Her Şey Ben Yaşarken Oldu

·
Okunma
·
Beğeni
·
2.841
Gösterim
Adı:
Her Şey Ben Yaşarken Oldu
Baskı tarihi:
6 Temmuz 2015
Sayfa sayısı:
296
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751035899
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sayfa 6 Yayınları
"Geçmişim, geleceğim içerisinde kazılmış derin bir kuyuydu. Bu kuyudan çıkmam için ancak Yusuf olmam gerekiyordu. Bunu başarabilirsem sonsuzluğu da geçebilirdim. Bu andan sonra da imkânsız olarak addedilen ne varsa hepsini mümkün kılabilirdim. Ancak biraz daha ölmemem gerekiyordu. İşte onun ne sınırı, ne de mümkünâtı vardı."

Hangi deney gerçek aşkı yüreğin hafızasından silebilir ki?

Bir kadın, üç adam… dört ayrı yürek. Serap, Celal, Pars ve Doktor. 

Kimi aşk, kimi aşk kisvesi altında intikam, kimiyse akıldışı deneylerin objesi olarak yüreğine yerleştirir Serap'ı. Herkesin bir planı vardır.

Bu romanda iyilerin yüzü kötülüğe, kötülerin yüzü beyaza boyalıdır. Bazıları portakal, bazılarıysa kurumuş kan kokar. Tüm bu intikam planları sadece Serap'ı elde etmek için mi, yoksa Serap sadece bir maşa mı? Peki, Serap bu hikâyenin neresinde? 

Celal, aşkı için hayatını tamamen değiştirmiştir; ama bugünü değiştirse de geçmişi ve geçmişin şekillendireceği geleceği değiştirebilir mi? Ayın karanlık ve aydınlık yüzü gibi tek bedende iki ayrı hayat yaşayan Pars, kişisel hesaplaşmalarında Serap'a hangi yüzünü dönecektir? Sevdiği kadını bir türlü elde edemeyen Doktor, sinsi bir yılan gibi kaç hayatın içine akıtacaktır zehrini? Freud mu haklıydı yoksa Jung mu? Peki Gazali bu romanın neresinde?

Mustafa Becit'ten hayatın içinden karakterlerle kurulmuş bir olay örgüsünün aksiyon, intikam, aşk, felsefe ve hatta biraz delilik dolu, bir solukta okuyacağınız çarpıcı anlatımı…Artık, köpüren hayatın sağanaklarında sancıyan bir namluya şakağınızı uzatma vaktidir…
(Tanıtım Bülteninden)
Benim incelemeye başlamadan önce kısa bir teşekkür faslım olacak :)

Bazı insanlar sizin için farklı yerlerde olurlar misal benim için :)Neslihan T. Çok heyecanlıyım diye bir mesaj attı, yazarla konuşmuş çok memnun olmuş.
Bir etkinlik yapsak gelir misiniz sorusuna tabi ki gelirim cevabı alınca bizlerle paylaştı. Memnuniyetle kabul ettik ve (değer) verdiğimiz arkadaşlarımızı da davet ettik. İşte bizim için gerçekten doğru insanları bir iki cümleden bir iki yorumdan anlamış olduk. Amaç bir yazarı tanıtmak, hep aynı kişileri okumak yerine, içimizdeki insanlara da şans verip okunmasını sağlamaktı. Kimsenin hayranlık duyması ya da poh pohlaması değildi. Okuyan inceleyen herkese teşekkürler. :)


Gelelim;
Herşey Ben Yaşarken Oldu'ya... sizler de oluyor mu bilmiyorum, ama bana sık sık oluyor. Yaşadığınız hayatı sorgulama isteği ya da geçmiş zamanla kavgalarım. Kitap sadece siz hangi duygu ve düşüncelerle doluysanız size onu veriyor benim gözüm de öyle oldu.


Kitap üzerine;

Bir kadın, üç adam ... dört ayrı yürek.
Serap, Celal, Pars, Doktor. (Arka kapak)

Bir aşk üçgeni yerine tuzağı demek daha doğru olacaktır.
Bilimsel deneyler, sırlar dünyası, aşk, acı, kimsesizlik...
İnsanların hayatlarına devam ederken başkalarının acılarını hep kendi acılarından küçük görmesi, Aşk'ın bilimle bile insana verilemeyecek bir duygu olması.

Doktor, sanırım benim için en iyi hikayesi olandı. Daha uzun olmasını istedim, daha gerçekçi bir yanı vardı bana göre, hırsları, düşünceleri.

Pars, kitap da ismi en çok geçen isim olsa da, Freud etkisi verilmeye çalışılmış olsa da, benim için yeterli bir karakter olmadı.

Serap, aşkın dan dağları deldiren kadın :) Ben ne yalan söyleyeyim daha yürekli bir kadın hayal etmedim değil. Sanırım bu kadar kısa bir hikaye olmamalıydı ve eğer ki 3 adam aşıksa.

Celal, seni bir tetikçi olarak hayal etmeye çok çalıştım. Hayatım boyunca izlediğim filmleri gözümün önünde bulundurarak. Ama olmadı gitti bir türlü :)

Yusuf, hikayesi en içten olan karakter benim için. Belki yazarın ilk kitabı olduğundan ve kendi mesleğinden esinlendiği için kendini biraz da kitaba yansıtmış olduğunu düşünüyorum.

Benim için farklı bir okuma oldu.
Yazar'a başarılar diliyorum. Keyifli okumalar :)

Kısa bir alıntı da bırakıyorum :)

Her konuda her şeyi bilğini zannediyorsun... Süperegon bile olgun değil... Başarıya açsın... Ahlaki değerlerin yok ve bu durumda zalimce davranabiliyorsun... İyi şeyleri kendinden, kötü şeyleri hep başkalarından biliyorsun... Eleştirildiğinde veya fikirlerin beğenilmediğinde hemen öfkeleniyorsun... İlgiye, takdire, onaylanmaya o kadar ihtiyaç duyuyorsun ki, ideallerin ve sorumlulukların umurunda bile olmuyor... Kibirlisin...
Az önce kitabı bitirdim ve sıcağı sıcağına kitabın üzerimde bıraktığı etkileri sizinle paylaşmak istedim.

Son günlerde çok tartışmalara ve anlaşmazlıklara sebep veren bu kitabı ben samimi söylüyorum beğendim. Evet, başta bir iki soru işareti kafamda oluşmadı değil. Örneğin; Psikiyatri alanında iki devin neden kötü işlere bulaşmış olmalarını tam olarak anlamlandıramamıştım ama yazar belli bir süreçten sonra herkesin kendi ağzından olayların nasıl geliştiğini gayet güzel açıklığa kavuşturunca tamam şimdi her şey yerli yerine oturdu diyebildim. Ve o saatten sonra da kitabı gerçekten daha bir keyifle okudum.

Kitabın başında yazarın destekleri için teşekkür ettiği kişiler arasında Murat Menteş de vardı. Belki de bu yüzden kitabı okurken Menteş'in Dublörün Dilemması kitabıyla ortak noktalar bulabildim. Orda da olaylar ancak kitabın sonunda çözülüyordu. Tabii ki bu kitap onun gibi eğlendirmeyi değil insan psikolojisi üzerine düşünmeyi hedeflemiş.

Gel-gelelim kitaptaki Yusuf karakteri ve annesi ile bağdaştırdığı portakal kokusu ve hikayesi kitabın en çok etkilendiğim tarafıydı diyebilirim. Bu saatten sonra portakal kokusunun bana Yusuf'u çağrıştıracağı kesin.

Son olarak felsefi roman tarzını seven herkese bu eseri tavsiye edebilirim. Jung-severler, Freud-severler ve Gazali-severler buyrun burda hepsinden küçük de olsa parçalar bulabileceğiniz bir eser.

Etkinliği tüm coşkusuyla düzenleyen ama hefesini kursağında bıraktığımız dünyalar tatlısı Neslihan T.'a burdan beni bu eserle buluşturduğu için çok teşekkür ediyorum.
“Sonunu düşünen kahraman olamaz.” #PolatAlemdar

Her Şey Ben Yaşarken Oldu nedir? Çakma bir Polat Alemdar, ortaya kocaman bir Aşk-ı Mennu’dan Bihter, az Freud kulağı, biraz Jung dili, birkaç argo – lakin yazar tarafından sansürlü olması gerekir – kısık ateşte alabildiğine bam bam bam….

Kitabın ilk 109 sayfasını yırtın atın, tutarsız ve kopuk bir kurgudan öte değildir birinci bölüm. Yazarın bol bol sigara yaktığı – abartmıyorum 109 sayfada en az 5 paket sigara tüketilmiştir – kişileri ortak bir döngüye çekmek istenilen kurgu. Sebepsiz yere kişilerin birbirlerini övmesi ve pohpohlaması… Bölüm sonuna doğru sadece iki, üç operasyon geçirmiş Yusuf ile Celal’in manasız vedası.

Yusuf: “Git hadi abi. Daha fazla vakit kaybedemeyiz. Karına ve kızına git… Beni anlat onlara, bizi anlat, kısa sürede kurduğumuz dünyayı anlat… Git abi…” Bu kısmı okuduğumda sadece güldüm ve pardon Kardeşim Yusuf ve Celal siz 109 sayfadır böyle laflar edecek tek bir duygusal an yaşamadınız dedim. Gerçekten de yaşamamışlardı.

Ne kadar bilim insanı ve bilim adamı var ise canı cehenneme… Kesinlikle sadece kısa vadede insanlığa ve dünyaya yarar sağlayan bu kişiler yüzünden iler ki nesillerimizin bize “aptal insanlar” demeyeceğini kim garanti edebilir. Çünkü bilimin her buluşu uzun vadede hem insanı hem de dünyayı kaosa sürüklemekten başka bir şey değildir. İnsan ırkının bedenen zayıflatılmasından tutunda, toprağın kalitesini kaybetmesine, dünya nüfusunun bu denli artmasına, tabiat dengelerinin altüst olmasına, yitip giden tohumların dünyadan ebediyen silinmesine, hayvan türlerinin bu denli yok olmasına, oksijenin bu denli kirlenmesine sebep olan tek bir etken vardır buna ise kısaca biz bilim deriz. Çünkü bilim deneme ve yanılma yoluyla varsayımlar kurarak ilerler; önce insan nesli için bir motor icat ettiğini söyler ve ileri ki zamanda ise bu motorun oksijeni mahvettiğini o sebeple farklı bir motor seçeneğine geçmek istediğini söyler ve bu da insanın yararına olacağını savunur. İnsanı özgür kılmayı farz edinen bilim aslında insanı mahkûm edendir. Bilim sadece kendi çağına hizmet eden bir varsayımlar bütünüdür. Aynı şekilde bu sözlerim siz psikolog ve türevleri içinde geçerlidir. Lütfen insan düşüncesinden elinizi eteğinizi çekin! Sizin verdiğiniz hiçbir “antidepresan” bir annenin evladına sarılması kadar, bir babaya koşarken kollarını açan çocuk kadar kişiye dinginlik vermez. İlaçlarınız ancak bedeni ve beyni aldatmaktan öte bir şey değildir.

Bilim ve bilim adamlarına sayısız küfür edebilirim. Hatta yazarın dediği gibi a.ına koyayım hepsinin. Yazarın konu içerisinde gerçekleştirdiği bu kendi çapında sansür meselesi ise gülünç bir durumdur. Kendine yakıştıramayacağın cümleler var ise hiç yazma… Yoo ben farklıyım dersen ise bu sansürleme girişimin nedir? Ben çok saçma buldum.

Kişilerin hepsinin hazin bir geçmişi olması, bir tane sıradan basit bir insan yok. Hayat karşında hayatın sillesini yemiş, hep bir sarsıntı içerisinde geçen hayatlar kitabın gerçekliğini gölgelemiş daha çok bir masalımsı bir hava katmıştır. Bu durum benim hoşuma gitmedi.

Kitabın sevilen tarafı ise kişilerin, kişi ve toplum psikolojileri hakkında yaptığı iç konuşmalarıydı. Muazzam denilecek kadar keyif aldım. Ayrıca ego hakkındaki düşünceler ise gerçekten takdir edilecek kadar güzeldi. Kitabı ise çöp olmaktan kurtaran tek yan ise bu kişi düşünceleriydi. Bu durum ise benim aşırı derece de hoşuma gitti. Bunun için yazara teşekkür ederim.

Konu ve işleyiş aşırı derece de yavan, sıradan, bayağı bir ilerleyişle karşımıza çıkıyor. Gereksiz argo kelimeler ise gerçekten kişiyi kitap bitse de kurtulsam dercesine sıkıyor. Sürekli bir sigara muhabbeti ise yuh artık dedirtecek bir cinsten. İnanın kitabın yarısına kadar bir şey olsa da kitabı yarı bıraksam diye fıldır fıldır aranıyordum. İyi ki de bırakmamışım, tadı sonuna doğru “Doktor” bölümünden itibaren dilime değdi.

Sözün özü; bir dünya şey daha yazıp konuyu uzatabilirdim lakin gerek yok. Okunması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bu sebeple okumanızı tavsiye ederim.

Sevgi ile kalın…

Not 1: Yukarıda sansürlenmiş küfür için herkesten özür dilerim. Yazarında belki göreceği ihtimalini vererek bilinçli bir şekilde oraya yerleştirmiş bulunuyorum ve sansürlenmiş olsa dahi hiçbir yazıma küfrün yakışmadığını savunuyorum. Umarım yazarda benimle aynı fikirde olur ve yazacaksa dahi sansürlemek gibi gülünç bir durumdan kendini kurtarır.

Not 2: Kitap Neslihan T. arkadaşımın #35407939 nolu etkinliği için okunulmuştur. Kendisine teşekkür ederim.
HER ŞEY BEN OKURKEN OLDU..

Her şeyden önce şunu söylemeliyim ki, kitabı sevdim. Üzerinde kısa süreli bir fırtına kopan yazar ve kitabı hakkında bir şeyler anlatmak istedim.

Bir etkinlik başladı, kısa sürede de bitti. Böyle olmasaydı belki daha iyiydi. Fakat kitapta da geçen bir sözün dediği gibi, "Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur." Ahmet Amiş Efendi

Etkinliği düzenleyen Neslihan'a, yazarı tanıtan arkadaşım Selman'a , diğer okuyanlara ve eleştirisi biraz ağır kaçsa da eleştiri hakkını savunduğum Tayfun'a teşekkür ederim. Kitabı da Tayfun kardeşimden alıp okudum, sağ olsun. İlk birkaç sayfa çok yetersiz gelse de bana fikrim okudukça değişti diyebilirim, yani her şey ben okurken oldu..

Tayfun beğenmeme ve eleştirme hakkını kullandı, ben de destek oldum bu tavrına. Yazar da sitemize geldi birkaç yoruma cevap verdi. Kendisiyle kitap üzerine sohbet edebilmek isterdim, fakat olaylar biraz farklı ve negatif gelişti malesef, yazar gitti ve etkinlik de bitti paralel olarak. Kendi adıma bir hatam varsa özür dileyebilirim, niyetimiz emeğe saygısızlık değildi, kitabın temel meselelerinden biri olan Ego falan da umurumda olmaz.

Biz Tayfun kardeşimle aynı semtte oturuyoruz ve zaman zaman buluşup muhabbet ediyoruz. Sitede tanıştık ve çok kıymetli bir insan oldu benim için. Kitabı okuyanlar bilir, Celal ve Yusuf gibi olduk biraz. Tayfun biraz Celal'lendi sanırım kitapla ilgili inceleme yazarken, ben de Yusuf gibi destek olmak istedim ona :)

Aslında ilginç bir şekilde kitabın meselesi olan Ego, bu kitap özelinde biraz devreye girdi sitede. İnsanlar birbirini tanımıyor,modern hayatın içinde savrulup gidiyoruz bir bakıma.

Neyse biraz da kitaptan bahsedelim. Dediğim gibi başlangıçta pek olumlu ilerlemedi ama yavaş yavaş açıldı ve daha anlamlı hale geldi. Olumsuz bulduğum noktalar şöyleydi ;

Bir katili anlatmak uğruna abartılı betimlemeler, fazlaca kelime tekrarı ( sürekli bir sigara yakmak, bu kelime sigara diye değil,başka bir kelime de olsa fazlası gereksiz olurdu), hikayede ileri geri giderken bazı yerlere yeniden fazlaca değinmek, fantastik bir üsluba dönüşmesi bazen, tür olarak tam ne anlatıldığının karışıklığı, bazı zorlama kurgu bağlantıları.

Peki olumlu yönleri nelerdi? Her şeyden önce zıtlıkları bir arada sunarak bizi düşünmeye zorlamasıydı. Bu bir yazarda en çok aradığım özelliklerdendir. Çok sevdiğim Kafka bunu belki de en iyi başaran adamların başında gelir. Kafka için bir yazar şöyle demiştir, "Kafka her şeyi sunar ama hiçbir şeyi onaylamaz." İşte onay makamı olmadan kararı okuyucuya bırakmak bu kitabın en güzel taraflarından biriydi.

Başka ne vardı? Elbette en çok aşk vardı.. İnansak bir türlü reddetsek bir türlü olan o belirsiz duygu.. Kitaptaki neredeyse bütün karakterler aşkın peşinde dönüp durdu. Biraz da ruh halimize göre bu melankolik-duygusal anlatım bize çok yakın da gelebilir çok itici de. Açıkçası ben sevdim.

Portakal vardı bir de evet, güzel bir çıkış noktasıydı hikaye boyunca anlatıldı bir şekilde, kitabı okuyuşumun mevsimin ilk portakalını yediğim güne denk gelmesi de ilginç oldu.

Fizik ve metafizik çatışması da güzeldi. Hem çatışma hem uyuşma mıydı, bilim de vardı, Freud,Jung ve Gazali üzerinden bir değerlendirme de vardı.

Çocukluk vardı elbette. Her şeyin çocuklukla olan bağı da önemliydi kuşkusuz. Her şey biz yaşarken oluyor ama bir bakıma her şey biz çocukken ya da biz çocukluktan geliyoruz diye oluyor.

Dostluk da vardı, dostluk hele de günümüzde ne kadar tartışılır bir kavram haline dönüştü malum. Kitap dostluğun nasılı, niçini, mümkün olup olmadığı, neye benzediği, ne anlama gelebileceği gibi konulara da değinmiş.

Yazar kendi mesleğinden de yola çıkarak, bize psikoloji, ruh-beden, denge-dengesizlik gibi konular üzerinden bir hikaye anlatmış, okumanızı tavsiye ederim, büyük beklentiler içine girmeden elbette. Çünkü biliyoruz ki, "Beklenti demek dert demektir" Fazla dertlenmeyelim ama dertsiz de kalmayalım.. İyi okumalar herkese..
Öncelikle bu kitap ile tanışmama vesile olan ve kitabı bana hediye eden Selman Ç. sana buradan teşekkürlerimi bir kez daha sunuyorum.. Var ol. :))))))) hahaha

Konuya nasıl giriş yaparım, bu nasıl bir inceleme olacak inanın hiçbir fikrim yok. Duygularımı bir köşeye atıp daha nesnel yazabilmek isterdim aslında ama sanırım başaramayacağım.

Yazarımız psikoloji eğitimi almış ve bu kitap onun henüz ilk eseri. İlk olmasına rağmen aslında ben başarılı da buldum diyebilirim. Ama bazı yerlerinde iyice pembe diziye kayıyor onu da söylemezsem olmaz. Freud, Jung, Gazali gibi büyük kişilerden de yer yer bahsediyor kitap. Hatta aslında kitapta olan psikiyatristler bunları temsil ediyor gibi. Yarış halindeler sürekli.

Şimdi sadece karakterler hakkında ufak bilgiler vereceğim çünkü kitapta öyle bir kurgu var ki burada içine gireceğim her şey bana göre spoiler olacaktır.
Pars ve Asil adında alanında uzman, dünya çapında tanınmış iki tane psikiyatrist ana konuda yer alıyor. Bilgilerini kötüye mi kullanıyorlar iyiye mi artık onu okuyanlar görecektir. Bu psikiyatristler ile bir şekilde yolları kesişen ya da kesişmek zorunda kalan Celal, Serap ve Yusuf karakterleri üzerinden de konu ilerliyor. Her karakter için daha sonradan ayrı bölümler de var.

Yusuf... :(
Ah o yusuf beni bitirdi. Benim için kitabın en güzel ve en anlamlı bölümü onun hayatıydı. Salya sümük ağladım şaka yapmıyorum baya baya ağladım. İçinde bulunduğum durum mu beni bu kadar etkiledi yoksa yazar mı çok iyi iş çıkarmış bilemiyorum. Hatta en az 3 kere okudum. Yusuf bendim. Bilmiyorum her okuduğumda onda kendimi buldum. Gerçi Selman da Yusuf bendim diyor orası ayrı tabi.

Bazı kitapların okunma zamanı olduğuna inanırım. Eğer hayatımın farklı bir döneminde bu kitabı okusaydım belki de bu kadar etkilenmezdim bilemiyorum. Şu an emin olduğum tek bir şey var: “Kitap beni kendimle buluşturdu...“
Hadi oradan abartma dedim içimden belki de abartıyorumdur aman bilemedim de.

Buradan sonra biraz daha duygusal olacağım. Hatta size ne alaka dediğiniz bir şarkı linki bırakayım buraya. Çünkü şarkı size anlamsız gelse bile kitabı okuduğum saatler boyunca hep bu şarkıyı dinledim. Ama cidden size anlamsız gelecektir.... :P
https://youtu.be/zpdEbOWe4Qg

Yazar karakterlerin duygularını o kadar iyi anlatmış ki okurken gerçekten yaşıyorsunuz. Bazı bölümlerde cidden çok ağladım. Kitap tamamen bir senaryo gibi sanki bir film izledim. Eminim hayatı yolunda gitmeyen kim okursa bu kitabı etkilenecektir. Ama eğer halinizden çok memnunsanız ve ruhsal olarak hiçbir probleminiz yoksa size basit gelebilir kabul ediyorum.

Çok beğendiğim yerleri paylaşmak istiyorum izninizle. Hesabım kapalı olduğu için alıntılara yer veremedim. Bundan sonrasını istemeyen okumayabilir.

-Ölmek büyük bir nimettir. Sonsuza dek yaşayacağımızı düşündüğümde çıldıracak gibi oluyorum. Aklım iflas edecek gibi oluyor. Buruşacak olan derimin, bir köpek dili gibi sarkacağını düşündükçe kendimi yakasım geliyor. İnsanlara katlanmak, acılara rağmen yaşamak zorunda olmak ve hiçbir şeyin son bulmayacağını bilmek insanlığın en büyük ıstırabı olurdu. Ölüm iyi ki var. Bu yüzden mutluyum. Yaşayan mutsuzlar için, iyi ki ölüm var!

-İşte burası en beğendiğim yerlerden biri!
İnsanlığın varoluş kaynağı sorulardır. Benim sorularım, benim varoluşumun değil, aksine yok oluşumun sorularıydı. Cevaplara biraz yaklaşmak, bir teselli ikramiyesi gibi varlık katıyordu hayatıma. Kendime yetemiyordum. Kendime acıyordum. Kendime kızıyordum. Kimdim ben? Kim için yaşıyordum? Tanrı var mıydı? Varsa ben neydim? Tanrı tüm boşlukları dolduracak kadar her yerdeyse, o zaman ben neredeydim? Tanrının elinin içinde mi, yoksa elinin tersiyle ittiklerinde mi? Neredeydim ben, hangi taraftaydım? Dünyada nereye nokta olarak konulmuştum? Kimin cümlesine noktaydım? Kimin hayatına noktaydım? Zaman, akrep ile yelkovanın kovalamacası mıydı sadece? Yelkovan mıydım? Kimi kovalıyordum? Hangi hayata yetişmeye çalışıyordum? Hangi zamana, hangi insana, hangi ölüme? Kime? Zaman ben miydim yoksa? Aldığım nefes miydi? Niye öldürdüm? Kim için? Kendim için mi? Neden acımadım? Neden kaybettim? Neden düştüm?

-İnsan belirli yolda ne kadar hız yaparsa heyecanını da bir o kadar bariyerlere sürte sürte azaltıyor. Bazı heyecanları çok çabuk tüketiyoruz. Fakat benim tüketebileceğim herhangi bir heyecanım olmadı. En büyük eksikliğim bir ailemin olmamasıydı belki de. Benimle gurur duyacak ebeveynlerimin yaşıyor olmamasıydı. Bir dostum da yoktu mesela. Bir aşkım da. Haliyle ortada paylaşacak bir sevinç, bir gurur olmayınca heyecan da olmuyordu. Kupkuru yaşıyordum. Geceden başlayıp sabahı zor eden ideallerime sarılıyordum. Başka türkü yaşamın bir gayesi kalmıyordu. Bana biçilen bir kader elbisesi üzerime dar geliyordu; ancak hiç isyan etmedim. Razı geldim, işittim ve itaat ettim. Belki de bu yüzden heyecansız olmama rağmen hayata dair tüm ümit edişlerimi biriktirmeye devam ettim.

-Ne ölebildim ne de yaşayabildim. Ölümle yaşam arasında ucu bucağı belli olmayan bir Araf’taydım. Nereye koşarsam koşayım vardığım bir nokta olmuyordu. Kısır bir döngü içerisinde günleri eritmekten başka yapabildiğim herhangi bir şey yoktu. Zamanın çıldırtıcılığı ve çağın bohemliği içerisinde Araf’ta olmak kimileri için bir sığınma limanı iken benim için cehennemden farkı yoktu..
Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

Liserjik asit dietilamid. 1947'lerde tedavi olarak kullanılabiliyorken 1960lı yıllarda eğlence amaçlı kullanılmaya başlanması nedeniyle yasaklanan. Tanrısı Albert Hofmann.

Psikiyatri. Milattan önce acının icatı henüz tanımlanmadan. Tanrısı Hipokrat. Elçisi İbn-i Sina. Philippe Pinel ve Freud ise sonradan politeistleştiren. Dostoyevski gizli özne.

İnsan. Çamurdan hallice. Tanrısı kendisi mi Allah mı?

Karakterlerin bir psikiyatri eleğinde kendi acı taşlarından ayıklanarak özlerinin yakalanmak istenmesi halk onayına hizmet eder. İnsan, onaylanmak üzere programlanmış bir denektir. Kendi elinde mi, bir Tanrı'nın elinde mi bu kafataslarının içlerindekine göre değişir. "Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir." Mucidi Herakleitos.

"Görmem bozuldu, düşüncelerim dağıldı, içimden gülme isteği geliyor, anlamlı konuşmak için büyük çaba sarf ediyorum, görme alanım sanki karşımda, eşyaların biçimi değişiyor, çevremi lunaparklarda olduğu gibi olağanüstü görüyorum. Bir süre sonra bunların hepsi geçti. Bütün bunları hatırlıyorum, baş dönmesi, görme bozuklukları, çevredeki eşyaların acayip gülünç ve kaba şekilleri... Renkli yüzler belirdi. Belirli bir tedirginlik vardı. Aralıklı olarak başımın, ayaklarımın ve bütün gövdemin ağırlığını duyuyorum, sanki madenle doldurulmuş gibi. Ayaklarda kramplar oluyor... Ellerde soğukluk ve sanki eriyip gidiyormuş gibi bir duygu var. Ağzımda maden tadında bir kuruluk, boğazda sıkışma, korku ve endişe, bilinçte bulanıklık..." Hofmann'ın 1943'deki LSD deneyiminin sonuçları.

"Her Şey Ben Yaşarken Oldu" kitabı Mustafa Becit adlı yazarın ilk kitabı. Kitaplar ruhu tedavi eder, etmelidir de. Fakat ne zaman eğlence amaçlı kullanılmaya başlanırsalar o zaman kitap olma amacından çıkarlar, ego malzemesi yoluna saparlar. Bu kitap ise insanın kendi alt benlik, benlik ve üst benlik kavramlarına yöneltilen bir tedavi kitabı. Çağdaş Türk Edebiyatı'na karşı görüş açımız, uykudan kalktığımız bir günde gözlerimiz buğulaştığında etrafımıza bakmaya çalışmamızın, düşüncelerini popülerlikle belirtmeye çalışanlar tarafından dağıtıldığımızın, içimizden gülme isteği, anlamlı konuşup birçok derince kitaplar yazma isteğimizin olduğu çağa tekabül etti. Türk Edebiyatı salt bir mit olarak hatırlanmasın diye savaşan rengarenk bir kitap bıraktı. Artısıyla, eksisiyle.

Hayat boyunca maruz kaldığımız çeşitli görüntüler vardır. Çok mutlu olduğumuzu düşündüğümüz bir hayatta "Bad Trip" diye adlandırdığımız dönemeçler olur. Normaldir, insanızdır. Köleleştirmek felsefemizdir, iktidar katar. Bu bir "id" istemine yöneltir. Yarattığını yok etmeyi sever insan dediğin. Aşkın nefretle olan madalyonunun iki yüzlülüğü rollerini paylaşması gibi hayat da ölümle bu senaryo için ego adlı ödülü kovalar. Alkışlarız biz de, paralı askerlerizdir kendimiz için çizilen sınırlardan kopamayan. Bir amaç ve içinde bu amaca ulaşma isteği olmadan kimse yaşayamaz dedi Dostoyevski, kitapta da herkesin bir yamacı vardı. Tırmanmak istediler, zirvede süperegoları onlara çelme taktı.

Etraf, beslenmemizi dengesizleştiren yan etkiler atar üstümüze. Böylece insanlıktan çıkılır. Bu yarışta özgürce kazanan egonun ta kendisidir. Başlangıçta orada olanı geride bırakmaktır görevi. İnsana olur olan, olmayan ise hiçlik çukurunda bulur kendisini. Böylece hayatımızın sonunda fragmanını bütün bir hayat boyunca izlediğimiz film şeridinde bakmak istemediğimiz görüntülere sırtını çevirir filmi yöneten. Nereden bakarsan bak, insandır insanı insansızlaştıran. Özgürlük ise harcıdır korkuyu her daim ayakta tutanın.

Freud, Jung, Gazali konusunda bilgilerim bir elin parmaklarını geçmez. Fakat bu kitap, onlar hakkında okumalar yapmamı perçinleyen.

Varlığı ispat edenin sigara olması gereksiz, karakter çözümlemelerindeki yetersizlikler ise ilk kitap olmasının etkisi. Bugüne kadar 1000kitap'ta bir ilki gerçekleştiren Neslihan T.'ye ise teşekkürler. İlk anların yeri doldurulamaz güzelliğine ve çabasının samimiyetine inanırım.
Kitaba başlamadan önce ilgimi en çok çeken şey ismi ve kapak tasarımı oldu.

Tek gözü belli olan yüzü silik bir adam'ın elinde tutmuş olduğu portakal, duvarda tabloları asılı olan Freud ve Jung.

Bana göre kitabın kapağı oldukça merak uyandırıcı son sayfayı bitirdiğiniz zaman tekrar kapağa baktığınız da bir bulmacayı çözmüş hissine kapılıyorsunuz.

İnsanlar üzerinde deneyler yapan,bilimin insanın ruhuna kadar sahip olabileceğini düşünen,birbirleriyle amansız bir savaş içerisine giren iki profesör Pars ve Doktor,korkusuz bir seri katil Celal, paylaşılamayan bedbaht kadın Serap ve Gazzâlî aşığı masumiyet müzesi gibi bir adam Yusuf...
Bu karakterler üzerine kurgulanmış kitap içerisinde aşk,sevgi, gizem ve ölüm gibi duyguları barındırıyor.
Kitap ilk sayfalardan itibaren sizi bir kurgunun içerisine sokuyor ve bulmacanın parçalarını yerleştirme isteği duyuyorsunuz.

Kitap da tek bir anlatıcı yerine her karakterin ayrı bölümler de anlatıcı olması yaşanan olayları farklı karakterlerin gözünden yaşamanızı sağlıyor. Karakter çeşitliğinin ve özelliğinin fazla olması her karakterden kendinize ait bir şeyler bulmanızı da kolaylaştırıyor.

Yazar'ın psikoloji eğitimi almış olmasından dolayı psikoloji türünü de içerisinde barındırıyor kitap. Freud ve Jung'u kitaba harmanlama şekli yazar'ın psikoloji alanında başarılı olduğunu da gösterir niteliğinde.

Kitap'da anlam veremediğim üç noktaya da değinmek istiyorum. Gereksiz yere kullanılan argo kelimeler ve bu kelimelere uygulanan sansür biçimini çok anlamsız ve yersiz buldum. Yazarın niye böyle bir yönteme başvurduğunu merak ettim doğrusu. Diğer konu yan karakterlerin kitapta bazı yerlerde çok fazla detaylandırdığını düşünüyorum ve bunun sonucu olarak da ana karakterlere olan odağım bazı yerlerde biraz olsun uzaklaştı.Son olarak ise yazar'ın bazı aforizma niteliğinde sayılabilecek cümlelerini tam anlamlandıramadım açıkçası.

Okuduğu her şeyden bir edebi değer beklentisi almak isteyen okurlar için doyurucu bir kitap olduğunu söylemem ancak içerisinde Gerilim-Psikoloji türünü barındıran kitap bu yönüyle böyle bir beklenti içerisine sokmuyor bence. Ben böyle bir beklenti içerisinde okumadığım için genel anlamda kurgu ve akışa kendimi kaptırdığımı söyleyebilirim.

Mustafa Becit ve kitabı ile burada düzenlenen etkinlik sayesinde tanıştım ve okurken çok keyif aldım.
En çok beğendiğim bir alıntı ile kapatmak istiyorum,keyifli okumalar...

"Dünyada milyonlarca insan, milyonlarca dert, milyonlarca aşık vardı. Hepsini tutup sıksan, suyunu çıkartsan, ortaya çıkacak olan öz acı herhangi bir insanın acısıyla eşdeğerdi. Herkesin acısı kendine göre dünyalar kadardı. İşte bütün ruhsal sorunların başlangıç noktası burasıydı. Acıyı reddetme, acıyı bastırma, acıyı görmezden gelme... Oysa acılarımızı anlamalı ve dersler çıkartmalıydık."
“Her Şey Ben Yaşarken Oldu” kitabına başlamam Neslihan T. tavsiyesi üzerine oldu. Etkinliğe gelince ne kadar etkinliklerden pek haz etmesemde nasıl bir zamanla tutturduysam etkinlik tarihiyle kitabı okuma tarihi çakıştı. Tabii baskılarla beni etkinliğe davet eden arkadaşımı anmamak olmaz. Esklar

Genel itibariyle kendi okuma çizgimin dışına çıkmayı seven maceraperest bir okur değilim. Bu kitabıda aslında okuma sebebim birazda alanımla paralel giden psikoloji alanında Jung ve Freud nasıl kitaba serpiştirildiğiydi.

Kitaba gelirsek benim ilgimi çeken ilk kısmı şiddet öğeleri içermesine rağmen yazar bazı kavramları örtük şekilde yazmasıydı. Misal “ o…çocuğu” diye ifade ettiği kavramı çoğumuz algılamamıza rağmen yazar bunu bilinçli yaptığını ifade etti sorduğum soru üzerine. Ayrıca bunu yapmasının nedeninin kirliliğe sebep olmak istememesi olarak ifade etti. Lakin gözardı ettiği kelimeyi örtük veya açık yazmasının algıda hiçbir şeye sebep olmadığıdır. Sonuçta her eylem belli bir anlam merkezli olmalı yazarın bu yaptığı ise sadece anlamsız bir eylem olarak kaldı benim zihnimde. Sayfa 30,37,54,67… bu tarz kullanımlarla karşılaşmanız muhtemel.

Kitabın iki psikoloji devine ev sahipliği yaptığını ifade etmiştim lakin kitap maalesef sayfa 189’a kadar karakterlerda bu iki devin acemice giydirilen özellikleriyle karşılaşıyorsunuz. Eğer böyle iki ismi kitabınızda kullanacaksanız bi birikimle yapmanız gerektiği düşüncesindeyim. Yazar aşırı amatör kalmış bu iki dev arasında ( Jung ve Freud ). Bir nevi devler yazarı yutmuş kitapta. Diğer önemli olan nokta ise Gazali gerçeği ve sürekli bir Gazali felsefesinin ucunu gösterip ne olduğunun ifade edilmemesi. Aslında üç ismide aynı derecede amatör kalmış bir yazar profili var kitapta. Yazarın en büyük hatası bu devleri sadece isim olarak algılamış olduğudur. Freud’un cinsellik kavramına ve Jung’un gölge kavramı kitapta çok yüzeysel kalmış.

Kitabın en beğendiğim kısmı ise “ Doktor” a ayrılan bölümdü. Ayrıca farklı kişilerin ağzıyla aynı olaylara bakış açısını öğrenmek güzeldi lakin buralarda şahısların psikolojilerini savundukları psikoloji devinin akımı eşliğinde sergilense kitap daha çekici hala gelebilirdi. Kitapta bolca aforizma mevcut lakin öyle sizi arada bırakıp saatlerce düşündürenden çok ucu kapalı ve basit ifadeler.

Yazar buram buram Gazali kokuyor, kokmasın mı koksun lakin okura bir arada kalmışlık bir tercih hakkı tanımalı. Mustafa bey keskin yargılarla Batı Felsefesinin önüne duvarı indirmiş kitapta tek gerçek “Doğu”dur diye. Batı felsefesi sessiz kalmamış kitapta yutmuş yazarı bitirmiş.

Tavsiye eder miyim. Eğer felsefe,sosyoloji,psikoloji…okuyorsanız es geçin kitabı arkadaşlar sizlik değil. Ama genel okur profili için ideal basitlikte.

Kitapla kalın.
Çok tartışıldı, üzerine çok konuşuldu.
"Her Şey 1000Kitap'ta oldu."

Niyetim kitabı kötülemek ya da bazı kişileri övmek değil, öncelikle bunu belirtmek istiyorum ki niyet okunmasın. Bunu yazdığım için yine gerilimli bir durum olacak belki ama ne yazık ki bana göre ilk 109 sayfa çöp, bu tabire katılıyorum. Yani yazar kitabın ilk bölümü olan Celal bölümünü neden yazmış, ne amaçlamış anlayamadım. Gerçekten kötüydü.

Aslında cümleleri okurken aklımdan sık sık şu geçti, yazarın yazmaya bir istidadı var ama sanki kendisini kasmış. Sanki anlatacaklarını belirli bir kalıbın içerisinde anlatma kaygısına düşmüş. Bu da yazımını gölgelemiş ve kurmaya çalışacağım diye uğraşırken, üslubunu ve anlatımını kaybetmiş. Bölüm kocaman bir gereksiz aforizma, sigara ve betimleme yığınına dönüşmüş.

Kitabın sonraki bölümlerini de okuyunca aklımdan geçen ise yazar ilk bölümü yazmış, bir köşede bırakmış, aradan bir kaç yıl geçmiş oturmuş kitabı tamamlamaya karar vermiş. Yani ilk bölümde hissedilen aşırı acemilik sonra sonra kayboluyor kitapta ama kitabı eline alan her okur 109 sayfa bitsin de kalan bölümler nasılmış bakalım diye sabreder mi bilemiyorum. Ki ben de dayanamayıp bırakmıştım sonradan devam etmeye karar verdim.

109 sayfalık Celal kısmını da yazan, Yusuf kısmını da, Doktor ve Pars karakterlerini de yazan aynı kişiyse, bu ne yaman bir çelişki durumuna düşüyorum. Bence yazar psikoloji üzerine yazmak istemiş ki bu yönüyle kitap iyi fakat bunu da bir kurgu ve diyalog üzerine yazayım ki kişisel gelişim gibi, deneme gibi olmasın piyasaya yeni çıkacağım kitabı kimse okumaz düşüncesine girmiş ve kurgu kısmında tökezlemiş. Ne şekilde yazacağından bir türlü emin olamadığı için de ortaya Celal gibi karman çorman bir karakter çıkmış.

Elimde kalem not ala ala okudum kitabı, neresini neden sevmedim neresini neden beğendim gibi. İncelemeye biraz böyle devam etsem kitaba dair daha adil bir inceleme yazabileceğim gibi, o yüzden biraz uzun bir yazı olacak okumak istemeyen varsa çıksın. =)

Kitabın ilk bölümündeki giriş paragrafları bana Hakan Günday’ı anımsattı, bir yorumda Hakan Günday olsa şöyle şöyle yazardı dememin ve üzerine bir iletide bir dünya laf yememin sebebi de bu benzerlik hissiydi aslında, Hakan Günday tarzını sonuna kadar ara ara hissettim. Mustafa Becit Hakan Günday’dan etkilenmiş olabilir diye düşündüm işte başlarken de ve giriş kısmını beğendim de, fakat sonrasında aşırı klişeye düştü.

Örneğin sayfa 13’te;
“İkimiz de yalnızız ve bir nükleer santral kadar tehlikeliyiz,” diye bir cümle var, buraya “Neden?” diye not düşmüşüm, hikayenin çok başındayız karakterler bile daha oturmadan böyle iddialı bir cümle neden kurdurtuluyor karaktere. Etkileyici bulmak gerekiyordu bu cümleyi belki ama klişe... Neden bu kadar gereksiz betimleme ve afili cümle kullanmış, olaya girdikten sonra aforizmaları araya serpiştirse ya da kurguyu betimleme ile süslese daha lezzetli olurmuş. Betimleme dediğim de "Geniş bir kapıdan geniş bir salona girdi, upuzun koridoru geçti, geniş merdivenleri tek tek çıkıp büyük salonun sonundaki önemli adamın odasına girdi." şeklinde. Geniş merdivenler, geniş salon yerine etrafındaki durumu betimlese okumaktan daha keyif almaz mıydınız? Ben alırdım. :))

Çakma Hollywood konuşmaları, Kurtlar Vadisi esintileri, laf kalabalığı... klişeydi. (Kızmayın yani klişe.)
“Ben sana iş veririm ve sen de bu işi yaparsın!” (Selam ben Polat Alemdar!)

“Sigaranın filtresini ağzıma,ucunu ise çakmağımdan çıkan ateşe teslim ettim.” – Sırf süsleyeceğim diye bunca laf kalabalığına ne gerek vardı, sigara yaktım yaz devam et, filtresini ateşe vererek sigarayı yakamayacağını okur biliyor, her okur Bilal değil. Okurun zekasını bu kadar küçümsemek niye? Ki zaten o kadar çok sigara yakıyor ki bu bölümde neredeyse sayfada bir sigara yaktı, sigara yaktım cümlesini görüyoruz. Sigaradan bezecek kadar sigara yakılan cümle var.
Buna benzer bir cümle de yine “...arabayı çalıştırıp, vitesi bire taktım, sonra gaza basıp hızla uzaklaştım.” Şimdi ben harika şeyler yazabiliyorum falan değil ama yazma işinin de biraz matematiği olduğunu ve eğer güzel bir eser meydana getirmek istiyorsak kurguya katkısı olmayacak şeylerin yazıyı şişirmek dışında bir etkisi olmadığını da biliyorum. Çehov’un tüfeği olayı hani. Buna bir örnek daha yazıp, bu bahsi geçeceğim.

“Masanın üzerine döktüğü tütünleri ayrıştırdıktan sonra yanma haznesine sıkıştırdı ve yaklaşık yedi saniyede yaktı.” Tütünlerin de, zamanın da kurguya katkısı yok.

Celal kısmındaki olaylar hep şuna vurgu, bakın Celal çok vahşi, acımasız ve soğukkanlı bir ölüm makinesi! Tamam anladık diye bağırmak istedim, kafa kırmalar, iki kaşın ortasına domdom kurşunular...

“...adamın kopmuş kellesine falçata ile dövme yapıyordum.” Vayyy bee!! Adam psikopat, katil, ama sanatçı ruhlu!

Kafamızda hep aynı soru... Bu kitap ne üzerine kurulu? Aşk mı? Yeraltı mı? Polisiye mi? Psikoloji mi?

Bir kısım vardı ki hangi akla hizmet yazmış, nasıl makul görerek yazmış anlayamadım. Gölge’nin kadınımı öldürdüm diye zırvaladığı kısım! Bu kısımla ilgili ne gibi bir savunması var soracağım kendisine de.(Yazara sorsaydın denildi hep.)

Sanırım en oturaklı kısım Yusuf kısmıydı, buradan sonra kurgu süper falan olmuyor ama cümleler daha makul, daha kabul edilebilir ve aforizma kısımları yukarıda bahsettiğim olay örgüsünün içinde eritilmiş olarak karşımıza çıkıyor. Tanrı, ego, Freud, Jung, Gazali kısımları güzeldi. Ama yine bir eleştirim var ki zorunda değil diyebilirsiniz, bilmiyorum belki de öyledir, bilimsel bir dayanağa vermemiş sırtını sadece benim görüşüm, benim düşüncem böyle ve bunun doğru olduğunu kabul ediyorum yapıp yazmış. Doğu ile Batı’yı kıyas yapmış ama kendisi Doğu’ya yakın hissettiği için Batı’yı bir kenara fırlatmış, adeta Freud da kimmiş babalar gibi Gazali’miz var bizim durumu gibi. İnanç kıskacında takılmış kalmış bilimi yok kabul etmiş, bunu da sevmedim.

Neyini sevdim? Bir sürü yer oldu altını çizdiğim; psikolojik çıkarım yaptığı kısımların çoğunu sevdim, yazmaya istidatı kesinlikle var doğruladım buralarda, Pars ve Asil bağlantısı güzeldi, doktorun hikayesini biraz daha derinleşitrip daha güzel bir temele oturtsa süper olurmuş, doktorun egosu ile savaşı kısmı güzeldi. Necati mesela olmasa da olurmuş, hatta belki Celal –Serap olmasa da olabilirmiş, Sümbül hikayeye illa girmeli miydi şüpheli ama yazar böyle kurmayı tercih etmiş böyle kurmuş.

Psikoloji konusuma eğilimi varmış bu konu üzerine yazarsa daha güzel kitaplar okuruz sanırım kendisinden, ama lütfen mafyamatik karakterlerden uzak dursun.

Aşk üzerine kurduğu cümleler biraz bayattı açıkcası ve kurguda basit ve mantıksız yerler vardı. Ama yazarın bu kitabı 20li yaşlarda yazdığı göz önünde bulundurulursa çok da kötü denemez kitaba. Biraz daha olgunlaştığında, biraz daha hayat tecrübesi edindiğinde ya da bir kaç kitap olgunluğuna ulaşıp kendi kitabını yazsa daha güzel bir iş çıkartabilirmiş diye düşünüyorum. Bu herkes için geçerli değil çok genç yaşta çok sağlam eserler yazabilen yazarlar elbet vardır ama Becit için ben böyle hissettim, böyle düşündüm.

Okuyun diyemem ama okumayın da diyemiyorum. Kitap ortalama bir kitap, ne çok kötü (Celal kısmı hariç), ne çok iyi... Sadece kurgu ve üslup bakımından bakarsanız zayıf ama içinde güzel çıkarımlar da yok değil. Biraz okuma birikiminiz biraz da ne beklediğiniz önemli olan.
Tek tek karakterlerden bahsetmek isterdim ama " spoiler " içermemesi adına karakterler hakkında detaya girmeyeceğim.

Ben nedense içerisindeki psikopat karakterleri bile sevdim :)))
Şunu söylemeliyim ki; kitabın adı bir yerde geçerse elbet, burnumda bir portakal kokusu olacak :) Ah Yusuf ...
Yine de benim en sevdiğim karakter aşkın gücünü ifade eden " Serap" olmuştur.

Sanırım yazarın ilk kitabı ve yerden yere vurulmuş olmasına rağmen ben genelini sevdim. Kendimce hangi kitap olursa olsun okuduklarımı kötülemeyi ve küçümsemeyi sevmeyen biri olarak benim düşünceme göre ateşe atılacak bir kitap asla değil.

İnceleme yazmayı sevmiyorum ya da beceremiyorum... Nacizane kendime bir not olarak görülmesini rica ediyorum .


Ve son olarak etkinlik sahibi kitap ve yazar ile tanışmama vesile olan, Neslihan T. kardeşime teşekkür edemiyorum onun yerine kendisinden özür diliyorum.
Etkinliğini berbat ettik...
Alanında başarılı, birlikte çalışan iki psikiyatrist (Asil ve Pars) gün gelip ciddi manada çatışırsa ve psikiyatri alaninda sahip olduklari engin bilgilerini kötüye kullanmaya kalkarlarsa bu durum diğer insanları nasıl etkiler sence sevgili okur? İşte bu eser oluşturulan sağlam kurgusu ve merak uyandıran anlatımıyla bu sorunun cevabını veriyor bize. Kitabı okumaya başlamadan önce kapak resmi epey dikkatimi çekmişti ve anlamlandıramamıştım açıkçası. Kitabi okuyunca kilit hadiselere vurgu yapan isabetli bir resim yerleştirildiğini düşünmeden edemedim. Yazar, hadiseleri Doktor Asil'in yanı sıra bu çatışmanın kurbanı olan Celal, Serap ve Yusuf'un ağzından bölümler halinde okuyucuya sunuyor. Tekdüze bir anlatım yerine karakterlerin her birine bölümler ayrılmış olması okuyucuda bir yapbozu tamamlama hissi uyandırıyor. Hayatları bir şekilde kesişen bu karakterlerin yaşadıklarını okudukça olayları birbirine bağlayarak bir sonuca ulaşıyorsunuz. Bu da anlatımı daha gizemli kılmış bana kalırsa. Kitap ilerledikçe çizilmesi gereken çok güzel satırlar karşılıyor okuyucuyu. Bunun yanı sıra olaylar anlatılırken Jung, Gazali ve Freud'un fikirlerine sıkça vurgu yapılmış. Psikiyatri alanında da okuyucuya birtakım bilgiler vererek, farklı kapılar açan bir eser. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen bu kadar kaliteli bir eserle karşılaşmak beni mutlu etti. Alanına dair bilgilerini konuşturan yazar; genç yaşına rağmen okuyucuda merak uyandıran, anlatımıyla sayfaların akıp gitmesine sebep olan bir eserle buluşturuyor okuyucuyu. Umarım yakın zamanda yeni bir eserini daha görürüz. En kısa zamanda bu güzel eserle tanışın. Keyifli okumalar. :)
En başta kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.

Hayatın bütün gerçeklerini bulacağınıza eminim. Bir an olsun kitaptan kopmuyorsunuz anlatım muhteşem. Konu harikulade. Hikaye başlıyor bi yere kadar geliyor noluyor diyorsunuz sonra o hikayenin kahramanları tek tek inceleniyor zaten bütün sorulara cevap buluyorsunuz. Kusursuz.

Kitap bitince (Gerçi bitmeden de düşündüm) bu kitabın filminin çekilmesi gerekir diye düşündüm ve muhtemelen birgün çekilecektir.
Bedenimin fermuarını sonuna kadar açıp ruhumu özgür bırakmak için gökyüzünden bir işaret bekliyordum.
Mustafa Becit
Sayfa 11 - Sayfa6 Yayınevi
Sadece bana mı oluyor bu?
Yeryüzünde sorduğu sorulara cevap alamayan bir tek ben miyim?
Mustafa Becit
Sayfa 63 - Sayfa6 Yayınları
''Ben kendime inanmıyorum, ama Allah'a inanıyorum. Babam bir gün bana, sevdiğin birini kaybetmekten nasıl korkuyorsan, Allah'ın sevgisini kaybetmekten de öyle kork demişti. O'nun sevgisini kazandım mı hiç bilmiyorum. Ama onu çok seviyorum.
Doğru mu yalan mı bilmediğim bir hikayeye göre, babanın biri oğluna biz gazetedeki dünya haritasını yedi parçaya ayırıp vermiş. Beş yaşındaki oğlundan gazete parçalarını yan yana getirip yeniden dünya haritasını oluşturmasını istemiş. Çocuk, altı dakikada parçaları birleştirmiş ve dünya haritasını meydana getirmiş. Baba şaşırmış ve oğluna nasıl yaptığını sormuş. Çocuk, çok basit demiş ve haritanın arkasındaki insanı göstermiş. O insanın yedi parçasını bir araya getirdim, dünya da otomatikman ortaya çıktı demiş.
Bir insanı düzeltirsen, onun tüm parçalarını bir araya getirirsen, dünya da düzelir demiş ve eklemiş. Sadece bir insan bile dünyayı değiştirebilecek güçtedir. Baba hayatının dersini almış. Devamını bilmiyorum.
Babam bana bu hikayeyi anlattığından beri hep düşündüm. Yedi parçadan kasıt nedir dedim. İnsanın yedi parçası nedir? Hiç bilemedim. Allah insanı parça parça yaratmış ve her parçasından imtihan etmiştir. Bütün parçalarını bir araya getirip bütüne ulaşanlar, Allah'a ulaşmışlardır. Yedi parçasını bir araya getiremeyen insanın ise iki yakası bir araya bir türlü gelmemiştir.
Bu kadar acı, elem, keder hep inancın eksikliğinden bana göre. Şu an bu haldeysek, bu Allah'ın bize kestiği bir ceza değil, bizim kendi kendimize kestiğimiz bir cezadır ancak...''

Hikaye bana da enteresan gelmişti. İnsanın yedi parçasını ben de merak etmiştim. Gölge'nin yanında palazlanırken bir gün bana ''Eksik kalan bir parçamı bulmuş olsaydım, yaşamayı kıl payı kaçırmazdım,'' demişti. Nedense Yusuf konuşurken zihnimde Gölge'nin bu cümlesi dolanıverdi. İnsanın yedi parçasını sanırım biliyorum.
''Ben biliyorum Yusuf, insanın yedi parçasını biliyorum. Birincisi elidir. İkincisi dili, üçüncüsü kalbi, dördüncüsü midesi, beşincisi ayakları, altıncısı ruhu, yedincisi ise beynidir. İnan bana Yusuf, bu parçaların her biri tehlikelidir. İnsan yedi tehlikeyle doğar, yedi tehlikeyle yaşar. Elinden, dilinden, kalbinden, midesinden, ayaklarından, ruhundan ve beyninden başka neyi vardır ki insanın? Soyut ve somut şeylerin hepsi bu parçaların elindedir.''
Yusuf birden kafasını çevirip bana baktı. Gülümsedi sonra. Anlam veremedim.
''Sen gördüğüm en zeki adamlardan birisin abi.''
"İkimiz de yalnızız ve bir nükleer santral kadar tehlikeliyiz," dedi ukalaca.
Yalnız olduğumuz konusunda hemfikirdim.
Sonuçta yalnızları arayanlar da yine yalnızlardır.
Mustafa Becit
Sayfa 13 - Sayfa6 Yayınevi

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Her Şey Ben Yaşarken Oldu
Baskı tarihi:
6 Temmuz 2015
Sayfa sayısı:
296
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789751035899
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sayfa 6 Yayınları
"Geçmişim, geleceğim içerisinde kazılmış derin bir kuyuydu. Bu kuyudan çıkmam için ancak Yusuf olmam gerekiyordu. Bunu başarabilirsem sonsuzluğu da geçebilirdim. Bu andan sonra da imkânsız olarak addedilen ne varsa hepsini mümkün kılabilirdim. Ancak biraz daha ölmemem gerekiyordu. İşte onun ne sınırı, ne de mümkünâtı vardı."

Hangi deney gerçek aşkı yüreğin hafızasından silebilir ki?

Bir kadın, üç adam… dört ayrı yürek. Serap, Celal, Pars ve Doktor. 

Kimi aşk, kimi aşk kisvesi altında intikam, kimiyse akıldışı deneylerin objesi olarak yüreğine yerleştirir Serap'ı. Herkesin bir planı vardır.

Bu romanda iyilerin yüzü kötülüğe, kötülerin yüzü beyaza boyalıdır. Bazıları portakal, bazılarıysa kurumuş kan kokar. Tüm bu intikam planları sadece Serap'ı elde etmek için mi, yoksa Serap sadece bir maşa mı? Peki, Serap bu hikâyenin neresinde? 

Celal, aşkı için hayatını tamamen değiştirmiştir; ama bugünü değiştirse de geçmişi ve geçmişin şekillendireceği geleceği değiştirebilir mi? Ayın karanlık ve aydınlık yüzü gibi tek bedende iki ayrı hayat yaşayan Pars, kişisel hesaplaşmalarında Serap'a hangi yüzünü dönecektir? Sevdiği kadını bir türlü elde edemeyen Doktor, sinsi bir yılan gibi kaç hayatın içine akıtacaktır zehrini? Freud mu haklıydı yoksa Jung mu? Peki Gazali bu romanın neresinde?

Mustafa Becit'ten hayatın içinden karakterlerle kurulmuş bir olay örgüsünün aksiyon, intikam, aşk, felsefe ve hatta biraz delilik dolu, bir solukta okuyacağınız çarpıcı anlatımı…Artık, köpüren hayatın sağanaklarında sancıyan bir namluya şakağınızı uzatma vaktidir…
(Tanıtım Bülteninden)

Kitabı okuyanlar 72 okur

  • arzu güven
  • Sabiha Karadeniz
  • Cansu
  • Fatih Erkan
  • İnci İnci
  • Ümit ALÇI
  • Salimet
  • Sezen B.
  • Osman Y.
  • eliifizm

Yaş gruplarına göre okuyanlar

0-13 Yaş
%7.1
14-17 Yaş
%0
18-24 Yaş
%42.9
25-34 Yaş
%50
35-44 Yaş
%0
45-54 Yaş
%0
55-64 Yaş
%0
65+ Yaş
%0

Cinsiyetlerine göre okuyanlar

Kadın
%72.2
Erkek
%27.8

Kitap istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%22.7 (10)
9
%13.6 (6)
8
%13.6 (6)
7
%18.2 (8)
6
%6.8 (3)
5
%9.1 (4)
4
%2.3 (1)
3
%2.3 (1)
2
%0
1
%11.4 (5)

Kitabın sıralamaları