Reklam

Yorumlar ve İncelemeler

7/10
·240 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 27 Şubat 2026 23:52
İlk başta etrafını gözlemleyen ve betimlemelerle dolu olarak değerlendirdim kitabı ama ilerledikçe varoluşa bakış açısını hissediyoruz yazarın. Camus ile ortak noktaları olmasına rağmen yaşamın anlamsız ve rastlantısal oluşuna ilişkin, Camus kadar temeli sağlam şekilde anlatamamış bence. Yine severek okudum.
Duygu ve Düşünce
NauseaJean-Paul Sartre · Penguin Classics · 200028bin okunma
8/10
·264 syf.··
Beğendi
·
2017 52. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 24 Aralık 2017 15:16
Sizlere Sartre gibi bugün yeni bir şey yok deyip sayfalarca bu kitapla ilgili olmayan şeyleri anlatabilirim. Sonuçta yalnızım ama yapayalnız değilim. Bu incelemeyi okuyacak insanları da düşünüyorum. :) Ama elimden geldiğince kısa yazmaya çalışacağım yine de. Yalnızlığın felsefesinin yapıldığı kitap, diyerek başlamak istiyorum. Neredeyse bütün varoluşçularda görülen yalnızlık olgusunun doruğa ulaşmış bir biçimini yansıtmış Sartre. Kitap adeta insana huzursuzluğu aşılıyor. Okuduğum süre boyunca nedense kendimi hiç mutlu hissedemedim. Ama acı da hissetmedim. Sadece hüzünlü. Schopenhauer der ki mutluluk acı çekmemek demektir. Öyle bir mutluluk işte.Kitabı okurken kendimi hiç gitmediğim Fransa'da, İtalya'da bir sokakta amaçsızca gezerken yalnız başıma insanları izler gibi hayal ettim. Günlük tarzı yazılan romanları okumak zor geliyor bana. Ana olaydan bağımsız alakasız binlerce şey anlatabilir yazar orada. Bu kitap özelinde de Sartre bir sayfada kendinden bahsederken bir sayfada bilmem kimin yaptığı hatta yapmış olacağı işlerden bahsediyor. E haliyle böyle olunca da kopuk kopuk ilerliyorsunuz. Hatta bir sayfada otodidakt gelip: Efendim kendi kendinize konuştuğunuzu gördüm. Ne düşünüyordunuz tarzı bir şeyler söylüyor. Kendi kendine konuşmalar işte. Bu tabi aralardaki küçük ama doyurucu cümleleri özümsemenize engel değil. Yinede olmasa iyi olurdu diyebileceğim şeylerden. Kitabın başlarında aşırı yalnızlığın getirdiği insanları gözleme tutkusu var. Ki bu benimde çoğu zaman çok severek yaptığım bir şey. Etrafında olan olayları ve gördüklerini aşırı bir betimlemeyle yansıtmakta bu düşüncenin bir sonucu sanıyorum. İş hayatında yorulmuş, makinenin çarkları arasındaki insanları izlerken ana karakter, kendisinin o insanlardan ne kadar daha diri olduğunu düşünüp onlara
Edebiyat
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
9/10
·260 syf.·
2023 2. kitabı
"Yalnızdım; ama bir kentte yürüyen ordu gibiydim..." Varoluşsal sancılarının içinde yaşadığı çaresiz savaşları mükemmel bir şekilde kaleme almış yazar. Aslında tüm savaşlarını, yenilgilerini, beyninin içinde kaleme almış teker teker. Okurken sanki psikolojik nevroz geçiren bir adamın sanrılarından alıntılar görüyoruz. Yaşadığı her acı ve her duygu bazen uzun bazen kısa süren yanılsamalar gibi. Varoluşun, varolabilme duygusunun içinden geçerken ve aynı zamanda var olmanın getirdiği acılarla boğuşurken, yalnızlığını da kucaklamayı öğrenebilmeli belki de insan. Biliyorum. Bana tutku verecek herhangi bir şeye ya da kimseye artık rastlamayacağımı biliyorum. Birisini sevmeye kalkışmak, önemli bir işe girişmek gibidir, bilirsin. Enerji, kendini veriş, körlük ister. Hatta başlangıçta bir uçurumun üzerinden sıçramanın gerektiği bir an vardır. Düşünmeye kalkarsa atlayamaz insan. Bundan böyle artık bu gerekli sıçrayışı yapmayacağımı biliyorum.
