• Cengiz Dağcı'yı eğitime giriş dersine giren hocam sayesinde tanıdım. Tahmin edersiniz ki vizemde bu kitaptan sorumluyum.
    Kitabı evet çok akıcı buldum ve kısa zamanda bitirdim ama sanırım 2. Dünya Savaşı'na çok aşina olmadığım için bu kitapta aman aman aradığımı bulamadım. Kitabı okumadan önce burada incelemelere baktım, gerek inceleme yazanlar gerekse sınıfta kitabı okuyanlar çok etkilendiklerini söylemişlerdi. Ben sanırım bu yorumları duyduktan sonra çıtayı evereste çıkardığım için çok çok etkilenemedim. Fakat şunu ısrarla belirtmeliyim ki yer yer milli duygularım kabardı. Şöyle anlatayım:
    Sadık Turan ve Sadık Turan gibi özüne, benliğine sadık olanların hikayesi. Kırım halkının bitmek bilmeyen çilesi.
    Kitap bu iki başlıkta toplanıyordu benim için.
    2. Dünya Savaşı sırasında Rusya'nın egemenliği altında olan her fırsatta yağmalanan, istismara uğrayan bir halk bu kırım halkı. Dinlerini yaşamakta, dillerini konuşmakta özgür olmayan ben Tatarım, ben Tatar Türküyüm diyemeyen bir halk düşünün; esarete maruz bir halk. İşte bunu okuyan bir Türk olarak ben tüm bağımsızlık duygumla bunu kaldıramadım. Kendimi bir Tatar Türkünün yerine koyduğumda hissettiğim şeyler çok garipti. Biçare, soğuk ve hissiz.
    Evet gelelim kitaptaki olayların akışına.
    150 yıldır yok edilmeye çalışılan tatar halkı, yaklaşık 20 yıldır da Bolşevik zulmünün altında.
    İşte bu zulmün altında küçük bir aile.
    Sadık Turan ve ailesi.
    Sadık 4 kardeş fakat 2 tanesi küçük yaşta ölüyor. Bekir ve Sadık ikisi kalıyorlar. Fakat Sadık da babasının isteğiyle desem biraz da arkadaşı Süleyman sayesinde orduya giriyor ve harp başlıyor bitmek bilmeyen bir harp. O dönem Rusya'nın başında Stalin var. 2. Dünya Savaşı yılları tabi. 6 yıl süren ve yaklaşık 65 milyon insanın öldüğü bir savaşta Tatar halkı da savaşa giriyor Rusların yanında. Eee sonuçta onların esirleri değil mi? Rusların köleleri adeta! Sadık ve arkadaşı Süleyman da yerini alıyor. Süleyman ölüyor, Sadık Almanlara esir düşüyor. İşte bir zulmün pençesinden kurtulup diğerinin bağrında yeşilleniyor!
    bu sefer yeni bir işkence devri.
    Almanların esir kamplarında günleri aç ve bitap. Bütün sefilliği dibine kadar gören bir Sadık Turan. Ve onun arkadaşları. Mustafa, Enver, Cevdet, Halil, Osman... Hepsinin birer birer ölümüne şahit oluyor Sadık.
    Sonra bu sefer Almanların esareti altında Ruslara karşı savaşıyor. İşte böyle böyle kesilmiyor Sadık Turan'ın başına gelenler. Sadık Turan adı altında bütün Kırım halkının zulmünü işlemiş Cengiz Dağcı.
    Bu kitabı okuduktan sonra tarih hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım. Yeni şeyler öğrenip, yeni hisler tattım.
    beklentilerimi çok karşılamasa da etkilendim.
  • Başlamadan Not : İşbu inceleme Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam adlı kitaplarının şekersiz nescafe kıvamında yazıya aktarılmış İKİSİ BİR ARADA İNCELEMESİDİR..

    Sabahın köründe kalkıp karga "bilmem nesini" yemeden yazmaya başladığım bir incelemeden daha alayınıza selam olsun .. Özellikle haftasonu çalışacaklar .. BEN Mİ GİDEYİM YAUVV?! =)) Kahvemden bir yudum alayım FÜTFÜT !!! Sen de bu arada yatağın altına attığın çoraplarını araya dur .. İşçi ailesiyiz kardeşim genlere işlemiş erken kalkmak .. Bu incelemeyi uzun ama baya uzun bir müddettir öteliyorum .. Sabah kalkıp BETON yün yorgan altında buz gibi havada kitapla gözgöze gelince ne olacaksa olsun yazıcam deyip sarıldım klavyeye ..

