• Türk tarihinde Türk’ün Türk’e yaptığı büyük ihanetlerden biri, Azerbaycanlı soydaşlarımızın Boraltan Köprüsü’nü geçerek Türkiye’ye sığınma isteklerini, Türk hükümetinin geri çevirip Ruslara teslim edilmesi olayıdır. Bu olay, tarihin ve Türklüğün bir yüz karası olarak hatıralarda kalmıştır. Çanakkale’de düşman askerinin bile yarasını sarmayı şeref bilen, destanlar yazan, çağ açıp çağ kapatan Türk ulusunun vicdanı, şerefi ve soydaşlık bağı, diplomasiye ve bürokrasiye yenik düşmüştür!

    1944 yılında Orta Asya, Sovyet Rusya’sı tarafından işgal edilmiş ve komünist sisteme karşı koymak için atılan en ufak adımın bile önüne geçilmek istenmiştir. Bu baskıdan kaçarak kendileri için “anayurt” olarak gördükleri Türkiye’ye sığınmak isteyen 146 tane Azerbaycan Türkü soydaşımız, Iğdır’daki sınır kapısına yakın yerdeki Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü‘nü geçmiş ve hürriyete kavuşmanın sevinciyle Türk sınır karakoluna sığınmışlardır.

    Bu yıllar Türkiye’de “Milli Şef” * döneminin yaşandığı, “Türk yurdunda TÜRK’üm demenin suç olduğu” bir dönemdir. 146 tutsak Azerbaycanlı soydaşımızın Türkiye’ye sığındığını duyan Sovyetler hükümeti, bu kişilerin derhal SSCB’ye iadesini istemişlerdir. Türkiye’ye sığınan soydaşlarımız, kuşkusuz kendilerinin azılı Rus askerlerine geri verileceğine olasılık bile vermemektedirler. Çünkü kardeşlerinin, anayurttaki soydaşlarının yanına gelmişler ve kendilerini hiç olmadığı kadar güvende hissetmişlerdir. Fakat Milli Şef‘in Türklüğe ve Türk’e olan düşmanlığı, burada da devreye girerek akıllarda olmayan olasılığın Türk’ü adeta bir soykırıma sürüklemeye yetmiştir.

    Sovyetler’den gelen istek üzerine karakoldaki askerler panik içinde Ankara ile temasa geçiyor ve Türkiye’ye sığınan soydaşlarımızın geri verilip verilmeyeceği ile ilgili bilgi almak istiyor. Hem Türk askerleri hem de sığınan kandaşlarımız öz yurtlarının böyle vatan sevdalısı kardeşlerimize kucak açacağından emin bir şekilde Ankara’dan gelecek yanıtı bekliyorlar. Ankara’dan gelen yanıt, herkesin tüylerini ürpertiyor:

    – “Esirleri derhal iade edin!“

    Bu korkunç yanıt, herkeste bir korku ve şaşkınlık uyandırıyor ve Ankara’nın cevabı tekrar isteniyor. Fakat sonuç aynı: “Ülkelerine iade edin!“

    Azerbaycanlı kandaşlarımız bu yanıt karşısında “Lütfen bizi o azılı düşmanlara teslim etmeyin, bizi siz öldürün. Kendi vatanımızda, kendi bayrağımızın altında ölmüş oluruz.” deseler de, karakol komutanı içini kan ağlaya ağlaya 146 esir TÜRK’ü yeniden Sovyet Rusya’sına, Türk’ün bağımsızlığa hasret kaldığı soysuz yere, teslim etmek zorunda kalıyor. Ruslara zorlukla teslim olan 146 Türk evladı, hemen elleri ayakları bağlanarak oracıkta, Türk askerlerinin gözleri önünde kurşuna dizilerek öldürülüyor!

    Tutsak Türklerin kurşuna dizilmeden önce söyledikleri bir ağıt şöyle:

    Boraltan bir köprü, aşar geçer Aras’ı,
    Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası.

    Karası, karası, merhamet fukarası,
    Karası, karası, merhamet fukarası,

    Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni,
    Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni.

    Dönüp seslendim geri, merhametsiz birine,
    Beni siz vursaydınız, şu gavurun yerine.

    Azerbaycan’ın büyük milli şairi Almas Yıldırım, bu olayı “Dönek Kardeş” adlı şiirinde şöyle dile getiriyor:

    Türk denince özü, sözü mert olur,
    Dost deyince ayrılmaz bir fert olur,
    Kardeş deyip dara düşsem, sığınsam,
    Şimden geru bu bana bir dert olur.
    Ben ne diyem bu vefasız dağlara,
    Öz kardaşı dönek olan ağlara!

