Kitaba gelirsek;
Efendim, Hüseyin Rahmi Gürpınar’a bir okurundan bir mektup gelir. Mektubun sahibi yaşlı bir kadındır ve kendisinden şöyle kolay anlaşılır, bilimden ilimden uzak, merak uyandıran özellikle de hurafeyi cini periyi masalı seven insanlara yönelik bir hikaye yazmasını ister. Eh, yazarımız da mektubu yazan hanımnineyi kıracak değil ya, alır kalemi eline, geçer hikayenin başına. Öyle bir hikaye yazar ki, başından ilimden anlayan da bilimden anlayan da masaldan anlayan da kalkamaz.
Sütkardeşler filmini hepimiz biliriz. 1976 yılında çekilen bu dev kadrolu film hepimizi hala güldürür. Bir de o filmde Gulyabani figürü vardır. Heh işte o Gulyabani, Hüseyin Rahmi GÜrpınar’ın 1913’te yarattığı Gulyabani’nin ta kendisidir. Filmde kitapla uyuşan tek şey Gulyabani figürüdür. Senaryo tamamen başka bu sizi aldatmasın.
Peki filmden Gulyabani’ye zaten aşinayız, ee filmdeki tipleme de aynı ise kitabı neden okumalıyım diye bir soru aklınıza gelirse haklısınız çünkü benim de gelmişti. Okuma etkinliği olmasa ben de bu kitaba muhtemelen zaman ayırmazdım. Ama öyle olmadığına ve bu etkinliğe katıldığıma o kadar seviniyorum ki!
Nerde kalmıştık? Heh! Bugünkü dönemde her ne kadar Gulyabani’nin ne olduğunu, okurken sonunun nereye bağlanacağını bilsen de, olaylar nasıl bu kadar ustaca bağlanmış, nasıl sonuca götürecek, gerçekler nasıl ortaya çıkacak acaba diye meraklanmadan edemiyorsun. Romanın dili de sade ve akıcı olunca, bir çırpıda zevkle okuyorsun.
Hurafeler, inler, cinler, periler, batıl inançlar ancak bu kadar komik anlatılır ancak bu kadar güzel hicvedilebilirdi. Kitabın üstünden yüzyılı aşkın süre geçmesine rağmen, hala da bazı batıllıkların devam ettiğini görmek de ayrı bir toplumsal ayna olmuş
Edebiyat