Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
1969
Sayfa sayısı:
444
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Varlık Yayınları 
Ezilenler... Dostoyevski'nin en güzel romanlarından birinin başlığı budur işte.

Eser, baştan aşağıya, aşağılanışın insanı cehennemlik ettiği, alçakgönüllülüğün ise kutsallaştırdığı düşüncesi ile doludur.
396 syf.
·5 günde·7/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye edeceğim YouTube kanalımda Dostoyevski'nin hayatı, kitapları ve kronolojik okuma sırası hakkında bilgi edinebilirsiniz:
https://youtu.be/0i9F0L1dcsM

"Zaferler azaldıkça özgürlükler artar." Victor Hugo

Hugo'nun bu cümlesini aslında Ezilenler kitabına uygulayabiliriz. Çünkü Ezilenler kitabı tam olarak Rusya'da serflik, yani köylülerin toprak ağalarına bağlı olduğu kölelik sisteminin kaldırıldığı yıl içerisinde yayınlanmıştır. 1814 yılında Rusya'nın Napolyon'u yenmesinden 47 yıl geçtikten ve serflik kaldırıldıktan sonra özgürlüklerin arttığı bir ortamda Dostoyevski neden Ezilenler adında bir kitap yayınlamıştı?

Ezilenler kitabını okuduğum sıralarda Kur'an-ı Kerim'de karşıma çıkan bir ayet bana bu kitap hakkında şunu diyordu : "Biz ise, istiyorduk ki yeryüzünde ezilmekte olanlara lütufta bulunalım, onları önderler yapalım ve onları varisler kılalım."
Kasas Suresi, 5. ayet

Yeryüzünde üst kesim tarafından ezilmekte olanlar ezilmelerine karşın mutsuzlar mıydı ki peki? Yani zaten onların birbirine karşı duyduğu sevgi ezim ezim ezilmelerine rağmen onlar için bir lütuftu ki aslında. Hem onların önderlik arzusu da sevgilerinde birbirlerine karşı hissettiği önderlik arzusu değil miydi?

Ezilme ile sevginin niteliği ters orantılıdır. Üst kesimde para ve rütbe arzusuyla yanıp kavrulan insanlar seni ne kadar ezmeye çalışırsa senin içindeki sevginin de o kadar artma ihtimali var. Hani Kleist'ın Michael Kohlhaas adlı romanında geçen şu #15657621 alıntı gibi adaletsizlikten emin olunan ortamlarda başka bir çare olmadığı için insanın kendi kalbindeki dürüstlükten emin olduğu bir an oluyor.

"...ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin" diyen Nazım Hikmet'e karşı da bir serzeniştir aslında bu kitap. Çünkü romandaki karakterlerin her biri kabahatlerinin oldukça farkındalığında ve bu kabahatleri sevgi arayışı, merhamet ve acıma duyguları olduğu için bundan gocunmamaktalar. Tam tersine birbirlerini en çok nasıl sevebileceklerse o yöne doğru bir arayış içindeler. Hani bizim de tam olarak yapamadığımız o arayışı.

Slav kadınları kötüdür abi... Kötüdür. Defalarca gözlerinin içlerine kadar bakabilmiş biri olarak masmavi bir deniz rengiyle karşılaşırsınız çoğu zaman. Bu masmavi denizin içinde muhtemelen ne batık gemiler, ne renkli balıklar, ne geçim sıkıntısıyla geçip giden hayatlar var dersiniz. Ama çoğu zaman öyle olmaz... Dostoyevski'nin kitaplarında da kadınlar genel olarak kötüdür. O masmavi gözlerinin içinde gördüğünüzü sandığınız şeyler aslında sadece bir perde gibi sizi kandırır. Çünkü soğuktur Slav topraklarının atmosferi. Her gün bir ambulans sesi duyulur ölen bir evsiz insanı yerinden almak için. Rönesans'ın değdiği sokaklarda fakirliğin ve ezilmişliğin Rönesansını yazarlar bu insanlar da. İçlerinde gerçekten sevgiye dair bir şeyler olduğunu görürsünüz. Çünkü ellerinde başka bir şeyleri kalmamıştır. Kadınların gözleri, altın orana yakın olan yüzleri ve fizikleriyle yanılttığı erkeklerin sevgilerinin bitmez tükenmez savaşını anlatır Dostoyevski de kitaplarında.

Ezilmek iyidir ama seversen.
394 syf.
·7 günde·8/10
Yazıma çevirmen Nihal Yalaza Taluy'u övmekle başlamak istiyorum. Kendisinden daha önceden de çeviriler okumuş olmama rağmen, çeviri odaklı bakmadığım için okuyup geçmiştim. Yayınevinin benim için önemi yok. Fakat İş Bankası gerçekten güzel basımlar yapıyor. Bu sefer sadece baskı kalitesi değil çeviri de çok kaliteli olduğu için güzel bir okuma süreci oldu. O, gerçekten harika bir çevirmen, çevirdiği kitaplardan listenizde olanları gözünüz kapalı alabilirsiniz. Dostoyevski ile yollarımız ilk kesiştiğinde onu çok fazla anlayamamış ve beğenememiştim. Bu yüzden okuduğum kitapları sil baştan kaliteli çevirilerden tekrar okuyacağım. Rus birkaç yazar için en iyi çevirmenlerin Serpil Demirci ve Nihal Yalaza Taluy olduğunu artık biliyorum da bir süre için rahat okurum. Fakat size bir güzellik yaptım, Nesrin Altınova'nın çevirisine de baktım. Anlam olarak hiçbir sıkıntı gözüme çarpmadı. Sadece akıcılık yahut hitap etme konusunda Nihal Hanım bana daha yakın hissettirdi. Fakat siz 3 çevirmenden de gönül rahatlığıyla temin edebilirsiniz.

Artık romana gelelim mi? Efkar basarsa karışmam. :)

Bir yazar, pastanenin birinde köpeğiyle her gün gelen yaşlı bir adama dikkat kesilir. Hâl ve hareketleri oldukça gariptir. Derken, zaman içerisinde o adamın hayatına bir şekilde dahil olur. Romanda, bu adam evladı tarafından üzüntüye uğratılan ilk babadır. Sanki babaların kaderleri yarım akıllı kızlarının aşk maceralarıyla mahvolmak üzerine kuruludur. Bir insan duygularına hakim olamayabilir, onları değiştiremeyebilir. Bu zaten çok zor bir şey. Lakin bir insan hareketlerini kontrol edebilir. Bu konuya tekrar döneceğim.

Kitapta sevimli, ağzının tadı yerinde, huzurlu bir aile var. Genel kurgu, bu aile ve onların yaşadıkları üzerine denebilir. Evin reisi Nikolay Sergeyiç İhmenev, adam gibi adam, dürüst, namuslu, şefkatli bir babaydı. İşte tam da bu yüzden namussuzun biri onun karşısına çıktığında adamın hayatını altüst etti. Kötüleri kandırmak zordur, fakat namuslu ve iyi bir insanı kandırmak kolaydır derler. Çünkü bu insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Karşılarındaki insanın hançerlerinin bile dansöz gibi kıvrılacağını bilemezler. Prenslik ünvanından başka bir özelliği olmayan kötü kalpli Pyotr Aleksandroviç Valkovski'ye emrinde çalışacak namuslu bir adam lazımdır. Yıllarca malına mal katan, her türlü para hesabını ince ince yapan bu adama, bir gün kendi zayıf karakterine bağlı sebeplerle sırt çevirir ve dahası adamcağınızın malını mülkünü de yalan eder. Fakat bu olaylardan önce oğlu gerizekalı Alyoşa'yı (Allahım kibar olmak falan istemiyorum) bunların yanına sözde sürgüne gönderir. Çünkü İhmenev o kadar namusludur ki bu aptal oğlan onun yanında bir parça düzelir diye düşünür. Evde de genç bir kız var. Hadi tahmin edin ne olabilir?

Bunların arası mal mülk meselelerinden açılınca, İhmenev, ailesini toplar ve şehre gelir. Henüz yarımakıllı kızı Nataşa ile prensin oğlu Alyoşa arasında bir duygu yoktur. O esnada kitapta anlatıcı rolünü de üstlenmiş Vanya ile İhmenev ailesi güzel bir dostluk kurmuştur. Evin kızı, gerizekalı Alyoşa ile yakınlaşmadan evvel, aslında Vanya ile evlenme kararı vermiştir. Lakin Alyoşa bunları evlerinde ziyaret etmeye başlayınca gönlü Alyoşa'ya akmış ve kara sevdanın karasına bulaşmıştır. Zaten babalarının arasındaki gerginlik 7 mahalleyi aydınlatacak elektriği barındırırken bir de bu olay olunca, İhmenev Reisi artık çok kötü günler beklemektedir.

Zaman ilerledikçe sadece çevirinin güzelliğinden kitabı rahatlıkla okudum. Fakat bende aptal alerjisi var. Yani bir budalalık görünce bu o anlık bir şeyse hoşgörülüyümdür, insanlık hali der geçerim ama bu durum mütemadiyen tekrarlanan bir durumsa, mümkünse oradan uzaklaşır mümkün değilse o insana gözlerime hakim olamadığım bakışlar fırlatarak ve dahi dilimi de kasıtlı olarak tutmayarak tepki veririm. Bu yüzden kitabı yüzüme Instagram filtreleriyle yaşlılık gelmişçesine okudum. Anneannemin komşuluk ilişkisinden de kaynaklı bir akraba vakamız olmuştu. Bir babanın aptal kızının aldığı kararlarla başının nasıl önüne eğildiğini bu yüzden iyi bilirim.

İşte İhmenev'in biricik kızı babasının onurlu başını, Alyoşa için nasıl eğdirdi, Vanya'nın gözleri ile okumuş bulunmaktayız. Ruslar mı ilginç Vanya mı bilmem ama o da değişikti yani. Kitap boyunca İhmenev'in kızı Nataşa'ya olan desteğini sürdürdü ve gerçek bir dost gibi davrandı.

Kahır, insanı birden yıkmaz. Ha üzüntüyle yüz felci geçiren insanlar da duydum. Kahrın hususiyeti bir kurdun yaprağı tırtık tırtık yemesi gibi insanı bitirmesidir. Amma velakin sonunda kurt kelebeğe dönmez. İhmenev baba evladı için duyduğu derin sevgiyle, yine onun mahkum ettiği derin acıyla kavrulurken, o yarım akıllı kızı Nataşa seçimlerinin acı sonucunu bile bile yaşamaya gitti ve okuru ''Yapma!'' diye inletti. Alyoşa karakteri, bu kadar derin bir aşkla sevilmek için fazla ''çocuktu.'' Lakin gönül ferman dinlemiyor.

Nice sevgiler gördüm, insana hatıra diye bıraktığı acı günler ve güvensizlik duygusu. İnsan, kalbinde artık o aşkı, sevgiyi taşımasa dahi, incindiği yeri her hissedişinde, yeni bir soluğa korkuyla bakar, bakabilir. Bu yüzden ta en başında insan durabilirken durmalı. Aklınız size alarmlar çalarken durun! Çünkü insan sadece duyguları filizlenmeye başladığında durabilir. Bir ağaç gibi büyüyüp palazlandığında, o ağacı kökünden söküp atamaz kimse. Ağacı kesseniz dahi, kuru kökü toprakta kalır. İşte yıllar sonra dahi o kalan köklerdir kalbinize batan. Bu yüzden insanın kalbini toprağa benzetmek mümkündür.

Şimdi size soruyorum, sonu nereye gideceği belli olmayan (aslında olan) tohumları kalbinizde tatlı geliyor diye sulamak mı? Gönül işlerini hayatın bir eğlencesi gibi yaşamak mı? Yoksa yanında eğlenirken güven de duyabileceğiniz biriyle bu hayatı yaşamak mı? Hoppa ve ham bir insanı hayatınıza dahil edip, onu suçlayamazsınız. Çünkü o zaten hareketlerinin sonucunu hesaplayacak kabiliyette değildir. Lakin hep karşınızdaki insanı suçlayan bir bakış da sunmamalı. Belki de güvenilmeyecek olan sizsinizdir, bunu da düşünün. Bu yüzden insan olanadır sözlerim: KİMSENİN GÖNLÜNÜN EĞLENCESİ OLMAYIN. KİMSENİN GÖNLÜNÜ EĞLENCE ETMEYİN. Bir gün birinin ahını alanın, bir gün bir başkası ağacını yakar!

***

Bir şarkı* düşüyor aklıma, sanki Natalya yazmış söylemiş. Sanki öznesi Alyoşa. İşte Alyoşa'yı severseniz ''son bakış bir miras'' olur. Onca şeyden sonra ardınızda bıraktığınız ana-babanın acısı günahınız olur. Sonrasında yaşanılanlar da işte ''bu günahın bedelidir.'' Bu hüznü hiçbir şekilde paylaşamaz, azaltamazsınız. Bir yerde bir Vanya'nın gönlünü ardınızda bırakırsanız, o almaz sizden intikamı, hatta muhtemelen o sizin yolunuza kilim olur zaten. Ama hayat... O hayat bir gün gelir sizden intikamını alır. Belki biganeden belki de aşinalardan gelir o intikam. ( sürprizbozan içeren cümle->)Alyoşa'nın bir diğerine akan yüreğinin bahanesi avutmaz içinizi. (sürprizbozan bitti.) Gündüz de geceniz de kandırmaz, kaldıramazsınız. Sitemleriniz yükselir. Hatta belki Natalya gibi siteminizi dudaklarınızdan gökyüzüne doğru bırakamaz, kendi gökyüzünüzde patlatırsınız. Hep derim ya, her insanın göğsü kendi göğüdür. Kim bilir, her birinizin göğünde ne ah'lar vardır.

Ah Nelly…

*https://www.youtube.com/watch?v=vk8k-XUSfG0
394 syf.
·22 günde·Beğendi·8/10
Dostoyevski' nin 1861 yılında yayımlanan, elli sayfası haricinde eserin tamamını beğenmediğini belirttiği, kendisine çıkış yaptıran, çıktığı dönemde oldukça fazla eleştiriler alan ancak devamında en çok okunan eserlerinden biridir.
Zıt kutuplardaki insan karakterlerini ele alarak, çoklu aşk denkleminde bu zıt kutuplardaki insanların sergiledikleri tutum ve davranışları size yansıtır.
Okuduğum her kitapta mutlaka kendime bir karakter seçer ve bununla özdeşleşir kitap bitinceye kadar kurgunun içerisinde o karakterle varolmaya çalışırım. Lakin bu kitapta sevgili Dosto' cuğum bana seçme şansı bırakmadı. Her bir karakter öyle güzel işlenmiş ki romanın içerisinde, bende resmen çoklu kişilik bozukluğu yarattı...
Kör aşık Nataşa, aptal aşık Alyoşa, gereksiz sabırlı ve vefalı aşık Vanya, saf, sadık, istemem yan cebime koy modunda ki aşık Katya, hilekâr, kötülüğün bilincinde, bilinçli olarak kötülüğü tercih etmiş, sistematik bencil, hedonizmin zirvesinde ki karakter Prens Valkovski, dürüst, iyi bir baba, güvenilir ve sadakat denilince parmakla gösterilen adamlardan olan Nikolay Sergeyiç, zavallı, hastalıklı, küçük yaşta feleğin sillesini yemiş Nelly, aşık olacağı adamı tanıyamamış, kandırılmış ama aptal aşık olmayan Nelly'nin annesi, çok sevip güvendiği evladı tarafından ihanete uğramış Nelly' nin dedisi yaşlı adam... Bu karakterlerden hangisinin yerine koyarsanız koyun kendinizi onu anlayıp onunla özdeşleşeceğiniz mükemmel anlatımı olan enfes bir kitap...
Dostoyevski' nin eserlerinde en sevdiğim yan romanın içinde mutlaka kendisine rastlama şansımın olmasıdır. Burada da Vanya olarak karşımıza çıkar.
Bu kitapta beni en çok etkileyen içine ana hikayeyi destekler nitelikte yerleştirilmiş olan sonrasında ana hikaye ile bir şekilde bağlantı kurulan ikinci hikaye Nelly' ninkidir. Bu Vanya'nın girdiği bir pastahanede dikkatini çeken bir dilenciyi takip etmesiyle başlar.Bu tip meczup kılıklı insanlar bana hep ilgi çekici gelmiştir. Kimbilir ne hikayesi var, hangi dayanılmaz acı onu bu raddeye getirmiştir diye hep merak ederim. Bazen sokakta denk gelip yanından öylece geçip gittğimiz bu insanların durup gözlerinin içine bakmak aklımıza gelmez, yahut gelirde karşılaşacağımız acıya tahammül edecek takatimiz yoktur. Lakin Vanya' nın vardı. Bu herkesin görmezden geldiği adamı merak edip onunla ilgilendi, ona yardım etmeye çalıştı, bu alaka ve karşılıksız iyilikler ona en sevdiği kadının da aynı sonu paylaşmaması için, ona yardım edebilmesi için fırsat yarattı. İşte burada da şu ata sözü geliyor aklıma " iyilik yap denize at, balık bilmez ise Halik bilir."
Aşk budalası aptal kızların ailelerine yaşattığı acı öyle güzel işlenmiştir ki satırlar arasında kaybolabilirsiniz.
Her ezilen potansiyel bir ezicidir aslında. Nataşa'yı ele alalım. Mesela Alyoşa tarafından aşkı sömürülür ve sürekli küçük düşürülür dolayısiyle ezilen konumundadır. Oysa Vanya'ya karşı tam bir ezicidir çünkü o da Vanya'nın aşkını ve sadakatini sürekli olarak sömürmektedir. Alyoşa ise Nataşa'yı ezen ama babası tarafından ezilen, aşağılanan ve çıkarları için kullanılan bir zavallıdır.
Prens Valkovski İhmenev karşısında ezici konumdadır ancak hikayesini dinlediğimizde onun da sosyete içerisinde yakışıklılığı dolasıyla kullanılan, değersizleştirilen bir ezilmiş olduğunu farkederiz. Dünyanın düzeni ve bu adaletsiz çark yüzünden kötü olamayı bilinçli olarak tercih etmiştir.
Peki İhmenev hem kızı, hem prens ve adalet sistemi tarafından ezilen konumundayken onu da eşine ve prense hizmet ettiği dönemde prense bağlılığı ve kör bakışından dolayı istemeyerek de olsa insanları ezen konumunda bulabiliriz.
Nelly' nin dedesini kızı ve kızını kandıran şahsiyetsiz tarafından ezilen konumunda iken Nelly'i ezerken bulur hatta Nelly'i bile herkes tarafından ezilirken kendisini yegane seven ve koruyan Vanya 'ya eziyet edip ezerken yakalyabiliriz.
Dolayısı ile her ezilen aynı zamanda potansiyel bir ezicidir.
Kitabı Nihal Yalaza Taluy çevirisi ile okudum Hasan Ali Yücel klasiklerinden. Normalde başka bir eser okurken ikinci olarak bir Dostoyevski eserini beraberinde okurum bu kitaba da Suyu Arayan Adam ile aynı anda başladım ancak diğer kitabı bırakıp Ezilenler ile devam ettim nedendir bilinmez bu sefer ikisi aynı anda yürümedi...
Nihayetinde ben çok beğendim sevgili okur... geriisi sizin bileceğiniz iş...