    Türk; o Altayların dünkü eri mi?
    Yolunda can koydum, verdim serimi,
    Düştüğü ağlardan kurtulsun diye,
    Serdim ayağına doğma yerimi…
    Kardaş armağanı, dökülen kanlar,
    Bana mükâfat mı giden kurbanlar?

    Ben diyorum, Kayıhan’dır soyumuz,
    Bir kaynaktan varlığımız, boyumuz,
    Dilim dili, yolum yolu, emel bir,
    Bir bayrakta, yıldız’ımız, ay’ımız.
    Azerî, Türk, Türkmen; var mı ayrılık,
    Nerden doğdu bu imansız gayrılık?

    Alnımın yazısı, karadır kara,
    Karadan bir mendil yolladım yara,
    Yol uzun, el uzak, yetişmez eller,
    Türklüğün kanayan kalbini sara.
    Felek kıymış beslenen bu dileğe,
    Lânet Türk’ü hançerleyen bileğe.

    Bir suç mu düşmana göğüs gerdiğim?
    Günah mı Türklüğe gönül verdiğim?
    Rusların açtığı yaradan derin,
    Anayurtta öz kardaştan gördüğüm.
    Seslenseydim, ses çıkardı her taştan,
    Ne beklersin sağırlaşan bir baştan.

    Kaçtır, eli kanlı çıktı oyundan,
    Ne bilem, kahpelik varmış soyunda,
    Girdiğim öz yurttan döndürülürken,
    Kanımın aktığı sınır boyunda
    Açan lâlelerden bir çelenk örsem,
    Türklük dünyasına armağan versem.

    Karakol komutanı genç subay evine döndükten sonra yaşananlara dayanamayıp intihar etmiştir. Bu olay, Türk’ün (?) Türk’e ihanetidir. Bu olay, bir devlet yönetiminin ne kadar soysuzlaşabildiğinin apaçık kanıtıdır. Bu olay, ruhları uçmağa varan bağımsızlık aşığı 146 bozkurtun kutlu direnişinin yankıları misali, hâlâ kulaklarımızda çınlamaktadır.

    Tanrı, TÜRK’ü önce kendinden; sonra nice soysuzdan korusun!

    Orkun KUTLU


    Boraltan Faciası

    1944’te artık Kızılordu korkusu vardır. Stalin zulmünden Türkiye’ye sığınan 147 Azerbaycanlı Türk, bu korkuyla Sovyetler’e iade edilmiş ve Aras Nehri üzerindeki Boraltan Köprüsü’nün öbür tarafında kurşuna dizilmişlerdir!

    Korkunç bir faciadır bu.

    Ama bazılarının yazdığı gibi sebep “Milli Şef’in Türklüğe ihaneti” değildir. Birinci Dünya Savaşı’nın facialarını ve ülkenin işgal edilmesinin felaketlerini yaşamış olan İsmet, Fevzi, Karabekir, Rauf neslinin İkinci Dünya Savaşı felaketinden Türkiye’yi koruma telaşıdır!

    Yoksa, İnönü ve arkadaşları, Kırım, Kafkasya ve İran Türkleri konusunda ‘iç kabine’de müzakereler yapmışlar, fakat Nazi orduları yenilince bunları elbette rafa kaldırmışlardı.

    Milliyetçilik ve karşı-milliyetçilik yahut sağcılık, solculuk gibi duygular tarihe bakarken bizi tek gözlü yapmamalıdır. Zira, daha vahimi, günümüze de tek gözlü bakmak gibi bir bağnazlığa mahkûm eder bizi.

    TAHA AKYOL
  • Öncelikle yazarın ilk okuduğum kitabı idi kitaptan büyük keyif alarak okudum. Kitabın konusuna bakacak olursak;
    Roman Sadık Turan adındaki henüz öğrenci iken, askere alınan ve ikinci Dünya Savaşı'na sürülen Kırımlı bir gencin, acıklı hikâyesidir.. Roman, Teğmen Sadık Turan'ın hatıraları olarak anlatılmaktadır. Rusların zulmünden kaçarken Almanlara esir düşer ve esir kampında bir arada tutunmaya çalışan bir avuç arkadaşıyla Almanlar tarafından kurulan Türkistan Kurtuluş Lejyonuna katılır. Ruslarla Almanların arasında kalan ve birinden zulüm diğerinden iki yüzlülükten başka bir şey görmeyen Kırım Türklerinin yalnızlıkları ve çektikleri acılar eserin konusunu teşkil eder.
  • Kırım Savaşı sona erince, İngiliz tüccarlar ellerinde kalan binlerce asker pantolonunu Plata Nehri’ne gönderdiler ve bunlar sığır çobanlarının tipik pantolonuna dönüştü.

    On yıl sonra, İngiltere bu Türk askeri üniformalarıyla Paraguay’ı yok etme görevini üstlenen Brezilya, Arjantin ve Uruguay birliklerini giydirdi.
    Eduardo Galeano
    Sayfa 379 - Sel yayıncılık
  • 1800'lerden önce Kürt aşiretleri Osmanlı toplumunun güvenliği konusunda Ermenilerden çok daha fazla askeri tehdit oluştururlardı. Örneğin Kırım Savaşı sırasında, bir Kürt aşiret reisi Ruslara karşı savaşmak için Musul vilayetinden asker toplamaya gönüllü oldu. Adamlarına ödemek ve onları giydirmek için kendisine 50.000 kuruş tahsis edildi. Ancak, bu 1.500 kişilik kuvvet bir araya geldiğinde, baş kaldırıp Cizre'deki Osmanlı hükümet yetkililerine hücum ettiler ve bölgeyi haraca kestiler. İsyanları savaş bitene kadar bastırılamadı. 1878 Savaşı sırasında, Dersim Kürtleri de İsyan ettiler
  • Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında Bir Yazar: Cengiz Dağcı”




    Akademisyen Abdulvahap Kara, hazırladığı bu eserde,[1] yazar merhum Cengiz Dağcı’nın uzun askerlik günlerinin izlerini sürmüş. Dağcı’nın askerlik hatıraları yazarlık kaynağının adeta esin kaynağıdır. Yazar Cengiz Dağcı, II. Dünya Savaşı Cehennemi Değirmeninde öğütülüp, unutulan milyonlarca Sovyet Rusya vatandaşı Türk’ten sadece biridir.

    II. Dünya Savaşı’nın kaydını tutan, sonuçlarını değerlendiren araştırmacı ve yazarlar, Sovyet Rusya vatandaşı Türklerin yaşadığı trajedi, kayıp, acıların çok az bölümüne değinir. Hele de Sovyet ordusunda cephede Almanlara karşı savaşıp, Almanlara esir düşüp sonra da Türkistan Lejyonerleri olarak Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşan, akabinde Ruslara teslim olup öldürülen yüzbinlerce Türk unsurun varlığından kimsenin haberi yok hükmündedir.[2] Birkaç yabancı yazarın bu konuda önemli çalışması bulunmaktadır.[3]Bu trajediyi yaşayıp da ölmeyen, eli kalem tutan iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar kişi de yaşadıklarını, hatıra türünde yazmıştır. Geçtiğimiz yıllarda söz konusu alanda profesyonel bir belgesel çekildi ve TRT’de yayınlandı. Belgesel ve belgeselin daha fazlası kitap olarak yayımlandı.[4] Bu çalışma, bahse konu alanda geniş bir boşluğu doldurmaya yönelik önemli bir girizgâh niteliğindedir.

    Yazar, Cengiz Dağcı’nın başta eserleri olmak üzere, konuyla ilgili çalışmalardan yola çıkarak Cengiz Dağcı’nın askerlik yıllarını masaya yatırmış. Tabi ki söylemeye gerek yoktur. Bu sıradan bir askerlik değildir. II. Cihan Harbi’nin başladığı günden, bittiği güne kadar savaşın önemli evrelerinde hep vardır Cengiz Dağcı.

    Yazar, ana hatlarıyla savaşın seyri içerisinde hangi yıl ve aylarda hangi cephede olduğunu, bir asker olarak Dağcı’nın neler gördüğünü, Rus ve Alman baskısı arasında kalan milyonların yaşadıklarını, Türkistan Lejyoneri olarak Almanlarla birlikte Ruslara karşı savaşmak zorunda kalan, başka seçeneği olmayan on binlerin yaşadığı sendromu, hem düşmana hem de vatandaşı olduğu ülkeye esir düşmenin nasıl bir psikoloji olduğunu, esaretten sonra da Stalin mezbahanesine düşmemek için çırpınanların hikâyesini anlatır kitabında.

    Cengiz Dağcı, savaşın devam ettiği dönemde Polonyalı Regina’ya âşık olur. Regina’yla savaş biter bitmez evlenir. Nikâhları önce İslamî usule, sonra da Hıristiyan geleneğine göre kıyılır. Mülteci olarak İngiltere’ye giderler. Bu yolculuk hiç de kolay olmayacaktır. Cengiz Dağcı, bir daha Kırım topraklarını artık görmeyecektir. Dağcı’yı hayata bundan sonra üç şey bağlayacaktır: Kalemi, memleketi Kırım, Eşi Regina.

    Dağcı ile aynı kaderi paylaşanların ezici bir çoğunluğu savaşın doğal şartları içerisinde, Nazi kamplarında, esaretin bin bir çeşidiyle, lejyoner olarak kendi ülkesine karşı savaşıp Almanya’nın yenilmesiyle birlikte Rusya’ya teslim edilerek öldürülmüştür. Herkes Dağcı gibi şanslı değildir. Kitapta Cengiz Dağcı gibi aynı süreçten gelip kurtulan, sonra da hatırasını yazan Cabbar Ertürk’ten bahseder. Yabancı dilin önemi hakkında hepimiz biliriz ama bir can simidi kadar önemli olduğunu bilmeyenimiz çoktur. Abdulvahap Kara, -Ertürk’ün kitabını referans göstererek-[5] kurtulanların ortak özelliğini şu cümleler ile anlatır:

    “Kamplarda Almanca bilmek bir esir için büyük bir talihti. Hatta bu hayatta kalmanın şartlarından biriydi, bir esir yarım yamalak Almancayı bilse bile, kampta kendisine iş veriliyor ve bir iki lokma fazla yemek yeme şansına sahip oluyordu. Ertürk, hatıralarında Mariupul kampında 200 bin esirden hayatta kalan iki binin arasında olmasını fakültede iki yıl boyunca aldığı Almanca derslerinden öğrendiği yarım yamalak dile borçlu olduğunu ifade etmektedir.”(s.45)[6]

    Not: Bu yazı, Töre dergisinin, Ekim 2014 tarihli, 18. Sayısında yayımlanmıştır.


    [1] Abdulvahap Kara, “Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında Bir Yazar: Cengiz Dağcı”, 135 sayfa, 2012, İstanbul, QI Kültür Sanat Yayıncılık, http://www.iqkultursanat.com
    [2]Yazar,“Nazi Kampları” isimli 2004 yılında İstanbul’da yayımlanan 600 sayfalık hacimli kitaplık eserde, Nazi kamplarında zulüm gören Türklerden hiç bahsedilmediğini, Ayrıca bu kamplarla ilgili öykü ve romanları tanıtılan 60 kadar yazarın arasında Cengiz Dağcı’nın olmadığını söyler.
    [3]Bu konuda kitaba ve belgesele ismini veren Patrik VonZurMühlen’in hazırlamış olduğu “Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasındaki Doğu Halkları”isimli eseri zikredebiliriz.
    [4]Neşe Sarısoy, “Gamalı Haç İle Kızıl Yıldız Arasında Türkler” 450 s., 2011, Ankara, Sinemis Yayınları
    [5]Cabbar Ertürk, “Kızılordu’dan Kafkas Milli Lejyonuna Bir Türk’ün II. Dünya Harbi Hatıraları, s. 129, İstanbul, 2005
    [6] Bu minvalde Kırımlı Prof.Dr. İlber Ortaylı’nın babasından dinlediği hakikatleri, Ortaylı nasihat olarak algıladığını bir kitabında belirtir:“Malları komünistler alır ama bilgiyi alamazlar(dı). Esir kamplarına düşenler dil biliyorlarsa ve bir zanaat sahibi olursa kurtulurlardı.” (Nilgün Uysal, “Zaman Kaybolmaz: İlber Ortaylı Kitabı” 40. Sayfa, 2006, İstanbul, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • 2. Dünya Savaşı'nda Alman Rus İngiliz safında vatanının felahı amacıyla silah tutan eller. Bolşevik zulmünden kurtulmak isteyen Kırım, Kazak, Özbek Türklerinin Türkistan'a tekrar ulaşmak emeliyle Alman üniformasını giymesi. İki kardeş biri Rus komutasında diğeri Alman. İkisinin de emeli aynı lakin birbirine karşı bedenleri birbirine karşı kurtuluşları.. Esirlikten askerliğe giden uzun bir yol. Böylesine bir askerliğin de bir esirlik olduğunu düşündüm kitabı okuduğumda. Gözü yaşlı analar, kızlar, evlatlar. Cengiz Dağcı, savaşın bir insanı nasıl kötürüm yapabileceğini nasıl şeytanileştirebileceğini satır satır anlatıyor. Anlatırken ruhum bitiyor tükeniyorum gibi hissettim. Yurdunu kaybeden bir adam nasıl yazarsa öyle yazmış Cengiz Dağcı Kırım, Gurzuf, Aluşta'yı.Yurdunu kaybeden Sadık, Marya'yı da kaybetmesin diye içimden çok dua ettim. Lakin vatanını yitiren biri için bütün acılar beraberinde geliyormuş.
  • Nazım Hikmet - Müjdat Gezen - Nereden Nereye...

    1827 Yılında Almanya’nın Brandenburg kentin de bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir. Çocuğa Carl Dedloid adını koyarlar. Baba müzik öğretmeni anne ev hanımı Carl brandenburg,inanılmaz olaylar,müjdat gezen,nazım hikmet,tarihDedloid’in anne ve babası sürekli olarak kavga ediyor evde huzur yok. Çocuğun yakınları Carl Dedloid bu olumsuz ortamdan etkilenmesin diye onu bir yetimhaneye gönderiyorlar. Anne baba var ama çocuğa faydası yok. Carl Dedloid 12 yaşına geldiğinde o yetimhane de bir gece yarısı arkadaşları uyurken yetimhanenin birinci katında bulunan yatakhanesinde 12 yaşında ki Carl Dedloid çarşafları birbirine bağlıyor kaçacak.

    Birbirine düğümlediği çarşafları pencereden aşağıya sarkıtıyor ve kaçıyor. 12 yaşında Carl Dedloid Almanya’yı terk ediyor. Hamburg’a geliyor Hamburg bir liman kenti ve dünyanın her yerine gemiler kalkmaktadır. 12 yaşında ki çocuk Carl Dedloid bir gemide miço olarak iş buluyor. Bilirsiniz gemide çalışan çocuklara miço derler . Almanya dan da ayrılıyor. Carl Dedloid in çalıştığı gemi 3 3,5 ay Akdeniz limanlarında mekik dokuyor Akdeniz limanlarında ticaret yapıyor. Ve bir bahar sabahı o gemi Marmara denizinden İstanbul boğazına giriş yapıyor. Gemi İstanbul’a gelince Carl Dedloid geminin güvertesinden denize atlıyor ve kaçıyor. Bu hep kaçıyor yetimhane Almanya gemi. Ve 12 yaşında ki o çocuk kız kulesine yüzüyor. Kız kulesi o yıllarda cüzzam hane olarak kullanılmaktadır. Bakın bizim tarihimizde Süheyl Ünver vardı Ordinaryus profesör Süheyl Ünver tıp tarihini araştıran çok değerli bir aydındı. Süheyl Ünver’in adı acaba televizyonda en son ne zaman duyuldu. Süheyl Ünver hocamız cüzzamhane nin İstanbul da Haydarpaşa numune hastanesinin yanında olduğunu ama Ankara asfaltı yapılırken yıkıldığını yazar. Doğru ama kız kulesi de 1800 lü yılların ilk yarısında cüzzam hane olarak kullanılıyordu. O yıllarda cüzzam bulaşıcı bir hastalık olarak bilindiği için aslında hiç öyle değil ama insanlık bunu çok geç öğrendi. Cüzzam hastalığına yakalanan hastalar yaşamdan tecrit edilmek üzere kız kulesine de bırakılıyordu. İşte gemiden kaçan o çocuk Carl Dedloid kız kulesine yüzüyor ve kayalıklardan kafasını kaldırıyor bir bakıyor bir sürü cüzzamlı hasta olamaz ben nereye geldim diyor. Almanlar çocuğu geri istiyor fakat o yıllarda hariciye nazırı Sadrazam Âli paşa duyduk ki bir alman gemisinden bir çocuk gemiden atlayıp kız kulesine yüzdü çabuk şunu bana bi getirin çocuğun derdi ne Almanlar istiyor ama belki gemide canına malına namusuna kasteden var bir çocuk neden kaçsın alman gemisinden bir getirin dinleyim. Âli paşa 6 yabancı dil bilmekte şair çok entellektüel bir insan. Karşısında 12 yaşında Alman bir çocuk soruyor ona ; ‘’Evladım anlat bakayım bana derdin ne.’’ Çocuk anlatıyor yaşadıklarını; ‘’Evde devamlı huzur yok anne baba sürekli kavga ediyor. Yetimhaneye verdiler orda da bana kötü davranıyorlardı. Gemide de bana kötü davranıyorlardı. Ben artık gitmiycem beni burda bırakın burada yaşamak istiyorum ne olursunuz’’ diyor. Âli paşa bakıyor karşısında çaresiz çok horlanan 12 yaşında ama yani görmediği acı eziyet kalmamış olan bir çocuk var peki diyor evladım peki tamam İstanbul da yaşayacaksın ama bana şunu söyle gemi Akdeniz'in bütün limanlarına uğradı neden orada kaçmadın da İstanbul da yaşamak istiyorsun bana onu söyle. 