14. Hikaye Etkinliği Bütünleşmiş Hali
Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu

Ölüm.Tek kelime her harfinde adım yazıyor sanki.Penceremin dışında yaşam akarken içimde karanlık hüküm sürüyor.Savaşmak hayata tutunmak benim için zulüm sanki.Korkağım,biliyorum.Yaşamak ve savaşmak varken ben yenilmeyi seçiyorum.’’Seçimlerimiz bizi var eder ve ya yok eder.’’ Demişti Deniz bir keresinde Haklıydı belki de.Ben kendimi yavaş yavaş öldürmeyi seçmiştim.Üstüme ölü toprağı sermiş bekliyorum sessiz çığlıklarım eşliğinde.
Aklımdaki düşünceler birbirini kovalarken kapının açıldığını ve odaya birinin girdiğini bile duymamıştım.Ta ki sıcak elleri buz gibi ayaklarıma değene kadar.Gözlerimi usulca kapattım ve sıcak ellerin içime işlemesine izin verdim.Yalnızlığım Deniz’in gelişiyle son bulmuştu.Sadece oydu yanıma yaklaşabilen,kafamı karıştırabilen biraz da olsa yaşama umudu veren.Yaşadığım onca kötü gün,hastane odalarındaki bitmek bilmez tedaviler,içime akıttığım kanlı göz yaşlarıydı bu halimin mesulu..Beni sona götürecek anı beklerken yine de birine tutunma ihtiyacı duyuyordum.Adım Hayat’tı;ama ben adıma inat yaşamımın öyle ya da böyle sonlanmasını bekliyordum. Aniden bir kahkaha atma isteği uyandı içimde
‘’Ne oldu?’’ diye sordu Deniz.Gülümsedim.’’Hatırlıyor musun?Çocukken hayaller kurardık.Büyüdük ve hiç vazgeçmedik hayallerimizden.İsteklerimiz gerçek oldu.Mutluyduk’’
‘’Yine olabiliriz.Seni için için kemiren hastalıktan kurtulabilirsin.Bak dışarıya.Karanlığın içindeki ışıklar senin aydınlığın.Sadece yaşadığın o geceyi sürekli hatırlamaktan vazgeçmelisin.’’
O gece!Benliğimin sona erdiği kanlı rüyalarımın başladığı ve susmak bilmeyen çığlıklarla dolu günlerimin miladı.Kimseye anlatamadığım,arkamda ölümün gölgesiyle yaşamaya mahkum olduğum gerçeği, her ne kadar kendime gelmeye çalışsamda,en büyük engelim

Bir ben var benden epey uzaklaşmış, görüyorum onu bazen düşüncelerimin çıkmaz sokaklarında, bir aynada görür gibi. Çok tanıdık bir o kadar da yabancı... Elimi uzatsam değecek gibiyim ama aramızda bir engel var, bir bedende birleşip tek kişi olamıyoruz gibi.

İnsan kendine yabancılaştığında, kendi kendisinin bile kendisi olduğundan emin olmadığında, kendisinden geriye benim diyebileceği tek bir şey kalmadığında hala bir ben söz konusu olabilir mi? Şimdi siz bunları okurken ne saçmalıyor bu diyeceksiniz belki, benim gecelerce sigaramın dumanına yüklediğim taa ciğerlerimden kopup gelen suskun kalmış kelimelerimi siz hiç duymadınız ki!! Şimdi de kendimi yiyip bititiricesine aradığım cevapları saçma diyerek basitleştirip, önemsiz sıradan herhangi bir şey gibi umursamadan geçip gideceksiniz... Bilmiyor değilim. Neden anlatıyorum öyleyse değil mi? Bunun cevabını bilmiyorum. Belki... Belki unutursam bir gün dönüp hatırlatayım kendime diye canlı tutmaya çalışıyorum bu bana yabancı öfkeyi. Kalemin kağıda attığı her darbede, ruhum o geceye gidiyor sanki, tekrar tekrar yaşadığı o anda, zihninde döndürüp durduğu ezber edindiği o filmde yeni bir gidişat mümkün olabilirmiş gibi.

Hayat... Kimi zaman bir lunapark sevinci, kimi zaman zindan azabı. Adaşımdan benim payıma düşen sonsuz karanlık, aydınlığı bile yutan zifiri karanlıktan gözükmeyen, gözü bu karanlığa alışmış benim dışımda kimsenin göremediği, kabuk bağlayamayan yaralarımın günden güne derinleşmesi.

Bir Hayat vardı bir zamanlar, umut dolu, gelecek planları olan, yaşamaktan keyif alan... O “Hayat” su verilmesi unutulan bir çiçek gibi sarardı soldu günden güne. Bir gecede hayatı karardı.

Yaşamın başlangıcı nasıl ki suysa, hayatın başlangıcı da Deniz’di bana göre. Kendimi bildiğimden beri Deniz vardı hayatımda, bir peri masalı misali çocukluk aşkım, geçmişim bugünüm geleceğim... İlk aşkım...

Şehirden kaçma arzusuyla gidilen sessiz sakin bir göl evi, bir haftasonu kaçamağı. Kartpostallardakine benzer, bir ressamın elinden çıkmışa benzeyen manzara. Yanımda ıslıkla çaldığı neşeli bir şarkının, keyifli melodisi...

Alkolü mü fazla kaçırmıştık, yoksa ne zamandır adım adım ördüğü bir ağa mı kapılmıştım. Başta şefkatli, yumuşacık öpüşleri... Ensemde hissettiğim nefesi... Sıcak bir bahar akşamı, yıldızlar izleyicilerimiz... Dünyanın en güzel kokusu bu olsa gerek, dünyanın en mutlu insanı da ben olmalıyım o anda... Gittikçe ısrarcı bir hale gelen dokunuşlar, ben durmaya durdurmaya çalıştıkça sertleşen öpüşler... İçimden yükselen arzulu panik, ittirmeye çalışışım, yeterli olamayan kuvvetim, yüzümde patlayan tokat...

Kaçmak istedim, anlamlandıramadım... Onu kızdıracak bir şey mi yapmıştım?

“Dur!! Dur lütfen...” Gözlerim dolmuş. “ Bırak! Kendine gel!! Yapmaaa!! Yapma... “ histeri haline gelen ağlamalarım... Bağırıyorum sanırım, ama ormanın ortasındayız... Kimse yok! Hiç, hiç kimse yok!! Korkuyorum fakat artık kelimeler zihnimde görüntülenip, dilime ulaşamıyor. Ben debelendikçe tutuşu sertleşiyor, vuruyor... Ama o Deniz..!?? Hissettiğim çaresizlik genişleyip tüm evreni kaplıyor, bir mucize bekliyorum.. Mucizem içime dolan zorla sahip oluşunun ispatı buzz gibi ölüm soğukluğu...

Sonrası karanlık, bölük pörçük hatırlanan bir kaç alışkanlıktan kaynaklı davranış. Ne dedi, ne söyledi, ne söyleyebilirdi.. Dünya etrafımda sus pus olmuştu sanki bu utancı kaldıramayıp... Kan mı var üzerimde?

O geceden sonra hiç bir şey eskisi gibi olmadı... Ben de öyle...
................

Deniz daha fazla okumaya dayanamayarak elinde tuttuğu günlüğü masanın üzerine bıraktı. Böyle naif bir bedenin içinde nasıl bir dünya vardı da bunca azap dolabilmişti içine.

Demek bundandı kendisini her görüşünde verdiği birbirini tutmayan tepkilerinin sebebi. Bazen çığlıklar atar, ağlar; bazen kahkahalarla gülerdi. Sırf adının adaşına yaptığı çağrışım yüzünden.

Sadece bir kaç ay olmuştu burada göreve başlayalı, Hayat’ın bakımından kendisi sorumluydu. Bir intihar girişimi sonucu getirilmişti buraya. Ağır depresyon geçiriyordu.

Hayat’ın daha önce yazdıklarını düşündü. İçine kapanma, ailesiyle ve çevresiyle olan ilişkilerinin bozulması... Bitmeyen kabuslar... Yaşadığı korkunç olaydan hiç kimseye bahsedememişti.

...Kasım /2017

Çok utanıyorum, kendimi aciz, zavallo bir pislik gibi görüyorum. Olanları unutmaya çalıştıkça, sabah alarmı gibi en çarpıcı kesitler gözümün önüne geliyor. Gözlerim kan çanağı, ağlamaktan göz pınarlarım kurudu artık ağladığım zaman gözlerimden yaş yerine oluk oluk kan akıyor.”

Başka bir gün yazdığı sayfadan :

“Bu sabah anneme gece odamda birisinin olduğunu, nefes alışlarını duyduğumu, korkudan uyuyamadığımı söyledim. Sana öyle gelmiştir dedi.”

Bir başka sayfa :

“Dün gece odamda, ufak tefek bir adam vardı. Bana dokundu, elleri yapış yapıştı ayaklarıma dokundu elleri çok soğuktu, ıslak nefesini yüzümde hissetim, bacaklarımın arasına dokundu... istemiyorum dedim, zorladı. Çığlık atmaya başladım, ailem odama geldi. Babam ışığı yaktığında gözden kayboldu.”

Aile anlam verememişti Hayat’ın son zamanlardaki haline. Sonrası malum konu komşuya sorup soruşturulup bulunan “ iyi bir hoca” , cinleri kovmak için düzenlenen bir sürü sahte seanslar, dökülen paralar, yaptırılan değişik değişik şeyler... iyice bunalan, yıpranan Hayat da karşılığında bir gece herkes uyurken sessizce dolaptan jileti alıp evin bahçesine koşmuş, her iki bileğine kandan birer bilezik takarak, yağmurdan ıslanmış toprağın üzerine atıvermiş kendini.

İşte şimdi buradaydılar. Bu hastane odasında hayatın garip bir tesadüfü olarak bir araya gelmişlerdi.

Deniz... Hayat’ın son günlerde dilinden düşürmediği isim. Çocukluktan beri tanıdığını, aşık olduğunu iddia ettiği, ailesininse tanımadığı aslında hiç var olmamış adaşı Deniz.

Deniz sehpanın üzerine uzanarak hastanın dosyasında yazan teşhise tekrar göz attı:

DESORGANİZE ŞİZOFRENİ

Çok konuşmuyor Hayat. Sorumlu olduğum bütün hastalar gibi. Fazlasıyla huzursuz. Alışamadı buraya. Alışamayacak da! Alışılacak bir yer değil çünkü burası. Bu yüzden durmak istemiyor bu odanın içinde. Her defasında gitmek istediğini, odadan çıkarken onu da beraberimde götürmemi istiyor konuşmaya başladığında. Nereye olursa... Yeterki bu odanın dışına, hiç olmazsa kapının ardına, mümkünse dünyanın sonuna... Politik cevaplar veriyorum. Hastaların habersiz olduğu diplomasiye sadık kalarak. O bir hasta diğerleri gibi ve ben de bir hasta bakıcıyım. Görevimi yapmalıyım. Adımı bilmesi bir tesadüf. Beni sevdiği adam sanması soğuk bir şaka. Ne yazıkki ben espri kaldıracak bir durumda değilim. Hayat, Tanrıyı arıyor içine düştüğü kör kuyuda. Hayat, Mesihi bekliyor kendisini boşluktan çekip kurtarması için. Ve ben ne Tanrı ne de Mesihim! Ben...

***

Dışarıda en az benim kadar kafası karışık bir gökyüzü var. Anlık değişiyor havanın durumu ruhumla paralel. Normal değil mevsimler. Yaz, yaz gibi değil. Kış da öyle... Ben mi? Hiç sanmıyorum... Uzun zamandır farkındayım. Kar, yağmur, güneş, gözyaşı. Sırası doğru. Ama normal değil zamanın akışı. Herşey çok hızlı. Ve ben yine yoruldum yaşamaktan. Yetişemiyorum peşinden. Sol bileğime bakıyorum. O yağmurlu geceden kalan en derin jilet izine. Utanmıyorum bileklerimdem. Hatta gurur duyuyorum sağ elimle. Pişman mıyım? Asla. Sol elimi uzun süre kullanamayacağımı bilmeme rağmen. Belki de hiç bir zaman kullanamayacağım. Biliyorum. Sinirlerimi kesip attığımın farkındayım. Önemli değil. Ben o gece sol bileğimden değil kendimden vazgeçmiştim. Mukadderat!


Şimdi iğnelerle sakinleştiriyorlar bedenimin tamamını. Haplarla uyuşturuyorlar beynimin büyük bir kısmını. Düşünebilsem bile pratiğe dökemeyeyim diye...

Neden ve nasıl? Nasıl olurda bu kadar aciz bir insana dönüşebilirim. Bu ben miyim? "Ölüm", "Acı" denilen o bedbaht kelimelerin esiri mi bu beden? Yoksa bunu bu hale getiren şeytan mı mı? Ah şeytan bile benden,zihnimden,beynimden daha güçlü artık. Utanıyorum kendimden. Utanıyorum acizliğimden." Zihin maddeden güçlüdür " demişti televizyonda bir adam. E öyleyse niye uygulayamıyorum bunu? Söyle bana tanrım. Niye verdiğin bu zihinle oyunlar oynarsın? Sen misin ipleri elinde tutan? Şeytan mı? Ben mi?

İnce bir çizginin üzerinde yürüyorum şimdi. Hayat ve ölüm arasında bir yolculuk, sonu belirsiz..
Puslu bir ilkbahar sabahına gidiyorum. Karlı bir geceye, yağmurlu sokaklara..
Hayır!
Yürümüyorum. Mevsimler geçmiyor, bir adım dahi atamıyorum. Bağlıyorlar kollarımı, o ipi dahi kesemiyorum.
Kulağıma, şöminede kalan son kıvılcımların sesi doluyor. Sırtımdan gelen soğuk, üstümde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor. İğreniyorum ondan gelen kokudan, bedeninden, bedenimden..
Geçmiyor!
O geceden sonra saatlerce banyoda yıkanan bedenimden o iğrenç koku çıkmıyor!
Bedenime, ruhuma, saf duygularıma surülen bu iğrenç lekeyi ne su, ne de zaman geçirebiliyor. Ve ben, ne kadar ilerledim zannedersem zannedeyim, kendimi o soğuk yerde, o sıcak bedenin altında buluyorum..

***

Yağmur bu genç kıza yapılanların cezasını vermek istercesine şiddetle yağıyor, ara ara çakan şimşekler onun iki dudağının arkasında kalan feryatları dile getiriyordu sanki.
Ve ben, saatlerce yağmuru dinlediğim bu uzun gecenin sonunda, uyutulduğu kabustan uyanan Hayat'ın başında aldım soluğu.
"Kötü, çok kötü kokuyor." diye fısıldadı sakinleştiriciyle birlikte kesilen ağlama nöbetinin ardından.
"Kötü kokan ne?" demek istedim. Kelimeler dilime dolaştı, kapalı dudaklarımın ardından çıkmak için çırpındı ve sonunda boğazımda tıkandı. Yutkundum.
Alnında biriken terleri usulca sildikten sonra gidip camı açtım ve tekrar onun başucuna geldim. Gözleri sıkı sıkı kapalıydı ama henüz uyumadığını biliyordum. "Toprak kokusunu duyuyor musun?" diye fısıldadım. "O dünyadaki en güzel kokudur. Duymaya çalış."
Kısa bir an sonra gözleri aralandı. Boş bakışlarını yüzümde gezdirdikten sonra pencereye döndü.
"O çok kötü kokuyor. O.. Her yerde. Nefesini hissediyorum. Sıcak.. İçki kokuyor nefesi. Sonra.. Sonra.. Soğuk. Her yer çok soğuk. O sıcak.. Kötü kokuyor."
Sağ eli yatağı sıkıca kavramıştı. Ben sakinleşticinin dozunu arttırmayı düşünüyorken, eli yatağı bıraktı ve derin bakışları bana döndü:
"Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?"
Yüzüme hafif bir tebessüm yayıldı, "Elbette." diye fısıldadım. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrıldı ve yüzünde silik bir tebessüm dolaştı. Sonra kanına iyice karışan sakinleştirici, onu uykunun kollarına aldı.

***

Beyaz..
Önüm, arkam, sağım, solum..
Baktığım her yer beyaz..
Ruhuma çöken karanlık ve bedenime sinen koku, bu saf beyaza direnemiyor, çöküyor bir kenara.
Yürüyorum..
Bilinmeze götürüyor adımlarım ve..
Ve birden karanlık. Yüreğimi saran o acı, burnuma dolan koku, bedenimdeki kir..
Yürüyorum tekrar o ince çizgide, bilinmeze..
Hayır!
Yürümüyorum. Yerdeyim. Kulağıma kıvılcım sesleri doluyor. Boynumda o iğrenç nefesi var. Sırtımdan gelen soğuk, üzerimde duran terli bedenin sıcaklığını delip geçiyor.
Ve.. Ve.. Koku yok..
O iğrenç kokuyu duymuyorum.
Bu.. Bu toprak kokusu..

*

Aniden açıyorum gözlerimi. Pencere açık, odaya tatlı bir serinlik doluyor. Ve..
Ve her yer toprak kokuyor..
Aylar sonra ilk defa, ağlamadan uyanıyorum..

Gözlerimi açtığımda karşımda onu görüyorum. Deniz... Burnuma dolan toprak kokusu giderek artıyor. Yanıma yaklaşıyor yavaş yavaş. Düşünüyorum, toprak bir süredir en hasret olduğum, ulaşmak istediğim tek şeydi aslında. O an bir kıvılcım attı beynimde ve hissettim. Sahi hissetmek, bu kelime uzun zamandır benim için acı çekmek anlamına geliyordu. Ama şimdi, kafamda milyonlarca yıla karşılık gelen o süreden sonra ilk defa farklı bir anlam yüklemiştim bu kelimeye. Hissetmek: Farkında olmak, fark etmek. Toprağın altındayken toprak kokusu alamazdım ve ben toprağa değil, kokusuna hasrettim. Siyah bir perde çekiliyor sanki gözlerimin önünden. Bugün gün daha parlak.
Bugün, uzun zaman sonra ilk kez hissedebildim acı çekmeden ve burnuma dolan toprak kokusunu içime çektim bir kez daha büyük bir keyifle, lise yıllarında içtiğim o kaçak sigaralar gibi. Deniz, bugün her zamankinden daha çok toprak kokuyordu. Evet, Deniz şu an bana yaklaşıyordu. Deniz toprak kokuyordu tıpkı çocukluğumuzun güzel, masum günleri gibi. Tekrar kokusunu içime çektim ve şu an ilk aşkımla bu klinikte değil, ilk aşık olduğumuz yerde, hafif bir yağmur sonrası o kırmızı evin bahçesinde olmak istedim. Kırmızıdan ne kadar nefret ettiğimi fark ettim. Bileklerime baktım ve beynimi uyuşturan beyaz duvarlara. Belki de sebebi buydu nefretimin ama biliyordum, bileklerimde kırmızı rengi görmeye katlanamazdım bir daha. Çünkü şu an toprak kokusu benim için kırmızıdan çok uzaktı. Hemen yanımdaydı ve giderek yaklaşıyordu. Göz kapaklarımı açıp, gözlerime ışık tuttu. Bundan rahatsız oldum ama belli etmedim. Burada kalacaksa hep bunu yapmasına izin verebilirdim. Arkasını dönüp gitti. Sanırım beni hatırlamıyordu. Derin bir nefes aldım.
....

Odadan çıktım. Vücudu iyileşmişti artık, ruhunun da iyileşmeye başladığını hissedebiliyordum. Beni ilk aşkının yerine koyuvermişti bir anda kendi yaralarını sarmak için. Onun masum olduğu bir dünya yaratmıştı kendi kafasında, belki de masum olduğu günlere dönmüştü, toprak oynayıp duruyordu günlüğüne yazdığı sayfalarda. Yazıyordu, bizim bir tiyatro gibi düşüncelerini izlediğimizi bilmeden. Kendi iyileştirmek için ona en çok zarar vermiş şeyi seçmişti ve sanırım başarıyordu.
Bugün kabussuz, çığlıklar atmadan uyanmıştı ilk kez. Gözlerinde garip bir pırıltı vardı. Bunun bir çeşit delilik pırıltısı olmadığını seziyordum. Aldığı derin nefesleri düşündüm sonra. Sanki uzun süre suda kalmış ve bir hayat öpücüğü almış gibiydi. Onun adına sevinmiştim. Odasından bir ses geldi.

Küçük kiremit desenli şömineye doğru ayaklarını uzatmış hareketsiz duruyordu adeta.
Bir an sendeledi Ve odadan gelen sese doğru hareket etti. Afsunlanan gözleri heyecanla parladı. Gelen mis kokulu toprakti .Özlemle beklediği bu kokudan yıllar yılı uzak kalmayı hazmedememisti.
Tüm ruhu saran bu özgürlük aşısı annenin dünya tatlısı şirin, pak mis kokulu evladı gibiydi .
Duyumlara pek aldırış etmezdi ama bu farklıydı .Gözlerden ırak tepelerde hep yalnız kalmak istiyordu. Toprağın rüzgarla dost olduğunu işitmişti .
Her defasında onu hissetmek için can atar hatta kendi kendine konuşurdu
Ne söylediği pek anlaşılmaz gizemli bir lisandı sanki
Sorguladığı endişe duyduğu ruhunu zedeledigini zannettiği hayatın, taze nefesini ardında hissediyordu .
Bir arayış içindeydi .Özgürlüğün simgesi olduğuna inandığı onun peşinden gitmeliydi .Bir an duraksadi.
Parmaklikla çevrili mahzenden geçerek aşağı indi. Hafif ama bir o kadar da esrarengiz uğultu beynini tırmalıyordu. Umursamadi bile Ona başkasının sahip olmasına engel olmalıydı.
Çünkü o hayatının tek enerjisi bütün insanlığın umuduydu.
Emin adımlarla ona doğru ilerledi, bir anlık dikkatsizlik herşeyi altüst edebilirdi
İnsanlığın umutlarının yok olmasına neden olabilirdi
Mavinin ve beyazın buluştuğu noktada umudun gölgesinde bana gülümsüyordu...

Işık hüzmesine doğru ilerledi etrafı örümcek ağlarıyla kaplanmış kapıyı zorlayarak araladı buraya gelmeyeli o kadar uzun zaman olmuştu ki neyle karşılaşacağını pek kestirememenin verdiği bir ürkeklikle yavaşça kapıdan içeri girdi.Burası hala eskisi gibiydi büyüleyici güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemişti.Dünyada kimsenin görmediği, karşılaşmadığı kutsal kitaplarda bahsedilen el değmemiş cennet bahçesinden bir köşeydi.Burada sevdalanmıştı toprağa ve başlamıştı kâbusları.Ama artık acılarıyla yüzleşmeliydi ve hayata kök salmalıydı.Büyüleyici bir kokuyla mest oldu zihni geçmişe doğru bir yolculuğa çıktı evet aynı koku zaten bir yerde okumuştu kokular anıları tetikliyormuş.Anılar birden zihnine doluştu.Geçirdiği yılları o kadar kısa sürede tekrar yaşadı ki naif bedeni acıyla yere çöktü artık buna bir son vermeliydi. Göğsünden çıkardığı zehir şişesini cennetten kovulmamıza sebep olan ağacın köküne derin bir nefes vererek boşalttı ne kadar kötülük varsa bu ağaçtan yayılan, hepsini yok etmek adına.Artık bu ağaçtan üstüne sinen, halisünasyonlar görmesine , kendisine şizofreni teşhisi konmasına sebep olan zehri yok etmisti. Sonra ay ışığı vuran nehre doğru yürüdü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedi ve kendini serin sulara teslim etti.Su değil miydi tüm kirleri paklayan?

* * *
Pencereden gelen kuş cıvıltılarıyla gözlerini açtı Hayat, mutfaktan gelen gülüşmeler çatal bıçak sesleriyle karışıyordu.

24 Saat once…
Odadan gelen sesle birlikte tum vucudum uyanmisti, hizla kapiya kosup actim. Hayat, onu bir kac dakika evvel biraktigim sekilde yataginda oturur vaziyetteydi. Odadan cikmadan sirtindaki yastigi duzeltmis, ayaklarina battaniyesini ortmustum. Ancak az evvelki isil isil yanan gozlerde korku ve dehset ifadesi vardi. Beni gorunce biraz rahatlar gibi oldu. Iceri girdim. Ayagimin altinda citirdayan cam kiriklariklarini hissedince gozlerim Hayat’tan yerdeki kiriklara kaydi. Muhtemelen ben odadan ciktiktan sonra kirilmis olmaliydi. Ardindan istemsizce gozlerim yatagin bas ucundaki komodinin uzerindeki sus sisesine takildi. Yanindaki bardak yoktu. Kiriklara aldirmadan kapiyi kapattim ve gen kadinin yanina yurudum.
“Bir sey mi oldu Hayat?” Kafasini salladi.
“O mu geldi?” Yeniden kafasini salladi. Gorunen o ki kabuslarinin bas kahramanindan hala kurulamamisti. Ben cikinca arkamdan onun girdigini hayal etmis olmaliydi ve kendini korumak icin de ona bas ucundaki bardagi firlatmisti. Yere sabitlenmis gozlerinden suzulen damlalari gorebiliyordum. Ona kimsenin gelemeyecegini, hastanede ve guvende oldugunu soylemek istedim. Ancak ben bir hasta bakiciydim ve boyle durumlarda hastanin kafasini daha da karistirabilecek seylerden kacinmam gerekiyordu. Dogruca gidip doktoruna, Dogan Bey’e haber vermeliydim ancak icimde bir turlu susturamadigim bir ses de ona ancak benim yardimci olabilecegimi soyluyordu. Kirgin ve yarali bir kadini, yine kendi kadar kirgin ve yarali bir kadindan daha iyi kim anlayabilirdi ki?
Gidip yanina, yatagin kosesine oturdum. Ellerini ellerime alip sikica kavradim. Optum. “Korkma hayat, hepsi gececek. Bana guveniyor musun?” Kafasini ilk kez yerden kaldirip bana bakti. Ela gozlerindeki korku yavas yavas silinmeye baslamisti. “Evet” diye yanitladi. Gulumsedim. O da gulumsedi. Aramizdaki bag ne bir hastabakici hasta iliskisiydi, ne arkadaslikti, ne de iki kadinin dayanismasindan ibaretti. Cok daha fazlasiydi. Onu seviyordum.
Hizlica yerden cam kiriklarini temizleyip ona yeni bir bardak getirdim. Ardindan durumu bildirmek icin Doktor Dogan beyin odasina gittim. Kapi acikti, iceri girdim. Doktor bey kirkli yaslarinda, oldukca basarili bir psikiyatrdi. Ama daha da onemlisi cok iyi bir insandi. Onunla konusurken, diger doktorlarda oldugum gibi bir saygisizlik yapmamak icin kendimi zorlamazdim. Oldugum gibi olabilirdim, ki bu da ona daha cok saygi duymami saglardi. Beni gorunce gulumsedi. Iceri cagirdi. Kisaca hal hatir sorma faslindan sonra (ki digger doktorlarin aksine Dogan Bey asla bunu atlamazdi) tam Hayat’in durumuna ve az evvelki gelismelerden bahsedecektim ki telefon caldi. Kisa bir konusmaydi. “Beni mi?” Sessizlik… “Neden peki?” Daha uzun bir sessizlik… “Hasta gizliliginden bahsetmedin mi?” Bir sessizlik daha… “Tamam gonder bakalim.” Telefonu kapatip bana dondu, “Acil degilse daha sonra konusalim mi? Davetsiz misafirlerimiz var.” Kim geldigini ve ne istediklerini anlamamistim ama Doktor Bey’in caninin sikildigi belliydi.
Kapidan cikarken, iki polisle karsilastim esikte. Kenara cekilip gecmeleri icin yol verdim. Adam kendini tanitti. “Merhaba Doktor bey, ben Komiser Ugur, arkadasim da memur Neslihan hanim. Bizi Kabul ettiginiz icin tesekkurler.”
“Fazla bir secenek birakmadiniz. Buyrun.” Doktor bey polislere oturmalari icin koltuklari gosterdi. Basimla hafifce selam verip disari ciktim. Ancak merak etmistim konuyu ve kapiyi aralik birakip hemen yanindaki hasta bekleme koltuguna oturdum. Disardan bakan biri doktoru bekledigimi dusunebilirdi ve yalan da sayilmazdi. Ve bu esnada birazcik merakimi tatmin etmek de hic de fena olmazdi. Kafami duvara yaslayip gozlerimi kapattim. Tum dikkatimle iceriyi dinlemeye basladim.
“Size nasil yardimci olabilirim Komiser bey?” Komiser gulumsedi.
“Hemen konuya girmek istiyorsunuz, bunu sevdim. Nitekim bizim de fazla vaktimiz yok.” Bunu soylerken ekip arkadasi Neslihan hanima bakti. “Hastalarinizdan Hayat Aksak ile ilgili butun kayitlara ihtiyacim var. Ayrica bizzat kendisini de sorgulamak durumundayim. Doktor beyin yuzu ciddilesti.
“Her ne kadar size yardimci olmak istesem de, sizin de pekala bildiginiz uzere ne yazik ki hasta bilgi gizliligi sebebiyle herhangi bir sey paylasmam mumkun degil. Ote yanan Hayat Aksak’in intihar girisimi uzerinden 2 yildan fazla zaman gecti. Buraya sevk edilmeden evvel, hastahanede tibbi mudahale gerceklestigi esnada polise haber verildi ve gerekli sorusturmanin, hastanin buraya sevkinden once yurutuldugunu ve tamamlandigini dusunuyorum. Dolayisiyla iki olaydan iki yil sonra hastamizla ilgili gorusme isteginizin sebebini ogrenebilir miyim?” Komiser Ugur koltugunda rahatsizlikla kipirdandi.
“Sizin de pek ala bildiginiz uzere sorusturma kapsaminda bilgi vermem pek mumkun degil.”
“O halde konusacak bir seyimiz kalmiyor Ugur bey. Buraya kadar bosuna zahmet etmissiniz. Ilgilenmem gereken hastalar var.”
“Yardimci olmanizi umut ediyorum Doktor bey. Cunku burada bulunmamizin amaci 2 yil evvel kapanmis bir olayi yeniden acmak degil, gectigimiz Pazartesi gerceklesmis baska bir intihar vakasini cozmektir.”
“Anlayamiyorum. Intihar dediniz. Neyi cozmeye calisiyorsunuz?”
“Bakin Doktor bey, Pazartesi gerceklesmis intihar vakasi, 2 yil evvel gerceklesmis Hayat Aksak’in vakasi ile bire bir benzerlik gosteriyor.” Bunun uzerine Ugur cantasindan bir kac fotograf cikartip masaya dizmeye basladi. Ilk fotografta kucuk kiremit desenli bir somine vardi. Sominenin uzerinde kirilmis bardaklar ve siseler duruyordu. Ikinci fotograf bir mahzenin parmakliklariydi. Kapinin kilidi kirilmisti, iceri zorla girilmisti. Kapinin etrafindaki, bir miktar bozulmus olsa da hala yogun sekilde duran orumcel aglarina dikkat etti. Ucuncu fotograf ise yemyesil bir bahcedendi. Bahcenin ortasinda koskocaman, yemyesil bir agac vardi. Agacin altinda ise sirtini duvara yaslamis genc bir kadin gorunuyordu. Uykuda gibi huzurlu ve sakindi yuzu, gozleri kapaliydi. Ancak iki yanina salinmis kollarindan ve bileklerinden akan kanin etrafinda kucuk bir gol olusturmustu. Yemyesil cimenlerin uzerindeki kirmizi lekeler buyuleyici bir zitlik olusturmustu. Doktor bey saskinlikla gozlerini fotograflardan kaldirip komisere bakti. Burasinin Hayat’in intihar girisiminde bulundugu, ve iki yildir surekli olarak kabuslarinda gordugu yer oldugunu cok iyi biliyordu. Bir Komiser Ugur’a bir neslihaan hanima kayan gozlerinde saskinlik okunuyordu.
Komiser Ugur konustu.
“Tek benzerlik bunlarla da sinirli degil, ancak gercekten size soyleyebileceklerimin cok daha fazlasini soyledim ve daha fazla detaya girmem mumkun degil Doktor bey. Tek bir vaka intihar olabilir, ancak birebir ikincisi de varsa, bu intihar degil, cinayettir. Hayat Aksak da, intihar girisimi sebebiyle sorgulandi. Ancak su an anliyoruz ki kendisi bir cinayet girisiminden sag kurtulmus bir kurban. Ve daha da onemlisi karsimizdakinin seri katil olma ihtimali yuksek, dolayisiyla hastanizin can guvenligini korumak adina bu aksam ekip arkadaslarim onu guvenlikli bir yere transfer edecekler. Ancak bu surecte sizin de hastanin hakkindaki tum kayitlari vermenizi umut ediyorum. Savciliktan bir kayit isterseniz de o da burada.” Cantasindan bir belge cikartip masaya birakti. Ancak gordugu fotograflardan sonra Doktor Dogan kararini vermisti.
“Karari gostermenize gerek yok Ugur Bey, en kisa zamanda belgeleri teslim edecegiz. Ayrica hastanin nakli icin de hemen hastabakicina bilgi verecegim. Ancak benim de sizden bir ricam olacak. Hastanin psikolojisi hala kotu. Sorusturma suresince, yani hasta yeniden buraya donene kadar yaninda onun guvendigi ve tanidigi birinin olmasi hem sizin hem de onun icin onemli olacaktir. Bu sebeple, hastahane yonetimi ile gorusup, hastabakicisi Deniz hanimin da gecici bir sure o bahsettiginiz yuksek guvenlikli yerde gorevlendirilmesini isteyecegim.”
Komiser kafasinda hesap yapti, “Uzgunum ancak bahsedilen yer oldukca gizli, ve gizli kalmasi gerekiyor. Sorusturma ile baglantisi olmayan birini goturmemiz mumkun degil.”
“O halde benim de bir doktor olarak hastamin sagligini riske atmam mumkun degil” Komiser derin bir nefes alarak kafasini salladi.
“Simdi de siz bana fazla bir secenek birakmiyorsunuz doktor bey. Peki o halde, dediginiz gibi olsun.”

Doktor Doğan Bey’in Komiser Uğur ile aralarında geçen konuşmadan bana hiç bahsetmemesi şaşırtıcıydı. Sonuçta Hayat’ın hastabakıcısı bendim. Akşam polisler Hayat’ı almaya geldiklerinde onunla birlikte gidecek olan kişi de bendim. Evet, odada gerçekleşen o konuşmayı dinlemiştim. Komiser Uğur’un bahsettiği soruşturma dosyasına ve Doğan Bey ile aralarında geçen tartışmaya birebir şahit olmuştum. Aslında her şeyden haberim vardı; ama Doğan Bey neden böyle bir bilgiyi benden saklama ihtiyacı hissetmişti bilemiyorum. Belki de her şeyin doğal bir şekilde ilerlemesini istiyordu.

Akşama doğru Komiser Uğur ile ekip arkadaşı Neslihan Hanım geldiklerinde durumdan ilk defa haberdar olmuş gibi davranarak Hayat ile konuşmaya gittim. İlk duyduğunda anlamsız gözlerle bana baktı ve ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Onu ikna etmem gerekiyordu:

“Daha bugün bana güvendiğini söylememiş miydin Hayat? Güven bana. Sana hiçbir zarar gelmeyecek. Buna izin vermem.”

Yine sustu; ama bana güvendiğini gözlerinden anladım. Sanki olacakları önceden hissetmiş gibi derin bir sessizliğin içerisine girmişti. Ekip arabasına binerken de karakola girerken de hiç sesini çıkarmadı. Tek yaptığı sıkıca koluma sarılmaktı…

Karakoldaki 20 dakikalık gergin bekleyişimiz aniden çalan telefon sesiyle bozuldu. “Tamam Savcı’m, hemen çıkıp olay mahalline intikal ediyoruz. Evet evet geldiler. Hayır hiçbir şey söylemedi. Yalnız bir de yanında hastabakıcısı var. Tamam hemen çıkıyoruz efendim.”

Telefonun kapatılmasıyla yeniden ekip arabasına bindik ve bir göl evinin yanına geldik. Eski püskü bir göl eviydi bu. Bakımsız olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu. Önünde de yemyeşil bahçenin tam ortasında tek başına duran bir ağaç vardı. Manzara bir ressam elinden çıkmış gibiydi.

O an dönüp Hayat’a baktığımda terlemiş olduğunu ve gözlerini kapatmış bir şekilde ellerini sımsıkı sıktığını gördüm. “İyi misin Hayat? İstersen seni geri götürebilirim?” dedim. Kapatmış olduğu gözlerini açtı ve “Hayır. Hazırım ben,” dedi.

Daha sonra elinde kalın kırmızı bir dosya ile Savcı olduğunu anladığım 20'li yaşlarının ortalarında olan biri geldi. Gençti. İdealist birine benziyordu ve kararlıydı. Zaten bizim buralara tecrübeli birilerini göndermezler ki diye isyan ettim içimden...

Savcı bir yandan dosyayı incelerken bir yandan da Hayat’ı gözlemliyordu. Dosyayı incelemesi bittikten sonra Hayat’ın yanına geldi ve dosya hakkında bilgiler vermeye başladı. Uzun uzun anlattı. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi bir izlenime kapıldım. Hayat, Savcı’nın söylediklerinin tamamını gözlerini kapayarak dinledi. Tek yaptığı, sağ eliyle sol bileğindeki jilet izini yoklamaktı. Sonra Savcı beni yanına çağırdı ve yumuşak bir ses tonuyla Hayat’ın yardımına ihtiyacı olduğunu, tüm soruşturmanın Hayat’ın vereceği bilgiler doğrultusunda temellendirileceğini söyleyerek elime Doktor Doğan Bey’in odasında ortaya çıkan fotoğrafları tutuşturdu. Daha sonra sanki Hayat’ı ürkütmekten korkmuşçasına yavaşça yanımızdan ayrıldı ve beni Hayat ile baş başa bıraktı.

Çok zor bir durumdaydı Hayat. Dişlerini sıkmıştı. Sara nöbeti geçirir gibi titriyordu. Onunla konuşmaya başladım. Ben konuştukça sakinlemeye, gözlerini aralamaya başladı. Ağlamaktan kıpkırmızı olan gözlerinin tam ortasında muhteşem bir çift ela göz belirdi. Sanki fırtınadan sonra beliren güneş gibiydi gözleri…

Hayat bir süre bekledi. Sonra fotoğrafları elimden aldı ve yavaşça hareket etmeye başladı. Savcı da ben de polisler de Hayat’ın peşinden ilerlemeye başladık. Hayat, göl evine doğru ağır adımlarla yürüyordu. Kapıyı açtı ve içeriye girdi. Biz de peşinden girdik. Kararlı adımlarla kiremit rengindeki şöminenin yanına gitti. Elindeki fotoğraflar arasından bir tanesini seçip şöminenin üzerine koydu ve “Şömine,” dedi. Şöminenin üzerinde kırılmış bardaklar ve cam şişe duruyordu…

Savcı büyük bir dikkatle Hayat’ı arkasından takip etmeye devam ediyordu. Elindeki kalemi ile hızlı hızlı notlar alıyordu. Bir süre sonra Hayat, şöminenin yanından uzaklaştı ve evin en karanlık ve ücra odasına girdi. Perdelerden birini sert bir şekilde açtı ve karşımıza demir parmaklıklı bir kapı çıktı. Kapının kilidi kırıktı. Elindeki ikinci fotoğrafı yere koydu ve “Mahzen,” dedi. Anlaşılan bizim göl evi olarak gördüğümüz bu ev çok eski zamanlardan kalma bir mahzendi…

Savcı sonunu kestiremeden notlarını almaya devam ediyordu. Hayat yeniden hareket ettiğinde hepimiz soluksuzca onu izlemeyi sürdürdük. Bu kez merdivenlerden yukarı çıkarak ikinci kata çıktı ve burada bulunan kirli bir yatağı gösterdi. Elindeki fotoğraflardan üçüncüsünü seçerek yatağın üzerine koydu. Bu esnada gözlerini yeniden kapatmıştı. O yatağa bakmaya dayanamadığı anlamak hiç de güç değildi… Zorla ağzından çıkardığı kelime bu kez “Tecavüz”dü. O an sessiz bir çığlık atıldı. Öyle güçlü bir çığlıktı ki bu duymak isteyenlerin kulağını sağır edecek cinstendi. Herkes birbirine bakıyor ve olanlara anlam vermeye çalışıyordu. Bir an kafamı sağa çevirdim ve duvarda yazan bir yazı dikkatimi çekti. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder.”

