Edebiyat tarihinin en iyi romanlarından biri olan Ana'nın yazarı Maksim Gorki, çocukluğuna dair anılarını yazarken bir yandan da psikolojik ve sosyolojik olarak ders çıkarılması gereken birçok olayı da okuyucuya sunuyor.
Gorki'nin çocukluğu acılarla ve ikilemlerle geçmiştir. Onu tarihin en iyi yazarlarından biri yapacak tohumların çocukluğunda oluştuğunu görmek mümkündür.
Gorki'nin çocukluğundaki çevreye bakılırsa sürekli terk edip giden ve belirli aralıklarla ortaya çıkan bir anne, iyi niyetli bir büyükanne, huysuz bir büyükbaba, genç yaşta ölen ve aralıklarla bahsi geçen bir baba, her biri birbirinden farklı karakterlere sahip dayılar, kuzenler, komşular...
Hiçbir çocuğun yaşamaması gereken acılar, dayaklar ve savrulmaları ne yazık ki yazar yaşamıştır. Bunlar, yazarlığına etki etmiş olsa da keşke yaşanmasaydı da yazar da olmasaydı diye düşünülebilir. Fakat hayattan ve onun beraberinde getirdiği zorluklardan her zaman kaçış mümkün olmamaktadır.
Gorki'nin çocukluğunu bu kadar iyi hatırlaması, hafızasının değil, travmalarının bir üründür. Yazar bunu çok iyi bir şekilde ifade ediyor okuyucuya:
"Geçmişi düşünürken, onun gerçekliğine inanmakta güçlük çekiyorum. Kafamdan birçok olguyu söküp atmak isterdim, ama bu belleksiz ulusun eskimiş yaşantısı öylesine acımasızlıklarla doluydu ki birçok olayı anılarımdan tümüyle silemedim."
Yoksulluk ve acılarla geçen çocukluk, Gorki'nin dünya görüşüne, ideolojik fikirlerine de yansımış, halktan yana, sosyalist bir görüşü benimsemiştir. Çocukken yaşına göre çok iyi bir düzeyde gözlem yeteneği olduğunu da görmekteyiz. Çarlık Rusya'nın işçi, köylü ve aile yapısı hakkında derin ve özgün gözlemleri bulunmaktadır.
"Artık kavgalarını anlayamıyor, gözyaşlarını ciddiye alamıyordum. İnlemeleri, bağırmaları, birbirlerine verdikleri eziyetler,