Sevgiyle ve kitapla kalın...
396 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10
Dostoyevski, bu kitabında görünüşte bir aşk hikayesi anlatıyor. Ama aslında sadece görüntü olarak öyle. Esas olarak o günkü toplum yapısı içerisindeki ruhsal, fiziksel, ve sosyal olarak ezilenlerin hikayesini anlatıyor. Zaten Dostoyevski'den de romantik bir aşk hikayesi yazmasını bekleyemeyiz herhalde.

Hayır, kitapta ilk aklınıza geldiği gibi işçi sınıfının, köylü sınıfının nasıl ezildiğinin hikayesi anlatılmıyor. Aksine belkide ezildiğinin farkına varmayan insanların hikayesi anlatılıyor.

İç dünyası ve yaşantısı kötülüklerle dolu bir prens, bu prensin kişiliği tam gelişmemiş ama iyi niyetli oğlu ve onun etrafında biri soylu , diğeri ise onun için ailesini terk etmiş iki kız. İşte tüm hikaye sanki bu aşkın anlatımından ibaret görünse de esas olarak anlatılan apayrı bir hikaye mevcut. O da, 12 yaşında bir kız çocuğu olan Nelly'nin yürek burkan dramatik hayat hikayesi.

Peki bu hikayede gerçekten ezilenler kim ? Nelly mi ? prensin oğlu mu ? kızlar mı ? terk edilen aile mi ? ..vs.. İşte yazar burada kitabını yazmış, okuyucuya da düşünün ve bulun demiş. Ama bunu yaparken de yolları göstermiş.

Kitapta, muhteşem bir kurgulama, harika bir anlatım, eğer bazı uzun konuşma metinlerini saymazsak, kitabın son sayfasına kadar süren müthiş bir akıcılık ve sürükleyicilik mevcut. Ben büyük beğeniyle okudum. Kesinlikle okunmasını da tavsiye ediyorum.
396 syf.
Ezilenler ah ahhh ezilen bedenler mi yoksa duygular mi okurken her duyguyu sanki içiniz sizlarcasina okudukça en içten hissederek okuyorsunuz. Bir kitap okuduğunuzu düşünüyorsunuz ama içerisinde başka bir kitap daha yazılıyor oldugunun farkına varıyorsunuz. Bir hayat ama üç ölüm sizleri en derinden sarsacak acıklı sonlar. Yasamak icin mücadele veren hayatlar okuyucuyu kıtabin duygusal acıklı dünyasına hapsediyor.
478 syf.
·12 günde·Beğendi·9/10
-Uzun zamandır beni bu kadar ezen bir kitap okumamıştım-

Kitabı kapsamlı bir şekilde kendi penceremden değerlendirmek istiyorum...

Dostoyevski 1849 yılında önce idama mahkûm edilmiş daha sonra bu idam cezası sürgüne çevrilmişti. Ağır şartlardaki hapis hayatı ve sonrasındaki zorunlu askerlikte geçirilen toplam 8 yıldan sonra Dostoyevski ağır izler taşıyan bir ruh haliyle eserler vermeye devam eder. Ezilenler de bu sürgün hayatından kısa bir süre sonra (1861) kaleme aldığı eserlerinden biridir.

Dostoyevski, Ezilenler'le eleştirmenlerden umduğunu bulamaz, ağır bir şekilde eleştirilir ancak okurlar tarafından beğenilir. Eleştirmenlerin özellikle kitabı hangi konularda eleştirdiklerine ulaşamamamla birlikte, kanaatimce işlediği konu ile o zamanki kültürel toplum ahlakına uygun bulunmadığın dolayı eleştirilmiştir. Bir genç kızın aklı ve sağ duyuyu ikinci plana atarak, yüreğinin peşinden koşması yani eserde Klasisizm'e karışı Romantizm'in savunulması eleştirmenleri rahatsız etmiş olabilir. Ama okurlar daha çok ortaya konulan ürünün hoşnutluk derecesine bakarlar ve bu eser fazlasıyla duyguları harekete geçiriyor, o zaman okur bunu beğenir. Özellikle şu ifadesi “En önemlisi akıl değil, onu yöneten huy, kalp, asil duygular, kültür...” bu konunun özeti gibi olmuş.

Ezilenler, Dostoyevski'nin o sıralar çıkardığı dergisinin satışını canlandırır ve buradan elde ettiği kazançla çok istediği Avrupa gezisine çıkar (1862). Dostoyevski'den birçok şey taşıyan eserdeki baş karakterlerden biri olan yazar Vanya da yayıncısından kendisini rahatlatacak toplu bir para alıyordu: "Hikâyem bitti, yayınevi sahibi hayli borçlandığıma bakmadan, ganimeti eline geçirdiği için az çok, hiç değilse elli ruble bir şey verir. Epeydir elime bu kadar para geçmemişti. Özgürlük ve para!.."

Vanya'ya değinmişken Dostoyevski ile ortak birkaç yönüne daha dikkat çekmek istiyorum: Dostoyevski, hayatının çoğu safhasında para sıkıntısı çekmişti. Hatta bazen daha yazmadığı eserinin parasını alıp yayıncısına borçlanırdı. Kumarbaz'ı da yayıncısının kendisine verdiği mühletin dolmasına 30 gün kala yazmaya başlayıp 29 günde bitirmişti. Yukarıdaki alıntıya ek olarak şu alıntı benzerliği daha net bir şekilde ifade ediyor
" Yazıya neredeyse hırsla sarıldım, elimdekini ne yapıp yapıp bitirmem gerekiyordu. Aksi halde, beni iyice sıkıştıran yayınevi sahibinden taş çatlasa para alamazdım." Ancak buradaki örnekte Dostoyevski, Vanya'ya benziyor çünkü Kumarbaz 1867 yılında kaleme alınıyor.

Dostoyevski gibi Vanya da elit çevreye katılmıyor: " İlk yapıtıyla kazandığı ünden sonra girdiği edebiyat çevrelerinde kişisel görünümüyle etkili olmayı başaramayan yazar, alışık olmadığı bu toplumsal ortamdan kaçmak için edebiyat çalışmalarını sürdürdü..."(Ezilenler, FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ, Bordo Siyah); ve Vanya, “Yüksek çevre” adını verdiğiniz topluluğa önce sıkıcı bulduğum, sonra da ilgimi çekeceğini tahmin etmediğim için girmiyorum. Ama yine de arada bir uğradığım oluyor..."

Vanya rutubetli bir evde yaşamak zorunda kalır aynı zamanda hastalıklı bir bünyeye sahip zaman zaman iki gün yataktan kalkamaz hale gelir :"Yukarı çıkar çıkmaz birden başım döndü, odanın ortasına yığılıverdim. Yelena’nın çığlığını hatırlıyorum, ellerini çırparak, düşmeme engel olmak için bana doğru atıldı. Sonrasını bilmiyorum..." , "ihtiyar doktorumun son defa, “Yoo, bu çalışmaya dayanacak sağlığın yoktur azizim, buna imkân yok!” dediğini duyar gibiyim. Aynı şekilde Dostoyevski de hastalıktan çok çekmiştir: "Dostoyevski’nin hayatı boyunca büyük ıstıraplar çektiği sara nöbetlerinin, romanlarındaki hastalıklı tipleri yaratmasında ne gibi katkısı olmuştur ."(DOSTOYEVSKİ’NİN KUMARBAZ ROMANININ HAYAT-ESER AÇISINDAN İNCELENMESİ, Dr. Selahattin ÇİTÇİ). Bu arada sara demişken eserde küçük meleğim Nelly de sık sık sara nöbetlerini geçirir. Daha bunlar gibi başka ortak özellikler de bulunabilir. Belki Dostoyevski'nin iç dünyaları yansıtmasındaki başarısının altında bu benzerliklerin de etkisi yatmaktadır.

Şimdi genel portreye geçmek istiyorum, eserde neler var:
Birinci sırada Vanya var, her yere, çevresindeki her ezilene yetişmek için çabalayan ama aynı zamanda kendisi de bir ezilen olan, muhteşem bir insan. Belki de gerçek hayatta karşılaşmamız pek mümkün olmayan insan ırkının ütopya hali. Böyle bir insan olabilir miyiz ya da böyle bir insan herhangi bir çağda yaşayabilir mi, yaşamış mı? Bilmiyorum. Ama onun ruhunu bedenime aktardığımda inanılmaz huzur buluyorum. Belki de bu huzurun nedeni istediğim ama yapamadığım davranışların toplamının Vanya'da olmasından geliyor! Vanya aşka yeni bir boyut kazandırıyor; benim olmasan da seni yine aynı şekilde seveceğim, beni bırakıp gitsen de hep senin yanında olacağımın örneğini gösteriyor; sen değerlimsen o zaman benim varlığım senin mutluluğun için harcanmalı diyebilen adamı örnekliyor. Bir ezilen gördüğünde yüreğinin titrediği asil bir insan örneğidir. Vefanın temsilidir. Gerçekten merak ediyorum, acaba Dostoyevski neyi düşünerek Vanya'yı oluşturmuştur; bastırılmış duygularının dışa vurumu mu bu, yoksa özlem duyduğu insan örneği mi?