Varoluşsal Sancılar
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
Kim fırlattı ulan bu dünyaya bizi!
Puan vermedi·264 syf.··
2021 24. kitabı
·
77 günde okudu
·
Okunma: 30 Ekim 2021 18:18
VAROLUŞÇULUK VE BULANTI ÜZERİNE YAZILMIŞ BİRKAÇ MAKALE DERLEMESİ AYRICA BENİM BİRİCİK BULANTIM (sonuna kadar okuyana sürpriz var) Kısıtlı zamanım yüzünden usta yazarların(:D) yaptığı gibi ucuz metinlerarasılık numaralarından birinin yapıp kendi incelemelerimden bazı kısımları buraya da ekleyeceğim. Postmodernita bunu gerektirir çünkü. Bir çünkü de yaşamın tekrarlardan oluşmasından. Belki de tekrarların tekrarlarının tekrarından oluşmasından. Modern insan için var olmak, yüce bir anlamdan yoksun, hiç bulunmayacak da olsa anlama arayışının sürdüğü bunalımlı bir varoluştur. Kimileri bu varoluş şuurunun hiçbir zaman farkında olamayacaktır -ki bunlar nispeten şanslı kişilerdir-(“Yalnızca asla düşünmeyenler, başka bir deyişle yaşamak için gereken şeylerden başka bir şey düşünmeyenler mutlu oluyor” dedi. Evet evet doğru bu.) kimileri de bu şuura ermiş, varoluşun dayanılmaz ağırlığını omuzlarında hissetmekte ve kendisi gibi saçma, dünyaya fırlatılmışlığını anlamlandıracak “aşkın” bir varlığın olamayacağını düşünmektedir. J.P. Sartre’ın “bulantı” dediği bu durum varoluşun şuuru ile başlamakta ve varlığının sonuna dek orada durmaktadır. Varlığını kendinden aşkın bir varlıkla anlamlandıramayan varlık için tek yol kendini yaratmasıdır. Her insan kendini yaratmak durumunda olduğu için bu sorumluluğun omuzlarımıza yüklenmesi bulantıyı da beraberinde getirecektir. Ancak bu bulantı bizi kendimizi yapmaktan alıkoymadığı gibi aksine varlığı harekete geçiren, hareketle birleştiren bir bulantıdır. Bu durumda kendimizi yaratma yolunda daima bir bulantı içindeyizdir. Bulantı hayatın geçici olmayan tatlarından biridir çünkü beni ben yapar. Peki, insanın kendini yaratması mümkün müdür? Elbette. Peki, bu yaratma süreci bir hastane odasında başlayıp belki yine bir hastane odasında sona
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
Her Şey Bir Anda Anlamsızlaştı mı Hiç?
Puan vermedi·260 syf.··
2026 16. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 21 Şubat 2026 17:06
Bazı kitaplar olay anlatır, bazıları fikir savunur; bazıları ise sizi sessizce alıp kendi zihninizin ortasına bırakır. Bulantı tam olarak bunu yapıyor. Antoine Roquentin’in küçük bir kasabada günlük tutarak sürdürdüğü sıradan hayatı üzerinden ilerleyen roman, aslında varoluşun çıplak hâliyle yüzleşme hikâyesi. Günlük tutarken bir tarihsel figürün hayatını yazmaya çalışması, geçmişi anlamlandırma çabası ve bunun yavaş yavaş çözülmesi… Yazan biri olarak bu damar beni ayrıca yakaladı. Hatta uzun zamandır zihnimde dolaşan bir fikri yeniden kıpırdattığını da söylemeliyim. Nesnelerin, insanların, hatta kendi varlığının bile zorunlu bir anlam taşımadığını fark eden bir bilincin giderek yoğunlaşan rahatsızlığına tanık oluyoruz. Bu fark ediş fiziksel bir bulantıya dönüşüyor; çözüm üretmeyen, sadece görünür kılan bir bilinç hâline. Normalde uzun iç monologlar beni romandan koparır. Çünkü okurken kendi düşüncelerime dalarım; bir anıya ya da bir sorgulamaya kapılır, metne döndüğümde yeniden tutunmaya çalışırım. Burada da kopuşlar yaşadım ama bu seferki kopuşlar başka türlüydü. Sancılıydı. Roquentin’in yaşadığı yabancılaşma bana yabancı gelmedi. Tiyatroda sahne karardığında bir anda oyundan kopup “Ben burada ne yapıyorum?” diye düşünmem, film galasında takım elbiseli insanların yüzlerindeki yapay gülüşleri izlerken kendimi geri çekmem, siyaset ortamlarında herkesin aynı sıcak ifadeyle birbirine bakarken içten içe başka hesaplar yaptığını hissetmem… Bu roman soyut bir felsefi metin olmaktan çıkıp, gündelik hayatta yaşadığım o mesafeyi görünür kıldı. Rahat bir kitap okumadım; huzursuz eden, yer yer içimi sıkan bir metnin içindeydim. Muhtemelen kendimle bu kadar örtüşmese yüzeysel bir okumadan öteye gidemezdi. Romanın en çarpıcı tarafı benim için hümanizm eleştirisiydi. İnsanları
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
7/10
·260 syf.··
2025 17. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 09 Şubat 2025 22:47
Bazı kitaplar vardır, insanı içine çekmez, tam tersine iter. Rahatsız eder, huzursuz eder, kaçmak istersiniz ama bırakamazsınız da. Bulantı işte tam olarak böyle bir kitap. Sartre’ın varoluşçuluğunu iliklerinize kadar hissettiren, okudukça ağır bir yorgunluk bırakan ama aynı zamanda sarsıcı bir farkındalık sunan bir metin. Kitabın başkahramanı Antoine Roquentin, sıradan bir adam gibi görünse de aslında bir varoluş krizi içinde debelenen, dünyayı anlamlandırmaya çalışan bir karakter. Onun gözünden baktığımızda, sıradan nesneler, alışılmış insan davranışları bile korkutucu ve anlamsız gelmeye başlıyor. Roquentin’in yaşadığı “bulantı” aslında sadece mideyle ilgili değil; varoluşun kendisine duyulan bir tiksinti. Her şey, en küçük ayrıntısına kadar düşünülüp sorgulandığında bir noktadan sonra dayanılmaz bir hâl alıyor. Sartre, roman boyunca varoluşçuluk felsefesinin temel taşlarını hikâyenin içine ustalıkla yerleştiriyor. Özgürlük, anlam arayışı, bireyin yalnızlığı ve varlığın rahatsız edici ağırlığı… Tüm bunları anlatırken kasvetli bir atmosfer yaratıyor, sanki kitap boyunca siz de Roquentin’le birlikte o bulantıyı yaşıyorsunuz. Bir roman olarak bakıldığında, olay örgüsünden çok içsel bir yolculuğa odaklanması bazı okurlar için yorucu olabilir. Ama felsefi boyutuyla düşünüldüğünde, Bulantı insanı kendi varoluşuyla yüzleşmeye zorlayan güçlü bir eser. Sartre’ın dilindeki o yoğun betimlemeler, en basit nesneyi bile garip ve rahatsız edici kılabiliyor. Okurken bazen Roquentin’e hak veriyor, bazen onun bu kadar derine inmesine sinirleniyorsunuz ama en sonunda kendinizi de sorgulamadan edemiyorsunuz. Eğer hayatı, varlığı ve kendinizi sorgulamaktan korkmuyorsanız, Bulantı kesinlikle okunması gereken bir kitap. Ama eğer kitaplardan huzur ve kaçış bekliyorsanız, bu eser size
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
Puan vermedi·260 syf.·
2024 63. kitabı
Varoluşsal Anaphora <Anafor> “Hayatımın anlarının; hatırlanan bir hayatın anları gibi birbirini izlemesini istemiştim. Zamanı kuyruğundan yakalamaya kalkışmanın böyle bir önemi olabilirdi.” s57 Jean-Paul Sartre ,nin ilk romanı Bulantı , varoluş sancısının zihinde oluşan “bulantı” ile bu sancıların dışavurumunu yazar devingen bir dille anlatıyor. Günlük-Anlatı tarzında yazdığı roman, Bu zamana kadar okuduğum felsefi romanlar içerisinde Hissi olarak ismiyle birlikte “bulantı” bu kadar yoğun etkilendiğim bir kitap hatırlamıyorum dersem yalan olmaz. İçeriğinde oluşturduğu efekt zihnin mağarasını andırıyor, içindeyken zihninizi kamaştırıyor, hissediyorsunuz varoluşun sancılarını zihnininiz ininde zifiri bir odacığa taşıyor. o açıdan çok yorucu gelebilir. Kitaba başlarken ön araştırma yaptığımda varoluş acısının yansımalarını okuyacağımı biliyordum. 1k’da inceleme yapan arkadaşlara teşekkür ediyorum.fikir oluşmuştu okumadan fakat derin darbe gibi içten içe bir vuruculuğu var eserin muhtevasında. Sartre anlatımıyla büründürüyor, kitabın muhtevası ağır gelebilir onu söylemekte fayda var. Hassas bir döneminizde okumazsanız kitap daha az etkiler. Zihnimde anafor oluşturan bir kitap oldu. Roman Kasvetli bir hava gibi üstüne çöküyor. Bouville’de geçen ve Adhémar de Rollebon'un hayatını konu alan romanda, başkarakter Sevgilisi Anny’yi beklemektedir. Yıllar süren ayrılığın sonrasındaki sekiz günlük beyleyişinde başkarakterin neler yaptığını ,nelere nazar ederek zihninde canlandırdığını an ve an izletiyor. Tam anlamıyla kitabın girişindeki “masayı, sokağı, insanları, tütün paketimi nasıl gördüğümü anlatmalıyım, çünkü değişen bu. Bu değişmenin alanını ve özünü iyice belirlemeliyim.” Diyerek masasında olanlarla başlaması felsefi olarak nerelere dönüşeceğininin izlerini veriyor. Duyduğu
Düşünce
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
Olmasam da olurmuş...
8/10
·260 syf.··
Beğendi
·
2023 62. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 02 Eylül 2023 21:18
Etraf zifiri karanlık, duvarlar üstüme üstüme geliyor. Cam kırıkları kesiyor derimi, kırmızıya dönüyor tüm bu karanlık, siyahtan daha koyu bir kırmızı. Kaçmak istiyorum, kaçmak... Tüm bu seslerden, sessiz çığlıklardan. Etrafımdaki bu yabancı yüzlerden, yalancı kahkahalardan, maskeli pisliklerden... Kaçmak istiyorum beceremiyorum. Kendime takılıyorum, düşüyorum... Çatlamış aynadan birisi bana bakıyor. Gülümsüyor sanıyorum, yanılıyorum. Bana benzeyen bir yabancı, geçmişim mi bu? Geleceğim mi? Bilmiyorum. Bilmek de istemiyorum... Nalet olsun.. Sokağa çıkabilsem bitecek mi bu karanlık? Rengarenk ağaçların gölgelerinde kaybolmak çok daha mı iyi? Mavi gökyüzünün altında karanlık bir buluta dönüşsem daha mı mutlu olacağım? Tüm bunlar mezarlıklarda ki çiçekler kadar anlamsız. Ne bu duvarlar ne sokaklar ne de mavi bir gökyüzü değil benim istediğim... Beni benden... Beni... Beni varlığımdan kurtarın... Tüm bu yazdıklarımı okurken sıkıldınız mı? Sıkıldıysanız hiç bu kitaba başlamayın. Sizler de büyük ihtimalle yarım bırakanlardan olacaksınızdır. Çünkü Sartre benim bu yazdıklarımı çok daha edebi ama çok daha uzun bir şekilde işlemiş. Günlük şeklinde yazıldığı için süreklilik diye bir kavram yok. Sürekli olan sadece Sartre'nin sürekli sorgulama içirisinde oluşu. Sokakları, doğayı, eşyaları, insanları ama en çok da kendisini. Tüm bedeninden tutun, duygularını, düşüncelerini, yaptıklarını, yapmak istediklerini yani her şeyini sorguluyor... Sürekli beyninde bir "Neden?" sorusu ile yaşıyor. Kitaba başlamadan önce "eğer bunalımdaysanız bu kitaptan uzak durun" şeklinde bir yorum okumuştum. "Değilim" deyip okumaya başladım. Daha başından bana incelemenin başlangıcındakileri yazdırdı. Sanırım çok da iyi değilmişim. Kitap bittiğinde sizin de aklınızda kocaman soru işretleri oluşacak.
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
‘geçmiş mal sahibinin bir lüksüdür’
Puan vermedi·260 syf.··
Beğendi
·
2024 46. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 29 Nisan 2024 00:00
·
Bulantı; bende değil, onu dört bir yanımda duyuyorum, o bende değil, ben ondayım… Varoluş felsefesi deyince akla gelen ilk kitaplardan biri, yazarın kendi dünyasını, kendi varoluş mücadelesini okuyucusuna aktardığı kitabı; Bulantı. Kitapta Sartre, tiksinti duymasına sebep olan duygularına yer vermiş, bu sebepten adını Bulantı koymuş. Kitap günlük şeklinde yazılmış fakat akış yok. Sartre bulantı sebeplerini yazarken oldukça ağır bir dil kullanmış. Yer yer okurken bunaldığım oldu. Hatta bazı bölümlerinde yazarın okuyucusuna vermek istediğini anladığımdan emin değilim. İleri seviye okuma isteyen kitaplardan biri, beni de fazlasıyla zorladı. Felsefeye ilginiz yoksa okumayın…
Edebiyat
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
Varım o halde düşünmeyeyim…
10/10
·260 syf.·
2026 11. kitabı
Bu kadar sevdiğim yazarların, bu kadar sevdiğim tarzda kitapları hakkında saatlerce, günlerce konuşabilecek olmama rağmen, iki satır inceleme yazmakta çok zorlanıyorum nedense… Ama arşive dönüp baktığımda da bu kitabın bende bıraktığı etkiyi tekrar hissetmek istediğim için şuraya kendim için bir kaç şey karalayacağım; Kitaptaki bulantı hissini tüm okuma boyunca hissettiğimle başlamak istiyorum söze. Bu bulantı rahatsız edici değil tam tersine farkındalık yaratarak, hissiyatı gidermek için nefes almaya dışarıya doğru beni iten içsel bir güç gibiydi sanki. Jean-Paul Sartre’nin kahramanlarının çok sevdiğim yönü, sergiledikleri duruş diyebilirim. Kahramanlar, yabancılaşmayı, saçmayı ne kadar yoğun hissettirirlerse hissettirsinler kenara çekilip, içlerine gömülüp sadece toplumu eleştirmekle kalmıyor. Mesela buradaki kahramanımız, bulantı hissini sadece topluma, diğer insanlara karşı değil, bir eşyaya, bir taşa hatta kendine de hissediyor. Bu da okuyucuyu kendini sorgulamaya ve üzerinde düşünmeye itiyor. İlk kitabı olduğu içindir diye düşünüyorum, bu kitapta daha çok varoluşçuluk üzerine düşünceler hakim. Özgürlük olgusu diğer kitaplarına daha hakimken, bulantı da buram buram varoluşçuluk felsefesi hakim. Bu da benim gibi felsefe sever okurları çok sancılı ama bir o kadar keyifli bir okuma serüvenine sürüklüyor. Kesinlikle defalarca okuyacağım, her seferinde farklı renk bir kalemle çizeceğim, her okuduğumda farklı bir uyanma yaşacağım, yeni bir farkındalık kazanacağım, üzerine her adının geçtiği ortamda saatlerce konuşacağım bir kitap. Kitaptan daha güzeli, kitabı derinlemesine tartışacak biriyle okumak ama bence. Bana hem tavsiye eden hem okumamda eşlik eden kitap dostum Diyojen e sonsuz teşekkürler :) Meraklısına muhteşem bir kitap ;)
1000Kitap
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma

Yazar Hakkında

Jean-Paul SartreYazar · 60 kitap
Jean-Paul Sartre (tam adı: Jean-Paul Charles Aymard Sartre) (21 Haziran 1905, Paris - 15 Nisan 1980, Paris), ünlü Fransız yazarve düşünür. Felsefi içerikli romanlarının yanı sıra her yönüyle kendine özgü olarak geliştirdiği Varoluşçu felsefesiyle de yer etmiş; bunların yanında varoluşçu Marksizm şekillendirmesi ve siyasetteki etkinlikleriyle 20. yüzyıl'a damgasını vuran düşünürlerden biri olmuştur. Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur. Babasını ufak yaşta yitiren Sartre, annesinin ailesinin yanında büyüdü. Olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Daha sonraki eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı ve 1928'de Simone de Beauvoir'la tanıştı. 1939 yılında II. Dünya Savaşı başlayınca Fransız ordusuna meteorolog olarak hizmet vermeye başladı. 1940 yılında Almanlar tarafından yakalanıp 9 aylığına hapse atılmasının sonrasında Direniş hareketine katıldı. Sinekler adlı ünlü oyunu bu koşullarda yazıldı ve sahnelendi. Aynı sekilde, Varlık ve Hiçlik adlı kendi felsefesini açıkladığı ünlü yapıtı da bu sırada yazıldı (1943). 1945 yılında öğretmenliği bıraktı ve "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi çıkarmaya başladı. Kitaplarının neredeyse tümü edebi ve politik sorunları işleyen kuramsal metinler olarak şekillendi. Sartre, savaş sonrası dönemde ise özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkmaya başladı. Soğuk savaş dönemi boyunca birçok eleştirisine rağmen Sovyetler Birliği'ni desteklemiş, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkmıştır. Çıkardığı dergi, bu bağlamda yoğun bir etkinlik göstermiştir. Sartre, hep sol politik görüşe yakın olmuştur. 1956 yılında Macaristan'ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesine kadar Fransız Komünist Partisi'ni (PCF) desteklemiş, ardından desteğini çekmiştir. Ardından Fransız Komünist Partisi'nin Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nden daha bağımsız politikalar izleyebilmesine dolaylı katkısı olmuştur. 1960'ların sonlarında Sartre, kurulu komünist partileri reddettiği için Maocuları destekledi. Sartre daha sonra Maocularla ittifak halinde olduğunu reddetmiş ve Mayıs olaylarından sonra "Eger biri tüm kitaplarımı yeniden okursa, benim hiç değişmediğimi, hep anarşist olarak kaldığımı anlayacaktır." demiştir. Bundan sonra kendisinin anarşist olarak tanıtılmasını uygun karşılamıştır. Sartre, 1964 yılında kendisine verilmek istenen Nobel Edebiyat Ödülünü geri çevirmiştir. Bunun hem yapıtlarına hem de politik konumuna zarar verecegini düşünmüştür. "121'ler Manifestosu" olarak bilinen bildirgeyi imzalamış ve 1961-1962 yılındaki büyük gösterilere katılmıştır. Ayrıca, 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russell Mahkemesi'nin de başkanlığını yapmıştır. Politik etkinlikleri giderek yoğunlaşmış ve kendi iç-dönüşümleriyle birlikte şekillenmiştir. 1968olayları Sartre'ın kendi fikirlerini ve geleneksel entelektüel konumlarını da sorguladığı bir dönem olmuştur. Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, teorik politik alanı yeniden değerlendirmeye başlamış, 1973'te Liberation'u kurmuştur. 1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolükonusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu. Öte yandan siyasal aktifliğinin onun edebi ve felsefi yönünü gölgelediği söylenemez. Sartre her şeyden önce kendisinden iyi bir edebiyatçı ve yetkin bir filozof olarak söz ettirmeyi başardı. 15 Nisan 1980'de Paris'te öldüğünde geride felsefe ve edebiyat açısından büyük değerde metinler bıraktı. Kendi varoluşçu felsefesini işlediği yapıtları başlıca; Özgürlügün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvarolarak belirtilebilir. Sartre'ın Varoluşçuluğu: Varoluşçuluk, esas olarak 17. yüzyıldan beri var olmakla birlikte, gerçek ününü Sartre ile birlikte kazanmıştır. 20.yüzyılda, Martin Heidegger gibi kendine özgü ve yetkin varoluşçu filozoflar söz konusu olmakla birlikte, bir felsefe olarak varoluşçuluk asıl etkisini Albert Camus ve özellikle de Sartre ile birlikte göstermiştir. Sartre, varoluşçu felsefenin hem felsefi hem de siyasal alandaki taşıyıcısı, uygulayıcısı olmakla bir entelektüel ve filozof olarak ayrı bir yer edinmiştir. Varoluşçuluğun, geriye doğru gidildiğinde Blaise Pascal'a kadar uzayan bir geçmişe sahip olduğu görülür; bu elbette belli bir şekilde anlaşılan varoluşçuluk anlamında bir felsefe eğilimidir, bunun yanı sıra varoluşçuluğun argümanlarının bir kısmı, nüve halinde ya da perspektif düzleminde de olsa çok daha öncelerde, örneğin Sokrates felsefesinde, kutsal metinlerde vb. de bulunmaktadır. Ama felsefe tarihi incelemelerinde bir felsefe eğilimi olarak Varoluşçuluğu Pascal ile birlikte ele alıp değerlendirmek yaygın bir tutumdur. Daha sonraları, Soren Kierkegaard varoluşçuluğun anlaşılmasına tam olarak belli bir şekil verir. Buna göre dünyadaki insanın varoluşu bir problematiktir ve felsefenin soruşturulması bunun üzerine yürütülmelidir. İsa, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Varoluşçuluk öyle ki hem edebiyat alanında hem de felsefe alanında etkili olmuş ve çeşitli şekillerde temsilcilerini bulmuştur. Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, Albert Camus, Dostoyevski varoluşçuluk dendiğinde akla gelen ve modern varoluşçuluğun temsilcileri olarak incelenen isimlerdir. Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır. Kahraman ya da alçak olmak, insanın kendi yaptıklarıyla ilgili bir sonuçtur. Bu anlamda varoluşçu felsefede insanın etik bir varlık olarak şekillendirildiği, ama bunun da siyasalı yadsımayan bir etik olduğu görülür. İnsan belirli bir bütünlüğün içine doğmuştur, burada belirli bağımlılıkları vardır ve yaşamı boyunca bu bağımlılıklar içinde bazı kararlar vermek zorundadır. İşte bu kararlar insanın varoluşunun gerçekleştirilmesidir. Bu anlamda Sartre varoluşçuluğu genelde sanıldığının aksine ve varoluşçu edebi metinlerde görülen karamsarlığa rağmen iyimser bir felsefe olarak değerlendirir. Bu felsefede özgürlük ve bağımlılık arasında tuhaf bir ilişki kurulur, öyle ki, Sartre; insan kendi özgürlüğüne mahkum edilmiştir der. Sartre'a göre insan kendi kararlarıyla ve tercihleriyle özgürlügünü gerçekleştirmek zorundadır. Öte yandan varoluşçuluk belirtildiği gibi iyimser bir felsefedir ve özünde hümanisttir. Hümanizm Sartre'ın felsefesinde önemli bir yöndür. 20. yüzyılın ikinci yarısı özellikle Hümanizmin kuramsal ve felsefi olarak reddedilmesi ve eleştirilmesi olarak ortaya çıkmış olmasına ve bunların çoğunluğunun Fransa kaynaklı olmalarına rağmen, Sartre ısrarla, kendi felsefi konumunu ifade etmek için özgül bir şekilde anladığı anlamda hümanizmi vurgular. Sartre Varoluşçuluk Hümanizmdir der ve bu isimde felsefi bir çalışması vardır. Bulantı Bulantı, Sartre'ın aynı adlı kitabı olmasının yanı sıra, terim olarak da Sarte'ın varoluşçu felsefesini ifade etmektedir. Dünyanın kendinde varlığı ("kendinde şey"), insana bulantı duygusu verir; çünkü gerçeklik, yani varlıklar ne iseler o olarak orada öylece ve anlamsız bir şekilde dururlar. Bilinç ise, "kendi-için-şey"dir, ve o hiçlikle ortaya konur. Sartre, felsefi olarak "Varlık ve Hiçlik" kitabında bu noktaları açıklar. Daha sonra da Bulantı romanında edebi bir metin olarak konuyu somut biçimde değerlendirir. Bulantı romanının kahramanı Antoine Roquentin'dir. İlk kez yerde gördüğü bir taş parçasını eğilip almak istediğinde bunu yapamadığını fark eder; çünkü bu anda varoluşun saçmalığına karşı bir bulantı duymaya başlar, varlıkların varoluşuna, doluluğuna karşı duyulan bir bulantı. Bu dünyanın özündeki kendinde anlamsız varlığı karşısında duyulan bir bulantı'dır. Sartre'a göre hissedilen bu bulantı hissi, kişinin varlıkların kendiliğinden varoluşlarının doğurduğu anlamsızlıktan sıyrılmasını sağlar ve onu bilinçli bir varlık olma konumuna getirir. Varoluşçu Marksizm Sartre'a göre Marksizm esas itibariyle varoluşçu bir mantıkla değerlendirilebilir ve değerlendirilmelidir. Marksizm, yapısalcılık gibi kuramcı eğilimlerin iddialarının aksine özünde Hümanisttir; "Marksizm hümanizmdir", der Sartre. Diyalektik Aklın Eleştirisi'nde Sartre, varoluşçulukla Marksizmi karşılaştırarak değerlendirir ve Marksizmin, "çağımızın aşılmaz bir felsefi ufku olduğu" saptamasını yapar. Sartre'a göre; bir Descartes ve Locke dönemi, bir Kant ve Hegel dönemi, ve son olarak bir Marx dönemi söz konusudur. Bu temsilcilerin hepsi, bütün bir kültürün tarihsel ufkunu temsil ederler ve Marx bunların en yetkinleşmiş halidir. Tarihsel bir perspektif olarak Marksizmi kesin bir şekilde önerir ve "insanlık tarihinin tek geçerli yorumu"nun Marksizm ya daDiyalektik Materyalizm olduğunu söyler. "Hiç olmazsa zamanımız için" der Sartre, "marksizm aşılamazdır". Sartre ve Aydın tavrı: Sartre, bir aydın ya da entelektüel olarak her zaman çok özel bir konumda durmuş, her zaman bu aydın konumu üzerinden tartışmalar yürütülemesine vesile olmuştur. Hem savunduğu hem de uyguladığı aydın tavrı, Sartre'ı entelektüeller arasında özel bir konumda tutar. Öyle ki, Sartre, hem tamamen özgürlükçü ve bağımsız bir konumda bulunup hem de sıkı bağlanımları gerektiren pek çok politik tavrı, tereddüte ya da çelişkilere düşmeksizin sergileyebilmiş ve zamanının bütün sorunları konusunda neredeyse aktif bir tavır sergileyebilmiştir. Bu bakımdan Sartre için, "çağının tanığı ve vicdanı" diye söz edilmesi yanlış olmaz. Sartre'ı Sartre yapan yalnızca felsefi çalışmalarının yetkinliği ve özgül varoluşçu kuramının ilgi çekiciliği değil, aynı zamanda sergilediği aktif aydın tavrıdır. Sartre, bu noktada kuram ve eylem adamı niteliklerini birleştirmiş durumdadır. Sartre'ın anladığı ve savunduğu anlamda aydın, ister eylem alanında ister yazı masasında olsun, esasta aydını aydın yapan nitelik, yaşadığı zamanın dünyasına sırt çevirmeyen, bu dönemin gerçekliklerinden ve çelişkilerinden kaçınmayan, aksine tutumunu ve eylemini bu gerçeklikler ve çıkmazlardan hareketle oluşturup belirleyen tavırdır. Bu anlamda Sartre'ın bir bütün yaşam doğrultusu bu bakışın doğrulanmasıdır. Dolayısıyla da, Sartre'ın sergilediği aydın tavrı ve kişiliği, varoluşçuluğun edebiyattaki yetkin temsilcisi olarak kabul edilen Dostoyevski'nin sözünü onaylar niteliktedir; "Her insan herkes karşısında her şeyden sorumludur." Bu söz Sartre'ın anladığı ve örneğini sergilediği anlamda aydının tavrının da iyi bir açıklanmasıdır.