Ama Hayat’ın anlatacakları bitmemişti. Tekrar hareket etti ve merdivenleri usul usul inmeye başladı. Kapıdan çıktı. Bu kez bahçenin ortasında tek başına duran ağaca doğru yürümeye başladı. Arada bir tökezliyordu ama yürümesine devam ediyordu. Ağacın yanına geldiğinde bir an duraksadı. Sonra sırtını ağaca yaslayarak oturdu. Elindeki son fotoğrafı yanına koydu ve kollarını iki yanına salarak gözlerini kapattı. O an Hayat hiç görmediğim kadar huzurluydu. Uzun zamandır hasret olduğu sakin bir uykuya dalmış gibiydi. Derin derin nefes alıyordu. Burnuma gelen koku kesif bir toprak kokusuydu…

Herkes Hayat’ın ağzından çıkacak son kelimeyi merakla bekliyordu. Savcı, gençliğinin vermiş olduğu heyecan ile adeta yerinde duramıyordu. Hayat ise çok sakindi. Dışarıdan gören biri onun uykuya daldığını bile zannedebilirdi. Ne kadar süre öylece bekledik bilmiyorum. Sonra Hayat sakin ama kararlı bir ses tonuyla “İntihar” dedi…

Hava iyice kararmaya başlamıştı. Her şey yerine oturuyordu. Hayat'ın ağzından çıkan her kelimede Savcı onaylar ve anlar bir şekilde kafasını sallıyordu. Gerçek ortaya çıkmaya başlamıştı; fakat bir eksik vardı bu hikayede. Hem de en önemli eksik: Fail…

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve ...

...sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

"............."

*****

Kırklı yaşlarındaki kibar görünümlü bir adam ile otuzlarının henüz başındaki uzun boylu, yakışıklı bir adam lüks bir restoranda hiç konuşmadan yemek yiyorlardı. Masayı kaplayan gergin sessizliği kibar görünümlü adam bozdu:

-Onun, ölmesini istemediğini zannediyordum.

Diğer adam umursamadan yemeğini yemeye devam etti. Bunun üzerine adam tekrar konuştu.

-Göl evine gittiklerinde senin adını hatırlayacak. Polisler bu defa peşine düşecekler.

-Bütün malvarlığımı hesabına aktardım, Doktor. Yarın yeni bir hayatın olacak. Vakit geldi.

Diyerek ceketinin cebinden çıkardığı uçak biletini Doktor Doğan’a uzattı, diğer adam. Doktor, bilete göz gezdirdikten sonra, bileti cebine koydu ve konuştu:

-Bunu neden yaptığımı hiç düşündün mü?

-Neyi?

-Başarılı bir kariyerim var. Bu hayatı seviyorum. Ama senin aptal oyunların yüzünden, bu hayatı terk edip gidiyorum şimdi.

-Çünkü sana bu hayatı babam verdi. Babama olan borcunu ödüyorsun.

Kibar görünümlü adam, küçümser bir bakışla karşısındaki adama baktı ve kahkaha attı. Sonra birden kahkasını kesip sert bir yüz ifadesini takındı:

-Bütün her şeyi senin için yaptım. Ben senin abin sayılırım, anlıyor musun beni? Tüm her şeyi kardeşim için yaptım. Borcumu çoktan ödedim ben zaten. Ve şimdi sen bunca emeği ziyan edeceksin. Sana bir şey olmasını istemiyorum kardeşim. Hadi sen de benimle gel.

Doktor Doğan da bunları beyhude söylediğinin farkındaydı. Karşısındaki adam, kararlı bir şekilde masanın üzerindeki eski ciltli ajandayı Doktor Doğan’a uzattı:

-Hatırlıyor musun bunu, babam almıştı.

-Evet, intihar etmesinden kısa bir süre önce.

Adamın gözleri birden kederle kaplandı. İçinden, babasının o sabah yanından ayrılmadan önce söylediği o cümleyi tekrarladı: “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Sonra kendine gelip pürüzlü bir sesle konuştu:

-Bunu o hasta bakıcıya ver. Ajandanın arasındaki not kâğıdını da Hayat’a ver. Başka kimsenin görmediğinden emin ol.

-Peki Hayat’a o ilaçtan vereyim mi gittiğimde?

-Hayır, yeterince kâbus gördü. Yanıma geldiğinde tüm acıları son bulacak artık.

Dedikten sonra ayağa kalktılar. Son bir kez sarıldıktan sonra oradan ayrıldılar.

*****

Hayat sırtını dayadığı ağaçtan yavaşça kalktı ve sanki o an yeni bir şey hatırlamış gibi yüzünü göle çevirdi. Göle doğru birkaç adım attı ve durdu. Gözyaşlarına boğulmadan hemen önce dudaklarından bir isim sıyrılıp karıştı rüzgâra…

‘‘Hakan’’

Savcı ve ben göz göze geldik. Aynı şeyi düşünüyor olmalıydık. Hakan her kimse fail o olmalıydı. Şaşkınlıkla, ağlayan Hayat’ın yanına gitmeyi ancak akıl edebildim. Yere düşmüş olan Hayat’a sarıldım ve onu sakinleştirmeye çalıştım. Diğerleri de yanımıza geldiler, onu konuşturmak istiyorlardı fakat Hayat konuşacak durumda değildi. Onlara beklemelerini söyledim, yaptığım el hareketiyle. Bir süre o şekilde durduktan sonra Hayat uyuya kaldı. Onu uyandırmadan güvenlikli eve gittik. Onu yatağına yatırdık. Pencereden dışarıyı izleyerek düşünmeye başladım. Doktorun odasındaki konuşmalara kulak kabartmadan öncesine kadar Hayat’ın, evinin bahçesinde intihar girişiminde bulunduğunu zannediyordum. Ama şimdi olaylar öyle bir karışmıştı ki. Yorgunluğun etkisiyle ben de kısa bir süre sonra uyudum.

Pencereden gelen kuş cıvıltıları eşliğinde gözlerimi açtım. İlk işim Hayat’ın odasına gitmek oldu. Hayat hala uyuyordu. Yavaşça kapıyı çekip çıktım. Gece Neslihan Hanım bizimle kalmıştı. Ona baktım fakat burada değildi. O sırada kapının kilidi açıldı. Komiser Uğur, Neslihan Hanım ve Doktor Doğan Bey gelmişlerdi. Doktor Doğan beyi gördüğüme sevindim. Gülümseyerek yanıma yaklaştı. Her zamanki kibarlığından ödün vermeyerek halimi hatrımı sordu. Hep beraber içeriye geçtik. Neşeli bir muhabbete başladık. Sohbet esnasında Doğan Bey, o an unuttuğu bir şeyi hatırlayarak:

-Deniz Hanım, ben gelirken Hayat’ın ilaçlarından bir tanesini yanımda getirmeyi unutmuşum. Sizin de hastanede halletmeniz gereken birkaç işiniz vardı, bu geçici bir süre ayrılmanızla ilgili, rica etsem odamdan Hayat’ın ilacını getirebilir misiniz?

Dedi ve odasının anahtarını bana uzattı. Hayat’ı bırakıp gitmek istemiyordum ama birazcık da tüm bu olaylardan bir süre kaçıp gitmek isteği vardı içimde. Komiser Uğur:

-İsterseniz biz halledebiliriz Doğan Bey

Derken araya girdim:

-Yok, benim de hastanede unuttuğum birkaç bir şey vardı, gidip gelsem iyi olacak.

Evden ayrılmadan evvel Hayat’ın odasına bir kez daha baktım, hala uyuyordu. Nasıl yıprandıysa artık kızcağız. ‘‘Az kaldı Hayat. Sana tüm bu acıları çektirenler cezasını çekecek’’ dedim içimden. Polis memurları beni hastaneye bıraktılar. Doğan Bey’in odasına girdim. Masanın üzerinde eski, ciltli bir ajanda vardı. Daha önce hiç görmemiştim bunu. Ona dokunmamın etik olmadığını bilmeme rağmen merakıma yenik düşüp ajandayı açtım. Güzel bir el yazısıyla yazılmıştı fakat bu yazı doktorun yazısı değildi. Bir sayfa daha çevirmemle şok olmam bir oldu. ‘‘Hayat’ın Hikâyesi’’ başlığı atılmıştı. Yazılanları okumaya başladım:

“Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Her seçimimizde, bir başka seçimdeki bizi yok ederiz. Eğer onu seçseydik yaşayacaklarımızı, hiç yaşayamadan sona erdiririz. Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.

O gün yine kendime uygun bir av aramak için dışarı çıktım. Sokaklar rezil insanlarla kaplı. Herkes etrafındakilere ihanet etmek için fırsat kolluyorlar. Bu yazıyı okuyan sen, sen de polisleri aramayarak Hayat’a ihanet ediyorsun. Ama onun ihanetini merak ediyorsun biliyorum. Meraklı birisin. Geçen gün, odanın girişinden içeriyi nasıl dinlediğini gördüm. Tabi bu hikayeyi sana anlatmamın nedeni bu değil. Neden anlattığımı sen de biliyorsun. Hadi öyleyse merakını gidereyim.

Biraz dolaştıktan sonra bir restorana girdim. Masalara göz gezdirdiğimde bir çift gördüm. Onu ve erkek arkadaşını. Hakanı. Herkesin gözünde gördüğüm ihanet Hayat’ın gözlerinde yoktu. Ona ihanet ettiremezdim hiçbir şekilde. O anda onunla göz göze geldik. Ela gözlerinde daha önce hiç sezemediğim bir şey vardı. Kararımı vermiştim. Yeni avımın adı Hayat Aksak’tı.

Buraları hızlı geçiyorum. Sonuç olarak imkânsızı başardım. Hayat’ı kendime âşık etmiştim. Artık avı parçalamanın vakti gelmişti. Hayat, Hakan’ı çok fazla kırmamaya çalışarak onunla ayrılmak istediğini söyledi. Ayrıldılar. Hakan dağıldı. Onlar çocukluk aşkıydılar birbirlerinin. Anladım ki Hakan’ın Hayat’a olan sevgisiymiş Hayat’ı ihanetten koruyan kalkan. Ama beni engelleyemedi. Masum bir sevginin de kaybedebileceğini öğrendim o gün. Hayat, seçimiyle onunla çocukken kurduğu hayalleri ve o hayallerindeki kendisini yok etmişti. Planımı değiştirdim. Bu kez iki kurbanım vardı. Hayat ve Hakan. Önceki cinayetlerimin aksine bu kez daha önce yapmadığım bir şeyi yapmaya karar verdim. Hakan’ı gölde boğarak öldürdüm. Daha önce hiç erkek öldürmemiştim. Herkes bunun intihar olduğunu zannetti. Hayat da öyle. Hakan’ın intiharından sonra benle görüşmek istemedi. İçine kapandı. Bir şekilde onu ikna edip göl evime getirdim. Bana kızgındı, kendisine kızgındı. Ama hangi duygu var ki aşka boyun eğmeyecek?

Kiremit rengi şöminenin kenarına oturduk. Cam şişeden içki doldurdum bardağına. O gece onunla geçirdiğimiz en güzel geceydi. Hakan’ın ölümünden sonra ilk kez o gece gülümseyerek baktı bana. Bu son gülümseyişi olacaktı. Başının ağrıdığını söylediği bir vakit sonra. Hava almak için bahçeye çıkmayı teklif ettim. Elinden tutup bahçeye çıktım. Biraz kendine gelir gibi olmuştu. Bahçedeki ağaca yaslanarak oturdu. Ben de yanına oturdum. Bana dönerek:

-Bir insanın toprak kokması mümkün müdür?

Dedi. Soğuk Bir ifadeyle ‘’hayır’’ diye yanıtladım.

-Ama sen toprak kokuyorsun, seni gördüğüm ilk günden beri. Sanki yağmur yağmış üstüne de yeşerememişsin, çıplak kalmışsın gibi.

Afallamıştım. İçimde yeşermeyi bekleyen tohumlar can bulmuştu sanki. Onun gözyaşlarıymış meğer ruhumun cansuyu. Ensesine nefesimle dokundum. Saçlarını kokladım. Ela gözlerini öptüm. Kulaklarına güzel şairden birkaç mısra mırıldandım:

‘‘Serinlik vurdu korulara, canlandı serçelerim;
Sen mavi bir tilkiydin, binmiştin mavi ata,
Ben belki dün ölmüştüm, belki geçen hafta.
Sen bana çok güzeldin, senin ayakların da.’’


Omzumda uyuyup kalmıştı. Ona içimden türküler söyledim, rüyasında dinlesin diye. Bu kez ava giderken avlanmıştım. Vazgeçmiştim. Onunla birlikte, bir şiirde tutsak kalabilirdim. Hâlbuki aşk derdik, başka ne olsundu hayatın mazereti? Demezdik dilimizin ucuna gelen her ne ise. Yahut solgun bir gül olurduk dokununca. Bütün kitapları yakardık. Sevda üstüne ne söylemişlerse yalanlardık. O sırada babam geldi göl kıyısından. “Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder oğlum. Seçimlerimiz.” Dedi. ‘‘Git baba burdan’’ dedim gitmedi. ‘‘Bu kez ihanet etmemeyi seçiyorum, git baba ne olur git’’ dedim gitmedi. O gün, beni yalnız bırakarak giden babam, bana ihanet eden babam, bugün yine bana ihanet ederek gitmiyordu. Ama o babamdı benim. Yapamazdım. Vazgeçemezdim. Babama ihanet edemezdim. O zaten büyük bir ihanete uğramıştı. Hiddetle kalktım. Hayat sarsıntıyla uyandı. Ona bağırdım:

‘‘Hainsin sen! Hakan’a ihanet etin. Hakan senin yüzünden denize attı kendini. Öldü senin yüzünden’’ dedim.

‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başladı. Bağırmaya devam ettim:

‘‘Seçimlerimiz bizi var eder veya yok eder. Sen ihanet etmeyi seçtin. Seni seven insanlara ihanet ettin. Sen de herkes gibisin. Ne zaman sizi seven biri size arkasını dönse ona ihanet edersiniz siz alçak insanlar!’’

Korkmuştu, söylediklerimin tesiriyle ağlamaya başladı. Birkaç saatliğine unutturduğum pişmanlığını ona tekrar hatırlatmıştım. Kaldırdım onu eve doğru sürükledim. Şöminenin oradan geçerken bardaklar kırıldı. Ayağı çizilmişti. Onu mahzene götürdüm. Ellerini bıraktım. Bu mahzen benim kalbimin içiydi. Onun cılız ışığının kalbimin içinde, karanlık kalbimin içinde sönmesini bekledim. Sönmedi. Vurdum ona, bağırdım:

‘‘Sönsene, neden sönmüyorsun?’’

‘‘Deniz’’ diye sayıklamaya devam ediyordu. Kaldırdım onu ikinci kata çıkardım. Yatağın üstüne fırlattım. Yüzü yatağa dönük şekilde ağlıyordu. ‘‘Deniz’’diye sayıklamaya devam ediyordu. Üzerine çıktım. Ensesine yaklaştım.

‘‘Dur! Dur lütfen…’’ diye yalvarmaya başladı. ‘‘Bırak! Kendine gel! Yapmaaa! Yapma…’’ dedi. Yaptım. Ona tecavüz ettim, daha öncekilere yaptığım gibi. Ona ihanet ettim, daha öncekilere ettiğim gibi.

Onu tutup dışarı sürükledim. Ağlıyordu. Yine ‘‘Deniz!’’ diye sayıklamaya başlamıştı. Fırlattım onu ağaca doğru. Cebimden jilet çıkardım. Uzattım ona.

Babam yanıma geldi, omzuma dokundu. Şairin en güzel şiirini okumaya başladı yüksek sesle:

‘‘Bir ormanda tutup onu
Bağladılar ağaca
Yumdu sanki uyur gibi
Gözlerini usulca…
Bir soğuk yel eser
Üşür ölüm bile
Anlatır akan kanı
Beyaz…’’


Ben her zaman öldürmeyi seçtim. Her ihanetin sonu ölümdür çünkü.''

Yazılanlar burada bitiyordu, bir kaç saniye hareketsiz kaldım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Demek gerçekten Deniz diye birisi vardı ve Hakan'ı öldürmüştü, büyük bir ihtimalle bu son intihar da onun eseriydi. Peki Doğan Bey'in ne alakası vardı bütün bu olanlarla? Hemen Uğur Komiserin cep telefonunu aradım, cevap yoktu. Neslihan Hanım'dan da ses çıkmadı. Hayat oralarda bir yerde bu iğrenç herifle, adaşımla tek başınaydı ve benim elimden hiç bir şey gelmiyordu.

Panik atak başlamıştı her zaman olduğu gibi. Anlamsızca etrafa bakıyordum. Nereye gidecektim, ne yapacaktım. Masanın üstünü dağıttım. Çekmeceleri çıkarttım, işe yarar hiç bir şey yoktu. Sağ taraftaki dolaba yöneldim. Kilitliydi. Zorladım. Sora da yumruk, tekme, tüm gücümle uğraştım. Dolap devrildi, kilit kırıldı.

Hasta dosyaları, bir kaç tane şiir kitabı- Ülkü Tamer'i duymamıştım hiç- epey bir de Sadık Hidayet kitabı vardı. Okumuştum zamanında Kör Baykuşu, ama bu kadar farkı nüshasının basıldığının farkında değildim. Dosyaları inceledim. Hayatın dosyasını buldum ama içi boştu. Almış olmalı pis herif. Bir insanı tanıdığını sanırsın, sonra bakmışsın bambaşka birisiymiş. Alttaki isimsiz dosyanın arasında bir fotoğraf gördüm. Açtım, benim resmimdi Hayat'la birlikte. Ne olduğunu anlayamadım, sinirden herhalde tüm kağıtlar havada uçuştu. Bulabildiğim kağıtlara baktım yerde, Hayatla olan görüşmelerimiz, benim iş dışında gittiğim yerler, arkadaşlarımla buluşmalarım. Hiçbir anlam veremiyordum, beni niye izliyordu bu Doktor. Dolaptaki dosyaları hızla karıştırdım, Deniz Derekap diye bir isim dikkatimi çekti, tam dosyaya uzanırken arkamdan ince bir erkek sesi duydum. Ben arkamı dönemeden boynuma şırıngayı saplarken “Görüyorum ki geç kalmışım” diyordu kim olduğunu tahmin ettiğim adam.

******
Hala anlayabilmiş değilim nasıl bu kadar hızlı gelişebildiğini? Oysa hiç bitmeyecek gibiydi her şey. Yeni hayatımı hayal edip heyecanlanıyordum, Hayat'la kuracağımız. Çeşitli kelime oyunları yapıyordum hatta o yavaş yavaş iyileşirken. “Hayat Deniz'de başlar” gibi çocukça şeyler. O akşamdan sonra, polisler geldikten sonra ama, sanki freni patlamış kamyon gibi hızlandı her şey ve ben ... ben elimde kanlı bir makas, ağacın dibinde. Hayat da yanımda, kahkahalarla gülüyor... Onun elinde jilet, üstü başı kan içinde. Anlamıyorum ama, histeri krizi mi geçiriyor, gerçek mi kahkahaları. Sevdiğim kadın değil bu, başka biri. Hatırlamaya çalışıyorum olan biteni. Bir şeyler canlanıyor hayal meyal.

*****
Yataktayım göl evinde, uyuşturulmuş, ağır ağır doğruluyorum. Kimse yok odada, bulanık görüyorum her yeri. Bağlanmışım yatağa, fazla sıkı değil gerçi. Kaçamayacağımdan emin herhalde Deniz. Deniz herhalde bağlayan beni, o iğneyi sokan da, görmesem de yüzünü anlıyorum. Bir nefret var içimde tüm hücrelerimde hissettiğim sevdiğim kadına yaptıklarını düşündükçe. Elim kan içinde, bir şey mi yaptı acaba pislik? Birden akıma geliyor yere düşmeden önce cebime atmayı başardığım o makas. Birkaç denemeden sonra uzanabiliyorum cebime, kurtuluyorum bağlarımdan. Yavaşça sevgilimin hayatının karardığı bu yatağı terk ederek aşağıya iniyorum. Dışarıdan sesler geliyor, anlamıyorum ama. Şöminenin önünde çıplak ayağıma camlar batıyor. Acımıyor ama canım, acıyı unutmuşum, sadece nefret var aklımda. Sadece intikamını almak istiyorum Hayat'ın.

*****

Hayat'a bakıyorum yanımdaki, şimdi ağlıyor, biraz önceki kırmızı gözleri şimdi her zamanki elalığında. Hayat diyorum, ağlama sevgilim diyorum. Yanındayım diyorum, bitti diyorum. Biliyorum beni anlıyor, biliyorum beni seviyor, biliyorum gözlerinden. İleride bir karartı, yerde yatan bir adam kırmızılar içinde. Kırmızıyı sevmiyorum ben, Hayat gibi. Ağlıyor hala, bilekleri kıpkırmızı. Hayat, bir tanem, güzel olacak her şey, bitecek birazdan, yarın sabah beraber uyanacağız kuş sesleriyle. Düşünemiyorum hiç bir şeyi, yerde yatan adama bakıyorum ve canlanıyor bir şeyler tekrar.

*****

Kapıyı açıyorum, uzakta ağacın dibinde Hayat var, yaşıyor hala. Hayatta. Bırakamam ben Hayat'ı, ne olursa olsun. Başında arkası dönük bir adam var, Deniz herhalde, biraz önceki nefret tamamen ele geçiriyor vücudumu. Gözlerim yağmur gibi kapkara, ayağımı sürüyerek yaklaşıyorum ağaca doğru. İlk önce Hayat'ın sesini duyuyorum, ağlıyor “Deniz” diye. Geliyorum her şeyim, kurtaracağım seni. Adam o kadar emin ki kendisinden, fark etmiyor bile beni. O ince sesiyle;

“ Git artık, istediğini yaptım. Sayende sevdiğim kadını da yok ettim, iki seneden sonra. Artık ödedim kefaretimi, rahat bırak beni” diye bağırıyor

Sonra kalın bir ses” Sen seçimini yaptın” diyor “senin seçimin bendim, vazgeçemezsin benden. Ölümden vazgeçemezsin, sen benle var olacaksın hep. Doktor da gitti artık, sadece ikimiz olacağız”

Sonra ağlayan Hayat'a dönüp o şiirlerden birini okumaya başlıyor yine:
“Soğuk bir tül örtüyorlar yüzümüze,
Sanki ölmek için beyaz bir uykusuzluk;
Belki utanmasak bizi bırakacaklar,
Terliyoruz, tırnaklarımdan damlıyor kan”

Kan kelimesiyle birlikte geliyorum artık Deniz'in yanına. Nefesimi hisseden, dönüyor arkasını.

*****

Sustu Hayat artık, sadece huzurlu gözlerle bakıyor bana, iliklerime kadar hissediyorum artık o toprak kokusunu. Hayatın kokusu bu ya da ölümün. Eline uzanıyorum, başıyla bir şey gösteriyor bana, konuşmuyor. Bakıyorum, hayatın defteri, o kırmızı defter. Alıyorum, kanlanmış sayfalar, yeni bir şeyle yazılmış en sona, okumuyorum;

“ Denizime, eski ve yeni- ilk ve son aşkıma. Biliyorum, ikiniz de aynısınız. Doktorun yanında ilk gördüğüm zaman tanımıştım seni. Deniz'imi, Deniz'lerimi. O jileti attığın gün biliyordum beni öyle bırakmayacağını. Hakan'ı anlattığında, başka çaren olmadığın farkındaydım, doğru olanı yaptığının. Hakan da ihanet etmişti, diğer herkes gibi. Böyle olması gerekiyor demiştin. Öyle olması gerekiyordu. Kurtulmak zorundaydın babandan. Bırakmamıştı seni gittiğinden beri, ilk ihanet eden oydu, babandı oysa sen değildin. İnandırmaya çalıştım seni ama olmadı. Kurtulmalıydık babandan. İlk girişimden sonra, evde de sol bileğimi o yüzden feda ettim, senin için sadece, senin için her şeyi yaparım ben Deniz. Ve anladım daha hastaneye geldiğimde, birken iki olmuştu Denizlerim. Benim için yeni bir Deniz yaratmıştı aşkım, her zaman beraberdim sizle. Özlüyordum seni, ama yeni Deniz'e de alışmaya başlamıştım. Rüyalarımı anlattım ona, toprak kokusundan bahsettim, küçük iğrenç adamı, tecavüzü, hepsini söyledim. Sonrasını değil tabi. İyileştiriyordu, yavaş yavaş kurtarıyordu beni. Ve kurtardıkça bağlanıyordu daha fazla, her kurtarıcının kurtardığına bağlandığı gibi. Özlüyordum seni, ara sıra görsen de renk vermiyordun hiç. Senin için her şeyi yaparım biliyorsun ama sensiz olmak bitiriyordu beni. Deniz'e bağlandım ben de. Sen tek aşkımdın her zaman ama. Zihin maddeden güçlü derdin, sabret derdin, ama benim zihnim kalmamıştı artık- Deniz'im vardı. Deniz'lerim vardı. Notun elime ulaşınca, ilk tanıştığımız günü hatırladım. Hani Hakan gidince karşıma oturmuştun ya. Tanımıyordum tabi seni. Yaşlı gelmiştin bana bir de, tam kalkacakken şu ünlü lafını söylemiştin. “ Seçimlerimiz bizi var eder ya da yok eder, benimle var olmak mı istersin , yoksa sonsuza kadar yok olmak mı?” Normalde polis çağırmam gereken bu cümle nedense etkilemişti beni ve kalmıştım yanında. Ben seni seçtim Deniz. Var ya da yok olmam bir şey değiştirmez seninle olayım yeter. Seni seviyorum Deniz, bunu okuyorsan bil bunu lütfen, hep seninle olacağım, her yerde. “

*****

Arkasını dönerken Deniz bağırıyorum tüm gücümle ve makası karnına saplıyorum. Deniz, ama Deniz değil... yani farklı birisi değil. Yüzü değişik ama karşımdaki şahıs o zamanında hastanedeki akıl hocam, en saygı duyduğum doktor Doktor Doğan Bey. Benim yüzümdeki nefret yavaş yavaş yerini şaşkınlığa bırakırken, onda bir mutluluk, sadece toprakla özdeşleştirebileceğim bir huzur var. “Deniz” diyor o her zamanki babacan tavrıyla. “ Tam zamanında”

*****

Bakıyorum gözümde yaşlarla yanımdaki o savunmasız, korunmaya muhtaç , temiz yavrucağa, sevdiğim kadına, hayatıma bakıyorum yavaş yavaş kendimden geçerken. Gülümsüyor bana, tutuyor ellerimi. Ela gözleri huzurlu, gözleri kapanırken “Seni seviyorum Deniz” diyor. Ben cevap vermiyorum, bilmiyorum hiç bir şeyi. Sadece ağlıyorum. Kapanıyor benim de gözlerim, susuyor her şey.

BİR YIL SONRA – BİLİNMEYEN BİR ODA:

Nefes aldırmayan karanlığın kuytu köşesine çekilmiş, sigaranın içime çektikçe parlayan alevini seyrediyorum camdan. Gün ağarır mı diye beklerken uyuşan eklemlerim kaskatı olmuş, çıplak ayaklarımdan bedenime yayılmaya başlayan soğuk vücudumu ele geçirirken, ayaklarımın altında kalan şehrin karanlığında kendimi bulmaya çalışıyorum. Bir daha hiçbir zaman hissedemeyeceğim nefesin ensemde belirmesiyle, vücudumu saran ürpertinin verdiği acı yavaş yavaş ruhumu hissizleştirmeye başladı. Ardı arkasına amaçsızca yaktığım sigaraların dumanında boğulmak yerine nefes almaya başladıkça içinde kaldığım karanlığın sesini dinlemeye başladım usulca. Evet, bir ıslık çalıyor derinden ve sessizliğin müziği dokunuyor omzuma.

O gece elmacık kemiklerimden süzülen yaşların gözlerimi kanatırcasına bıraktığı acı sonrasında gözlerimi bir daha hiç kapatamadım. İyileştiğimi sandığım an hastalığın pençesinde bitmeyecek bir çırpınış kovalıyor her gece. Gökyüzü karanlığını bu denli üzerime yüklemişken toprağın dibinde kaybolmak mı en güzeli? Cevap veremediğim onca sorularım varken, cevabını veremeyeceğim soruların olduğu her güne uyanışım mı yaralarımın kabuk tutmasına engel? Kâbuslarımdan uyandığımı sandığım her an yeni bir kâbusun ortasında buluyorum kendimi, içimde katılaşmayan bir bunaltı, bedenimin benden kurtulmaya çalışan gölgesinde kızgınlığın rengi, nefretin satırlarında yatan demirin dağladığı sahipsiz kalmış bir beden. Kaç kadeh çözecek karanlık karasını, ya da kaç kalem darbesi çizecek yeni hayatı. İnadın pençesinden geri dönmeyen nefesin pişmanlığında ısındığımı düşlesem de soğuktan donduğumu resmediyorum. İzlediğim şehrin sokaklarında başıboş dolaşan kendimi görüyorum. Mengeneye sıkışan ruhumun kasveti duygularımı esir alırken yaşadığım acıyı hissetmemeye başladım. Uyuşuyorum belirsizliğin ortasında. Kanayan tırnaklarımın arasına sıkışan toprak taneleri, karanlıkta yağan yağmurun vücudumu yakması, ağarmayan günün alevinde yanmak ve bir daha ben olamayışım. Kan doluyor içime nefes aldıkça, boğazıma saplanmış öksürüğün parmaklarında boğulurken, üşüyorum bedenimi saran yalnızlıkta, yarım kalmak mı kendimi boşluğa bırakmama sebep?

Uzağa baktıkça girdabın içinde kaybolduğumu görürken, biliyorum ansızın gelen ölüm arındıracak ruhumu.

Ateşbaz
Açılır Gönüller,Coşan Kalbe İlahi Aşk Düşünce
Akıl Başka Yerde Gezer,Gözler Başka Hayalde

Suz-i Bir Nefes,Ah İle Çıkar Boğazdan
Ateş Aman Diler,AteşBazdan


Suz-i :Yanma,Tutuşma

AteşBaz : Ateşle Gösteri Yapan,Hünerler Gösteren Kimse.

-----------------------------------------------------------------------------------------------------
Karanlığa Selam Ver...Karart Bütün Dünyanı...Söndür Işıkları...Bırak Ruhunu Uçsun Aşkın Diyarına...Ney Dinlerken Oku Okuyacaklarını...
Bedenin Dinlesin Aşk İle Üflenen Neyden Bir Taksim...

Hayalin Gitsin Gidebildiği Yerlere...Okuyacakların Hayalden de Öte...Götürecektir Seni Hakikate Ve Yaşanmış Gerçeklere...Aşkın Sırlarına Varacaksın Bu Gece...Sır Merdivenlerinden Çıkacaksın Adım Adım Aşkın...

Önce Aşkı Anlayacaksın....Sonra İnsanın İnsana Olan Aşkını...Enson Anlayacaksın Ve Çıkacaksın Aşkın Merdivenindeki Son Basamak Olan Aşkullahı...


Beden Elbisen Et,Kas Ve Kemik...Önemli Değil...İster Kadın Ol İster Erkek...Yahut Her İkisinden Müteşekkil...Erkek Gibi Kadın,Kadın Gibi Erkek...

Aşkın Cinsiyeti Olmadığını Bileceksin...Ve Nelere Kadir Olduğunu Göreceksin...Aşkın Kerametini Anlayacaksın Bu Gece...

Aşıklara Saygı İle Rüku Edeceksin...Onların Peşinden Sürünerek Gideceksin...Ama Asla Vuslata Eremeyeceksin...Hep Hasretle Aşkın Acısını Duyacak,Ah İle Peşlerinden Gideceksin...
Varılmaz Diyarın Yolunda Aşk İle Ağlayacak Ve Aşk İle Güleceksin....

Aşksız Geçen Ömrünün Nasıl Işığa Hasret Kaldığını Fark Edeceksin...İşte O zaman Karanlığa Bir Kibrit Yakacaksın...

Karanlığa Bir kibrit Çakıldı...Dumanı Kıvrım Kıvrım Yukarı Çıkarken,Ateşin Işığı Karanlıkta Etrafı Aydınlattı....

Gözlerin Bir Müddet Karanlığa Alıştığı İçin,O Kibritten Yayılan Ateşin Işı Gözlerini Acıtıyor...

Ve Etrafına Bakıyorsun Nerede Olduğunu Anlamak İçin...Ayakta Durmana Rağmen Tavan Görünmüyor...Sanki Gökyüzüne Doğru Karanlıkta Uzayan Duvarlar Her İki Yanında...Ama Ne Tavanı Var Nede Sonu...

Kollarını Yanlara Doğru Açsan Duvarlara Değecek'sin Sanki...Ama Senin İlgini Çeken O Sonsuz Yukarı Çıkan Ve Tavanı Olmayan Duvarlar Değil...
O Duvarlara Yazılmış Olan Milyonlarca İsimler Senin Dikkatini Çekiyor...

O İsimlerin Altında Nasıl Hayat Yaşadıkları Yazılmış...Kimi Bilindik İsimler Kimide Hiç Duyulmadık İsimler...
O İsimlerin İçinden Tanıdığın Ne Kadar İsim Varsa Hepsinin Ortak Bir Yönü Olduğunun Farkına Varıyorsun...

Hallac-ı Mansur,Nesimi,Yunus Emre,Mevlana Ve Daha Niceleri Gibi Bildiğin İsimler Sana Bir Fikir Veriyor...Hepsininde Ortak Bir Yanı Olan "Aşk" Kelimesini Hatırlıyorsun...

Ama Bilmediklerinden Bir İsim Dikkatini Çekiyor...Ve Yanaşıp Okumaya Başlıyorsun...

Adı : Habbab Bin Eret....

Mesleği : Demirci Ustası

Aşk İle Tanıştığı Yaş : 18-20

Aşk Uğruna Çektiği İşkenceler : 13 Yıl Boyunca Her Gün.

Aşk İle Dünyadan Göçtüğü Yaş : 72

Ve Okumaya Devam Ediyorsun Yeni Yaktığın Kibrit İle...

İki Kabilenin Çatışması Sonunda Annesi Ve Babası Ölmüş,Kendide 10 Yaşında Esir Düşüp Köle Olarak Satılmıştır...Onu Alan Ümmü Anmar Adında İslam Düşmanı Bir Kadın...

Habbab'ın El Becerileri Sayılamayacak Kadar Çoktur...Her İşe Yatkındır Elleri...Ama O ; İlerde Bir Mucizeyi,Aşkın mucizesini Ve Kerametini Göstereceği Bir Mesleği Seçmiştir Farkında Olmadan...

Aşk ; İlahi Yazgısını Ve Kaderini Çoktan Yazmıştır Onun İçin...Her Ne Kadar O Demircilik İşini Kendi İradesiyle Seçtiğini Zannetsede.

İkamet Ettiği Yerde Ondan Daha Maharetli Bir Kimse Yoktu...Kızgın Ateşin İçinden Çıkarıp Çekiçle Dövdüğü O Nar Gibi Kızarmış Kızgın Demire Öyle Şekiller Verirdi ki,Bir Benzerini Yapmak Şöyle Dursun,Onun Yakınından Bile Geçemezdi....

Kim Derdi Ki Bir Gün,Şekil Verdiği O Kızgın Ateş,Kendisini İşkencelerle Yakacak...

Bir Aşk Yüzünden Vücudu Yanarak Tanınmaz Hale Gelecek...

Habbab Bunların Bilincinde Değildi Elbet...Taki Rahmet Peygamberi Gelip Onu İslam Üzere Yetiştirene Kadar...

Bir Avuç Olan Müslümanların Sayısı 7...Tedbir Amaçlı Kimselere Söylemeyin Denmesine Rağmen,O İçinde Yanan Aşk Ateşi İle Çoktan Duyurmuştu Müslüman Olduğunu...


Ve Aşk ; Onu Denemek İçin En Izdıraplı İmtihan İle Sınamaya Başladı...
Efendisi Olan Kadın Ve Onun Akrabaları,Habbabı Aşkından Döndürmek İçin Kızgın Demirlerle Başını Dağlamaya Başladılar...

Demirden Elbise Giydirip,Saatlerce O Kavurucu Güneşin Altında Yanmasını İzlediler...

Ama Habbab Dizlerinin Üstünde O Demirden Gömlekle Yanarken Bile İçinde ki Aşka İhanet Olur Diye Acısını Bastırıyor Ve Onlara Belli Etmemeye Gayret Ediyordu...

Onun Bu Aşkını Anlamayan Ve Kibrinden Daha Azgınlaşarak Zalimleşen Efendisi,Bu Kezde Ateşler Yakıyor Ve Onu Sırt Üstü O Ateşlerin İçinde Yanmasını İzliyordu...

Habbab Derki :"O Ateşler Sönmek Bilmezdi.Vücudumdan,Derimin Altından Çıkan Yağlar O Ateşleri Söndürürdü...Buna Benzer Nice İşkenceler Durumlar Tam 13 Yıl Sürdü"

"Ama Ben Yinede Aşkımdan Dönmedim..."Der...


Tam O Esnada Sen Elindeki Kibritin Sona Geldiğini,Ateşin Yakmasıyla Acı Duyarak Anlayacaksın...Ve Hemen Bir Tane Daha Kibrit Yakacaksın...Merak Ve Aceleyle...Devam Edeceksin Okumaya.


Bu Haller İçinde Geçen Günler Habbabı Daha da Aşka Bağlamış Ve Kendi Acılarını Bile Duymayacak Hale Gelerek,Sürekli Aşkın Verdiği Acı İle Yanmaya Devam Ederken,Kadim Bir Dost Onun Dikkatini Çeker...

Başı Önünde Yalnız Yürüyor,Sanki Dünyadan Kopmuş Ve Artık Maddenin Gösterişli Süsüne Aldanmaktan Bıkmış,Eşya'nın Kıymetsizliği Ve Yalancılığı İle Ömrünü Geçirmek İstemeyen Bir Dostunu Görür Habbab...

Kendisi İle Arasında 2 Yaş Vardır Bu Dostunun...Habbab 20,Dostu İse 18 Yaşında...
Çadırdan Kurulmuş Pazarın İçinde Yürürken,Onu Görenler Nefesini Tutuyor,Selvi Boyuna Bakıyor,İpek Elbisesi İle Rüzgar Sanki Onu Havada Süzülen Bulut Gibi Gösteriyordu...


Yakışıklılığı Anlatılamayacak Derecede Güzel,Karakteri İse Tarif Edilemeyecek Kadar Herkesler Tarafından Sevilen Ve Saygı Duyulan Biridir.

Bulunduğu Yerin En Zengin Ailesi Olması Ve Yediği Önünde Yemedi Arkasında Hazır Bulunması Onun İstediği Şeyler Değildi...

Hangi Bir Eşyayı İsterse Hemen Almaya Yetecek Kadar Parası Vardı,Ama O Maddenin Geçici Yalan Huzur Vermesinden Bıkmıştı...

Çoğu Geceler Bir Tepeye Çıkıp Şehiri İzler Ve Düşünce Ufkuna Dalardı...
Gecenin Huzurunu Saatlerce İçine Çekerek Adeta Gündüzleri Kıskandırırdı...
Mütebessim Yüzünü Görenler İse ona Karşı Dayanılmaz Bir Duygu İle Bakarlardı...


Fakat O Gülen,Tebessümüyle Herkesin "aaah" Çektiği Yüz Bu Defa Dalgın Dalgın Yürüyordu...

Habbab Aşk İnsanı Olmuştu Artık...Ve Aşkı Arayanın Halinden Anlardı...
Bu Gelen Dostu ; Yakışıklılığı Ve Zenginliği İle Meşhur Olan Musab bin Umeyr di...

Henüz Yaşı 18...Dünya Zevki Adına İstediği Herşeyi Alabilecek Ve Her İstediğini Yapabilecek Bir Yaştı...

Ama Bunlardan Geçmişti...

Habbab Onu Bu Halde Görünce Demirci Çadırından Seslendi En Yakın Dostuna...

Musab,Habbabın Gözlerine Bakıyor Sanki Aradığı Şeyin Ne Olduğunu Dostu Bulmuş Gibi Görüyordu Onun Gözlerinde...

Habbabın Yüzünde Gördüğü İşkencelerin Acısı Vardı...Bedenin deki Yanıklar Yüzünden Belli Oluyordu Herşey...

Ama Bu Acı İfadelerle Bakan Yüzde Bir Farklılık Vardı...Sanki Acı, Sevinçlere Mağlup Olmuş Gibi Habbabın Gözlerinde Görülüyordu...

Musab Dayanamadı Ve Sordu : Nedir Bu Sendeki Hal?

Çünkü Gözleri Bu Durumu Daha Önce Hiç Şahit Olmamıştı...Musabın Aklı Almıyordu...Dünya Kanunlarına Aykırı Bir Durum Vardı...Bir Yanda Yüzde Belirmiş Bir Acı,Diğer Yanda İse Neşe Ve Sevinçle Huzurla Bakan Gözler...

Fizik Kurallarını Alt Üst Etmişti Adeta...

Ve Habbab Cevap Verdi :"Aşk" Diyerek...


Musab Bir Kelime İle Bunca Olan Bitenin Tarif Edilmesinede Hayretle Bakmıştı...Nasıl Olurda Birtek Kelime Bütün Bu Olan Biten Durumu Kısaca Açıklaya Bilirdi...

Ve Musab Dayanamayarak Tekrar Sordu :"Peki Vücudun Acımıyormu?"

Habbab Zaten Anlamıştı Onun Bir Arayışta Olduğunu...Gerçek Acının Ne Olduğunu Göstermek İçin,Saatlerdir Ateşin İçinde Olan Kızgın Demiri Aldı Ve Eliyle Tuttu O Eriyecek Halde Olan Demiri...


Ve Habbab Dediki :"Bu Elimdeki Kızgın Ateş,Yüreğimdeki Aşkın Acısından Daha Çok Acıtmıyor Canımı!!!"

Aşkın Kerametini Gördü Musab...Kalbi Yerinden Çıkacak Gibi Oldu...Nefesi Hızlandı,Kelimeleri Toparlayamadı Ve Bir Cümle Oluşturamadı...

Çünkü Ömrü Hayatında İlk Defa Aşk İle Karşılaşmış Ve Aşkın Kudreti Karşısında Dili Tutulup Öylece Kala Kalmıştı...


İmkansızı Olduran Bu Aşk Neydi Nasıl Bir Şeydi Diye Meraklandı...
Ve Aşkın Kerameti Karşısında Aman dileyecek Hale Geldi...
Sanki Aradığını Bulmuştu Musab...

Dünya Malında Gözü Yoktu Zaten...Eğlence Ve Yalan Huzurundan Bıkmıştı...Aşkı Aradığını Ve Onu Bulduğunu Fark Etti...
Ve Bu Aşkı Bir Dostunda Bulması Onu Dahada Sevindirdi...

Ve Sen Bu Satırları Okurken Bitmekte Olan Kibritin Verdiği Acıyı Hissediyorsun...Hızla Ve Merakla Bir Tane Daha Yakıp Devam Ediyorsun...
Ve Kitaplara Geçmemiş Ama Habbabın Kalbindeki Şu Şiiri Okuyorsun....

Ölmeden Gördüm Dünyada Cehennemi
Azap İle Yaktıkça Yaktılar Bedenimi

Habbabım Ateşlerde Yandım Yakıldım
Hey Hat Ne Acı Nede Sızı Duymadım

Aşkın Ateşi Yaktı Acıttı Kalbimi
Aşka Düşünce Unuttum Canı Teni


Ve Devam Eder Duvardaki Yazı...

Hiç Bir Kitap Yazmamıştır Onun Kalbinden Geçen Bu Sözleri...Pek Az İnsan Bilir Habbab-i Aşkı Sevgiyi...

Aşk Diyarına Düşenler Okuyacak Ve Anlayacaktır Aşkın Manasını...

Bir An Duvarda Başka Bir Yazıya İlişiyor Gözün...Herkesin Dilinde Olan Ve Uğruna Kimileri Yakılmış Habbab Gibi,Kimi Asılmış Hallacı Mansur Gibi...
Canlı Canlı Derisi Yüzülmüş Nesimi'nin Bile Dilinden Düşürmediği O kelime..."Aşk"

Sanki Tanıtıyor Kendini...Anlatıyor Ne Olduğunu Nasıl Birşey Olduğunu...Ne Yaşı Var Nede Bir Canı...Ama Anlatıyor Bir Şekilde Kendini...

Benim Adım Aşk :

Züleyhayı Önce Yusufa Yandırdım...Yıllarca Süründürdüm Onu...Yaktım...Güzelliğini Soldurdum...Gençliğini Aldım Yaşlandırdım...Ben Yusufu Hakka Yakmıştım Zaten...O Haktan Emir Almadan Hareket Edemezdi...Ama Züleyhaya Yusufu Gösterip Bahane Ettim...Sonra Züleyhanın Aşkını Hakka Çevirdim...Yusuftan Vazgeçince
Hakka Döndürdüm...

Benim Adım Aşktır...Önce Kulu Kul İle Yakarım...Sonra Onu Elinden Alır Yalnız Başına Yakarım...Hakkın Aşkına Layıkmı Bakarım...Hazır Olduğu Vakit Onu Hakka Sunarım...

İşte Benim...Adım Aşk...Züleyhayı Yusufa Böyle Hazırladım...

Mecnuna'da Aynını Yaptım Ferha'da,Kereme'de...

Benim Adım Aşktır...Ben Olmadan Hakka Varılamaz...Ben Olmadan Namaza Bile Durulamaz...

Benim Adım Aşk...Beni Bilmeyen Canından Teninden Vazgeçemez...Ölmeye Arzu Duyamaz...Yanmaya Razı Gelmez...
Ben Yakmak İstediğimi Yakarım...

Her Kulu Değil Layık Olanı Yakarım...Tevafuklar Çıkarır Bahaneler Bulurum...Kimi İstersem Onu Yakarım...Benden Kaçış Yok...

Her Yol Hakka Çıkar Amma Ben O Yolda Yakmadığım Sürece Kimse Hak Aşkı İle Yanamaz...

Kimini O Yolda Delirtirim,Kimine Dağı Deldiririm...İşte Benim...Aşk

Benim Yaktığımı Hiç Bir Ateş Yakamaz...
Benim Yaktığım Kimse AteşBaz Olur...Ateşten Korkmaz...Bedeni Hissetmez Ateşin Acısını...Çünkü Ben O Ateşten Daha Çok Yakarım Kalbini Canını...

Sen Hele Bir Niyetlen Bana...O Zaman Görürsün Nasıl Dünyanı Kararttığımı...Nasıl Canını Yaktığımı...

İŞTE BENİM...AŞK

Bu Korkunç Yazıyı Okuyorsun Ve Dehşete Düşmüş Gibi Olduğun Yerde Donup Kalıyorsun...

Kendini Anlatan Aşkın Bu Yazısını Okurken Etraf Birden Kararacak Ve Sen Farkına Varmayacaksın Elindeki Kibritin Parmaklarını Yaktığını Ve Söndüğünü...

Aşka Uğramaya Ve Onun Ateşi İle Yanmaya Korkacaksın...Onu Nasıl Birşey Olduğunu Anlamadan Kaçmaya Çalışacaksın O Zifiri Karanlık İçinde...

Artık Ne Kibritin Kalmıştır Ne Görebilecek Gözün...O Karanlığın İçinde "İmdaaat" Diye Haykırdığın Anda Yatağında Uyanacaksın...

Bu Gördüklerin Hakikat mi Yoksa Rüyamıydı Diye Düşüneceksin...
Günlerce Etkisinde Kalarak Düşüneceksin...

Ve Farkında Olmadan Sende Aşkın Tuzağına Düşmüş Olacaksın...
Düşüncelerin Korkuyla Başlayacak,Aşk Bana Gelmesin Diye Yalvaracaksın...Karmaşıklaşmaya Başlayacak Düşüncelerin...Sonra Şekillenecek Her Olaya Tefekkürle Bakacaksın...

Ama Aşkın Tuzaklarından Biri Olan "Düşünmeye Ve Tefekküre" Çoktan Yakalanmışsındır...Fakat Sen Bununda Farkında Değilsin...

Düşündükçe Ufkun Açılacak,Düşündükçe Yalnızlaşacaksın...Her Şeye Tefekkürle Bakacaksın Her Yeni Gelen İnsana Ve Gittiğin Yerlere...

Artık Aşkın Ateşi Kalbinde Başladı...Sönmesine İmkan Yok...Hergün Biraz Daha Yakacak Seni...Yıllar İçinde Büyüyecek...Ve Sen Artık Onun Ateşi İle Yandığının Farkında Bile Olmayacaksın...

Onun İlk Tuzağıdır Korkutmak...İkinci Tuzağı Düşündürmektir...
İstediğin Kadar Kork Ve Kaçmaya Çalış Nafile...Seni Yakmaya Karar Verdiyse, Sana Hem Geçmiş Olsun Hemde Hayırlı Olsun...


Aşk İle Geceniz Bu Mübarek 3 Aylarda Hayırlı Olsun...

Allaha Emanet Aşka Yakalanmanız Her An Olsun...

Bu Gece Okuduklarınızda Bir Hatamız Kusurumuz Oldu İse Af Ola...

Bir Başka Gecede Buluşmak Ümidi İle...

Muhabbet İle...

Saygılarımla : Emrah Yıldırım
@MenDehliZeman

Senem Özcan, Kendimiz'i inceledi.
 08 Mar 11:34 · Kitabı okudu · Beğendi · 10/10 puan

Merhabalar, sevgili 1K Ailesi 

#28549333

Şimdi sizlere başucu kitabım olan, beni benimle tanıştıran, hayattan lezzet almamı sağlayan Sayın Erol Erbaş Beyin 50 yıllık araştırma, inceleme ile kendi yaşantısında ve eğitim verdikleri kişilerin yaşantısında müspetlediği “KENDİMİZ”i takdim ediyorum.
İLK KAFAMDA ÇAKAN ŞİMŞEK ŞU OLDU DAHA OKUR OKUMAZ:
HER ŞEYİ ARAŞTIRAN İNSAN KENDİNİ NİÇİN ARAŞTIRMIYOR?

“Toplumda şahsımızla, ailemizle, sosyal grubumuzla bir var olma mücadelesi içerisindeyiz hepimiz. Kendi kendimizi kabul ettirebilmek için yaşıyoruz. Tüm hareketlerimizin, konuşmalarımızın, davranışlarımızın, düşüncelerimizin tabanına baktığımızda, sürekli bizi zorlayan bu isteğimizi buluruz. İsteriz ki herkes bizi beğensin, bizi sevsin, bize saygı duysun, bizi takdir etsin, bizi anlasın. Kısacası, kabul edilmektir bu hayattaki amacımız. Hem de saygıyla kabul edilmek. Peki ama biz kendi kendimizi ne kadar kabul ediyoruz ki başkalarından bizleri kabul etmelerini bekliyoruz? İnsanın bu temel ihtiyaçlarına cevap verebilmesi için ilk önce yapması gereken, istek ve arzularının kaynağına inip kendisiyle tanışmak. Öyle ya, bir istek yapan yerimiz var, bir de bu isteği uygulamaya koyan. Ama adresler belli değil. Bugüne kadar yapımızdaki bu adresler müspet olarak tanımlanmamış. Yanlış yerlerde tatmin aranmış. Bu yüzden insanoğlu içinden duyduğu isteklerini tatmin etmek derdindeyken, deniz suyu ile susuzluğunu gidermeye çalışan birisi misali, tatminsizliği giderek çoğalmakta, kendisiyle olan mesafesi de giderek artmakta. Bu soruna çözüm ancak, kendi yapısını bir ustanın kendi eserini tanıdığı gibi tanımış, kendi içindeki bu ikiliği kaldırıp tekleşmiş, içi dışı bir olmuş bir insandan gelebilir. “Burada bizim anlattığımız yepyeni bir fikir.
Çünkü ortada insan hakkında müspet bir fikir yok. Artık teknolojiden dolayı yeni bir fikre ihtiyaç hissediliyor, insanın iç yapısının ortaya çıkması lazım. Çünkü bu teknoloji artık o sözlerle tatmin olmuyor. Artık manevi yönün de açılması, gelişmesi lazım ki teknoloji onun ayağının altında kalsın. Şimdi teknoloji başa çıkmış, insan ayağa düşmüş. İşte sıkıntı burada. Sıkıntı dengesizlik verir. Dış yapımız çok ileri, iç yapımızdan haber yok. Dış doymuş, şişmiş; iç açlıktan ölüyor. Bu nedenle diyoruz ki; biraz da kendimize bakalım artık. Kim olduğumuzu tanıyalım, anlayalım, hal ve hareketimizi ona göre tabii olarak yapalım. İnsan olarak kendinizi tanıdığınız zaman; kötülük, tembellik, pısırıklık, yalan, hile, dalavere olmaz. Çünkü insan yapısında bunlar yok, hayvan yapısında var. Hayvan yaşamak için yaşar, insan yaşatmak için yaşar. Hayvan sömürür, kendi çıkarını düşünür. İnsan başkalarını düşünür. Arada çok fark var.”
“Şimdi soruyorum, bugün akşama kadar bir dakika olsun kendinizi düşündünüz mü? İşi gücü düşündünüz, parayı düşündünüz, koskoca insanı hiç düşünmediniz. Bu kadar garibanlık olmaz ki. Akşama kadar çalıştınız, tembellik ettiniz, üzüldünüz, sevindiniz, öfkelendiniz, bağırdınız, ağladınız, güldünüz, keyfiniz kaçtı, zevk aldınız. . . Siz bunlardan hangisisiniz? Sizi tanımlayanvasıf ne? Su içtiğimiz bir bardak hiç bozuluyor mu? Yüz yıl geçse de “ben bardağım” diyor. Vasfını hiç bozmuyor. Biz beş dakika bir tipte duramıyoruz. Kendi kendimize yön veremiyoruz. Niye? Karar verip istediğimizi yapacak gücümüz yok. Zihinlerimiz yanlış bilgilerle ve inançlarla kirlenmiş. Zihinlerimizi temizleyip, ihtiyacımız olan gücü elde edeceğiz.”
“Bu gövdenin içindeki varlık şeref, haysiyet, onur, vakar, yücelik, icat, buluş, yenilik istiyor. Araştırma, geliştirme istiyor. Oranın gıdasını veremiyoruz. Hepimiz güven hastasıyız. Bakın hiç güvendiğiniz kimse var mı? İnandığınız kimse var mı? Bakın boştasınız. Hepiniz şöyle bir gözünüzü yumsanız, yalnızsınız. Yaşanır mı bu hayat böyle? Sıkıntıyla, korkuyla yaşanır mı? Oraların ihtiyacını karşılamak lazım. Artık kağnı devrinin metotları da doyurmuyor, bitti. Yeni bir metot lazım. Yeni bir metot da bulundu. İNSAN ÇAĞI açılacak. Mecburen açılacak çünkü yedi milyar insan bunalımda.” “Bunun için önce size insanın yapısını tanıtıyoruz. İnsanın gövdesi olan kul kısmına insan diyorsunuz. Halbuki biz insan dediğimiz zaman; bu göz değil gözden gören, ağız değil ağızdan konuşan, kulak değil kulaktan duyan, seni yediren, içiren, uyutan ama kendi uyumayan varlığa insan diyoruz. O varlığı hemen size ispat edelim. Şu anda moraliniz iyiyken, sevmediğiniz birisini düşünün. Bakın hemen renginiz değişti. Gövdeniz buradayken, bir yeriniz bir yerlere gitti ve moraliniz bozuldu. Giden yer nereniz? Gezen. Biz kendimiz deyince bu Gezen’i söylüyoruz.”

GÖVDE
“Gövdeyi biliyoruz, et ve kemik parçası. Hayvanda olan yeme, içme, yatma, kalkma, tuvalet, üreme hepsi bu gövdede var. Gövde yer, oturur, gezer, dolaşır, uyur. Gövdenin tüm ihtiyacı maddeseldir. Bunu da doğa tabii olarak veriyor.”

“Bizim gövdemiz esas büyük evrendir, dışarısı değil. Çünkü bütün elementlerin özünden meydana gelmiştir ve her şey havadan, enerjiden gelir döner, bitki olur, hayvan olur, insanda hücre olur.”
“Gövde, dış dünyaya ifade aracıdır. İç dünyada gerekli bir araç değildir. Kulaksız dinleyebilir, gözsüz görebiliriz. Dinlemek ve görmek hissetmek demektir, işitmek ve bakmak değil. Konuşmadan da anlaşabiliriz.”
“Siz kendinizi insan deyince gövde, et kemik kısmı zannediyorsunuz, sıkıntı orada. Biz diyoruz ki bu göz değil gözden gören, ağız değil ağızdan konuşan, kulak değil kulaktan duyan insandır. Yediren, içiren, yatıran, uyutan kısmımız insandır.”
“Gövdemiz; hayvan, kul, mahlûk, ne derseniz deyin, ama bütün kâinatın özünden meydana gelmiştir. İspatı; otları, bitkileri, hayvanları yiyoruz gelişiyoruz. Gövde topraktan, bitkiden, hayvandan oluştu, geri onlara dönecek. Yine ot olacak, kurt olacak, böcek olacak, et, süt olacak, domates olacak, salatalık olacak, sen yiyeceksin. Yün olacak giyineceksin. Hava olacak, yağmur olacak, su olacak, içeceksin. Geri bize dönecek.”

Gövdedeki hayvan fiilleri
“Bu gövde, içinde sahibi olan insan varsa onun emrindedir. Sahibi içinde yoksa, gövdedeki hayvan fiilleri kendi başına icraata geçer. Siz gövdenin yaptığı zuhuratları insan diye düşündüğünüzden sıkıntıya giriyorsunuz. Gövde diyor ki: “ya beni kullan, ya yoksa ben kendi fiilimi ortaya koyarım”. Eğer biz makamımızı terk eder de dışarılarda gezersek, gövdeyi oluşturan atomların hayvancıkları da, kendi fiiliyatlarını göstermeye başlıyor. Bunları her an yaşıyorsunuz. İzleyin kendinizi akşama kadar; kâh kuzu olup uysallaşıyorsunuz, kâh güvercin olup haber taşıyorsunuz, kâh tilki olup kurnazlık yapıyorsunuz, deve olup kinleniyorsunuz, keçi olup inatlaşıyorsunuz, tavuk olup yeni bir şeyler yumurtluyorsunuz. Bir sürü hallere girip çıkıyorsunuz.”
“Bazen yılan oluyor birilerini zehirliyorsunuz. Bazen kurt olup birilerini parçalıyorsunuz. Bazen karga olup birilerini didikliyor, dedikodu yapıyorsunuz. Köpek olup ısırıyorsunuz. Bülbül olup şakıyorsunuz. Bunlar hep bizdeki hayvan hücreleri işte.”

Tekamül/Evrim
“Dünyanın altını üstüne getirdiler, insan maymundan olmuş diye. Var mı öyle bir şey? İnsanın gövdesi bütün hayvanlardan meydana gelmiş. Darvin’in dediği gibi maymundan değil. Maymunda bir tek maymun hücresi var. Sen hiç maymunun sinekleştiğini gördün mü? Köpekleştiğini gördün mü? Yılanlaştığını gördün mü? Ama sende var bunlar. Dedikodu yapmak sineklik demektir. Hırlamak, yani en yakınına dalavere düşünmek köpeklik demek. Maymun benim gövdeme yetişemez ki. Bütün hayvanların tekâmülünden bu gövde olmuştur. Artı, senin yalan söyleyince yüzün kızarıyor değil mi? Maymunun kızarır mı? Hayır. O zaman nasıl maymundan olmuşuz biz?”

NEFES ALIP VEREN (CAN, YAŞATAN)
“Nefesi sen mi alıp veriyorsun, yoksa bir alıp veren mi var? O senin elinde mi, sen onun elinde misin? Nefes kendini çektiği zaman bizim haberimiz var mı? Yok. Peki gövdeden çekince biz ne oluyoruz? Ölüyoruz. Demek ki benim en büyük yerim, beni bende yaşatan Nefes Alıp Veren. Çekti mi bitiyorum. Doğru teneşire gidiyorum. Elimi bile kaldıramıyorum. İşte bu gücün adı Nefes Alıp Veren. Yaşatan diyoruz, Can diyoruz, Nefes Alıp Veren diyoruz, mesele kelimeler değil, mesele bu yapıyı tanımak.”
“Seni bir yaşatan var. Kendini gövdeden çekti mi bitiyorsun. O geri girse dirilirsin. O Nefes Alıp Veren. Bir insan, Nefes Alıp Veren kendini gövdeden çektiği zaman niye görmüyor, duymuyor, konuşmuyor, hareket etmiyor? Gözü var, ağzı var, beden yerli yerinde ama işlem görmüyor. Demek ki; gören, konuşan, hareket eden, duyan Nefes Alıp Veren, Can. Ölüyle dirinin arasındaki tek fark, Nefes Alıp Veren’dir, başka bir fark yok. Nefes Alıp Veren tekrar bedene girse beden yine canlanacak. Demek ki bütün sıfatlar, fiiller onun elinde.”

Dayanak
“Benim bir yere dayanmam lazım. Ağaca dayansam, bitkiye dayansam benden küçük. Havaya dayansam benden küçük, hayvana dayansam benden küçük, adama dayansam benden küçük değil mi? Benim bende bir yere dayanmam lazım. Bende bir yere, çünkü meçhulde bir yer yok. Hedef müspet ister, meçhul istemez. Peki benim en güçlü yerim nerem ona bakacağız. Benim en güçlü yerim ağzım, gözüm değil çünkü onlara bir hakimiyet kuran var. Gücüm aklıma da yetiyor, zihnime de yetiyor, ama Nefes Alıp Veren’e gücüm yetmiyor. Nefes Alıp Veren’i tutamıyorum, bir dakika, iki dakika sonra patlatıyor. Onun öyle bir gücü var ki kendini gövdeden çekti mi benden bütün sıfatlar, fiiller kayboluyor, görmeler, işitmeler, duygular hepsi kayboluyor. O zaman bende bu yapıda en güçlü yer Nefes Alıp Veren. Nefes değil, Nefes Alıp Veren! Ona biz Yaşatan diyoruz, Can diyoruz. Çünkü Can’ın belirtileri var, gövdeden çekti mi onlar yok oluyor.”
“Bizim güçlü olmamız için, gücümüzün yetmediği, bizde bizi yaşatan Nefes Alıp Veren’e dayanacağız. Başka bir şeye değil. Şimdi, elektriğin merkezi neresidir? Baraj, değil mi? Bir lamba, direk barajdan elektriği alabilir mi? Alamaz. Ama barajdan gelen elektrik fişe taktığında senin işini görüyor değil mi? Biz de Yaşatana, bizde Allah’ın varettiği yere bağlanıp fişi takacağız. O fiş de bizde bizi yaşatan, kimsenin gücünün yetmediği Nefes Alıp Veren’dir. Ona bağlandık mı cereyanımız yanar. Cereyan yandığı zaman ihtiyaçlarımın hepsini görürüm, gayet doğal. Siz mevzuları büyütüyorsunuz. Tembelsem, erken kalkmayı mevzu ediyorum. Düzensiz intizamsızsam, prensibi mevzu ediyorum. Müsrifsem tasarrufu mevzu ediyorum. Bunlar sıradan işler, o kadar kolay ki. Ben, Nefes Alıp Veren’in bendeki yaşatıcı gücüne bağlantı kuracağım cereyan almak için.”

Her bir nefeste kainatı soluyoruz
“Hiç hayatınızda kendi gözlerinizden görenle baktınız mı? Hiç biriniz, şu ağızdan nefes alıp verilen havanın ne dediğini duydunuz mu? Bak, “hu” diye alıyor, “hay” diye veriyor.”Hu” ne demek? Bütün kainatı içine alıyor. Âdem’den beri bütün konuşulan sözleri, hareketleri topluyor; Aldığımız nefesle Âdem’den bugüne bütün hareketler, düşünceler, sözler giriyor ağzımıza. Hayırlı ve şerli giriyor. Merkezdeysek hayat veriyor, aşkla geri sunuyor. Eğer güzel ayardaysak nefes bozuk giriyor, içeride güzelleşiyor, nurlaşıyor. Bozuk ayardaysak nefes senin bozukluğunu da alıyor, dışarı öyle çıkıyor.”
GEZEN
“Sen öyle bir büyüksün ki haberin yok. O yıldızlar, galaksiler gözünün merceğinde küçücük kalıyor. Bak hepsi içine giriyor da boşluk kalıyor. Öyle büyük bir varlıksın da haberin yok. Bütün kâinatın sahibi ve büyüğüsün sen. Sen büyük evrensin, o küçük evren. Ama altmış okkalık gövde akla gelince “neremizbüyük” diye düşünüyorsunuz.”

Kendimizi gövde zannediyoruz
“Bir kendimizi tanısak. Siz kendinizi gövde zannediyorsunuz. Biz diyoruz ki iki ebedi varlık var. Bir Nefes Alıp Veren, bir de Gezen. Bunlar yemez içmez. Bunlar duvar, hudut tanımaz. Bak, gözünü yum dünyayı içine alırsın. Gezen bir anda arş-ı âlâyı dolaşıyor. Onun maddi bir şekli yok. Onda zaman mekan yok. Nereyi konuşursan, o Gezen oraya gider. Bak bir anda otuz sene evvelini düşünüyorum. O kadar büyük varlıklar ki.”

Rüya gören, hayal kuran
“O Gezen hep öyle dışarıda dolaşıyor, geziyor. Biz O’yuz. O gece de rüya görüyor. Yani hayalin geceki hali rüyadır. Senin dumanını çıkartıyor yatakta. Rüyada yanlış bir iş yapıyorsun, her yanın tir tir titriyor, gözünü açınca kimse görmemiş diye rahatlıyorsun. Gündüz karışık daldığı için hayalin net değil ama gece rüyada net görüyorsun. Gündüz zihin değişik yerlere gidiyor, yani dağılıyor. Rüyada daha kontroldesiniz. Rüyadayken, o korkunç rüyalarda, suçlu rüyalarda kıvranmıyor musun? Suya gidiyorsun, boğuluyorsun, yumruk atıyorsun, vuruyorsun, kırıyorsun, hiç el kalkıyor mu? Hiç bu gövdenin haberi var mı? Yok. İşte o esas dünyadır aslında, rüya değil. Esas dünya. Gövdenin burada bir fonksiyonu yok. Fonksiyonu olan iki varlık var; biri Gezen, biri de Nefes Alıp Veren. Nefes Alıp Veren kendini çekti mi, ne konuşma kalıyor, ne akıl kalıyor, ne düşünce kalıyor, hepsi gidiyor. Ama Nefes Alıp Veren geri girse, hepsi geri girer. Buradaki incelik o Gezen. O rüya gören, hayal kuran bizatihi sensin. İşte biz esas sizi anlatıyoruz, siz de kendinizi altmış okkalık eldiven zannediyorsunuz, sıkıntı burada. O Gezen evine geldiği zaman sende hiç sıkıntı falan kalmaz. Farzet ki rüyada güzellik, neşe, huzur, her şey hoş. İşte ebediyen öyle yaşamak da var. O zaman da keşke uyanmasaydım diyorsun.”
“İşte şimdi onun artık evine girmesi lazım. Dikkate geçmemiz lazım. Evimizin sahibi, sultanı olmamız lazım. O haylaz sağda solda çok perişanlık yapmış. Artık ahlak falan koymamış. Hiçbir şey kalmamış. Evine gelirse mutlu olur.”
“Gezen dışarı çıkınca zaten ne olduğu belli değil. Hiç ummadığın düşünceler yaratıyorsun. Bir hasta görüyorsun, kendini de hasta ediyorsun. Seni ziyarete gelenleri, gelmeyenleri hayal ediyorsun, gelmeyenlere küsüyorsun. Ölüye gidiyorsun, kendini ölmüş hayal ediyorsun. Kavgaya gidiyorsun, sevmediğinle dövüş yapıyorsun. Yani bir sürü hallere giriyorsun.”

ÜÇ YAPI BİR ARADA
“Gezen evine gelip birleştiği zaman ne oluyor? Belirtilerine bakalım. Dikkatte oluyorsunuz, baktığınızı görüyorsunuz, işittiğinizi duyuyorsunuz. O zaman hata diye bir şey olmaz, kötülük diye bir şey kalmaz. Şimdi bunu çözememişler, Gezen ayrı, onun kötülüğünü konuşmuşlar. Birleştiği zaman öyle bir şey yok ki, yapıda yok yani. Arasan bulamazsın. Kendi kendine bir yalan söyleyeyim desen, söyleyemezsin. Kötü düşüneyim desen, düşünemezsin. Hayal kurayım desen, kuramazsın. Niye? Gezen evinde. Ama o evden gidince her kılığa giriyorsun. Hem de saniyede giriyorsun. Şu iç aleminize bakın, dakikada kaç düzene girip çıkıyorsunuz.”

BİRLEŞMEK İÇİN
“Dikkatimizi Nefes Alıp Veren’e bağlayalım. Nefesinizi takip edin. Nefesiniz, asansör gibi sürekli içinize inip çıkıyor. Gezen’i bu asansöre bindireceğiz. Şöyle bir takip edin, nefesiniz nerede bitiyor? Göbeğinizin üç parmak üstünde bitiyor. Dikkatinizi nefesinize bağlayın, aklınızı da dikkatinize bağlayın, nefesinizin bittiği yerde her tarafınız zingir zingir zingirder. Biraz takip etseniz, damarlarınızın zikrini duyar kendinizden geçersiniz. Daha dünyada hiçbir şey istemezsiniz. Bütün dünyanın en iyileri bir araya gelse hiç kalkıp da bakmazsınız. Olumsuz ve yıkıcı düşünce diye bir şey kalmaz. Çünkü can bayram ediyor, canan odasına geri geldi, oda şenlendi. Böyle bir mutluluk var. Bunu her an yaşayabilirsiniz.”
Hedef
“Gezen hedefe aşıktır. Hedef insanın kendi doğal halidir. Kişilik ve şahsiyetidir. Hedef kendimizden üstün bir şey olacak. Mal, mülk, şan, şöhret, bakan olmak, sanayici olmak, profesör olmak, bunlar hedef değil, bunlar sıradan işler. Hedef beni aşmalı. Benim nerem beni aşacak? Kişilik ve şahsiyetim. Kişilik ve şahsiyetime önem verdiğim zaman bu gövdeden kâinata verimlilik akar. Bir iz bırakırız. Bir sahada, iki sahada, beş sahada. Sen şu bilinenin üstünde bir şey koymalısın, yani çözeceksin. Neresi çözülmemiş, neresi verimsiz, orayı çözdün mü sen üste bir şey koymuş oluyorsun.”
“Sizin dışınızda hiç bir şey yok boşa aramayın, düşünmeyin, her şey bu yapının içinde.”Arşıma kürsüme sığmadım, insanın gönlüne sığdım” diyor. Girin içeri herşeyi bulursunuz. Ama o gezen içeri kolay kolay girmez. Nasıl girer? Hedefli adamlarda girer. Hedefin büyüklüğüne göre girer, hedef tutmadı mı o girmez.”
“Bazen yoruldum diyoruz. Zannediyorsunuz ki siz yoruldunuz. Hayır, gövde yoruldu. Bakın kendinize, sevdiğiniz bir işte yirmi dört saat ayakta olsanız, hiç yorulmazsınız. Ama sevmediğiniz işte derhal yorulursunuz. Amaçlı, hedefli insan yorulmaz. Hedefi olmayan insan sürekli yorgundur.”
“Bize daha evvel insanlara kötülük düşünme, kötü yönlerini düşünme deselerdi, insanı sev deselerdi çoğu sıkıntı giderdi. Bakın, akşama kadar dağdan, taştan, ağaçtan hiç sıkılmıyoruz. Hep aklımıza ya evdekilerden geliyor, ya akrabadan geliyor, ya işyerinden geliyor, ya komşudan geliyor, birine kafaları takıyoruz. Bunun yerine deseydi ki annemiz, öğretmenimiz “sevin”. Sevdiğimiz aklımıza gelse rahat ederdik.”
“Sevgide ilk önce görünüme bakarız. Mesela fiyakalı giyinmişsindir ama ağzın olumsuz konuşuyorsa notumuz düşer, düşmez mi? Gözün bozuk bakıyorsa notumuz düşer. Dedikodu yapıyorsan düşer, değil mi? Olumsuz konuşuyorsan düşer. Malın için kendi kişiliğini şahsiyetini harcıyorsan düşer. Ahlaklı olmayan bir insan sevilir mi? Kardeşin dahi
olsa, hırsız, üçkağıtçı, yalancı adam sevilir mi? Bir insanda güven, saygı, sevgi varsa onu doğal olarak seversin. Yani sevginin anlamı saygı ve güvendir. Güvenmediğini saymazsın, saymadığını da sevemezsin. Dön dolaş sevgi ahlâkla ilgilidir.”
“Sevgide bir kere seni gören bir mutlu olacak. İçi ılık ılık kaynayacak. Hani içim kaynadı denir ya. Ondan sonra icraatının yapısı ortaya konacak. Biz hangi insanları severiz? Ahlâklı insanları severiz. Ahlak, verimli olmanın devamlı halidir. Ahlâksız kardeşim de olsa kızarım, değil mi? Demek ki sevgi ahlâktır. Çünkü sevgi tabandan, vicdandan gelir. Bizi sıkanlar kim? Kalitesiz insanlar. Kaliteli bir insanı sevdik mi o da rahatlatır. Bir insan sevilirse ahlâk değişir. İnsan sevmeden ahlâk değiştirmek hiç mümkün mü? Bu kadar açık.”

Usta
“Okulu kendimize mi okuduk, öğretmene mi? Kendimize. Öğretmenler de bize yardım etti. Deseler ki öğretmenlere niye maaş verelim, kitapları biz okuyalım, yetişelim. Olur mu? Olmaz. Ustasız bir şey olmaz. Her şeyin bir ustası var. Bir şeyin uzmanıysa bir kişi, o sanatı yetiştireceği adamlara vermeli, hem de “sen beni geç” demeli. Eğer bir insan yetiştirdiği kişiye beni geç demiyorsa orada kölelik vardır. Biz köleliği kaldırıyoruz.”

Tekrarlar
“Bir şeyin çoğalması için çok konuşmanız lazım. Sen her gün saatlerce top ol, siyaset ol, dedikodu ol, laf ol, gırgır ol, ondan sonra şereften, haysiyetten güç al. Böyle şey olur mu? Sen bir şeyi çok konuşursan onun derdine düşersin. Öyle değil mi? Birinin yanına gitsen de özendirerek evinden, semtinden bahsetse, aklında olmasa bile ben de alsam bir tane dersin. Biz diyoruz ki; insanın bir mevzuyu halledebilmesi için, bir mevzuda başarılı olması için 24 saatinin en az yüzde ellisi onu tercih etmesi lazım. Daha ileri gidip orada şahane olması için, gününün, dakikasının üçte ikisi onu düşünmesi lazım.” “Et aklımızı şartlayacağız. Aynı kötüye şartlandığı gibi.”Nefes Alıp Veren beni yaşatan; Nefes Alıp Veren beni yaşatan” diye tekrar edeceğiz. Yaşımıza göre, on sene, yirmi sene, kırk sene inkar etmişiz. Kim inkar etmiş? Et akıl. Yok dediği kadar geri var diyecek.”Gezen benim, Gezen benim, Gezen benim” diye sürekli tekrar ederek bunu alışkanlık haline getireceğiz.”

VİCDAN
“Vicdan, gönülden aldığı emirleri akla iletir. Akıl bir vicdandan emir alır. Bir de dıştan alır. Gezen evindeyken vicdandan duyar. Buna öz akıl diyoruz. Gezen dışarıdayken de dış etkilerden alır, buna da mahlûksal akıl diyoruz.”

Vicdan denen bilgisayar
“İçimizdeki vicdan denen bilgisayar en ufak bir yanlış yapsak bizi sıkıyor. Ama dinlemiyoruz orayı. Onu dinlemeyince mahlûksal aklımızı sergiliyoruz. O da hep menfaat, çıkar, dalavere için çalışır. Ama Öz’de hile, hurda hiç yok, olamaz. Hiç kimse hile yapıp da yüzü kızarmazlık yapamaz. Ama duymuyoruz, alışmışız, kalınlaşmış biraz, kirlenmiş. Herkes de aynı ortamı görünce, zaten herkes böyle diyerek âdet haline geliyor.” “Vicdanımızdan gelen dürtüler var. Çalışkan ol diyor. Temiz ol diyor. Huzurlu ol diyor. Güvenilir ol diyor. Dürüst ol diyor, demiyor mu? Onları artıracağız. İcat, buluş yap, üretim yap demiyor mu? Bonkör ol demiyor mu? Vicdan bunları diyor. Biz ise vicdandan gelen öz akıl ile dıştan gelen mahluksal aklın arasında kalmışız. Vicdanı ara sıra duyuyoruz ama uymuyoruz.”

Vicdan tektir
“Vicdan tektir. Sende ne varsa bende de var. Hadi olmayanı gösterin. Sen ikramseverlikten hoşlanmıyor musun? Ben de hoşlanıyorum. Mertlikten hoşlanmıyor musun? Ben de. Çalışkanlıktan? Ben de. Sen yalan söyleyince yüzün kızarmıyor mu? Benim de kızarıyor. Hani nerede ayrıyız? Vicdanda biriz ama anlayışlarda ayrılıyoruz. Anlayışa göre herkes ayrı yaşıyor. Basit bir radyoda bile bin tane frekans var da, koskoca insanda neler var.

İnsanın özel ahlâkı
“İnsandaki vicdan makamı insana özeldir, hayvanda yoktur. Bir hayvanın yaptığını bir insan yapsa ceza yer, suç işlemiş olur değil mi? Onun bunun bahçesine girsek suç olur ama hayvan için suç olmaz. Demek ki hayvanın yaptığı ama insana yakışmayan şeyler bize suç. Yoksa hayvanlarda doğal. Tilki geliyor, çalıyor, tavuğu yiyor. Sen birini çalsan hemen seni içeri atarlar değil mi? İnsanda onun adına suç denmiş ama hayvan kısmından bakınca gayet adaletli. Tavuk otu yiyecek, tilki de tavuğu yiyecek. Ama insana gelince sana yakışmaz diyor.”
“Sokakta tuvaletini yapsan, biri de seni görse rengin kaçmaz mı? Peki, köpeğin rengi kaçar mı? Hayır. İşte gördünüz mü, insan olduğumuzdan dolayı insanda özel bir ahlâk var. Hiçbir mahlukta olmayan. O da Yaşatan’ın özel ahlâkıdır.”
“İnsanın doğal hali, doğal yaşantısı zaten ahlâklıdır. Ama vicdandan çıkınca bozuluyoruz. Vicdana, insanın doğal haline döndüğümüz zaman yeryüzünde en ahlâklı her kimse onun bütün ahlâkı mevcut bizde. Ama bunun böyle olduğu bize anlatılmamış. Bu doğal hali yaşamak için Gezen’i evine getirip Yaşatan’ıyla birleştireceğiz.”
GÖNÜL
“Göğüs kafesinin üç parmak altında; göbeğinin üç parmak üstünde. Nefesini takip et. İşte orası gönül. Nefes Alıp Veren ve Gezen’in birleşme sarayı. Hani iyi bir müzik dinlerken ah vah çekersin; arkanda bir araba frene bastı mı veya bir köpek aniden hırladı mı sıçrarsın ya, işte oraya sığınırsın.”
“Gönül, Nefes Alıp Veren’in evidir. Vicdan da ilham gelen yerdir. Gönül vicdandan da içeridedir.”
“Gönül çok büyük bir yer. Ne diyor? “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin?”. Yaşatan, o kaçan Gezen’i çağırıyor. Gönül, yedinci katta insanın birleşip gerçek insan olduğu yerdir. Yedinci kat neresidir? Nefesin bittiği yerdir. Zaten oraya doğru dikkatinizi takip ederseniz her tarafınızı titretir. Boş bir sayfa gibi bütün kafanızı temizler. O anda. Hani silecekler camı siler ya, aynı onun gibi yapar.”

Gönül Anadolu’da olur
“Ne varsa milletimizde var, başka bir yerde yok. Batıda gönül kelimesinin karşılığı var mı? Yok. Oranın en uzmanı geldi bana kalbi anlatıyor. Ben gönülü söylüyorum dedim.”Yok” dedi. Niye? Madde kısmında yaşayan, kendini madde zanneden, hayvan zannedende gönül olmaz. Gönül bizim milletimize aittir. Bak bir Neşet’te bin tane gönül türküsü var. Biz bu zenginliğimizi, bu tarihimizi görmemişiz, ona buna özenmişiz. Batıda gönül olur mu? Gönül Anadolu’da olur.”

DÜNYANIN ALTINI ÜSTÜNE GETİRİN İDDİA EDİYORUM BUNDAN KIYMETLİ KİTAP BULAMAZSINIZ. YILLARDIR SÜREKLİ OKUYORUM. HER OKUYUŞTA ANLAYIŞIM BİR KAT DAHA AÇILIYOR, ZİHNİM SADELEŞİYOR. BU KİTAPTAN YOLA ÇIKARAK EĞİTİMİNİ BİLE MERAK ETTİM ALDIM. HALEN DE ALMAYA DEVAM EDİYORUM VE AYNI ZAMANDA EĞİTİMCİLİĞİNİ DE YAPIYORUM.
Birçok kitap okuyoruz. Neden? Kendimizden bir paye bulmak, kendimizi bir nebze olsun tanımak için. Keza yaptığımız kişilik testleri, burç yorumları, her kitapta hikâyede bir kahramanın yerine kendimizi koymamız biraz daha dikkat edersek içimize bunun içindir.
Kim olduğumuzu bilmiyoruz. Fizik yapımızın anatomisini çıkardık ama bu sevmek, duymak, inanmak. Başarmak, kabul edilmek, sayılmak, takdir edilmek, güven duyulmak… nerden gelir bir türlü bulamadık! Neden yabancının hayal ürünü kitaplarıyla yıkandığımız için.
İşte Sayın Erol Bey dünyada ilk ve tek olarak insanın iç yapısını sistemleştirip ortaya koyuyor. Bu kendimiz kitabı da eğitim ve seminerlerinden derlenip hazırlanmış.
Sahifelerce anlatabilirim “ KENDİMİZİ” VE “EROL BEY”İ :)))
ANLAYACAĞINIZ EN KISA ZAMANDA “KENDİMİZ” KİTABININ ETKİNLİĞİNİ TALEP EDİYORUM NECİP BEY. ZEVKLE HER CÜMLESİNİ ANLATIRIM :)
Tüm 1K ailesini sevgi, saygı ve muhabbetle kucaklıyor, hürmetlerimi sunuyorum.

Artık kendi ekmeğimi kendim kazanıyorum. Şehirde, ana cadde üzerindeki “Moda Ayakkabı Mağazası”nda çırağım.

Yeşile dönen kirli dişleri ve canlılığını kaybeden gözleri olan patronum; esmer, geniş suratlı, ufak tefek, tombul bir adam. Gözlerinin iyi görmediğini düşünüyor ve bunu daha iyi anlayabilmek için yüzümü buruşturuyorum.

Sert bir ses tonuyla, “Suratını öyle ekşitip durma!” diye sesleniyor. İfadesiz bakan bu gözlerin beni izliyor olması hiç hoşuma gitmiyor. Bu kadar iyi görebildiği duygusu beni ayrıca rahatsız ediyor. Acaba yüzümü buruşturduğumu sadece tahmin ediyor olabilir mi?

Kalın dudaklarını hemen hemen hiç oynatmadan, biraz evvelkinden daha yavaş bir şekilde bana tekrar bağırıyor:

“Suratını ekşitme dedim sana!”

Çok geçmeden kuru fısıltısını yeniden duyuyorum.

“Ellerini kaşıma! Şehrin ana caddesinde, birinci sınıf bir mağazada çalışıyorsun, bunu sakın aklından çıkarma! İyi bir çırak, kapının yanında bir heykel gibi hareketsiz, dimdik durur!”

Heykel dediği nasıl bir şeydir bilmiyorum. İki kolum da dirseklerime kadar uyuzdan kaynaklanan kırmızı benekler ve yaralarla kaplı olduğu için öylesine kaşınıyor ki onları kaşımadan duramıyorum. Patron ellerime bakarak; “Evdeyken ne iş yapıyordun?” diye soruyor.

Anlatıyorum. Gri saçlarla kaplı yuvarlak kafasını iki yana sallayarak; “Paçavracılık yapmak dilencilik yapmaktan da, hırsızlık yapmaktan da kötüdür.” diye homurdanıyor.

Gururla; “Hırsızlık da yaptım.” diye lafa giriyorum.

Bunu duyar duymaz kedinin tırnaklarını çıkardığı gibi, ellerini ceketin kolundan dışarı uzatarak, yazı masasının üstüne koyuyor. Ürkek ve boş bakan gözlerini yüzüme dikip, “Nee? Hırsızlık yaptım da ne demek?” diye tıslar gibi soruyor.

Nasıl hırsızlık yaptığımı ve ne çaldığımı anlatıyorum.

“Neyse, şimdilik bunu bir kenara bırakalım ama benden ayakkabı ya da para çalmaya kalkarsan, seni hapse attırırım ve ergenlik yaşına kadar oradan çıkamazsın.”

Bunları söylerken o kadar sakin ki, ondan iyice korkuyorum ve huzursuzluğum ikiye katlanıyor.

* * *

Mağazada ben ve patronum dışında kuzenim Saşa Yakavav ile işini bilen bir adam olan, yılışık baş tezgâhtar çalışıyordu. Saşa’nın üzerinde devetüyü renginde küçük bir ceket ve uzun bir pantolon olur, kolluk ve kravat takardı. Beni fark etmezmiş gibi, kibirli bir tavırla ortalıkta dolanırdı.

Dedem beni elimden tutup patronun yanına götürdüğü zaman, Saşa’dan bana işi öğretmesini ve göz kulak olmasını istemiş; Saşa, kurumlu bir tavırla kaşlarını çatarak; “Ama sözümden dışarı çıkmayacak!” diye ikaz etmişti.

Elini başımın üstüne koyan dedem bana doğru eğilerek; “Onun sözlerini dinle. O senden hem yaşça büyük, hem de deneyimli.” demişti.



Saşa gözlerini bana dikip, “Dedenin sözlerini sakın unutma!” diye tembihledi.

Bu olaydan sonra daha ilk günden başlayarak yaş ve deneyim olarak benden üstün olmasının bütün avantajlarını büyük bir keyifle kullanmaya başladı.

Patron ona dönerek, “Kaşirin, gözlerini öyle belertip durma!” dediğinde, Saşa başını öne eğerek:

“Ben bir şey yapmadım ki!” derdi. Ama patron onu rahat bırakmıyordu.

“Tos vuracakmış gibi başını öne eğme, müşteriler seni teke sanacaklar.”

Saygısız görünmemeye çalışan kırmızı suratlı tezgâhtar usulca gülüyor, patron dudaklarını garip bir şekilde uzatıyor, kıpkırmızı kesilen Saşa, tezgâhın arkasına saklanıyordu.

Bu konuşmalardan hiç hoşlanmıyordum. Zaten kelimelerin çoğunun anlamını bilmiyordum. Hatta bazen, bu insanların başka bir dilde konuştuklarını sanıyordum.

Bir kadın müşteri mağazaya girdiği zaman patron elini cebinden çıkarır, bıyıklarını düzeltir ve bu hareketin ardından yüzüne tatlı bir gülümseme yapıştırırdı. Gülümsediği sırada yanakları kırışıklıklarla dolar ama boş bakan gözlerinin ifadesi değişmezdi. Tezgâhtar göğsünde birleştirdiği kolları ile dimdik durur, saygıyla ellerini havaya kaldırır; Saşa, patlak gözlerinin saklamaya çalışırmış gibi ürkek bir tavırla gözlerini kırpıştırırdı. Ben ise kapıda dikilir, kimsenin dikkatini çekmeden kollarımı kaşıyarak satış törenini izlerdim.

Müşterinin önünde diz çöken tezgâhtar elleri titreyerek, sanki kadının ayağını kırmaktan korkar gibi büyük bir özenle ayakkabıları giydirip çıkarırdı. Hâlbuki kadının bacağı genellikle öylesine kalın olurdu ki, ters çevrilmiş yuvarlak bir şişeye benzerdi.

Bir keresinde kadının biri ayağını sallayıp kirpi gibi toplanarak, “Ah, beni nasıl da gıdıklıyorsunuz!” demişti.

Tezgâhtar telaşlı ve kendini korumaya çalışır gibi bir tavırla; “Nazik olmaya çalışıyorum efendim.” diye açıklama yapma gereği hissetmişti. Gelen kadın müşterilere karşı takındığı tavırlar beni her zaman çok güldürürdü. Başımı kapının camına yaslar, gülmemek için kendimi zor tutardım. Ancak, satış yapabilmek için müşteriye kene gibi yapışmasını ve yapmacık tavırlarını izlemekten de kendimi alamazdım. Ne kadar uğraşsam da elimi ve parmaklarımı onun gibi nazik bir şekilde kullanamayacağımı ve ayakkabıyı bir başkasının ayağına böylesine ustaca giydiremeyeceğimi düşünürdüm.

Patron sık sık Saşa’yla birlikte tezgâhın arkasında bulunan küçük odaya geçer, tezgâhtarla müşteriyi baş başa bırakırdı. Tezgâhtar bir keresinde, kızıl saçlı bir kadının bacağına hafifçe dokunduktan sonra, elinin üç parmağını bir araya getirerek öpmüştü.


Kadın iç çekip, “Ne kadar yaramazsınız!” deyince, tezgâhtar yanaklarını şişirerek; “Mm-uh!” diye garip sesler çıkarmıştı.

Bu sahne bana o kadar komik gelmişti ki, az kalsın gülmekten yere düşecektim. O sırada yere yuvarlanmamak için tutunduğum kapı kolu döndü ve kapı açıldı. Kafam hızla kapının camına çarptı ve cam kırıldı. Tezgâhtar zıplayarak üzerime yürürken, patron ağır altın yüzüğüyle kafama vuruyor, Saşa da kulağımı çekmeye çalışıyordu. Yetmezmiş gibi bir de akşam eve dönerken azar işittim:

“Bunda gülecek ne var anlamadım ki? Böyle şeyler yaparsan kapı dışarı edilirsin ona göre.”

Kadınların hoşuna giden bir tezgâhtarın, daha çok satış yapacağını anlatmaya çalıştı.

“Bir kadın ayakkabıya ihtiyacı olmasa bile, hoşuna giden tezgâhtarı görmek için ayakkabı alabilir. Senin kafan bunu almıyor! Çok işimiz var seninle!”

Bu söz beni incitmişti. Benimle ilgilenen kimse yoktu, Saşa da bunlara dahildi.

Aşçı kadın hasta ve sinirli biriydi. Beni sabahları Saşa’dan bir saat evvel uyandırırdı. Patronun, tezgâhtarın ve Saşa’nın ayakkabılarını ve elbiselerini temizler, semaveri yakar, bütün sobalar için odun taşır, öğle yemeği için tabakları yıkardım. Mağazaya gidince yeri süpürür, toz alır, çayı hazırlar, müşterilerin paketlerini teslim ettikten sonra, öğle yemeğimi yemek için eve geri dönerdim. Ben bu işleri yaparken kapıda bekleme işi Saşa’ya kalırdı. Bu işi yapmak gururuna dokunduğu için, “Tembel herif! Senin işini de biz yapıyoruz.” diye beni azarlardı.

Sabahtan akşama kadar Kanavino’nun kumlu sokaklarında, bulanık Oka nehri kıyısında, kırlarda, ormanlarda kendi başıma yaşamaya alışık olduğum için bu durum beni çok üzüyor, canımı sıkıyordu. Ninemi ve arkadaşlarımı özlüyordum. Konuşabileceğim kimse yoktu. Hayatın karanlık yüzünü görmek beni öfkelendiriyordu.

Bazen kadın müşteriler hiçbir şey almadan gider, o zaman üçü de kendilerini incinmiş hissederlerdi. Patron tatlı tatlı gülümsemeyi bir kenara bırakır ve “Kaşirin, ortalığı toparla!” diye emrederek küfürler yağdırmaya başlardı.

“Şu domuzun yaptığına bak! Dükkânın altını üstüne getirip hiçbir şey almadan gitti! Salak karı, evde canı sıkılınca mağaza mağaza dolanıyor. Ah, sen benim karım olacaktın ki, ben sana…”

İncecik, kara gözlü, koca burunlu karısı onunla konuşurken tepinir ve sanki uşağıymış gibi sürekli emirler yağdırırdı.

Bir kadın müşteriyi kibar bir şekilde selamlayıp, tatlı sözlerle uğurladıktan sonra, utanmadan arkasından demediklerini bırakmazlardı. İçimden, sokağa fırlayıp koşarak kadına yetişmek ve hakkında neler söylediklerini anlatmak gelirdi.

İnsanların birbirlerinin arkasından kötü sözler söyleyip, dedikodu yaptıklarını biliyordum. Ama bunlar sanki dünyanın en iyi insanlarıydı ve dünyayı yargılama görevi onlara verilmişti. Kıskanç oldukları için kimseyi övmezler, herkes hakkında arkalarından konuşacak kadar bir şeyler bilirlerdi.

Bir gün mağazaya kırmızı yanaklı, gözleri ışıl ışıl parlayan genç bir kadın gelmişti. Üzerinde, yakası siyah kürklü kadife bir manto vardı ve yüzü, eşi benzeri olmayan bir çiçek gibi kürkün üzerinde parlıyordu. Mantoyu sırtından çıkarıp Saşa’nın eline bıraktığında güzelliği sanki bir kat daha artmıştı. Kulaklarındaki pırlantalar göz kamaştırıyor ama gri mavi bir elbisenin sımsıkı sardığı zarif vücudunun yanında sönük kalıyordu. Masallardaki kadar güzel diye düşünmüştüm. Valinin karısı olmalıydı, bundan emindim. Kadını sanki bir tanrıçayı karşılarmış gibi önünde eğilip, tatlı iltifatlara boğarak, özel bir saygıyla karşıladılar. Üç adam mağazanın içinde oraya buraya koşuşturmaya başlamıştı. Dolapların camlarına yansıyan görüntüleri sanki tutuşup eriyor, başka başka şekillere dönüşüyordu.

Kadın oyalanmadan pahalı bir ayakkabı seçip gider gitmez patron, dudaklarını büzerek ıslık çalar gibi: “Kancık” dedi.

Tezgâhtar ise hor gören bir tavırla, “Tek kelimeye şırfıntı” diye söze girdi. Sonra birbirlerine kadının âşıklarını, gönül maceralarını anlatmaya başladılar.

Öğle yemeğinden sonra patron, mağazanın arkasındaki küçük odaya uyumaya gidince, ben de altın saatini açarak, içine sirke damlattım. Uyandıktan sonra, saatine bakarak şaşkınlık içinde homurdanmasını izlemek beni pek mutlu etti.


“Saatim nem yapmış! Bu hiç hayra alamet değil! Saatin durduk yerde nem yapması olacak şey değil! Başımıza bir uğursuzluk mu gelecek acaba?”

Mağazadaki koşturmaca ve evdeki işlerin çokluğu bile içimdeki ağır can sıkıntısını gidermeye yetmiyordu. “Mağazadan kovulmak için bir şeyler yapmalıyım” diye düşünmeye başlamıştım.

Üstleri başları kar tutmuş insanlar mağazanın önünden sessizce geçer sonra kaybolup giderlerdi. Sanki cenazeye geç kalmışlar, herkes ölüyü gömmek için onları bekliyormuş gibi aceleyle hareket ederlerdi. Atlar, kar yığınlarının üzerinden geçebilmek için uğraşır, sarsılarak hareket edebilirlerdi. Mağazanın arkasındaki kilisenin çanı her gün bir evvelki günden daha endişeli gelirdi. Büyük perhiz zamanında, çan her çaldığında, kafama yastıkla vuruluyormuş gibi bir hisse kapılırdım. Canım yanmazdı ama sersemler ve kulaklarımın sağır olduğunu hissederdim.

Bir gün mağaza kapısının önündeki avluda, yeni gelen malları sandıktan çıkarıp ayırırken yanıma kilisenin bekçisi geldi. İki büklüm duran ihtiyarın üzerindeki paçavralar sanki köpekler tarafından parçalanmış gibi yırtık pırtıktı.

“Bir çift lastik çalıp verir misin?” diye sordu.

Cevap vermedim. Boş bir sandığın üzerine oturup esnedi, ağzının önünde haç çıkardı ve tekrar sordu:

“Veremez misin?”

“Hırsızlık yapmak doğru değildir.” diye cevapladım.

“Ama yine de herkes çalıyor. Bu ihtiyarı geri çevirme!”

Birlikte yaşadığım insanlara hiç benzemiyordu, bu hoşuma gitmişti. O an benim hırsızlık yapabileceğimi anladığını hissetmiştim. Ona vitrinden bir çift lastik vermeyi kabul ettim. Hiçbir sevinç belirtisi göstermeden, sakin bir şekilde; ‘‘Tamam o zaman!” dedi. “Beni kandırmazsın değil mi? Ama bunu yapmayacağını görebiliyorum.”

Çizmesinin altındaki çamura bulanmış ıslak karları temizledi ve bir süre sessizce oturduktan sonra, kilden yapılmış çubuğunu yakarak tüttürürken aniden yüreğimi ağzıma getiren soruyu sordu:

“Ya ben seni kandırırsam? Patronuna gidip bu lastikleri bir rubleye bana sattığını söylersem, ne yaparsın? Bunların fiyatı iki rubleden fazladır ama sen bana yarı fiyatına satıyor, sanki hediye ediyorsun!”

Sesim soluğum kesilmişti, yüzüne baktım. O ise hiçbir şey olmamış gibi çizmelerine bakıyor, çubuğundan savrulan mavi dumanlar eşliğinde burnundan gelen bir sesle konuşmaya devam ediyordu:

“Patronun gelip benimle anlaşmış, git şu delikanlıyı dene bakalım, hırsız mı değil mi anlayalım demişse ne olacak?”

Çok kızmıştım, öfkeyle, “Sana hiçbir şey vermeyeceğim.” dedim. “Söz verdin bir kere! Artık geri dönmek olmaz.”

Elimden tutup beni kendine doğru çekti ve soğuk parmağıyla alnıma vurarak, ağır ağır devam etti:

“Nasıl oluyor da, böyle hiç düşünmeden ‘Al, buyur!’ diyebiliyorsun, ha?”

“Ama sen istedin.”

“Sen bana ne bakıyorsun, ben başka şeyler de isteyebilirim. Kiliseyi soymanı istesem soyacak mıydın? İnsanlara bu kadar kolay inanılır mı hiç? Ah, seni küçük budala!”

Beni iterek ayağa kalktı.

“Ben çalıntı lastik istemiyorum, bey miyim ki lastik giyeyim? Sadece şaka yapmıştım. Böyle saf bir kalbin olduğu için seni paskalya günü çan kulesine çıkarırım, çan çalar, şehri seyredersin.”

“Ben şehri biliyorum.”

“Çan kulesinden daha güzel görünür.”

Çizmelerinin ucu karlara batarak, ağır ağır kilisenin köşesinde gözden kayboldu. Arkasından bakarken korkmuş, düşünüyordum. İhtiyar gerçekten şaka mı yapmıştı, yoksa beni denemek için patron tarafından mı yollanmıştı? Artık mağazaya girmeye korkuyordum.

Aniden Saşa avluya fırlayıp bağırmaya başladı:

“Hangi cehennemdesin?”

Birdenbire öfkeden kudurmuş gibi elimdeki kerpetenle üstüne yürüdüm.

Tezgâhtarla birlikte mağazadan mal çaldıklarını biliyordum. Bir çift ayakkabı ya da terliği soba borusunun içine saklar, akşam çıkarken de paltolarının kollarına sokarlardı. Bundan hoşlanmıyor, patronun tehdidini hatırlayınca korkuyordum.


Saşa’ya, “Sen hırsızlık yapıyor musun?” diye sordum.

Sertçe; “Ben değil ama baş tezgâhtar yapıyor.” dedi. “Ben sadece ona yardım ediyorum. ‘Bana yardım et!’ diyor. Onu dinlemek zorundayım, yoksa bana kötülük edebilir. Patron her şeyin farkında… Kendisi de tezgâhtarlıktan mağaza patronluğuna yükselmiş bir adam. Yani çeneni kapalı tut!”

Konuşurken bir yandan aynaya bakıyor, bir yandan da tezgâhtarın yaptığı gibi parmaklarına garip şekiller vererek kravatını düzeltiyordu. Büyüklüğünü ve otoritesini her fırsatta göstermeye çalışıyor, tok bir sesle beni azarlıyor, midemi bulandıran bir hareketle kolunu uzatarak emirler yağdırıyordu. Ondan daha uzun boylu ve daha güçlüydüm ama hantal ve ince yapılıydım. O kısa boylu ve yağlı olmasına rağmen hareketleri çok çevikti. Ceketinin ve uzun pantolonunun içinde önemli ve ciddi biri gibi görünüyordu. Ne olursa olsun onda hoşuma gitmeyen, bana komik gelen bir şey vardı. Aşçı kadından nefret ederdi; tuhaf bir kadındı o da gerçekten, iyi mi kötü mü olduğunu anlamak mümkün değildi.

Kara gözleri çakmak çakmak olan bu kadın: “Hayatta en sevdiğim şey kavga dövüştür.” derdi. “Ne dövüşü olursa olsun benim için fark etmez; ister horoz, ister köpek, ister insan dövüşü olsun; benim için fark etmez!”

Avluda horozlar veya güvercinler dövüşürken işini gücünü bırakır, pencereden sakin sakin sonuna kadar onları izlerdi.

Akşam olduğu zaman Saşa’yla bana, “Çocuklar, boş boş oturacağınıza dövüşsenize!” derdi.

Saşa da; “Aptal karı, ben çocuk muyum, ikinci tezgâhtarım.” diye kızardı.

“Benim için öylesin işte. Bir erkek evlenene kadar çocuktur!”

“Odun kafalı, aptal karı.”

“Şeytan akıllıdır ama Allah onu dışlamıştır.”

Sürekli kullandığı atasözleri Saşa’nın sinirlerini bozar, ona sataşmadan duramazdı. Kadın da, göz ucuyla bakar ve nefretle, “Seni gidi hamamböceği, zavallı yaratık!” derdi.

Saşa birçok kez, kadın uyurken yüzüne ayakkabı boyası veya kurum sürmem ya da yastığına iğne batırmam için beni ikna etmeye çalışmıştı. Beni ne kadar zorlasa da, aşçı kadından korktuğum için onu hep geri çeviriyordum. Ayrıca kadının uykusu da hafifti, sık sık uyanır, lambayı yakar, gözünü bir köşeye dikip, yatağında öylece otururdu. Bazen ocağın arkasına, yanıma gelir, beni uyandırıp hırıldar gibi; “Uyuyamıyorum Leksey’ciğim, içimde kötü bir his var, haydi biraz konuşalım.” derdi.

Yarı uykulu bir halde ona bir şeyler anlatırdım. Oturduğu yerde sallanır, hiç konuşmadan beni dinlerdi. Sıcak vücudu günlük ağacı ve balmumu gibi kokuyordu. Yakında öleceğini düşünüyordum. Belki de hemen şimdi, şuracıkta yüzüstü yere kapaklanacak ve ölecekti. Bu hisse kapıldığımda içimdeki korkuyu bastırmak için sesimi yükseltirdim. Ama o beni ikaz ederdi:

“Yavaş! Ötekiler şimdi uyanacak, seni âşığım sanacaklar!”

Yanımdayken hep aynı şekilde, iki büklüm olmuş halde, sivri kemikli bacaklarının arasına soktuğu ellerini birleştirerek otururdu. Göğüsleri neredeyse yok gibiydi. Kaburga kemiklerini patiska gömleğinin altından bile görmek mümkündü. Bir fıçının etrafındaki çemberler gibi tek tek sayılabilirdi. Uzun süren sessizlikten sonra aniden; “Yaşamak dediğin böyle kasvetli bir şey olmasa gerek, böyle yaşamaktansa ölmek daha iyi.” diye fısıldardı.

Ya da sanki uzaklarda birine sesleniyormuş gibi yaparak, “Eeee, bunu da görüp yaşadın, ne oldu peki?” diye sorardı.

Lafımı yarıda keserek aniden ayağa kalkar ve “Uyu!” dedikten sonra hiç ses çıkarmadan bir hayalet gibi mutfağın karanlığında kaybolur giderdi.

Ekmeğimi Kazanırken, Maksim GorkiEkmeğimi Kazanırken, Maksim Gorki
Quidam, Şeytan'ı inceledi.
21 Şub 16:01 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

Yazdıklarım, tamamen benim bir saçmalamam olabilir. Bunu bilerek okumaya başlamanızı, istirham ederim.

+ Şeytan! Duy beni! Duy ki, birazdan söyleyeceklerimle kendini yok et! Yok edemiyorsan da kaç! Kaçamıyorsan eğer saklan! Çünkü karşı karşıya gelirsek eğer, kazanan hep sen olacaksın! O yüzden, rahat bırak beni! Yenilgimi, tek başıma yaşayayım!
Seni tasvir eden her şey benden olmadığını söylemiştir. Hâlbuki sen, bunların bir yalandan ve yalanı ilk söyletenin sen olduğunu çok iyi biliyorsun. Damarlarımda akan kan ne kadar bana aitse ve benimle bütünleşmişse, sen de benimle bütünleşmişsin. Beni, ben yapan her şeyde senden bir parça var. Soluklarım seni de yaşatıyor, yediklerim seni de besliyor, eylemlerim seni de şekillendiriyor ve en önemlisi düşüncelerim, beni de seni de var ediyor. Tüm bunlar boş hezeyanlar. İçimde verdiğim tüm savaşlar, tüm istemler, tüm yönelimler vs. her şey birer hezeyandan öteye gidemiyor. Fakat tüm bu sanrılı ve ilizyonlu durumlara rağmen, hesaba katamadığımız bir şey var. Evet, ikimizin de gözünden kaçan ve tüm ihtimalleri alt üst edebileceğini düşünmediğimiz bir olgu bu. Bazen sen de benim kadar kör olabiliyormuşsun. Gerçek. Evet, o geldi. İçi boş olan her şeyi dolduran ve içi dolu her şeyi boşaltan, gerçek bu. Başka ne olabilirdi? Şimdi, kendimin ve senin doldurduğun her şeyi, o boşaltıyor. Hem de öyle bir boşaltış ki, bu en küçük düşüncemin oluşturduğu alanın yıkımı Amazon Nehrinin kuruması gibi ona bağlı her şeyi hayattan noksan bırakıyor. Acı ise tüm bu sürece eşlik ediyor. Gerçi seninle birlikte boş bir doluluğu yaşarken de vardı. Saflıkla oluşturulan ruhumu, ızdıraba gebe düşüncelerle bozmuştuk. Yaprak yiyen bir adamın, çiğneme sonrasında yaprağın ana damarının boğazına yapışması gibi boğuluyor hissi veren bir düşünceler zinciriydi bu. Hayatın güzelliğini yaşadığını hissederek yerken, bir anda güzellik tarafından ölüme götürülüyordun. İşte, biz buyduk. Yaşarken ölenler ve öldürenler. Gerçek ise yaşayan bizleri, birer ölü hâline getirdi. Evet, yanlış duymadın. Ölü. Ölümden daha gerçek ne var ki? Hangimiz bunu yadsıyabilir? Hangimiz ben ölmeyecek diyebiliriz? Bunu, sen bile diyemezsin! Çünkü sen de benimle birlikte öleceksin! Evet, yine yanlış duymadın. Sen benimle varsın ve benimle birlikte öleceksin. Bu da bizim gerçekliğimiz... Şimdi, gerçeklikle yıkandıktan ve ölü olduktan sonrasına geldik. Yani her şeyin, başlayacağı noktadayız. Tekrar dolmak ve yaşamak. Ama sadece gerçeklikle dolacağım.
Bu sefer nasıl yapacağımı düşünüyorsun dimi? Gene hezeyanlarla dolu bir yaşamı yaşamayacağımdan nasıl emin olacağını düşünüyorsun ve içten içe bana gülüyorsun. Ancak bu kez, sadece senin hesaba katamadığın bir şey var. O da sensin. Evet, sen. Artık seni tanıyorum. İçimde bir parça olduğunu ve kendi derinliklerimde yalnız olmadığımı biliyorum. Kabuğuma çekildiğimde, etrafımdaki her şeyin seninle süslenmiş olduğunu biliyorum. Gerçekliğim, sensin. Bunu biliyorum. Bir kez kendini biliyorsan eğer, bundan bir daha kaçamazsın. Öyle işte. Birlikte yeni bir hayata başlayacağız. Şuradaki yaprağı verir misin? Heh, işte! İşe yaramaz ve artık her şeyle doldurulmuş sonra da dalından kopması sağlanmış bu ilkbahar yaprağını, yiyorum. Bunu neden mi yapıyorum? Doğanın yüce çöplüğünde besleneceğim. Kendi pisliğimi ve kötülüğümü yiyerek sindireceğim. Sonra benimsemeden ruhumun her noktasından atacağım. Ama hiçbir zaman onu görmemezlik etmeyeceğim. Karanlıkta ve kötülükte arınacağım. Yeşil bir yaprağı gördüğümde gene isteyeceğim. Biliyorum. Çünkü sen, hayatın güzelliğinin çekiciliğine kapılmışsın. Güzel olana sahip olmak istiyorsun. Sahip olamayınca, güzel olmak istiyorsun. Güzel olamayınca, taklit etmeye çalışıyorsun. Taklit edemeyince, yok etmek istiyorsun. Yok edemeyince de beni yok ediyorsun.

Ne oldu? Hiçbir şey. Dediğim gibi, bu sefer gerçek ve farkındalık benimle. Yeni hayatımızda, ikimize de bol şanslar diliyorum. Benim kadar senin de ihtiyacın olacağa benziyor. Birazdan yine görüşeceğiz. Şimdilik, elveda!

- İnsan? İnsan. İnsan! Ne olduğunu biliyor musun?

Dip Not: İncelemeye benzemediğini biliyorum. Ama kitabın incelenecek bir yeri yok. Çünkü, bu kitap değil. Benim. Kitaptan iki alıntı ile düşüncelerimin özetini sunmak isterim. Bunları içtenlikle belirterek, anlayışınıza sığınırım. Saygılarımla.

"Doktorum hep, ‘hastanın karakterini bilmezsek bir hastalığı hiçbir zaman teşhis edemeyiz,’ derdi."

"Tam bir alçak olduğunu da çok iyi biliyor ve bu alçakça arzu ve hırsını hâlâ mücadele edip alt edemediği için kendinden iğreniyordu. Her gün kendisine güç vermesi, çürümesini, sefil, aşağılık duruma düşmesini önlemesi için Tanrı’ya dua ediyordu. Her gün, bundan böyle o yönde tek bir adım atmamaya, kadını aramamaya, onu tamamen unutmaya niyetleniyor; her gün şeytana uymaktan kurtulmak için yeni yollar arıyor ve onlara başvuruyordu.

Gelgelelim hepsi boşunaydı."

Mona'nın Lisa'sı, Tehlikeli Kızlar'ı inceledi.
03 Şub 23:30 · Kitabı okudu · 1 günde · Beğendi · 10/10 puan

Uzun süren bir aradan sonra ilk defa bir gerilim kitabına el attım diyebilirim,aslında hedefim Sherlock Holmes serisine başlamaktı ama neye niyet neye kısmet,yaa:D
Öncelikle kitabı çok beğendiğimi söylemek istiyorum.Beklentilerimin dehşetengiz üstünde bir kitap oldu,arka kapaktaki "Lisedeki son yılları bitmişti." cümlesiyle,tamam dedim,bir avuç dolusu ergenin saçma sapan tavırlarıyla dolu,kendini Sherlock sanan tek hüceli bir dedektif,Hannibal Lecter'in vasisi olarak anıldığını sanan gevşek bir katil hikayesiyle karşı karşıyayım dedim.Şimdi,o laflarımı usulca geri alıyorum.Kitap önce bir prologla-cinayet şikayeti ve polisle yapılan telefon konuşması- başlıyor.Ardından geçmişe gidip,Elise-kurban- ve Anna'nın-başkarakterlerden biri- bir kulüpteki durumları Anna;nın gözünden anlatılıyor.Ardından duruşma,sorgu anına yani şimdiye gdiliyor ve son olarak tekrar geçmişe dönülüyor.Mekanlar,değişiyor,karakterler gelip geçiyor,hikayeye yalan yanlış izler bırakıyorlar tüm karakterler de.Özellikle Anna.Kitabı onun gözünden,iç sesinden okusak da,iç sesine bile bazı şeyleri söylemediğini öğreniyoruz,ki karşısındakiler de bu kızdan tam olarak doğru şeyleri söylemesi isteniyor.Gerilim ve polisiye kısmını bir kenara bırakırsak beni ciddi bir şekilde rahatsız eden tek bir kısım vardı.Tate.Anna'nın erkek arkadaşı,kasabanın?bölgenin?şehrin? gelecekteki başkanı ve okulun en parlak ve zengin çocuğu.Başlarda Anna'ya beslediği karşılıkısz sevgi benim,iki karakteri de tekrar sorgulamamı sağladı fakat bunu neden yaptığı sebebine hala ulaşabilmiş değilim."ONUN DA BİR KALBİ VAR,ONDAN OLABİLİR Mİ ACEBA?" sorusu benim de beynimi kitabın belirli bir yerine kadar meşgul etti fakat o bölümü okuduktan sonra dedim ki,bu karakter de ölü.Ama kendini soruşturmadan baba parasıyla kurtardı diyebilirim,açıkçası kurtarış şekli değil de,daha çok cinayetten birkaç saat sonra,dedikleri ve tavırları zekasını bana kanıtladı diyebilirim.Hakkını yememek lazım şimdi,suçlu olmadığı belli,geleceğini kurtarma derdinde ve o şehirdeki tüm polis departmanlarını alacak kadar parası var.Niye yapmasın ki?
Buradan da para her şeyin çözümüdür sonucunu çıkarmanın yerinde olduğunu düşünüyorum fakat o da yine belli bir yere kadar.Paranın kurtaramadığı tek şey:sağlık.Hani,bir şekilde ilaçlarla ayakta kalabirisin ama ölüm,hadi onu da çözmeye çalış bakalım parayla.İnsan icadı,saçma sapan bir şeyi Azrail'e canının karşılığında teklif ediyorsun.Çok uzattım bir U dönüşü yapıp Anna'ya dönüyorum.Sağlık,para,Anna'nın annesi ve hazin son:meme kanseri.Kitapta bu durum Elise ve başkarakterimizin dostluğunu pekiştirmek için kullanılmış çünkü "erkek arkadaş" Tate,annesinin kanser ilaçlarını bırakmak isteyip kendini lüme terk ettiği sırada sinir krizinden nasibini almış Anna'nın yanında değil,annesinin cenazesinde bile yanında değil.Bu da ilişkinin ihanete ne kadar açık olduğunu gösteriyor.Zor zamanlarda Anna'nın yanında olan Elise'in gizemli öldürülüşünün arkasında yatan gerçeği öğrenmek için hiç bu kadar hevesli olmamıştım,hatta hiçbir cinayeti bu kadar soluksuz okudum diyebilirim.Yazar ilk 300 sayfada da götürmüş hikayeyi ama o son 50'nin tadı bambaşkaydı.Her bölümde bomba üzerine bomba!Kısacası,alın ve okuyun derim.Uzun zamandır hiçbir kitaba 10/10 vermemiştim ama bu enfes parça benden tam puan aldı.
.
.
.
.
.
SPOİLER
Sonda katlin adının herhangi bir cümlede geçmemesi beni oldukça şaşırttı fakat Anna'nın olduğundan kesinkes eminim.Özellikle Elise'in mezarının başına,ellerinde çiçeklerle o "Ben kazandım." deyişi...ve kitabın sonundaki ihanet senaryosu.Canım Anna'cığımın o iğrenç sahneye tanık olması.Gerçekten cinayeti destekler nitelikte.Cinayet silahı bıçaktaki,Tate ve Anna'nın parmak izleri de bunu kanıtlıyor.Anna o sahneden sonra sinirden delirmiş bir şekilde mutfağa gidiyor,gözüne ilişen ilk vahşet saçan aleti alıyor ve BOM!Baskın!Elise'in üzerine yürüyor fakat Tate izin vermiyor,bıçağı almaya çalışıyor ama başarısız oluyor.VE HAZİN SON!Sorgulamada da sessizliğini Tate'in korumasının sebebi kenini korumak istemesi olabilir.

Sümerya, bir alıntı ekledi.
20 Oca 20:02 · Kitabı okudu · Puan vermedi

kendini çok tekrar ediyorsun
sen n'aptın peki şimdiye kadar
kendini tekrar etmeden
neptünden mi geldin yeni

Bir Delinin Mal Beyanı, Metin Üstündağ (Sayfa 70)Bir Delinin Mal Beyanı, Metin Üstündağ (Sayfa 70)