İkinci sırada küçük Nelly var, gördüğü acımasızlıklarla kalbi mühürlenen, artık her insanı acımasız, zalim olarak gören, her uzatılan eli tehdit olarak algılayan asil yürek Nelly. Anne sevgisiyle yoğrulmuş acı bir hayat ve bunu değiştirmek için çabalayan küçük bir beden. Hiçbir şeyi olmadan dünyaya meydan okuyan Nelly. Ruhumda oluşturduğu sarsıntıları anlatamam. Ama Dostoyevski Nelly ile hayata tapanlara çok ağır dersler vermiştir. Kitabı okuyup da Nelly'nin dünyasından geçmeyen ve geçerken de titremeyen biri -ben Ezilenler'i okudum- demesin. Aklı başında vicdanı yerinde olan her insana hayatı onlarca kez sorgulatır, Nelly. Nedir bu hayata tutunma sevdası, her şeye rağmen, yarını sadece hayal olan bir hayat için ruhunu rezalete sürüklemek hangi planın parçası?

Ve çürük ruhları yüreğinde cezalandıran kadın, Nelly'nin annesi. Gerçekten ne kadar iddialı, birini yüreğinde cezalandırmak. Çürük ruh düşüncesinde, bu ne delice bir harekettir bu ne delice bir insandır!..

Üçüncü sırada eleştirmenleri ayağa kaldıran Nataşa var, akıl mı, kalp mi? Üzülerek, ezilerek kalp kalp diyen kadın. Bir tarafta güçlü aile bağı diğer tarafta yüreğine taht kuran insan. Benliğini kendine bağlatan insan, aklının ısrarla yapma yapma dediği şeyi ezile ezile yapan kadın. Vanya da sevdiği için her şeyi yapıyordu ama o bunu yaparken sadece kendisi acı çekiyordu oysa Nataşa sevdiği için her şeyi yaparken kendisini sevenleri de perişan ediyor. İşte onun için Nataşa'nın sevgisi kabul görmedi. Hep hayalimde Nataşa gibi seven bir kadın vardı. Oysa sıkı pazarlığa tutuşan sert ortaklar kaynıyor her tarafta!.. Anladım ki o sadece hayalmiş... Vazgeçtim, resetledim hayallerimi...

Bir ailenin direği, haysiyetli, onurlu ama güçsüz ama çaresiz ezilen bir baba, Ihmenev. Yıkılmadım, yıkılmam dedikçe içinden bir parça düşen adam. Acısını kapılar ardında yaşayan ama çevresine umursamaz görünmeye çabalayan adam. Sana da çok zor yerden gelmiş...

Ve diğerleri...

Dostoyevski'nin Ezilenleri, asil ruha sahip olan insanlardır. Buradaki ezilenler iradeleriyle bu duruma düşüyorlar, bu kararlar onlara aittir. Bana göre bu kitabın en önemli mesajıdır bu. Ya ruhunun asaletini kaybedeceksin ya da ezileceksin. Bunu yapacak kadar güçlü değilim diyenlere, küçük Nelly'den daha mı güçsüzsün, demiş Dostoyevski. Belki de bu mesaj bana yabancı gelmediğinden bu kadar hırpalandım... Mesajı anlamayanlar için olayı daha sade hale getirilmiş biraz uzun ama olayı çok güzel bir şekilde dile getiriyor bu paragraf:

" Hiçbir idealim yok, olmasını da istemem, asla özlemedim bunu. İdealsiz de çok hoş bir ömür sürülebilir. En somme[kısacası] siyanür asidine başvurmak zorunda olmayışıma seviniyorum. Biraz daha erdemli olsaydım, belki ahmak filozof gibi (kesin Alman’dır), o nesnesiz yapamazdım. Yoo! Hayatta o kadar güzel şeyler var ki. Mevki, rütbe, büyük oyun; kumara bayılırım. Hepsinin üstünde de kadınlar...

...rahatım yerinde oldukça “evet efendim”ciliği bırakmam, sureti haktan görünerek bunları savunurum. Sırası gelince herkesten önce sırt çevirecek de ben olacağım... Hayatımda hiçbir davranışımdan ötürü vicdan azabı duymadım. Rahatım bozulmasın, yeter bana! Benim gibiler sayılmayacak kadar çoktur, hepimiz de huzur içindeyiz. Evrenin kuruluşundan beri varız biz. Günün birinde dünya batacak olsa biz yine üste çıkmanın yolunu buluruz. Hem biliyor musunuz, bizim gibi insanların ömrü uzun olur. Buna hiç dikkat ettiniz mi? Seksen, doksan yaşına kadar yaşarız! Şu halde bizzat tabiat bizi korumaktadır. "

Dostoyevski ikinci olarak bir kararın kendisini ve antisini bu eserde birlikte veriyor. Kararın kendisi uygulandığında ortaya çıkan sonuç, Nelly'nin dedesinin kendi kızı için verdiği karar ve sonuçları, sonra da bu kararın antisi olan Ihmenev'in Nataşa için verdiği karar ve sonuçları...


Bu kitabı iyi ki okudum ve herkesin de okumasını isterim. Kitapta duygu yoğunlu çok yüksek -düşünmek istemezseniz, düşünmezsiniz duygularla yetinebilirsiniz- ve akıcı bir şekilde ilerliyor. Giriş kısmında okuru çok dolandırmadan birazcık betimlemelerle oyalarken, birden Vanya'nın hikayesiyle sizi tünele sokuyor zaten sonrasında ışığı görene kadar etrafınızla bağınızı kesiyor...

Genelde bir incelememi yazdıktan sonra o eserle ilgili yapılmış incelemelerin çoğunu okurum ama bu defa öyle yapmayacağım bu kitap hakkında hissettiğim bu duygularla kalmak istiyorum...
396 syf.
·2 günde·Beğendi·Puan vermedi
Kitabı okumaya başlamadan önce birçok incelemeyi okudum sınıf ayrımından söz ediliyordu çoğunlukla merak edip okumaya başladım. Okumak değildi bilakis an ve an yaşamış oldum. Müziğin de etkisiyle kayboldum, soyutlandım dış dünyadan. Nasıl bitirdiğimi sona geldiğimi anımsayamıyorum. Beni derinden etkileyen aşk hikayesi değil Nelly'nin minik yüreğinin onca eziyete dayanması boyun eğmeden ayaklarının üzerinde gururlu onurlu bir şekilde adına yaşamak denilen eziyetleri çekmesi oldu. Bu kitapta bir ezilen aranıyorsa oda Nelly'den başkası olamaz çünkü bencil olmayan bir tek o vardı.

Çevremizde Nelly gibi birçok örnek var sanırım bu yüzdendir kitaba bağımlı olduğum sonunu kabullenemediğim. Kitabın hissedilerek empati kurularak okunmasını tavsiye ederim. Belki o zaman çevremizde bize bakan o siyah çukurlu gözlerin gülmesine neden olabiliriz.
394 syf.
·8 günde·Beğendi·Puan vermedi
Dostoyevski'nin Sibirya sonrası ilk büyük roman denemesi.

Ezilenler'in yayımlandığı 1861 yılından biraz geriye gidersek, çok sevdiği Petersburg'a girişi hâlâ yasak olan Dostoyevski, çeşitli üst makamları bariz şekilde yağlaması ve çarlık tarafından gözetim altında tutulması şartıyla on yıl sonra nihayet Petersburg'a dönüyor. 1858 yılında iki kardeşin kendilerine ait gazete kurma fikri, Dostoyevski'nin geri dönmesi neticesinde hayata geçiyor. Ama daha sonra iki kardeşin projesi gazeteden çok dergi mahiyetine bürünüyor. İsmini 'Vakit' koydukları bu dergide Mişel müdürlük görevini ve finans konularını yürütürken, derginin yazı yükünü doğal olarak Dosto'muz yükleniyor. Dostoyevski bu yükü Sibirya'dan önce 'bizimkiler' olarak adlandırdığı Turgenyev, Nekrassov gibi isimlerin yanı sıra birkaç yazar ve eleştirmeni de dergiye bağlayarak hafifletiyor. Ezilenler ise bu dergi için yazdığı dört bölümün birleşimi sonrası ortaya çıkan bir roman oluyor.


Dostoyevski, Ezilenler'de hikayesini iki kola ayırıyor. Romanın anlatıcısı konumunda bulunan baş karakterimiz Vanya'nın büyük bir sevgi beslediği Nataşa karakterinin yeni bir sevdaya yelken açması, Nataşa ve yeni aşkı Alyoşa'nın aileleri arasında bulunan çekişmeler romanın bir kolunu oluştururken, Vanya'nın romanın ilk bölümlerinde tesadüf eseri yaşlı bir adamın peşine takılması ve hemen ardından yaşlı adamın hastalanıp, ölmesi neticesinde bu adamın evini kiralaması ve torunuyla karşılaşması sonrasında gelişen olaylarsa diğer kolunu oluşturuyor. Bu iki kolu romanın ilerleyen bölümlerinde birleştirmeye uğraşsa bile Ezilenler'in bana hissettirdiği en büyük sorun odaklanamama oldu. Dosto, iki koldan ilerlettiği hikayeleri yükseltip büyük bir çarpışmayla birleştirmek yerine, hangisine yükleneceğine karar veremeyen bir portre çizmiş. En azından bende uyandırdığı hissiyat bu yönde.


Daha önce hayatındaki bazı dönüm noktalarını, yaşadığı olay ve duygu durumlarının bir kısmını karakterlerine yerleştiren Dostoyevski, bu defa birebir kendini baş karakter Vanya'ya adapte etmiş. Vanya karakteri tıpkı Dosto gibi memur olmak istemeyen, henüz yirmili yaşlarının başlarında ilk romanı çıkmış ve iyi tepki görmüş yeniyetme bir yazar. Benzerlikler bununla sınırlı değil. Vanya'nın yazdığı ilk romanın konusu bildiğimiz İnsancıklar:

"Oysa kitapta söz edilen küçük, ezilmiş, hatta biraz kalın kafalı, ceketinin düğmeleri falan dökülen bir memurdu; dahası, bütün bunlar hepimizin konuştuğu sade bir dille anlatılmıştı... Tuhaftı doğrusu!"

Vanya'nın ilk romanına gelen tepkilerde, "yeni bir Gogol doğdu" nidalarıyla kendisine koşulan, İnsancıklar'a ve Dosto'ya daha kitap basılmadan büyük övgüler sıralayan Belinski'nin izleri de bariz şekilde görülebiliyor:

"Sonunda romanım çıktı. Basılmadan çok önce edebiyat dünyasında, hakkında epey gürültü olmuştu. Romanımı müsvedde halinde okuyan B. çocuk gibi seviniyordu."

Dostoyevski ve Vanya arasındaki benzerlik sadece yazarlık bazında değil karakterleri konusunda da mevcut. Çok sevdiği Nataşa'nın kalbini Alyoşa'ya kaptırmasından sonra sevdiği kadın mutlu olsun diye bu ilişkiye yardım eden Vanya karakterinin verdiği tepkiler yine bir yaşanmışlığın ürünü. Ezilenler'i yazdığı sırada evli olduğu ilk eşi Mari Dimitriyevna ile ilk tanıştığında Mari zaten evli bir kadın. Kocası öldükten sonra başka bir köye taşınmak zorunda kalan Mari, Dostoyevski'nin askerlik görevi nedeniyle kendi yanına gelememesi sonrası yeni taşındığı yerde gönlünü başka birine kaptırıyor. Dostoyevski'nin bu duruma verdiği tepki ile Vanya'nın tepkileri birebir örtüşüyor.


Bir diğer parantez açılması gereken karakter ise Prens karakteri. Sibirya öncesi kitaplarında pek rastlamadığımız kötücül karakter olayını Stepançikovo Köyü'ndeki Foma karakterinden sonra pek sevmiş olacak ki kötü bir karakter yazmaya sonraki kitabında da devam etmiş. Foma hastalıklı ve karşısındaki insanların aşırı saflıklarından yararlanan bir karakterken, Prens karakteri karşısındaki saf olmayan diğer karakterlere karşı planlı, programlı ve yer yer uzun vadeli planlar kuran, kendisine yapılan hamlelere hızlı bir şekilde karşı hamlelerle cevap veren bir karakter. Ama sinir bozuculuk konusunda Foma hâlâ zirvede benim için.


Dostoyevski'nin hiçbir zaman vazgeçemediği diğer yazarlara atıflarda bulunma olayı bu kitabında da devam ediyor. Gogol'a bir önceki kitabında sağlam giydirmişti, bu kitabında da aynı şekilde Gogol'a giydirmeler mevcut. Sibirya öncesi kitaplarının neredeyse hepsinde konu bakımından yüksek seviyede esinlenmeler varken İnsancıklar romanı hariç buna pek kalkışmıyordu. Ama kalemini konu bakımından Gogol'un eserlerinden kurtardıktan sonra son iki kitabında eleştirilerde bulunması dikkatimi çekti. Edebiyattan anlamadığını üstüne basa basa söyleyen bir karakter tarafından dile getirilmesini bir kenara bırakırsak ilk kez bu kitabında Puşkin hakkında negatif bir yorumda bulunmuş. Kitaplarında ilk kez sahne alan Tolstoy hakkında ise şunları söylüyor:

"Bakın, hâlâ siz diyorum. Senli benli konuşmak çok zor. Galiba Tolstoy’un bir yazısında bununla ilgili bir bölüm var: İki kişi senli benli konuşmaya karar verir ama, bunu bir türlü yapamazlar. Hep şahıs zamiri kullanmaktan kaçınarak konuşurlar. Ah, Nataşa, bir gün onun Çocukluk ve İlk Gençlik’ini tekrar okuyalım; ne nefis eserdir!"


Ezilenler romanı geleneği bozmuyor ve eleştirmenlerin ağır hışmına uğruyor. Dostoyevski'nin eleştirilere verdiği cevaplarda da bana göre çok önemli değişiklikler var. Daha önceki kitaplarına gelen eleştiriler konusunda kardeşi Mişel ile mektuplaşmalarında net olarak görünen, suçu içinde bulunduğu zorlu koşullara ya da eleştirmenlere atan, hatalarını kabullenmeye yanaşmayan ve gelen eleştiriler sonrası dağılan ve modunu düşüren bir Dostoyevski vardı karşımızda. Ama bu kitaba gelen eleştirilere cevabı "beni bu konularda eleştiriyorsunuz, ama ben bunların zaten farkındayım, zaten kitabın toplam 50 sayfası iyi benim için," oluyor. Ayrıca son bölümde Vanya yayınevine işlerini teslim ederken kendisi hakkında yapılan bir eleştiri yazısına yayınevi sahibiyle birlikte gülüyor. Sibirya sonrası suçu başkalarına atmak yerine eksilerini, artılarını bilen, eleştirilere moralini bozmak yerine gülüp geçen olgunlaşmış bir Dostoyevski var artık karşımızda.

İyi okumalar.
376 syf.
·13 günde·Beğendi·8/10
Bir kitap ne olacağını önceden kestirebildiğin halde heyecanlandırabilir mi? İlk defa böyle bir şeyi bu kitapta yaşadım.Yaklaşık 200 yıl önce yazılmış bu kitabın karakterlerinin, günümüzde karşılaştığımız insanlarla pek çok yönden benzerlik gösterdiği farkediliyor. İster istemez yaşadığın hayatı, çevrendekileri özellikle kendini sorgulama ihtiyacı duyuyorsun. Dostoyevski farkı diyorum.Sadece bu kitap beni sarsmadı, etkiledi fakat derinden etkilemedi, çılgına çevirmedi. Dozundaydı her şey. Dişimin kovuğunu doldurdu fakat karnım doymadı. Tabii ki her klasik gibi Ezilenler' in de okunmasını tavsiye ediyorum.
Yaşama arzum, hayata inancım vardı!.. Fakat bu düşüncenin ardından bir kahkaha attığımı da hatırlıyorum.
Dostoyevski
Sayfa 56 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 8. Basım
Gelecekteki mutluluk uğruna sonuna kadar acı çekmek, onu yeni sıkıntılar pahasına elde etmek gerek. Acı her şeyi temizler.İnsan da yaşamda çok acı çeker.
Herkes, hepimiz, benligimizin en gizli koselerini oldugu gibi aciga vurabilseydik; baskalarina, hatta en yakin dostlarimiza, sirasi gelince kendimize bile itiraf etmekten cekindigimiz ne varsa, hepsini korkmadan ortaya dokebilseydik; dunyayi saracak pis kokudan hepimiz bogulurduk.
Dostoyevski
Sayfa 279 - Is bankasi

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ezilenler
Baskı tarihi:
1969
Sayfa sayısı:
444
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Varlık Yayınları 
Ezilenler... Dostoyevski'nin en güzel romanlarından birinin başlığı budur işte.

Eser, baştan aşağıya, aşağılanışın insanı cehennemlik ettiği, alçakgönüllülüğün ise kutsallaştırdığı düşüncesi ile doludur.

Kitabı okuyanlar 4.367 okur

  • Mustafa kef
  • Emir Kaya
  • eduvardoelrik
  • Feyyy
  • yusuf
  • Tülay
  • Süleyman Şimşek
  • Burak Sarıbulut
  • Yusuf
  • Meltem Sukan

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0.2 (3)
9
%0.2 (2)
8
%0
7
%0.1 (1)
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları