Kazanç Hırsının insanın gözünü nasıl kör ettiğini nasibine isyanın insanın başına neler getirdiğini sürükleyici bir biçimde anlatmış. Okuduğum güzel kitaplardan biriydi
"Artık herkes Kino ile ilgilenmeye başlamıştı. Kino bir 'Dünya incisi' bulmuştu."
Karısı ve çocuğuna bakmak için namusuyla çalışan genç bir adamın, denizde inanılmaz büyüklükte bir inci bulmasıyla birlikte bu ailenin talihinin artık değişeceğini düşünen herkes haklı çıktı ama bir farkla...
Yaşadıkları sahilde geçimlerini denizden karşılayan fakir yerli halkın, kendilerinin sahip olmadığı bir şeye başkasının sahip olmasıyla değişen duyguları, sonucuna bakmaksızın bir şeye körü körüne bağlanmanın getirdikleri, ölene kadar insanı sömürmeyi bırakmayan sistemin ve insan hırsının nelere sebep olacağını anlatan "İnci" etkileyici bir kitap olarak karşımıza çıkıyor...
Sevil Özdemir
Aç gözlülük, mal hırsı ve kolay yoldan para kazanma isteğinin insana neler yaptirabileceğini anlatan güzel bir kitaptı. Gerilim yüklüydü, her an acaba ne olacak şimdi diye bekletti. Ayrıca okurken çoğu yerde aklıma Gollum ve yüzüğü geldi. Tavsiye ederim.
Dünyanın en büyük incisine sahip olmak mı?
Evet Kino dünyanın en büyük incisine sahipti.Bu inci ona her ne kadar hayaller kurdursa da beraberinde kötülükler de getirecekti. Yazar; sınıfsal farklılıkları,insan benliğinin olaylara karşı olan değişimini,para hırsını,aç gözlülüğü çok iyi bir şekilde anlatmış.Kesinlikle öneririm, bir çırpıda okuyup bitireceğiniz;bitirdikten sonra da bir süre duvarla bakışıp üzerine düşünebileceğiniz bir kitaptı.
John Steinbeck ayarında tasvir kullanma örneği sergilemiş. Kitap gayet akıcı ve okunası bir klasik. Fakirlik içersinde yaşayan Kino, dünyanın en büyük incisini bulur ancak bir anda gelen zenginlik aynı zamanda felaketleri de beraberinde getirir. Gayet başarılı bir mini roman.
Resmen soluğumu tutarak okuduğum bir eser oldu. Tam hüzne kapılıyorken birden umut doğuyor, tam umut ederken birden hüzne kapılıyor yüreğim. Hiç bu kadar inişli çıkışlı duyguları eş zamanlı hissettiğim eser olmamiştı. İnci ilk.
Ah John Steinbeck!
Seni her okumuşumda bu kadar duygulanmak zorunda mıyım?..
İnci, öyle bir kitap ki, daha ilk satırları okurken etki altında kalacağımı hissettim. Ama o etkinin bu denli büyük olmasını beklemiyordum. Uzun zaman oluyor bir kitaba "9" puan vermeyeli. Notu kıt öğretmenlerdenim sanırım.
Kısa bir eser, John Steinbeck'in hayatı, eserin künyesi, Tomris Uyar'ın muhteşem sunuşu ve kısa ama etkileyici altı bölümden oluşuyor. Elinize en fazla iki defa alırsınız. Mekan ve psikoloji betimlemeleri başarılı, verilmek istenen mesaj net bir şekilde verilmiş. Steinbeck yaşadığı coğrafyaya sığmayan, o coğrafyanın kabullenemediği insanları öyle güzel anlatıyor ki... Hele o her şeye rağmen var olan umutları...
"Oğlumuz okuma yazma öğrenmeli." Bunun bile çok zor olduğu bir coğrafyada böylesine bir ideal için çabalayan bir aile, çocukları için canını verecek bir anne ve tüm bunlardan habersiz minicik bebekleri... İçimi dökeceğim şimdi adı "spoiler" olacak.
Kötü bir alışkanlığım var. Kahvaltılarda Kemal Sunal filmleri izlerim. Bu sabah "Talih Kuşu" filmini izledim. İkramiye çıkmadan önce kendisine bayram hakkı bile tanınmayan Osman Abalı zengin oldu sanılınca etrafı tarafından çok farklı muamele görüyor ve filmin sonunda hiçbir zenginliği istemiyordu. Eser tam da o filmin üzerine geldi. Bir "inci" ile hayatı değişen bir aile... Hep şunu söylerler: para insanı değiştirir diye. Para, parayı bulandan çok onun çevresini değiştiriyor sanırım.
"Derler ya, insan asla doymak bilmez diye, yüzünü verseniz ille de astarını ister diye. Bu sözler insanı kınama amacıyla söylenir, oysa insan soyunun en büyük yeteneklerinden biri, onu elindekiyle yetinen hayvanlardan üstün kılan bir yetenektir bu."
Her şeyin dozunu kaçırıyoruz. İstemenin bile:
"Bir şeyi çok fazla istemek iyi değildir.
İnci
Merhaba okur arkadaşlarım,
Bugün sizlerle içimde bir yerleri sızlatan bir kitaptan söz etmek istiyorum. Okurken aklımdan bir an bile çıkmayan bir film vardı: Milyarder. Hani Şener Şen’in başına büyük ikramiyenin çıktığı o film… Paranın kokusunu alan herkesin, daha düne kadar yok saydığı o yoksul adamın etrafında nasıl da toplandığını hatırlarsınız. Akrabalar, dostlar, yabancılar… Hepsi bir anda başka bir yüzle çıkıverir karşımıza.
Şener Şen’in sabaha kadar kâbuslar görmesi, rüyalarına annesinin, eşinin, arkadaşlarının girmesi… Ve hepsinin gözlerinde aynı açgözlülük. İnsan izlerken hem gülümser hem de boğazına bir düğüm oturur.
İşte Kino’nun hikâyesi de bana tam olarak bunu yaşattı. Denizin karanlık derinliklerinden çıkan bir inci, onun kaderini de karartıyor. Hayatının değişeceğini sanırken, aslında hayatının en ağır sınavıyla yüzleşiyor. Bir umut, bir hayal… Ama o hayal, beraberinde korkuyu, hırsı ve insanın içindeki karanlığı da su yüzüne çıkarıyor.
Bu kitap bana şunu düşündürdü: Bazı insanlar için hayal kurmak bile cesaret isterken, hayaline ulaşmak neden bu kadar can yakıyor? Hırs çoğaldıkça sevginin nasıl küçüldüğünü, umut büyüdükçe yükünün nasıl ağırlaştığını görmek insanın içini acıtıyor. Zaten yoksulluğun, adaletsizliğin kol gezdiği bu dünyada, bir de yoksulun hayallerine göz dikmek ne büyük bir acı…
Kitabı çok kısa sürede okudum ama etkisi kalbimde uzun süre kaldı. Son sayfayı kapattığımda gözlerim dolu dolu şunu söyledim kendi kendime:
“Vay be…”
Meğer umut, bazılarımız için sadece güzel bir kelime değilmiş.
Bazen umut, insanın ödeyemeyeceği kadar ağır bir bedelmiş..
Daima kitaplarla ,sevgiyle kalın :)
İnci, John Steinbeck ile tanışma eserim oldu ve açıkçası bu yaşıma kadar onu okumamış olmaktan utanç duyduğumu itiraf etmeliyim. Yoğun bir döneme denk gelmesinden dolayı 100 sayfalık bu kitabı üç günde bitirebildim. Normal şartlarda, tek oturuşta bitirilebilecek kadar akıcı bir kitap aslında. Çünkü hem olay örgüsü ağır ilerlemiyor hem de yazarın dili fazlasıyla yalın.
Eserde, bitmek tükenmek bilmeyen hırslara sahip insanoğlunun açgözlülüğü işleniyor. Küçük bir keşifle bile insanın nasıl kendini kaybedebileceğini görmek, hikâyeyi sıradan bir olayın ötesine taşıyor. Kino’nun inciyi bulmasıyla başlayan olay örgüsü, bize bazen sahip olduğumuzu sandığımız şeylerin aslında nasıl bize sahip olduğunu somutlaştırarak gösteriyor.
Kitabı okurken kendi değer yargılarımı sorgulamadan edemedim. Çünkü Steinbeck’in anlattığı şey sadece bir karakterin hikâyesi değil; insanoğlunun açgözlülük uğruna yapabileceklerinin sınırı olmadığını gösteren evrensel bir tablo. Bir noktadan sonra kendimi “adalet” ve “eşitlik” üzerine düşünürken buldum. Dünyadaki haksızlıkların kaynağında da çoğu kez aynı hırsın ve doyumsuzluğun olduğunu görmek, kitabı daha da etkileyici kıldı.
En çok aklımda kalan ise şu oldu: Bazen umut kapısı diye adım attığımız aralık, aslında kendi felaketimize giden yolun ilk adımı olabilir. İnci de böyle bir sembol; hem ışığıyla büyüleyen hem de karanlığa sürükleyen…
Kısacık hacmine rağmen çok derin şeyler düşündüren bu eser, kesinlikle herkesin okuması gereken kitaplardan biri. Steinbeck’in yalın dili, insan doğasını acımasız bir aynaya dönüştürüyor. Ve o aynada kendimizden parçalar görmemek neredeyse imkânsız.
John Steinbeck in çok kitabını okudum. Fareler ve İnsanlar, Gazap Üzümleri ve #k:572. En büyük eseri olan Cennetin Doğusu kitabını da böylelikle sona bırakmış oldum. Onu da bu sene inşallah bitireceğim. Okuma listemde 2024 de mevcut. Steinbeck in tarzına da doğal olarak alıştım.
İnci kitabı kısa bir roman. 1947 de yazılmış. Romandan daha çok bir hikaye kitabı gibi. İnci avcısı olan Kino, eşi ve bebeklerinin hayatını konu alıyor. 1940 yıllarında kitabın altyapısı zaten Steinbeck in zihninde mevcutmuş. Hikaye aslında meşhur bir Meksika halk hikayesiymiş. Karakterlerin isimlerinin de zaten Meksikalı olmasının nedeni de budur.
La Perla adında 1947 yapımı Meksika filmi, 1987 yapımı da Ondu Muttina Kathe adında filmleri de mevcuttur.
Akrebin soktuğu bebeğin parasızlıktan hastanede doktorlardan gördüğü muamele ve fakirliğin net bir yansımasını görmek beni derinden yaraladı. Ayrıca Amerikan yerlilerine yapılan sınıf ayrımı da her dönemde olduğu gibi yine suratımıza bir tokat gibi vuruyor. Zaten Steinbeck kitabı okuyanlar iyi bilir bu sınıf ayrımı ve fakirlik mevzularını.
Kino, daha sonra "Dünyanın incisi" adını verdiği devasa ve değerli olduğunu düşündükleri inciyi bulur. Bu kısımlarda beni etkiledi. Çünkü eşiyle düğün, balayı, çocuklarına lüks bir hayat, güzel bir gelecek gibi hayaller kuruyor. Ama bu hayaller bir şekilde gerçekleşmiyor.
İnci ile batıl inançlar konusu da kitap cehaletin ne kadar tehlikeli bir canavar olduğunu bizlere gösteriyor. İnci bizlere lanet getirdi gibi sözler her olumsuzlukta Kino nun eşinin ağzında yankılanıyor.
Kino'nun da inciye bel bağlaması ve hayatlarının tek kurtuluş yolunu incide görmesi etkileyici bir diğer kısımdı.
Aile kavramı ile ilgili yine birçok mesaj çıkarmak mümkün. Aile varsa hayaller kitapta vardır ama aile olmadığı anda, bir şeyler eksilmeye başladığı anda
John Steinbeck, (27 Şubat 1902 - 20 Aralık 1968) ABD'li yazar.
27 Şubat 1902'de Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya eyaleti Salinas kentinde doğdu. 20 Aralık 1968'de New York'ta yaşamını yitirdi. 1940 Pulitzer Ödülü ve 1962 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi gerçekçi roman-öykü yazarı.
Bir ırgat ailesinin çocuğudur. Babası Prusyalı, annesi ise İrlandalı göçmen bir aileye mensuptur. Yaşıtları gibi o da küçük yaşlarda çiftçilik yaptı. 1920-1926 arasında aralıklarla Stanford Üniversitesi'ne devam etti. Öğrenimini sürdürebilmek için duvarcılık, boyacılık, kapıcılık, eczacılık gibi işlerde çalıştı. Okulu bitiremedi. Öğrencilik yıllarında başladığı yazmayı sürdürdü. Irgatlık ve işçilik yaparken edindiği deneyimler, eserlerinde işçilerin yaşamlarını gerçekçi bir dile anlatmasına büyük katkı sağladı. İlk romanlarından başlayarak hep işçileri, yaşam koşullarını, ilişkilerini anlattı. İlk kitabı " Altın Kupa " (1929). 1936'da yayınlanan "Bitmeyen Kavga"da tarım işçilerinin grevi ve bu greve önderlik eden iki Marksisti anlattı. Amerikan çalışma sistemine keskin eleştiriler yöneltti. Üçüncü kitabı "Fareler ve İnsanlar" 1937'de yayınlandı. Bu kez iki göçmen işçi arasındaki garip ve karmaşık ilişkinin öyküsünü anlatıyordu. Kendisine "Pulitzer Ödülü" getiren ünlü romanı "Gazap Üzümleri" 1940'ta sinemaya aktarıldı. II. Dünya Savaşı yıllarında daha çok ideolojik eserler verdi. İzleyen yıllarda politikadan uzak, eğlendirici yanı ağır basan duygusal öğelerin de yer aldığı eserler ve senaryolar yazdı.1962'de edebiyata katkılarından dolayı Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü.