Kitapta; Yedi Kollu Şamdan’ın hikayesi anlatılmaktadır. Yahudiler için kutsal kabul edilen, Hz Musa'dan, Hz. Süleyman'dan kalan emanetlerden biride Menora diye bilinen şamdandır. Menora da Yahudi halkının sürgünden sürgüne dolaştığı gibi dolaşmış ve hep bir imparatorlar savaşının ortasında çok fazla yenilgilere yeni imparatorlara ve yeni göçlere maruz kalmıştır.
Hikaye Yahudi Cemaatinin en yaşlıları olanları kendilerinden sonraki nesillere aktarması için yanlarına 7 yaşındaki Benjamin'i de almalarıyla başlıyor, Zekeriya'nın Menora'nın bir kopyasını yapıp Benjamin'e vermesi ve onu kutsal topraklara götürüp gömmesi ve ölümüyle bitmekte ve Yahudi halkının tekrardan vadedilmiş topraklara kavuşması ve şamdanı sakladığı yerde bulması sorusuyla bitmektedir.
Kitapta; Yahudi halkının çektikleri zorluklar uğradıkları haksızlıklar ve her şeye rağmen nasıl birlik olup kaldıkları anlatılmaktadır.
Orada her zaman olduğu gibi, Tanrı sırrı olarak gelgitlerin karanlığında uykusuna devam ediyor ve şu sorunun yanıtını kimse bilmiyor: Sonsuza kadar burada öylece dinlenip, bir yaban elinden diğerine huzursuzca göçüp durmaya devam eden Yahudi kavminin gözünde kayıp olarak mı kalacak, yoksa sonunda kavmin yeniden bir araya geleceği o gün, birisi onu bulacak ve Barış Tapınağı'nda yeniden huzur içinde ışıldayacak mı?
Anonim yayıncılık basımı ve Recep Özbay çevirisi ile okudum. Latince kısımlara sadık kalınması güzel olmuş. Genel olarak çeviri ve baskı güzeldi. Stefan Zewig'in okuduğum en umutlu eseri herhalde.
Yahudilerin bir vatanı olsa ne kadar harika şeyler yaparlardı diye hayaller kurması harika. Ancak gelip görüğümüz şey Yahudilerin zulmü. Çok fazla hurafe anlayışları varmış. Sanırım bizlerde bu benzeri davranışları inançlarımıza katmışız.
Bir Yahudinin gözünden okumaktan keyif aldım. Üzerine düşünmeme, araştırmamı ve ilginç bir şekilde hoşgörülü değil bu kadar acıya rağmen çok bencil olduklarını gördüm. Yahudiler Filistin de yaptıkları katliamlar olmasa kitap daha dokunaklı bile gelebilirdi. Fakat bu kadar zulüm gören ve belki de kendisine en az zulüm yapan din ve milletlere karşı bu kadar zalim olmalarına sadece bencillik ve dünya hırsları ile bir açıklama bulabiliyorum.
Kutsal şamdanlarını, sunaklarını vs. eritip altın buzağı yapıp taptıkları için Allah tarafından cezaya uğradıklarını biliyordum. Yahıdilerin böyle bir hikayeye sahip olmaları da o yüzden ilgimi çekti.
Yazarı seviyorsanız tavsiye ederim. Roma, Bizans dönemine dair verdiği bilgiler ve dönemin güç anlayışını vs. çok güzel yansıtmış. Ben sevdim kitabı, Benjamin in dindarlığını okumak dikkat çekiciydi. Eksik olan kısmı ise hoşgörüden uzak olması.
Not: İsyan ettikleri bir bölüm var. İslamiyetin sorulan sorulara cevap verebiliyorsa olmasına hayran kaldım. Tarafsız bir gözle söylediğimi belirtmek isterim. Günümüzde yansıtılan medyatik İslamiyet ya da Osmanlı son dönem din anlayışı ile değil değerlendirmem.
İyi okumalar...
Şunu söyleyebilirim ki
Birşeye canı gönülden inanırsan ve bunun için yaradana sürekli dua edip sabredersen,o şey seni son nefesinde bile olsan bulur.Geç kalmıştır belki ama değmiştir.
Hayatta tam istediğimizi bulduğumuzu,çok istediğimizi...Hatta onu avcumuzun içindeymiş gibi hissettiğimiz anlar olmuştur.Sonra bir bakmışız aslında sanmışız...Sinir bozucu,canın sıkıldığı bir durumdur.Ama bu kitap mücadeleyi anlatıyor istediğimiz şeylerin öyle kolay yoldan olmayacağını illa bir bedel ödememiz gerektiğini anlatan bir kitap.Stefan Zweig mücadaleyi o kadar gerçekçi anlatmışki hayatın kurallarına göre...İnsan bir an umutsuzluğa düşüyor kitabın sonuna doğru ise bir umut doğuyor.Fırtınalı bir gecenin sabahı doğan güneş gibi gece ne olup bittiğini hatırlamıyorsun bile.
Hayatın basit kuralı "manzara tepeden seyredilir"
GÖMÜLÜ ŞAMDAN
Yine Stefan Zweig ve yine etkileyici bir dini hikaye. Yahudilerin kutsal objesi olan yedi kollu şamdan yani Menora üzerinden yazılmış bir kitap olan Gömülü Şamdan, etkileyici ve merak uyandırıcı konusuyla çoğu kişinin ilgisini çekecektir bence. Yıllarca aşağılanan ve hor görülen kavim olarak yaşayan Yahudilerin göçmen hayatının Menora'nın huzura kavuşmamasına bağlayan yazar, 1934 yılında zaten ülkesindeki Yahudilere karşı yapılan baskılar yüzünden ülkesini terk etmek zorunda kalmasının yanı sıra İkinci Dünya Savaşı sırasında daha da artan ırkçılık yüzünden kendisinin de Yahudi olmasından dolayı yaşadığı zorlukları göz önüne çıkarmak ve dikkat çekebilmek için bu eseri kaleme almış gibi duruyor. Dikkatimi çeken şey, bu kitabın 5. yüzyılda geçmesine rağmen Yahudilerin kendi geçmişlerine ve dinlerine daha o zamanlardan beri şimdiki kadar sahip çıkıyor olmaları. Nesillerden nesillere aktarılan zorlukların ve sefaletin öyküsünün her Yahudi'nin kalbinde intikam ateşinin barınmasına sebep olduğunu açıkça gözler önüne seriyor.
Tarihi ögeleri içinde barındırarak aynı zamanda tarihi yönden bilgiler de sağlıyor bizler için.
Menora'nın kaybolduğu , yerine yenisinin yapıldığı veya bir toprak altında hala gömülü durduğu rivayetleri var fakat doğrusu nedir bilemiyorum. Kitabın adından anlaşılacağı üzere Zweig, Menora'nın gömülü şekilde durduğu rivayetine inanarak bunun üzerine bir hikaye kurmuştur.
İnternette bir sayfada yazdığına göre M.S.638 yılında Arapların Yeruşalim'i yani Kudüs'ü fethetmelerinden itibaren Menora bir daha hiç ortaya çıkmamış.
Roma ve Bizans imparatorluğu dönemlerinde Yahudilerce kutsal, kavimlerinin birleştiricisi, kurtarıcısı sayılan 7 kollu şamdan Menora’nın yağmalarla, işgallerle imparatorluklar arasında el değiştirmesini ve en sonunda şamdanı dünya gözüyle gören son tanık Benjamin Marnefesch tarafından gömülerek korunmasını ve Yahudiler ile şamdanın kaderinin Tanrı’ya teslim edilmesini anlatıyor kitap. Zweig yine yormayan bir üslupla, şamdanın yıllarca süren macerasını kısa bir hikaye olarak anlatmış. Bayıldım diyemem ama hızla okunur bir kitap. Klasik Zweig kitaplarının aksine daha çok hikayeye odaklı, psikolojik incelemeler üzerinde durulmamış. Ben Stefan Zweig’ın psikolojik yorumlarını beğenen bir okur olarak bu kitabı diğerlerine kıyasla biraz yüzeysel buldum.
Atilla'nın Doğu Roma'yı fethettiği zamanlarda geçiyor hikaye.
Yahudilere göre kral Süleyman'ın eviden çıkan Musa'nın şamdanı olduğuna inanıldığı için kutsal olarak görülen şamdan vandallar tarafından çalınıyor onu geri getirmek için yapılan uğraşları anlatıyor.
Yahudi tarihine kısa bir isik tutmuş. Zaten Stefan eserlerini beğenerek okuyorum. Dili ben hiç yormuyor akici. Kitabı okurken sahneler gözümün önünde canlandı. Sanki olayları ben yaşadım hissiyatı oluştu.
Süleyman'ın tapınağından çıkan, Yahudilerin kutsal emaneti yedi kollu şamdanın (Menora) Roma'yı yağmalayan Vandalların eline geçmesiyle Menora'yı tekrar almaya çalışan cemaatin çabalarını ve bu uğurda fedakârlıkta bulunan Benjamin'in denizaşırı yolculuğunu konu alıyor kitap.
Stefan Zweig'ın diğer kitaplarına göre farklı bir tarzı olan bu kitap benim şu ana kadar okuduğum Zweig kitaplarından en etkileyici bulduklarımdan biri.
Tarihi bir içeriğinin de olması sebebiyle ilgiyle okuduğum kitap, bu anlamda anlattığı döneme yakın bir pencereden bakma fırsatı sunmakla beraber farklı bir kültür hakkında da bilgi sahibi olmak adına ışık tuttu.
Kutsal olana saygı sebebiyle verilen bir mücadele, fedakârlık ve bunun uğruna Benjamin'in Roma'dan İstanbul'a, oradan da Kudüs'e kadar yaptığı yolculuğu ilgiyle okudum.
Amacın kutsal bir emanete sahip olmanın yanı sıra onu gelecek kuşaklara aktarmak olduğunu da en iyi şekilde anlatan kitap aslında bize insanın kendi kültürüne sahip çıkmanın kendi özü adına ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Yazar bu defa trajedi, melankoli dışında bir tema işlemiş.Din, mucizeler ve Allahtan gelen işaretlerle sürükleyici bir serüvenle karşımıza çıkıyor.
Yahudilere göre kral Süleyman'ın evinden çıktığı ve Musa' nın şamdanı olduğuna inanıldığı için kutsal kabul edilen 'Menora' adı verilen yedi kollu şamdanın hikayesini anlatıyor.
Vandallar tarafından çalınıp götürülen şamdanı ait olduğu yere getirmek için yapılan mücadeleyi konu almış.Yine sıkılmadan severek okuduğum bir kitap oldu.
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.