Ölüler Evinden AnılarDostoyevski

·
Okunma
·
Beğeni
·
9.144
Gösterim
Adı:
Ölüler Evinden Anılar
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
428
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Çeviri:
Tuğrul Gezginci
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sentez Yayınları
Baskılar:
Ölüler Evinden Anılar
Ölüler Evinden Anılar
Ölüler Evinden Anılar
Ölüler Evinden Anılar
Ölü Bir Evden Hatıralar
Ölü Evinden Anılar
Etkinliğe ev sahipliği yapan Sevgili ArkadaşımQuidam’a Selam olsun...

Bunlar hep baharın etkisi!
Kitap okuyamıyorum...
Bu kitabı o kadar zor bitirdim ki..
Memleketime bahar gelmiş, kuşlar böcekler ötüyor...papatyalar gülümsüyor...güneş göz alıcı...Deniz çok girilesi...Dondurma yenilesi...Etraf çilek kokuyor...
Beni bu havalar mahvetti!!!
https://i.hizliresim.com/76nZdP.jpg

https://i.hizliresim.com/QV3G0G.jpg

https://i.hizliresim.com/3EZJ3r.jpg



Böyle havada ben “Ölüler Evinden Anılar” okuyorum...(Yanlış zamanlama)

Kitap okumak için ruh hali çok önemli.Kitabı bitirir bitirmez hemen çiçekli böcekli aşk kitabı okumaya başladım :)
Neyse uzatmıyorum hemen konuya gireyim efendim.

———————

Dostoyevski’nin sürgün dünyasının temel taşlarını oluşturan iki romandan birisi de Ölüler evinden anılardır.

Tolstoy bu kitabı okuduktan sonra Dostoyevski'yi Puşkin'den bile üstün tutarak, modern Rus edebiyatında Puşkin'in eserleri dahil, böylesine iyi bir kitap hiç okumadığını söyler.sanırım ne kadar iyi bir yazar olduğunu anlatmaya yeter.
Bknz;https://tr.sputniknews.com/.../201507131016524160/

*Spoiler
Hapishanenin karanlık bölümünde olup özel hücrede tutulan ağır suçluları anlatıyor. Kitapta tam bir akış yok bölüm bölüm hayat hikayelerini anlatıyor. Dostoyevski’nin sözcüsü Aleksandır Petrovic Goryançikov hayatından kesitler sunarken kişi analizlerini, psikolojik ruh hallerini kusursuz aktarıyor. Betimlemeler o kadar güzel ki adeta kendinizi koğuşta Goryançikokov’un yanında hissediyorsunuz.Aslında sürpriz bozanlı inceleme çok nadir yaparım gereksiz bulduğum bir şey çünkü, ama bunun sonu o kadar derinden etkiledi ki...Vurgulama ihtiyacı hissettim..

Kitabın sonlarında “Şikayet” bölümünde hikayeyi bize anlatan karakterin ölümünden sonra yayımlanan Baba katili gencin Aslında suçsuz olduğu.Kitapta bu genci bu katili pek neşeli,zıpır,sefih ve aptal olduğu kadar anlayışsız da olduğundan bahsediyor.
Boşu boşuna Sibirya’nın en ağır suçlularının olduğu bölümde kaldı, buna çok hüzünlendim empatisini kurdum da içim cıs etti dile kolay 10 yıl...Suçsuz yere...

Buda Dostoyevski ile geçirdiğimiz vakitlerden birisi;
https://i.hizliresim.com/4aoO6L.jpg



Şu incelemeyi yazarken bile bahar içimi kıpır kıpır ediyor;
“Çık şu siteden,bırak telefonu sahile git!”
Çiçekli böcekli günlere sevgili okur... :)
Suskunlar'ı izleyen var mı hiç aramızda? Kendi açımdan söylemek gerekirse bu dizi bittikten sonra hiçbir Türk dizisi izleyememiştim. İnsanın boğazında her daim kocaman bir yumru bırakan, yarım kalmış hayatları anlatan en güzel dizilerden biriydi bence. Yöneticilerin ve fiziksel olarak güçlülerin hapishanelerde her daim üstün geldiğini hatırlatırdı.

Esaretin Bedeli'nde insanın içinden alınamayacak ve başkalarının dokunamayacağı şeyden bahsedilirdi, yani umuttan. Umudu arayıştan. Bunu içinde bir kez olsun hissettin mi zaten hayatın boyunca o umut düşüncesi bırakmazdı insanı.

Prison Break'te ise aslında hapishanelerdeki iç bürokrasinin işleyişinin ne kadar pis kurallara, birtakım rüşvet, şantaj, para döngüsüne bağlı olduğuna ve kaçış fikrinin her ne kadar hapis hayatı boyunca canlı durmasına rağmen mahkumların çoğunun buna cesaret edemediğini görürdük.

Ölüler Evinden Anılar ise bu 3 dev yapımın tam olarak birleşimi. Yeri geliyor kırbaçlar, sayısı gittikçe artan sopalar sizin sırtınıza iniyor. Bazen de yeri geliyor her hapishanede en az 1 kere de olsa düşünülmüş olan kaçma düşüncesinin cezbediciliğine tanıklık ediliyor. Bazıları atılan binlerce sopaya hiç sesini bile çıkarmıyor, bazıları ise dayak yemeyi kanıksamış bir şekilde emri yeni verilen her dayağı alışkanlıkla karşılıyor. Zaten Dostoyevski de bu kitabının 11.sayfasında "İnsan, her şeye alışan bir yaratıktır." diyor bu sözleri kanıtlayacak nitelikte.

Gözyaşları ve neşenin çetin savaşının anlatılmasını o zamanlardaki Rus milletinde özgür düşüncenin -bırakın bahsedilmeyi- düşünülmesinin bile yasak olmasıyla, hayatında ilk kez kar yağışı görmüş gibi mahkum arkadaşlarıyla çocuklar gibi kartopu oynayarak etrafına gülüşler saçan mahkumlara pis pis, aşağılayıcı, ayıplayıcı, mutluluk antivirüsü gözlerle bakan üstlerle, fakat tüm bunlara rağmen de hapishaneye düşmüş insanların kültür seviyesinin standart Rus milletinin kültür seviyesinden yüksek olmasını 14. sayfadaki "Rus halkının büyük kitle halinde bulunduğu başka hangi yerde, aralarından ayıracağınız iki yüz elli kişinin yarısı okuma yazma bilir?" alıntısıyla anlayabiliyoruz. Dostoyevski olay örgüsünün içine böyle siyasi göndermeleri teker teker olsa bile çok ustalıkla serpiştiriyor.

Dostoyevski okurken yemek yediğimi hissediyorum sanki. Adamın edebiyatı gerçekten de insanın karnını, gözünü, yalnızlığını, ruhunun atmosferinin düşünce kirliliğindeki kaybolmuş fikirleri doyuruyor ve bu sadece fonksiyonel bir doygunluk da değil üstelik. Aynı zamanda "Biçim, işlevi takip eder." diyen bir Louis Sullivan gibi onu okurken hem günlük kalsiyum, magnezyum miktarı misali alınması gereken dozda belirtilen ihtiyaçlar gibi işlev kavramı dahilinde edebi zevk ihtiyacınızı karşılıyorsunuz hem de estetiksel, biçimsel ve daha çok da iğneleyici olarak araya serpiştirdiği ve bizim de bazı yemeklerde sevdiğimiz acı, tuzlu, ekşi tatlar gibi farklı tat ihtiyaçlarınızın giderilmesini sağlıyorsunuz.

Ölüler Evinden Anılar, Dostoyevski'nin sürgünden sonraki yazdığı Ezilenler kitabından sonraki 2. roman ve uzun yıllar sürgünde kalmanın verdiği deneyimle birlikte kendi hayat sürgünümüzü ne kadar sorgulayarak yaşadığımızı görmemizi de istiyor. Dedik ya başta, Esaretin Bedeli'nde nasıl umut düşüncesi hep sapasağlam ise ve 1984'te de insanların içlerinden her şeyin alınsa bile umudun, sevginin alınamayacağı düşüncesi ne kadar açık ve roman boyunca canlı ise, Ölüler Evinden Anılar'da da soylulardan farklı olarak aşağı sınıfla soylu mahkumların çatışmasına şahit olabiliyorsunuz. Hatta bazen yeri geliyor soylu mahkumlara "Fakat, siz bizle nasıl arkadaş olursunuz?" diyen bir mujik (aşağı seviyeden) adam çıkıyor karşınıza. O zaman diyorsunuz ki ulan arkadaşlıklar bile sınıf sınıf ayrılmış da haberimiz yok...

Ölüler Evinden Anılar, fiziksel olarak olmasa da ruhsal olarak ölü sayılabilecek insanların içlerindeki hayat belirtilerini Dostoyevski marka fenerle arayabileceğiniz bir roman, aynı zamanda bundan sonra gelecek olan Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Budala, Ecinniler ve Karamazov Kardeşler gibi dev yapıtlar için bir referans kitabı olabilecek nitelikte. Bu yüzden böyle epik yazarları kronolojik sırasıyla okumanın elzem olduğunu düşünenlerdenim. Duyguları, sorgulamaları, anlatı yetenekleri Şahan'ın Tehlike Çanı'nda Reytingmetre'yi artırmak için masaya yumruğunu vurması gibi şaha kalkmaya başlıyor bu kitapta. Dostoyevski severler kaçırmasın.
  • Kürk Mantolu Madonna
    8.9/10 (14.121 Oy)17.512 beğeni39.562 okunma2.120 alıntı165.669 gösterim
  • Dönüşüm
    8.2/10 (7.873 Oy)8.157 beğeni26.064 okunma628 alıntı126.935 gösterim
  • Fareler ve İnsanlar
    8.6/10 (5.262 Oy)5.368 beğeni18.176 okunma689 alıntı92.455 gösterim
  • Satranç
    8.7/10 (8.490 Oy)8.434 beğeni22.895 okunma1.456 alıntı105.881 gösterim
  • Simyacı
    8.5/10 (7.241 Oy)8.159 beğeni24.023 okunma1.937 alıntı102.689 gösterim
  • Hayvan Çiftliği
    8.9/10 (6.838 Oy)7.372 beğeni20.665 okunma692 alıntı79.909 gösterim
  • Yabancı
    8.3/10 (3.986 Oy)3.505 beğeni11.729 okunma1.021 alıntı47.823 gösterim
  • Sefiller
    9.1/10 (4.097 Oy)4.811 beğeni16.031 okunma2.813 alıntı102.728 gösterim
  • Küçük Prens
    9.0/10 (10.019 Oy)12.495 beğeni31.803 okunma2.797 alıntı132.793 gösterim
  • İnsan Neyle Yaşar
    8.4/10 (3.900 Oy)3.771 beğeni14.336 okunma1.028 alıntı69.355 gösterim
"Duuur!" emriyle idam mangası indirdi namlularını aşağı. Yüce Çar Hazretleri'nin cezayı hafiflettiğini söylediler. Ne yücelik ama son saniyeye bırakılan! Bir idam mahkumunun son anlarında hissettiklerini meşhur "Budala"sında tek tek anlatacaktı Dostoyevski. O yüzden biz o hafifletilen cezaya dönelim, kürek mahkumiyetine.

"Kitaplardan okuyarak veya düşünerek, gözlem yaparak varmadım ben bu sonuca. Gerçekleri yaşadım, öğrendiklerimi doğrulamak için de çok zamanım vardı." Ne yazdıysa yaşadı, ne yaşadıysa yazdı. Gerçeklerin fotoğrafını çekmedi, fotoğrafın içinde yer aldı. Dört sene; dile kolay, çekene zor. Bulunduğu yerden duvarın ötesi bir hayaldi, gerçekler ise kendi tarafındaydı. Dört sene boyunca her gün öldü ama mezarında bile yalnız kalamadı. En çok da yalnızlığı özledi. Bu özlemle prangalar eskitti. Pranga onun ayağındaydı, terbiye ediciler! ise kendi zihinlerine geçirmişlerdi.

Tolstoy da Diriliş'inde bu ceza sistemini eleştirmiyor mu? Tolstoy'a göre ceza verenler de suçlu, onlar da günahkar çünkü. O yüzden kim kimi ıslah ediyor? Suçlu suçluyu yargılayabilir mi? Tolstoy, bir hayli sevdiği bu kitaptan oldukça etkilenmişe benziyor. Anna Karenina'sında da Levin'in abisinin ölüm sahnesi buradaki bir veremlininkine baya benziyor. Bazı yerler kelimesi kelimesine aynı hatta. Tolstoy metinlerarasılığı keşfetmiş de kimse farketmemiş mi yoksa? Ama konudan uzaklaştım. Gerçek Postmodernlik bu değilciler gelmeden kitabımıza dönelim.

Suçlu psikolojisinin zirvesinde uçuran Tanrılık eserin Suç ve Ceza'ya giden yolda attığın ilk adımlarında emeklemeden koşmayı ne zaman öğreniverdin? Baltacı Raskolnikov Paşa'yı daha anasının karnında vitamin olarak bile düşünmediğin zamanlarda ortasına atıldığın şu evde öldürülürken, kendinden bir Tanrı Parçacığı yaratıldığının farkında mıydın acaba Dostoyevski? "Seni, anlatabilmek seni..." Ama ben kitaba hala dönemedim.

Suçlu insanlarının ruhları, ellerine balta alamayacak kadar masumdur henüz. Vahşetle değil, şefkatle durulur isyanları. "Birkaç şefkatli söz, mahpusların ruhça dirilmesine yeterdi. Çocuklar gibi sevinirler, sonra da çocuklar gibi sevmeye başlarlardı." Tolstoy sayesinde öğrendiğimiz Hristiyanlığın meşhur "sana tokat atana diğer yanağını da uzat." öğretisi Dostoyevski'de de hakimdir o zamanlar. Haksızlığa boyun eğer, başkaldıramaz. Gel tezkere yerine gel Raskolnikov diye türkü tutturur durursunuz kitap bitene kadar. Kendisinden daha kötü şartlarda bulunan mahkumlara değinip halimize şükür havasındadır. Bu sebepten, kendimi yiyip bitirdiğim doğrudur. Ama gel gör ki Dostoyevski Ağa'nın eli tutulmaya gelmez. Bir şeyler verir bana diye öylece bekler durursun. Ancak bu eserinde pek de bulamazsın. Dediğim gibi Tanrılığı'ına biraz daha vardır.

Şimdi kitabın bize bakan yönlerine değinelim:

Kaçımız cezaevi ortamı gördük? Ben gördüm biraz ama ucundan yani sadece ziyaretçi olarak. Demir parmaklığın içeri tarafını bilemem. O yüzden anlatılan hikayeleri ne kadar içselleştirebiliriz? Yaşayanların ya da Dostoyevski'nin tabiriyle ölenlerin hislerine vakıf olmamız mümkün mü?

Sağolsun hükümetimiz artık Olağanüstü'lüğü kalmayan Hal'imizde hapse girmeyi kolaylaştırdı. Böyle bir imkan sayesinde, değerli kitaplarla bütünleşmek daha kolay olmaya başladı. Ama biz nankörler bilemiyoruz kıymetini. Sanıklar, kendilerine yöneltilen iddiaları çürütmekle uğraşıp hayatına renk katmak varken, iddia sahibine sen kanıtla kolaycılığına kaçıyor. Neyse ki devletimiz yargılanma sürecinin genellikle tutuklu olmasına karar veriyor da Ölüler Evinin ihtişamını görüyor insanlar. Günler ayları kovalıyor, anılarını biriktiriyorlar gül gibi, kendilerini öldürdükleri, yaşattıkları zamanda. Bir gün densiz bir hakim çıkıp artık serbestsiniz diyor. (Şükür ki o hakimin hesabı görülüyor sonra) Dışarıda tekrar canlanan adam da devletten bir "pardon" bekliyor. Elinde tuttuğun o anılar senin için bir armağan değil mi? Bu ne yüzsüzlük, ne kadir kıymet bilmezlik? Bir de üzerine "siee siee siee" diye söyleniyor. Ama konudan gayrıciddi bir şekilde uzaklaştım bu sefer. Şimdi bu laubaliliğe bir es verip biraz hiddetlenelim.

Her okuduğum Rus klasiğinden sonra bir kez daha görüyorum ki Türkiye ve Rusya, Doğu'da kalamamakla, Batı olamamakla, kısaca Doğu-Batı arasında sıkışmışlığıyla, soylusuyla-köylüsüyle, inançlarıyla-batıl inançlarıyla, ideolojileriyle-demokrasicikleriyle birbirlerine o kadar benziyorlar ki. Rusya 19 senedir, Türkiye de 16 senedir belasını bulmuş durumda. Bugünün modası korktukça ve sustukça, sıranın herkese geleceğini görmeyecek miyiz hala? Dostoyevski gibi 4 yıl ya da daha fazla süre içeride suçsuz yatan onlarca, yüzlerce ve hatta binlerce kaç kişi daha var ve olacak? Gerçi Türkiye artık koskocaman 800 bin kilometrekarelik bir Ölüler Evi haline getirilmedi mi? Sokaktaki kalabalığın yüzlerini bir inceleyin, insanlar yürüyen cenazelere dönüşmedi mi? Otobüste, metroda bir hayat belirtisi var mı? Kimler yatağa uzandığında gözünü kapatır kapatmaz uyuyor? Kimler sabah pürneşe bir canlılıkla yataktan fırlıyor? Bunca kasvet yetmedi mi?

Görünmez bir kafesle hapsedildiğimiz bu buhrandan çıkmak ve Dostoyevski'nin özgürlüğe kavuştuğunda yaşadığı şu güzel anın bir gün bize de geleceğinin umuduyla:

"Hürriyet, yeni hayat, yeniden doğuş... Ah ne tatlı bir an bu!"
Kitabı okurken zorlandığımı belirtmek istiyorum. Nedeni ise, ortada bir hikayeden ziyade bölüm bölüm hapishanedeki karakterler ve genel ruh halinin anlatılması.

Bir Dostoyevski eseri olması itibariyle karakter tasvirleri ve duygu/düşünce betimlemeleri oldukça etkileyici. Ama sürükleyici bir olay örgüsü olmaması kitabı yorucu kılıyor.

Kısaca kitap hapishanenin karanlık dünyasını an be an anlatıyor. Bunu bilerek okuma listenize alın derim.

İyi okumalar.
Yine uzun sürede bitirebildiğim bir eser... Yanlış bir zamanda okudum sanırım. Bazen kitapta tekrara düşmeler, okuma süremi uzattı diyebilirim.

Kitabın konusuna gelirsek; soylu sınıfından Aleksandr Petroviç Goryançikov, karısını öldürmek suçundan yargılanır ve 10 yıl kürek çekme cezası verilir. Aleksandr Petroviç Sibirya'da, cezaevinde bir günlük tutmuştur. Günlüğün adı, kitabın isminden anlaşılacağı üzere Ölüler Evinden Anılar...

Çeşitli suçlardan yargılanmış, bir arada yaşamak zorunda olan suçluların psikolojisi çok iyi anlatılmış. Okurken kendinizi bir suçlunun yerine koyabilecek ve prangalarla yaşama hissini anlayabilecek kadar iyi bir analiz yapmış yazar... Kitap farklı bölümlerden oluşuyor ve beni çok etkileyen, okurken gözlerimin dolmasına sebep olan bölüm, Akulka'nın Kocası adlı hikâyeydi. Bir kadının gerçek olmayan, sadece halk arasında çıkan söylenti sebebiyle namus cinayetine kurban gitmesi beni derinden etkiledi. Soylu ve halktan olan mahkumlar arasındaki ilişkilere ve dini konulara yazarın geniş yer verdiğini söyleyebilirim.


Yazar Aleksandr Petroviç'in ağzından anlatsa da aslında kendi hapis cezası sırasında gözlemlediklerini yazmıştır. Beni sıkan yalnızca biraz yavaş ilermesi ve tekrara düşmesi. Dostoyevski'nin dünyasını merak edenlere tavsiyedir. Keyifli Okumalar...
Yaşanmışlık üzerine yazılmış bir roman. Hapishane içerisinde geçen yılları kaleme almış olan Dostoyevski, muhteşem betimlemeler ve insanları sorgulayan karakterleriyle insanı yaşanan o döneme götürüyor. Okunması gereken muhteşem dünya klasiklerinden birisi.
Dostoyevksi'nin sürgün yıllarını yazmış olduğunu kitabı. Kitaptaki adını Aleksandr Petroviç olarak ifade etmiş. Ama anlatıcıda Dostoyevksi izleri görmüyorsunuz okurken. Gözlemler kendisine ait evet ama anlatıcıya bir karakter büründürmesi oldukça gerçekçi kılıyor Petroviç'in varlığını. Ölüler evi tabiri hapishane olarak anlaşılıyor. Oradaki anılarını bölüm bölüm ele alıyor. Bölümlerde konu bütünlüğü ve akışı var fakat kitabın genelinde bunu söyleyemiyorum. Dostoyevksi yine o karakter tahlili gücüne hayran bıraktırıyor kendine. Buna betimlemeleri eklenince neredeyse o an yaşıyormuşçasına okuyorsunuz kitabı.
Dostoyevski'nin kitabın başlarında paraya bu kadar vurgu yaptıktan sonra tiyatroda makhumlar özel yer ayırtınca birden paraya karşı bakış açısının değişmesi ve insanlığı vurgulaması benim için can alıcı bir çelişkidir.
dostoyevskinin 1849'da gönderildiği sibirya sürgününden sonra 1861-1862 yılları arasında vremya adlı dergide yazdığı ölüler evinden anıları, hapishane hayatında geçirdiği günlerini anlatır.

dostoyevski kendisini "alexander petroviç" olarak ifade eder. dönemin rusyadaki sürgün hayatının içinde bulacağınız bir roman.

roman'da soylu mahkumlar ile köle olan mahkumlarin arasindaki ilişki önemli bir yer tutar.
Kitabı okuduğum iki gün boyunca ben de sibirya cezaevindeydim. Aleksandr Petrovicle beraber cezaevine girdim, çektiği zorlukları, acıları, yattığı tahta yatağı, yediği lahana çorbasına kadar herşeyi sanki oradaymışım gibi yaşadım diyebilirim. Kitabın bitmesi ile ben de bugün Aleksandr Petrovicle beraber tahliye oldum. Betimlemeleri, ruhsal durum analizlerinin mükemmelliği yanında , cezaevlerine ve suçlulara bakış açısı, eleştireleri,önerileri bence günümüz için bile geçerli. Tekrar okumak isteyebileceğim bir kitap.
Bazı şeyleri tecrübe etmeden anlayamazsınız, ama şu kadarını kesinlikle söyleyebilirim: Manevi yoksunluklara dayanmak,fiziksel acılara dayanmaktan çok daha zordur.
Dostoyevski'nin sürgün anılarından oluşan kitabın bazı yerleri gerçekten çok ağır gidiyor. Akıcılığı çok düşük bir kitap. Okumakta zorlandığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Dostoyevski başka ne yazmış veya sürgünde yaşadıklarını merak ediyorsanız bu kitabı okuyabilirsiniz.

Dostoyevski o kadar çok kişiyi bir arada anlatmış ki, belki de sadece aklınızda Albay, Akim Akimoviç, Şuşilov kalabilir. Belki 50 kişiyi bir arada anlatıyor. Ben bir ara bu kimdi demeden edemedim. Gerçekten çok fazla karakter var. Sonuçta hapishanede karşılaştığı bir sürü insan ve bu insanlarla yaşadıklarını içeren konulardan bahsediyor. Kitap uzun olduğu için bazı şeyler çorba olmuş. :)

Dostoyevski burada yaşadıklarından sonra insan psikolojisini çok iyi çözmesini sağlayacak çok fazla tecrübeyi bir arada yaşıyor. "Dostoyevski'yi Dostoyevski yapan sürgündür" lafını bu kitabı okuduktan sonra daha iyi anlayabilirsiniz. Dostoyevski burada kendine Petroviç ismini takmış. Roman süsü verilmiş kocaman bir anlatı dinleyeceksiniz kendisinden. Sıkılmam okurum derseniz buyurun :)
Hiç tanımadığımız birinin gülüşü daha ilk karşılamanızda hoşunuza giderse, karşınızdakinin iyi bir adam olduğundan tereddüt etmeyiniz.
Dostoyevski
Sayfa 47 - İş Bankası Kültür Yayınları / Çeviri /Nihal Yalaza Taluy
_Bir tutuklu için en önemli, paradan da önemli olan nedir?
+Özgürlük; veya hiç olmazsa onun hayali...
Dostoyevski
Sayfa 97 - Kumsaati Yayınları
" İşte burada yıllarca kalmak zorundayım; işte şimdi, hiç istemeyerek, kederler içinde bulunduğum bu köşeden yıllar sonra ayrılırken belki de burayı arayacağım, " diyordum.
Dostoyevski
Sayfa 77 - İskele Yayınları
“Asker yârim olsun , varsın kaburga kemiğim kırılsın! “
Dostoyevski
Sayfa 41 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Ölüler Evinden Anılar
Baskı tarihi:
2006
Sayfa sayısı:
428
Format:
Karton kapak
Kitabın türü:
Çeviri:
Tuğrul Gezginci
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
Sentez Yayınları
Baskılar:
Ölüler Evinden Anılar
Ölüler Evinden Anılar
Ölüler Evinden Anılar
Ölüler Evinden Anılar
Ölü Bir Evden Hatıralar
Ölü Evinden Anılar

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları