Thomas Mann, Faust mitini yeniden yorumlarken onu bilgi ya da büyü alanından çıkarır, sanata taşır. Leverkühn’ün “şeytanla pazarlığı” aslında aklın ve yaratıcılığın sınırlarını zorlama arzusudur. O, tıpkı Prometheus gibi yasak olana uzanır ama Tanrı’ya ışık getirmek yerine kendi iç karanlığını aydınlatır. Bu noktada Mann’ın romanı yalnızca bireysel bir trajedi değil, Batı uygarlığının kendine karşı açtığı bir yaradır.
Burada Doğu düşüncesiyle güçlü bir zıtlık doğar. Doğu’da bilgelik “bilmemenin farkında olmak”, yani tevazuda saklıdır. Lao Tzu, “Bilen konuşmaz, konuşan bilmez,” der. Oysa Leverkühn sürekli konuşur, sürekli yaratır ve her yaratışında biraz daha Tanrı’dan uzaklaşır. Bu, Zen’in sessiz huzuruna karşı Batı’nın çığlığıdır.
Buda’nın öğretilerinde tanha, acının kaynağıdır. Leverkühn’ün arzusu da budur mutlak mükemmellik. Ama mükemmellik Tanrısal bir alandır insan onu arzuladığında, içindeki şeytanla birleşir. Mann, bu sayede Faust mitini sadece bireysel bir düşüş değil, insanlığın evrensel kibri olarak yorumlar.
Roman boyunca Leverkühn’ün müziği, Almanya’nın politik kaderiyle paralel ilerler. Onun sanatındaki disonans , toplumun ruhundaki çürümenin yankısıdır. Thomas Mann burada sanatın ahlaki sorumluluğunu da sorgular güzellik, eğer insanlığın acısından koparsa, şeytani bir büyüye dönüşür.
Doktor Faustus, insanın Tanrı’yla konuşmaya çalışırken kendi yankısında kaybolduğu bir hikaye. Adrian Leverkühn’ü bir sanatçı olarak değil, modern dünyanın sembolü olarak görüyorum aklın tapınağında dua eden ama ruhunu unutan insan. O, Prometheus’un torunu değil, kendi ışığında kör olmuş bir bilge.
Doğu felsefesine göre, gerçek bilgelik teslimiyetle gelir Batı’da ise mücadeleyle. Leverkühn bu iki dünyanın ortasında kalmış bir figürdür bir yandan sonsuza uzanmak ister,