölüm olan ‘Topyekûn Harbin Esasları’ kısmında, topyekûn harbin gerçekleştirilirken yapılması gereken en temel bilgilerden, savaşın doğasından, siyaset ile askeriyenin nasıl bir tutum izlemesi gerektiğinden bahsediyor. Kısacası topyekûn harple alakalı en temel bilgilerden bahsediyor. İkinci bölüm olan ‘Ulusun Manevi Beraberliği’ne Ludendorff büyük bir önem gösteriyor. Savaşı asıl kazandıracak olan etmenin manevi birlik ve beraberliğin olduğunu, ülke içinde bu birlik ve beraberlik ruhunun yükseltilmesi gerektiğini, düşman topraklarda da gerek ‘memnun olmayanlar’ın kullanılarak gerek ise propaganda faaliyetleri ile beraberlik ruhunun çökertilmesi gerektiğini belirtiyor. I. Dünya Savaşı’nda Alman İmparatorluğu’nun mağlubiyetine en büyük etkiyi Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar’ın, Yahudiler’in ve Katolik Kilisesi’nin yaptığı iddia ederek, memnun olmayan grupların nasıl baskı altına alınması gerektiğini ince ince anlatıyor. Üçüncü bölüm yani ‘Ekonomi ve Topyekûn Harp’ başlığı altında savaş öncesi ve sonrası ekonominin, iaşenin, birliklerin savaş kabiliyetlerini kaybetmemesi için gereken malzemelerin tedariklerinin nasıl sağlanacağı hakkında birçok önemli bilgi veriyor. Demir-çelik, petrokimya, kereste, çimento, mühimmat, kumaş, tahıl gibi önemli ürünlerin eksikliğinde neler olacağını, bunların temin edilmesinin orduya ekstra nasıl bir güç sağlayacağını belirtiyor. Ludendorff kitabının dördüncü (Silahlı Kuvvetlerin Gücü ve Etkinliği) ve beşinci bölümlerinde (Ordunun Bileşenleri ve Bunların Kullanımları), askerlikte sayının, arazi ve hava koşullarının öneminde bahsetmiştir. Ayrıca deniz, hava, kara olmak üzere savaş araç-gereçlerini detayları ile tanıtmıştır. Bu araç-gereçlerinin kullanımı, tamiri hakkında birçok bilgi verilmiştir. Ayrıca yine burada ordunun bileşenleri arasında bulunan sıhhiye ekiplerinden ve ordunun iaşesini düzenleyen cephe arkasında çalışan görevlilerin önemini anlatmıştır. Son bölümden önceki bölüm olan ‘Topyekûn Harbin Tatbiki’ bölümünde askerlerin, subayların veya generallerin görevlerinden bahsetmiş, çeşitli durumlara göre izlenecek harekat planlarını açıklamıştır. Seferberliğin, emir-komuta zincirinin öneminden bahsetmiştir. Ele geçirilmiş toprakların nasıl kullanılacağına, geri çekilmenin nasıl yapılacağına dek birçok alanda yazan Ludendorff, tüm kitabında olduğu gibi kitabının bu kısmında da askeri tecrübelerinde sık sık yararlanmaya ihmal etmemiştir. Topyekûn Harp’in son bölümü ise ‘Başkomutan’dır. Bu kısmın üzerinde pek fazla durmak istemiyorum. Ancak tarih hakkında az buçuk bir fikri olan arkadaşlar için bu kısımda tarihimizden gösterilebilecek en güzel örnek M. Kemal’dir. Zaten Ludendorff’un bu bölümde anlattığı hemen hemen tüm vasıflar, M. Kemal’in kişiliği ve eğitimiyle benzerlik göstermektedir.

Kısaca bir özet yapmak gerekirse Ludendorff bu eserinde askeri anılarından hareketle, bir topyekûn harbin tüm alanlarıyla nasıl gerçekleşmesi gerektiğini anlatmıştır. Ordu ve ulus için nelerin önemli olduğundan, cephenin ve cephe gerisinin görevlerinden, komutanların yapması ve yapmaması gereken faaliyetlerden, ikmalden, mühimmattan, erzaklardan ve daha birçok konudan detaylarıyla bahsetmiştir. Alman İmparatorluğu’nun yenilgisinin nedenleri üzerinde de uzun uzun duran Ludendorff, I. Dünya Savaşı’nın en önemli simalarından birisinin görüşlerinin öğrenilmesi açısından çok önemli bir kaynak. Konu ile ilgili olan herkese tavsiye ederim. İyi okumalar.

Nur Oğuz, Serenad'ı inceledi.
19 May 23:55 · Puan vermedi

Bu sene okuduğum en iyi 2. Kitap 1. Olabilirdi ama Virginia'nın önüne kimse geçemez. Livaneli'nin elinden çıkmış bir kitap ancak yine bu kadar güzel olabilirdi. Bir erkeğin gözünden bir kadın da ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Herkes gibi kitabın içinde geçen bir çok terimi ben de araştırdım. Eski tarihimizin acılarını.... Faşizmin doğurduğu büyük kaosları..... Nazileri.... Max'in aşkı Nadia'yı....(Dinimi soran olmayacaktı bana. Olur da birisi merak ederse, cevabım hazırdı: Müslüman, Yahudi, Katolik; kısacası insan.)

Burcu'dan, bir alıntı ekledi.
18 May 16:03 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Dinimi soran olmayacaktı bana. Olur da birisi merak ederse, cevabım hazırdı: Müslüman, Yahudi, Katolik; kısacası insan.

Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 11)Serenad, Zülfü Livaneli (Sayfa 11)
Zihnisinir, bir alıntı ekledi.
17 May 05:06 · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

Uygulamada ise faydacılığın daha da karanlık bir yönü ortaya çıkıyor. Bu felsefeye göre, doğru olan inanç çıkar sağlayan inançtır. Ceza yasalarıyla oynayarak bir inanç kazançlı hale getirilebilir. Onyedinci yüzyılda protestan ülkelerde protestanlık, katolik ülkelerde de katoliklik avantajlıydı. Enerjik insanlar hükümeti ele geçirip kendilerinden farklı düşünenleri cezalandırarak "gerçek" üretebilirler. Bu sonuçlar faydacılığın içine düştüğü abartıdan kaynaklanmaktadır.

Sorgulayan Denemeler, Bertrand Russell (Epub)Sorgulayan Denemeler, Bertrand Russell (Epub)
sertaç taşpınar, Bakir İntiharlar'ı inceledi.
15 May 21:21 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kitabı merak ederek elime aldım ama akıcı bir tarafı olmadığı için sıkılarak bitirdim. Lisbon ailesinin kızlarının intiharı işleniyor içinde ve 3. Kişi tarafından, kızlarla çok iletişime geçmeyen biri tarafından anlatılıyor. İntihar nedenleri tamamen tahminler üzerine ilerliyor. Katolik bir aile, baskıcı bir anne, kızlarla aynı okulda öğretmen olan bir baba. Kızların intihar ettiğini kitabın ilk sayfasında öğreniyorsunuz.Yazar burada bir farklılık yaratmaya çalışmış ama intihar nedenine konu olan 250 sayfada laf cambazlığından başka birşey yok. Evet bazı cümleler 2 kere düşünmenize neden oluyor ama okumak için yeterli değil. Yazar yunan asıllı olduğu için Türk düşmanlığını kitabın içinde kısa bir konu üzerinden de aktarmış. O kısım beni biraz rahatsız etti; sonuçta bu intihar üzerine yazılmış depresif bir kitap, milliyetçilik kitabının akışına hiç uymamış ve bariz olarakta hissettiriyor. İntihar nedenleri net olarak belli değil, kızların ruh halleri kişisel olarak ele alınmamış, kurdukları birkaç cümleden ruh hallerini anlamaya çalışan kişi yorumları. İlk kızı intihar ettikten sonra hiç bir önlem almayan bir aile. Ailenin bakış açıları kesinlikle net değil. Bana öğretmen, bir kızın hatasından dolayı bütün kızları okuldan alıyor ve istifa ediyor, bir kişide sen ne yapıyorsun demeyip olayı normal olarak karşıdan izliyor. Mantık hatası var kitapta. Özetle hiç beğenmedim. Yazarın diğer kitabını da alıcaktım ama sanırım bu kitap yazarı tanımam için yeterli oldu.

Roger Garaudy
Garaudy'nin Türkiye yorumu "Bana öyle geliyor ki, siz, çağdaşlaşma ile Batılılaşmayı birbirine karıştırmışsınız."

"Sayın düşünür, size göre İslam nedir?"
"Bana göre İslam şudur. Zaten İslamın büyük peygamberi, "Yarın ölecekmiş gibi ahirete, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışın" derken, herseyi anlatmıştır. İslam, anlaşılıyor ki, hem maddeye, hem de manaya hükmetmiştir. Öyle ise bunların ikisi birbirinden koparılamaz. Nasıl koparılamaz: "İlim Çin'de de olsa gidip bulunuz, inanmışın kaybolmuş malıdır ilim ve hikmet", "Ara ve bul" diyor İslam. İlmin, çalışmanın burada sınırı yoktur, İslam, dünyayı sarsan bu iki olaya sınır koymadığına göre, dünyayı sarsmıştır: Nasıl sarsmıştır. Getirdiği sistemle. İnsanı, yaratılışların en olgunu ve en şereflisi olarak kabul ederken, O'nun sömürülemeyeceğini anlatmıştır. İsraf, gösteriş ve lüksü tümüyle yasaklayan, kazancı alın terindeki damlacıklarda arayan, biriken sermayeyi fakire ölçülü ve ahlak kuralları içinde aktaran, faizi tembelliğe ittiği için yasaklayan ve gayrimeşru serveti bu kuralla imha eden bir sistemler manzumesidir İslam. Halîfe ile kölenin eşit hakka sahip olmasını mecbur kılmıştır. Deve olayı vardır ki, bu kralların kılıçlarından daha keskin bir olaydır. Hz. Ömer ile kölesi bir şehirden bir şehire giderken deveye sıra ile binerler, zaman zaman devenin yularını halife çeker, zaman zaman da köle. İşte adalet ve hukukta aklın devrimidir bu."

"Halbuki bu özendiğimiz Batı, öyle bir Batı ki, diyor, ben bu Batı'da doğu felsefesi. İslam medeniyeti hakkında tek kelime bilmeden otuz sene profesörlük ettim."

"Benim kitabım Müslümanlar için değildir. Bunu Müslümanlara akıl vermek için değil, kendi vatandaşlarıma îslamı duyurmak için Yazdım. Bu bakımdan da asıl da, îslam bizim geleceğimizdir."

"Marksizm, kapitalizm ve îslam arasındaki fark nedir?", sorusu ise şöyle cevap buluyor: "Biri insanı devlete karşı esir eder. Diğeri ise, sermayeye karşı. Yani marksizm ile kapitalizmin ikisi de insanı sömüren sistemlerdir demek istiyorum. Ama İslam bunlara karşı, insana prestijini iade eden bir sistemdir."

"Dünyanın içinde bulunduğu büyük bunalımdan ancak Kur'an'la kurtulabiliriz" diyen Garaudy, bu kurtuluşun başlamış olduğuna da inanıyor "Batı'da İslam güneşi doğmuştur. Müslümanların sayısı da hızla artmakta ve bu durum Batıyı ürkütmektedir. Ne var ki.bildiğiniz gibi, korkunun ecele faydası yoktur. Ben ve benim gibilerin vazifesi, kokuşmuş- Batıya, îslamı gerçek manasıyla tebliğ etmek ve îslamın müjdesini vermektir. Müslümanlar, Batılılaşma eğilimini bir an önce bırakmalıdırlar. Çünkü, Batı iflas etmiştir ve hastadır. Sağlıklı bir kişinin hastayı taklit etmesi ise manasızdır.


İslam, çağları arkasından sürükleyen bir dindir. Diğer dinler ise, çağların arkasında sürüklendi. Yani, İslam dışındaki bütün dinler zamana uyduruldu. Reforma tabi tutuldu. Mukaddes kitaplar zamana göre tahrif edildi, değiştirildi. Kur’an-ı kerim ise indirildiği günden beri her zamana hükmetti. O, zamanı değil, zaman onu izledi. Zaman yaşlandıkça o gençleşti. Bu, çağlar üstü bir olaydır. Bugüne kadar bunca savaşların bıraktığı korkunç, sosyal, siyasi ve ekonomik sarsıntılardan daha büyük bir olaydır. İslam materyalizme de pozitivistlerin görüşüne de ekzistansiyalistlere de hakimdir. Fakat bunlardan hiçbiri, İslama hakim değildir.

Katolik Kilisesinin, Filistin meselesindeki tutumunun içyüzüne vakıf olduktan sonra, bu yola girdim. Din derslerinde çocuklara "İncil"in öğretimi siyonist propagandasına göre şekillenmiş. Mesela, Allah'ın Hz. îbrahim'e yaptığı bir vade binaen, Filistin'in Yahudilere ait olduğu intibaını uyandırıyorlar. Bu da Yahudilerin, Hıristiyan eğitim ve öğretimine ne derece nüfuz ettiğini göstermektedir. İsrail'in Lübnan'a yaptığı son istilanın ilk günlerinde, Le Monde gazetesinde uzun bir makale yayınlayarak, siyonizmi takbih ettiğimi açıkladım. Bunun neticesinde, hem ben, hem de Le Monde gazetesinin yazıişleri müdürü, Yahudi aliyhtarı olarak itham edildik. Oysa, tamamen aksine, Siyonizm din olarak yahudilikten çıkmış değildir. O, 18. yüzyılda Avrupa'da ırkçılık ve milliyetçilik atmosferinin hakim olmasının sonucudur. Siyasî Siyonizmi kuran Teodor Hertzl dindar değildi. Bilakis dinsizdi. İncil'i, sadece iddialarını kuvvetlendirmek maksadıyla kullanmıştır. Her neyse...

Topraklar Değil, Beyinler İşgal Ediliyor
"Kleopatra Yunan asıllı bir Mısır kraliçesi. (Berlin’deki Altes Müzesi’nde Roma’ya yaptığı ziyaret sırasında yapılmış bir heykeli var.) Çok da güzel değil. Gerçekle algı pek örtüşmüyor.

400 küsur yıl önce dünya algısı düzdü ve dünya evrenin merkeziydi. Buna ilk karşı çıkan Bruno oldu ve dünyanın yuvarlak olduğunu, evrenin merkezi olmadığını ve başka gezegenlerin de var olduğunu söylediği için Katolik Kilisesi tarafından diri diri yakıldı.

Fransız İhtilali: Halk, büyük bir acı ve sefalet içinde. Acımasız bir kraliçe çıkar ve o ünlü sözü söyler: ‘Ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler.’ Kraliçe Marie Antoniette (Marie Antionet)… Oysa kraliçe asla ve asla böyle bir söz söylememiştir. Ama kraliyet ailesinin tüm fertlerinin giyotine gönderilmesi, farklı bir algı yaratılmasını zorunlu kılar. Ve böyle bir söz üzerinden kraliçe adeta bir nefret öznesi haline dönüştürülür.

Kovboy filmleri: Kimdir kovboylar? Beyazlar. İyi ata binerler ve iyi silah kullanırlar. Kime karşı savaşırlar? Vahşi, ilkel Kızılderelilere karşı… Peki gerçekte olan nedir? Amerika’nın 1492 yılındaki keşfinden 47 yıl sonra beyazlar yerli katliamına başlar. Ve 400 yıl boyunca bu katliam devam eder. Aslında kızıldereliler sadece ve sadece yaşadıkları toprakları korumaya çalışmaktadır. Ama algı bambaşkadır.

Ve belki de dünya tarihinin en büyük yanılsaması Hitler: Kendisi aslen bir Alman vatandaşı bile değildir ve hiçbir resmi eğitimi yoktur, kariyeri de yoktur. Ama Almanya’ya kendisini bir lider olarak benimsetmeyi başarır. Örneğin Hitler şöyle der: ‘Almanlar üstün ırktır, âri ırktır.’ Kimdir Almanlar? Uzun boylu, sarışın, açık renk gözlü insanlar. Öyle bir algı, öyle bir kara propagandadır ki bir kişi bile çıkıp Hitler’e, ‘E peki o zaman, sen niye bir zahmet aynaya bakmıyorsun?’ demez. Ve sonuç: Faturayı sadece Almanya değil, tüm dünya öder.

Niçin bunları anlatıyorum? Gördüğünüz gibi binlerce yıldır, tarih boyunca gerçek ile algı arasında çekişmeli bir ilişki var. Peki o zaman bakalım; gerçek nedir, algı nedir?"

|Dr. Sedef Kabaş| TEDxMETUAnkara

https://www.youtube.com/watch?v=dXskKcL8aHY