    2018 senesi benim için baya baya karlı bir sene oldu .. Kitaplığımda olmasına rağmen şans vermediğim yazarlara ve kitaplara bir şans verince boğazda saltanat kayığı içinde çiğ köfteden yapılma bir tahtta oturup , serinlemem için marul yaprakları sallayan ve bir yandan da mangal yelleyen kölelere nazır tekila yuvarlayan modern osmanlı padişahlarına döndüm.. Bunlardan biri Cengiz Aytmatov idi .. Beni çok etkiledi .. 2 tane de inceleme yazdım .. İşte o günlerde bir gece bir msj düştü posta kutuma .. Hatciş diyordu ki bu adamı bunca sevdiysen Cengiz Dağcı' ya da bir şans ver .. Aytmatov Kırgızistan' dan katılıyorsa ortamlara , Cengiz Dağcı da Kırım' ın evladıdır...Alkolün bünyede top koşturduğu saatler .. Tamam dedim o an için .. Sabah uyanınca baktım ki zaten okunacaklar listesine almışım .. Az bi araştırma yaptım..Baktım kitapları Ötüken ve Varlık yayınlarından çıkmış .. Ötükeni oldum olası sevemedim bazı ideolojileri gereksiz yere sömürdüğü için .. Düştüm yollara , vurdum kendimi hurda pazarına .. 4 saat o hengamede çuvallarla altlı üstlü mücadele edip şansa bu ve diğer 4 5 kitabını daha almayı başardım Varlık Yayınlarından .. Geldim eve bir sevinçle .. Bu arada yazar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim Kırım Türkü olmasından hariç .. Az bi internette gezindim bir bilgiye rastgelebilir miyim diye , Vatanı Dilinde Cengiz Dağcı diye bir kitaba rastgeldim.. Aradım taradımsa da kitaba erişim şansım olmadı sonrasında.. Kitabın ismi aklıma kazındı yalnız .. Bir de bulamayınca .. Neyse efenim başladım bendeki varlık yayınlarından okumaya .. Esasen bu kitap tek parça halinde Yaşar Nabi 'ye gönderilmiş Cengiz Dağcı tarafından içerisinde bir mektupla .. Kağıdın altından pahalı olduğu dönemler tabii o günler .. Yaşar Nabi bakmış ki kitap çok uzun tek parça halinde yayınlaması mümkün değil , kitabı ikiye bölmüş Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam diyerek .. Korkunç Yılların başına da kitabın yazılış öyküsünü kendince yazmış .. O notun sonunda Cengiz Dağcı' nın öyle bir cümlesi vardı ki daha kitabı okumazdan evvel ben bu adamı ÇOK AMA ÇOK sevdim kardeşim dedim ..

    "Elhamdülillah -TÜRKÜM- , müslümanım ve bu notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim."

    Hiçbir art niyet gelmedi şunları okuduğumda aklıma .. Çünkü sene 50 lerin ortası ve ne müslümanlık ,ne de Türklük o dönemlerde insanların bugünki gibi içi boşaltılmış söylemlerle savunduğu olgular değil .. Zaten şu adama bir bakın yahu !! Bu adam nasıl sevilmez !?!?!
    https://www.youtube.com/watch?v=zl9Nzs__lzg

    Kitabı okudukça kendisine olan sevgim yüze falan katlandı .. Kendime de baya kızdım bunca sene böylesi bir Türk büyüğünü nasıl atlayıp es gecmişim diye .. Az önce bahsetmiştim ya sizlere Vatanı Dilinde isimli kitaptan .. O kitabı bulup okuyamadım ama safi başlığı dahi bu adamın hakkını SONUNA KADAR vermiş .. Ben böylesine saf ve temiz bir milliyetçi , böylesine Türklüğe sarılmış bir adam daha görmedim .. Öyle çok , öyle içten ve öyle saf bir dille bahsetmiş ki Türk birliğinden ve Türklükten , yaşadığı acılardan , kaybettiği değerlerden ve vatanından.. Taşı alsam karşıma da okusam şu kitabı vallahi de billahi de tillahi de o dile gelir de ağlar yeter sus diye.. Burnumun direkleri sızladı.. Biliyorum çok uzadı ama bu inceleme de benim boynumun borcudur..Herkes tanısın , okusun sahip çıksın istiyorum Cengiz Dağcı' ya .. Ben kitabı Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam olarak tek bir kitapmış gibi anlatıcam sizlere .. Yani İKİSİ BİR ARADA OLACAK ! O yüzden inceleme esasen işte burda başlıyor eticin kemiren monçiçiler(tabii ki PORTAKALLI !) ..

    O dönemlerden , yani 2. Dünya Savaşı günlerinde Rusya 'da yaşananlardan haberdar olmayanlar için kısaca anlatayım .. Stalin'in Kırımlılara inanılmaz zulmettiği , dilini dinini ve benliklerini, Türklüklerini asimile etmeye and içtiği dönemler .. Traktörle çekerek camii minaresi yıkmak nedir arkadaş !?!?? Böyle manyaklık mı olur demeyin !! Okuyun daha nicesini göreceksiniz bu kitapta .. Neyse devam .. Her iki kitapta da anlatılanlar Sadık Turan isimli bir kırım türkünün anıları şeklinde verilmiş bizlere ama Cengiz Dağcı' nın ÖZ BE ÖZ hayat hikayesi bu yaşananlar .. Fakir bir aileyle hayata merhaba diyenlerden Sadık Turan .. Yokluk ve sefaletten kardeşlerini kaybetmesi , olan kardeşi ile de daha sonrasında düşman dediği , karşısında savaştığı bir ordunun üniformasını giyerek savaşmak zorunda kalması .. Anlatacak öyle çok şey var ki nasıl toparlıyacağımı bilemiyorum .. Dedim ya ruslar zulmediyor diye .. Ailesine aba altından sopa gösterip emrivaki ile rus ordusuna katıyorlar onu .. Soyunuzu yoketmeye yemin etmiş bir orduya mecburen girmek zorunda kaldığınızı aklınıza bir an için getirin .. Hayır dese ailesini buhar edecekler .. Teğmen olarak savaşa giriyor ama birgün Türkistan' ı kuracaklarının hayalini bir an bile aklından çıkarmadan ..Almanlara esir düşüp meşhur toplama kamplarına misafir oluyor .. Sade o toplama kampı anıları bile Anna Frank'in Anı Defterini Cin Ali kıvamına getirmeye yeter ..Şuraya kadar anlattığım tüm konu başlıklarının onlarca alt başlığı var kitapta .. Almanları 2. Dünya Savaşından tanımayanlar pek bilmezler ama Almanlar istihbaratın kitabını yazmış bir millettir.. Bizim Milli İtihbarat Teşkilatının temelleri bile ilkin almanlar tarafından atılmıştır .. Varın gelin gerisini siz hesap edin .. Hal böyle olunca kontrespiyonaj ile propaganda yaparak esasen rusların düşmanı olduğunu çok iyi bildikleri Sadık Turan 'ı kendi saflarına katmaya çalışıyorlar .. Katiyen karşı çıkıyor ilkten.. Ama daha sonra durum muhakemesini yapıp Stalingrad carpışmaları sürerken ve vatanım dediği Kırım da Nazilerin kontrolüne geçince Alman üniformasını giyip Nazilerin Türkistan Lejyonuna katılıyor Ruslara karşı savaşmak için .. Tonla 2. Dünya Savaşı araştırması ve romanı okudum , bu adamınki gibi bir hikayeye rastlamadım .. Hem ruslara hem de nazilere karşı savaşmış bir isim Türkistan birliğini kuracağız günün birinde diyerek .. Muadili yok bunun dünya üzerinde !! Bunun böyle olduğunu kitabı okuduğunuzda sizler de göreceksiniz ..

    Esas üzücü olan şu ki , her iki taraf içinde harcanabilir bir isim oluyor kendisi .. Niçin ? Çünkü vatanım dediği topraklar o günlerde rus işgalinden kurtulup nazi egemenliğine giriyor ..Ta en başından beri vatanım dediği topraklar ilhak edilmiş ! Hakan Günday ' ın bir sözü var : "Benimle savaşma. Çünkü kazanırsan, kaybedersin." Kiminle savaşırsa savaşsın kaybetmeye yazgılı .. Ruslar zaten ebedi düşmanları ... Ya Almanlar ? Bakın ben size o günlerde 1943 senesinde Hitler' e verilmiş bir rapordan bahsedeyim .. SS subayı Berger 'in incileri .. İyi okuyun !

    1940 yılının başında Nazilere bağlı bir Türk lejyonunun kurulması kararlaştırılır ..Tarih 24 Kasım 1943 ' ü gösterdiğinde SS subayı Berger , Hitler' in danışmanı Grothmann ' a bir rapor sunar .. Aynen aktarıyorum : "Türk lejyonu sorunu bizim için HAYATİDİR. Biz , BATI MÜSLÜMAN BİR ORDUYA KARŞI (YANİ TÜRKİYE ORDUSU!) , doğu müslüman bir ordu çıkarabilirsek , o zaman 220 milyon müslüman için de önemli bir MÜFTÜYLE birlikte çalışmamız başarı açısından selamlanacak bir durumdur."
    Bu oyunlarını o günlerde hayata geçiremediler .. Devam ediyorum : "Bu ÇAPULCULARIN (!) çetelerin bölgesinde devreye sokulması gerekir.Eğer başarısız olurlarsa onları KURŞUNA DİZERİZ ..BU BİZİM İÇİN KOLAY BİR İŞTİR."

    İşte BU, almanların kendilerinden olmayan , ari ırk mensubu olmayanlara bakış açısı o yıllarda .. Sonrasında Cengiz Dağcı' nın Londra'ya yerleştiği dönemler ..

    Son olarak Türkiye' ye hiç gelmemiş , adımını dahi atmamış ama kalbi bizden fazla Türklük için çarpan ismin karşılığı Cengiz Dağcı .. Küçük çocuklara asker elbisesi giydirip selam verdiren ve boş söylemler ardından medyayı karşısına alıp "BAHÇELİ" villalarda boy boy fotoğraf çektiren bir kısım zevata verilip okutturulması gerek .. "Türklük" , "Milliyetçilik" budur diyerek ..

    Al son cümleleri de ondan yapayım :
    Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azer diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkırt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! DENİZ PARÇALANMAZ ..BİZ TÜRK - TATARIZ! (İŞTE O KADAR!)


    Buraya kadar okuyanlar ve beni yazarla tanıştıran sevgili Hatciş ... AYEM SO TENK KU !! Okumayanlar , eviniz başınıza yıkılsın ulan sizin!!! O kadar yazıyoruz !! =))
  • "Mesela siz biliyor musunuz ki, sizinle konuştuğum şu anda (1735-1739 Osmanlı-Rus-Avusturya Savaşı) bizim türümüze mensup olup şapka takan yüz bin deli, bir o kadar sayıda fakat sarık takan başka yaratıkları öldürüyor veya onlar tarafından öldürülüyor ve dünyanın hemen hemen her yerinde bu durum ezelden beri böyle sürüp gidiyor?' Siriuslu titredi ve bu kadar cılız hayvanlar arasında bu kadar korkunç kavgalara sebebiyet veren meselenin ne olduğunu sordu. 'Mesele,' dedi filozof, 'sizin ökçeniz kadar bir toprak parçası (Kırım). Üstelik birbirini gırtlaklayan bu milyonlarca insandan biri bile bu toprak parçasında tek bir saman çöpüne sahip değil. Mesele; bu toprak parçasının Sultan diye anılan tek bir adama mı, yoksa nedendir bilinmez Sezar diye anılan başka bir adama mı ait olacağını belirlemekten ibaret. Söz konusu küçük toprak parçasını ikisi de görmedi ve görmeyecek de. Üstelik, birbirlerini gırtlaklayan bu hayvanların hemen hemen hiçbiri, uğruna birbirlerini gırtlakladıkları kişileri de hiç görmedi.' 'Ah, bedbahtlar!' diye haykırdı Siriuslu öfkeyle. 'Bu ne akıl almaz, ne çılgın bir öfkedir! Üç adım atıp gülünç katillerle dolu bu karınca yuvasını üç topuk darbesiyle ezmek istiyorum.'"
    Voltaire
    Sayfa 63 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • Gülhane Hattı bir anayasa değildi. Padişahın verdiği sözden ibaretti. Ama gene de önemli bir adımdı. Bundan böyle çıkarılacak yasalar birtakım ilkelere bağlanıyordu. Bunlar kalın çizgide, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Deklerasyonu'ndan esinlenerek kaleme alınmış ilkelerdi.
    (...) Gülhane Hattı Hümayunu'nun okunması, eski kurumları, eski gelenek ve görenekleri ortadan kaldırmamıştı. Dış ticaret "müstemen" adı verilen yabancıların elindeydi. Bir süre sonra Avrupa tüccarı denen gayrimüslim yerli tüccarlara da Avrupa ile ticaret yapma yetkisi tanındı. Ardından müslüman tüccara aynı hak verildi. Böyledce Osmanlı pazarlarını İngiliz ve Fransız fabrika malları kapladı. (...) ticaretle uğraşanların sayısı, hızla artıyordu. Özellikle liman kentlerinde, bunlar genellikle yabancı ve gayrimüslimlerden oluşan tüccarlardı. Köylerde yaşayanlar, kentlerde çeşitli mesleklerde çalışanlar, hızla yoksullaşmaktaydı. Üstelik ticaretin gelişmesi devletin vergi gelirlerini de görünür biçimde artırmamıştı. Devlet ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kâğıt para basıyordu, bütçe açıkları bu yoldan kapatılıyordu.
    Ama her ne olursa olsun, Galata bankalarından sağlanan önemsiz borçlar dışında devlet henüz borç kıskacına girmemişti.
    Durum, Kırım Savaşı'ndan sonra değişti. Devletin normal gelirleri tamamen harcandığı halde, bütçeden büyük bir açık ortaya çıktı. Bilindiği gibi, İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti'nin yanında, Rusya'ya karşı savaşa katıldılar.
    Bu savaş dolayısıyla, Osmanlı Devleti ilk kez dışarıdan borç aldı. Fransa ve İngiltere'nin aracılığı ile...
    Soru: Türkiye'nin sorunlarını yakından bilen İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti'nin sürekli borçlanmasına neden göz yummuşlardı?
    Mehmet Ali Aybar
    Sayfa 48 - İletişim yayınları
  • Cengiz Dağcı dilindeki, kalemindeki dertli türküsü Kırım'ın topraklarında yaşanan sürgünlere,zulümlere götürüyor okuyucuyu yine.Rusya'nın ideolojik yaptırımlarına boyun eğmiş, emeklerine sahip çıkmamış, inançlarını gizli gizli yaşayarak bir yol tutturan Çukurca'ya Tatar bir kolhoz reisi olan Selim Çilingirof çıkar gelir bir gün,kendi halkına,onların duygusuna, bakış açısına artık uzak olan Selim aslında kendi halkının kucağına dönmüştür,zaman gelecek onların merhametine sığınacaktır fakat henüz farkında değildir.2.Dünya Savaşı'nda Almanya karşısında savaşa Rusya'nın da girmesiyle Kırım'da ve Çukurca'da işler değişmeye başlar.Çukurca halkı artık toprağını kendi için ekmeye, inançlarını daha rahat yaşamaya başlar. Bu sırada kimi Kırım gençleri Rusya,kimi gençler Almanya safında savaşta yer alır.Rusya'nın savaştan galip çıkması ile kara günler ve ne yazık ki katliamlar başlar.

    Kitap boyunca okuduklarınız boğazınıza takılıyor sanki,vatanınızda vatansız kalmak,sürgünlere maruz kalmak okurken bile canınızı yakarken Cengiz Dağcı da dahil bu insanlar bütün bu zulümlere ne yazık ki maruz kalmışlar.İşte bu yüzden topraklarımızın kıymetini bilelim,bilmeyenin karşısında dimdik duralım, çünkü başka vatan, başka Türkiye yok...

    Savaşlar, sürgünler gördüğün toprağında ebediyen rahat uyursun inşallah Cengiz Dağcı.
  • Cengiz Dağcı'nın bütün eserlerini ve hatta onunla ilgili yazılan bütün kitapları okumuş bir okuru olarak, Cengiz Dağcı okuma etkinliğine, 'Hatıralarda Cengiz Dağcı' adlı kitabıyla katılmak niyetindeydim. Nitekim katıldım ve benim için Dağcı’yı farklı bir zaman diliminde, farklı şartlar altında tekrar okumak çok iyi oldu.

    Ben Cengiz Dağcı’yı tamamen tesadüfen keşfettim. 1997 yılında başka bir bölümde okuyan arkadaşların ellerinde Cengiz Aytmatov kitapları görünce önce Aytmatov okumaya başladım. Sonra bir gün kitapçıda, Ötüken Neşriyat’ta Cengiz Dağcı diye bir yazarın kitaplarının da olduğunu gördüm. Şimdiki gibi değildi; internet yoktu. Üstelik kitaplarda yazarla ilgili bir bilgi de yoktu. Yani, hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ne Kırımlılığını ne macerasını ne de ne anlattığını… Tamamen Ötüken Neşriyat diye alacaktım. Önce karasız kaldım ve en sonunda öğrenci olmanın da etkisiyle nispeten daha ucuz olan Yoldaşlar ‘ı aldım. Okudum ve çok sevdim. 1998’in yazı idi. Orada Kırım vardı, II. Dünya Savaşı vardı. Ardından Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam ile devam ettim. Sonra fakülte kütüphanesinde ne kadar eseri varsa alıp okumaya başladım. 2000 yılında üniversite bittiğinde o zamana dek yayımlanmış bütün eserlerini okumuştum.

    Benim Kırım sevgim ve ilgim tamamen Kırımlı yazarlar üzerindendir, desem abartmış olmam. Aslında bir Samsunlu olarak Kırım’la kendimi hemşehri sayarım; çünkü biz Karadeniz’in güneyindeyiz; Kırım ise tam karşı kıyımızda. Aynı denizin çocuklarıyız yani; ancak dediğim gibi benim için Kırım’ın kapısını açan şey rahmetli Cengiz Dağcı olmuştur. Cengiz Dağcı sayesinde Gurzuf’u, Kızıltaş’ı, Yalta’yı, Ayı Dağı’nı ve daha pek çok yeri öğrenivermiştim. Sonrasında gerek Dağcı ile gerekse de Kırım’la ilgili çok kitap okudum. Cengiz Dağcı sayesinde 18 Mayıs 1944 sürgününü ve İkinci Dünya Savaşında Kırım Türklerinin ve tabii Rusya Türklerinin de durumlarını öğrenmiş oldum. Yani, Türkiye bu savaşa girmemişti; ama Türkler girmişti!

    2004 yılında, Londra’da yaşayan rahmetli Cengiz Dağcı’ya bir mektup yazıp yolladım ve bir ay kadar sonra cevap da geldi. O mektup halen durur bende. 2011’de vefat etti. Türkiye’ye hiç gelememişti; oysa bütün kitapları burada basılmıştı. Ancak gencecik bir adamken ayrılmak zorunda kaldığı ve hep hasretini çektiği Kırım’ına defnedildi.

    Özetle Dağcı, yazdıkları ve yaşadıklarıyla çok önemli bir adamdır. Ve ben onun bir fotoğrafını ilk defa tekrar okumaya niyetlendiğim Hatıralarda kitabının kapağında görmüştüm.

    Bu vesile ile Hatıralarda Cengiz Dağcı’ya döneyim;

    Aslında bu kitabı Şubat 1999’da, ilk çıktığı zamanlarda okumuştum. Dağcı, bir otobiyografi yazmıştır. Romanlarıyla karıştırılan ve bir bölümü gerçek olmayan şeyleri anlatmıştır.
    Cengiz Dağcı'nın çoğu zaman romanlarıyla karıştırılan hayat hikayesini, bizzat anlattığı kitabıdır Hatıralarda. 1919 yılında Kırım'da başlayan çileli hayatını bizatihi anlatır. Yoksa, hayatı romanlarıyla, özellikle de Korkunç Yıllar ile karıştırılır hale gelmiştir. Çocukluğu, Kırım Türkleri, II. Dünya Savaşı, cepheye gidişi ve Almanlara esir düşmesi. Ardından Türkistan Lejyonunda Ruslara karşı savaşması daha doğrusu aslında hiçbir yerde savaşmaması… Mültecilik yılları, Polonyalı eşi Regina ile tanışması ve Londra'ya göçmen olarak gitmeleri... Kitap üç bölümde oluşuyor; Kırım Yılları, Savaş dönemi ve Londra yılları… Tabii ki Türkiye hasreti, eserleri ve Kırım'a olan tutkusu. Hepsi bu kitapta...
  • 23 yaşında kumardan iflas etti. Kurtuluşu Rusya'nın ordusunda buldu. Kafkasya'ya gönderildi. ''Hacı Murat''ı yazdığı ortam... Kırım Savaşı'nda Sivastopol'da savaşı bütün acısıyla dile getirdi. Çariçe yazdıklarını gözyaşlarıyla okumuş. Cephe gerisine çağrıldı. Kendi sınıfını ve dünyasını sevmiyordu.