12 yaşında ki çocuk parmağıyla pencereyi gösteriyor diyor ki; ‘’Suyun içinde ki beyaz kule var ya işte ben onu çok sevdim.’’ Kız kulesi sanki Carl Dedloid’in denize düşmüş oyuncağı. Almanlar çocuğu geri istiyor onu bize verin. Âli paşa diyor ki vermem, nasıl vermessin o bir Alman vatandaşı bizim gemimizden kaçtı bizim çocuğumuz. Hayır diyor Âli paşa onu size vermem çünkü o benim artık oğlum nüfusuma aldım. 12 yaşında ki Carl Dedloid’in adı artık İstanbul’da yaşamaya başladığı ilk günden beri Mehmet Ali olarak değiştirilir. Ali paşa der ki ona ; ‘’ Evladım o ki burada yaşayacaksın bize benzemelisin bizim gibi olmalısın senin adın bundan sonra Mehmet Ali olsun.’’ Mehmet Ali iyi bir eğitim alması için askeri okula gönderilir. Teğmen olur derken kırım harbinde Sultan Abdülmecit dönemin de biz Mehmet Ali’yi paşa olarak görürüz. O artık sığındığı ülkenin bir paşasıdır Mehmet Ali paşa. Tarih 1878 Berlin Antlaşması o ünlü Berlin Antlaşmasında bizi temsil eden paşalardan biri işte 12 yaşında kız kulesine yüzen bu çocuk Carl Dedloid bizde ki adıyla Mehmet Ali paşa. Düşünsenize bu şu demek yıllar yıllar sonra Carl Dedloid 12 yaşında ki o çocuk kaçtığı ülkeye geri dönüyor ama sığındığı ülkenin bir paşası olarak. Berlin’deyken Mehmet Ali paşa heyette ki diğer arkadaşlarıyla otururken kaldıkları otelin lobisinde diyor ki; ‘’Ya arkadaşlar biliyorsunuz ben buralıyım burada doğdum Brandenburg yakın bir daha buralara gelmek nasip ve kısmet olmayabilir. Aynen bunu söylüyor nasip ve kısmet olmayabilir bizden oldu ya Brandenburg’a gideyim son kez şu doğduğum yeri bir ziyaret edeyim.’’ Brandenburg da bu duyuluyor Osmanlı paşası burdan gitmiş yetimhaneyi ziyaret edecek. Yetimhane sabunlu sularla yıkanıyor kapıda herkes bekliyor Osmanlı paşası burada okumuş buradan gitmiş. Bir at arabası duruyor kapının önünde kapı açılıyor at arabasından yakışıklı bir Osmanlı paşası iniyor Mehmet Ali paşa apoletler sırmalar göğsünde madalyalar. Yetimhanenin kapısından içeriye giriyor. Bir ağacın karşısında öylece kalıyor. ‘’Şu dalda bir salıncak vardı.’’ Bakıyor bahçede havuz havuz da pis bir su ‘’şu havuzun suyunda az kurbağanın canını yakmamıştık.’’ Ne paşası yeniden çocukluğuna dönüyor. Bütün okulu geziyor okulun defterini getiriyorlar önüne oraya bir şiir yazıyor Mehmet Ali paşa şiir de yazıyordu bir şiirini bırakıyor oraya. Ve birinci kata çıkıyor yatakhane bölümüne bir gece bütün arkadaşları uyurken çarşafları usulca birbirine düğümleyip kaçtığı pencerede Carl Dedloid in yüzü yeniden beliriyor yıllar yıllar sonra ama bu sefer bir Osmanlı paşasıdır o. Bakın pencere aynı pencere öyle bakıyor aşağıya ‘’O kadar da yüksek değilmiş ha ben o gün kaçarken çok korkmuştum.’’ Diyo kendi kendine. Çekiliyor ve pencere orada kalıyor. Bir insan hayatından geriye zaten ya bir pencere kalır ya bir kapı ama genellikle duvar. Ve Mehmet Ali paşa sığındığı ülkeye Osmanlıya İstanbul'a geri dönerken Arnavutluk da linç ediliyor param parça ediliyor öldürülüyor. Neden Berlin Antlaşmasını hatırlarsınız hani Osmanlı sınırları içerisinde yaşayan hiç sevmediğim bir kelime hiç sevmem Azınlık insanın azınlığı olur mu insan insandır. İlk kez yasal haklar tanınıyor ya hani o da Almanya kökenli ya sizi kefereye bu sattı diye hedef gösteriliyor ve öldürülüyor bir daha da kız kulesini hiç göremiyor. İşte bu 12 yaşında kız kulesine yüzen bir çocuğun öyküsü. O arada tabi Mehmet Ali paşa İstanbul da evlenmiş ve 4 kızı olmuştur. İşte bu 4 kız çocuğundan biri Leyla Hanım. Leyla Hanım da zaman içerisinde evleniyor onun da bir kızı oluyor Mehmet Ali Paşanın torunu Celile Hanım. Celile Hanım da zaman içerisinde evleniyor ve onun da bir oğlu oluyor. Celile Hanımında bir oğlu dünyaya geliyor ve bu çocuk Türkçe ye birbirinden güzel şiirler kazandıracak olan hepimizin tanıdığı.
    NAZIM HİKMET oluyor.
    Nazım Hikmet kimdir nedir neler biliyoruz onun hakkında bir çok şekilde tanıyabiliriz Nazım Hikmet’i ama hiç bilinmeyen Nazım öyküleriyle tanıyalım.
    Nazım Hikmet’i genelde mahkemelerde görürüz pek çok kez yargılandı Nazım Hikmet. Bunlardan biri 1938 yılında ki yargılanmasıdır o çok önemli çünkü orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanmıştır. Bu çok ağır bir suçlama yıl 1938 Nazım neden orduyu isyana teşvik suçuyla yargılanıyor. O dönemi görmeliyiz 2. Dünya savaşı başlamak üzere Hitler 1933 yılında Almanya’da iktidara gelmiş İtalya da bir başka diktatör Mussolini Dünyayı kan denizine çevirecekler. Ve Nazım Hikmet o yıllar da bütün bu tehlikeyi ortaya koyan insanlığı uyaran Alman faşizmi adı altında bir kitap yayınlamıştır. Ve o yıllarda bizi Almanya’nın yanında savaşa çekmek isteyenler var aramızda hani bizim geleneksel Alman mandacılığı sevdamız var ya Hitler de güçlü ya yeniden o saltanat yıllarına geri dönebilmemiz için Almanya’nın yanında yer almalıyız diyenler var. Eee Nazım Hikmet sert muhalefet yapıyor. Dışarıda olmamalı Nazım içeri atılmalı ve 1938 Atatürk de ölüm döşeğinde iyi fırsat. Nazım Hikmet orduyu isyana teşfik suçuyla yargılandığı o davada o süreçte Atatürk’e bir mektup yazmıştır. Sana ve devrimlerine bağlıyım diye orduyu isyana teşfik etmedim diye bunu biliyor muydunuz. Tabi çünkü kuvayi milliye destanı bu toprakların özgürleşmesinin sömürgeciliğe karşı duruşunun en güzel şiirini kitabını yazan yegane edebiyatçı kimdir Nzım Hikmet dir. Ama plan belli 2. Dünya savaşı başlamak üzere biz Almanya’nın yanında savaşa girmeliyiz Nazım sert muhalefet yapıyor kitabı da yazdı zaten Atatürk de ölüyor tamam alın içeri. O mahkemede Nazım Hikmet’i suçlu bulan 5 hakimden 4’ü hukuk eğitimi almamıştır bunu biliyormuydunuz. Ve Mehmet Ali Sebük Nazım Hikmetin avukatı ki Mehmet Ali Sebük çok değerli bir hukukçumuzdur Cumhuriyet tarihimizde Adnan Menderesinde avukatlığını yapacaktır. Nazımın davasında bir sürü adli hata tespit etmiştir. Suçlama şu Beyoğlun da bir sinema çıkışında Ömer Deniz adında bir askeri öğrenci Nazım Hikmet’e bir dosya uzatır der ki; ‘’Efendim ben de şiir yazıyorum şiirlerimi okur musunuz.’’ Suç mu? Ne suçu Nazım Hikmet’in şiirleri ders kitaplarında ne suçu ama plan belli orduyu isyana teşvik edecek bu çocuğu ayartıyor. Nazım Hikmet savunmasında özetle demiştir ki; ‘’Benim de bir neferi olduğum bu ordumuz çünkü deniz subayı idi Nazım hastalandığı için çürüğe çıkarıldı. Kendisini bu çocukla isyana teşvik ettireceğime inanıyorsa buna gerçekten inanıyorsa bu doğrudur.’’ Hadi Nazım o dava da baya ceza aldı 12 yıl hapis yattı bunu bulabilirsiniz kitaplar da ama Ömer Deniz’e ne oldu. Haksızlığa uğrayan sadece Nazım Hikmet değil ki bir de Ömer Deniz var. Ömer Deniz 6 yıl hapis yattı serbest kaldı sevdiği mesleğine orduya yeniden başvurdu dediler ki ‘’Evlat kusura bakma seni alamayız yasalar uygun değil.’’ Bundan sonra hukuk eğitimi alacağım siz göreceksiniz haksızlıklarla mücadele edeceğim. Ve Ömer Deniz boş yere hapis yattığı onca yılın ardına serbest kalınca İstanbul üniversitesi hukuk fakültesini koydu. Hukuk eğitimi almaya başladı ama Ömer Deniz çalışmak zorunda Fatih’de hırkaişerif caddesinde bir oyuncakçı dükkanı açtı. Bu dükkanın arkasındaki atölye de tahta oyuncalar yapıyor oyuncakları satıyor kazandığı parayla da hukuk okuyor. Ömer Deniz o dükkanın arkasında ki atölye de bir gün çalışırken büyük olasılıkla hapishane günlerinde öğrenmiştir tahtayla oyuncak yapmayı hani mahkumlar marangozluk eğitimi alırlar ya hapishane de tahta oyuncaklar yaparken kapıdan içeri şöyle 7-8 yaşlarında cılız çelimsiz bir çocuk giriyor. Diyor ki; ‘’Ömer abi bende burada çalışabilir miyim.’’ Çocuğa evet diyemez çünkü aldığı para kendisine yetmiyor, hayır da diyemez çocuğun kalbi kırılır. Oğlum sende bin tekneye gel ve o çocuk okuldan arta kalan zamanlarında Ömer Denizin yanında onun yaptığı tahta oyuncakları boyuyor. Haftalar böyle akıp gidiyor bir gün çocuk diyor ki; ‘’Ömer abi biliyor musun benim hiç oyuncağım yok.’’ Tabi ya nasıl düşünemedim oysa çocuğum elinden fatih semtinin bütün oyuncakları geçiyor ama onun bir oyuncağı yok nasıl düşünemedim. Evlat yarın sabah okula gitmeden bana gel bu gece bu atölye de senin oyuncaklarını yapacağım. Çocuk o gece heyecandan uyuyamıyor nasıl uyur ki oyuncakları yapılıyor. Sabah güneş doğmadan erkenden fırlıyor evinden elinde okul çantası Ömer Denizin dükkanına gidiyor. Bakıyor Ömer Deniz dükkanın arkasında ki o atölye de başını masaya koymuş uyuyor. Masa da tahta oyuncaklar, hukuk kitapları ve çürütülmüş bir beden 6 yıl hapiste yatmış neden Nazıma şiirlerini okuttu diye. Ömer abi.. Ömer abii.. Geldin mi evlat.. Evet.. Oyuncaklarını istiyorsun değil mi.. Evet.. Evlat kusura bakma bütün gece ders çalıştım yapamadım.. Çocuk üzülür başını önüne eğer.. Dur şaka şaka yaptım bak bunlar senin artık seninde oyuncakların var.. Çocuk bir bakar kuklalar iplerle kolları başları ayakları oynayan kuklalar yapmış çocuk yaşasın diyor kuklaları kucağına alıyor çıkıyor hırkaişerif ilkokulun da okumaktadır. Köşede bekliyor arkadaşlarının gelmesini arkadaşları gelmeye başlayınca onları ayartıyor. Gel gel bak ben de ne var.. gel sende gel bak.. gel gel.. 5-6 arkadaşıyla o gün okulu kırıyor terk edilmiş bir evin yıkık virane bir evin odasında okuldan kaçtığı arkadaşlarıyla o çocuk Ömer Denizin yapmış olduğu ilk oyuncaklarıyla ilk gösterisini yapıyor o çocuk bugün hala oynuyor...
    MÜJDAT GEZEN...