Evet evet aslında bu kitap da bir incelemeyi hak ediyor.
Satranç, bize tam olarak, Mevlana'ya atfedilen " bir şeyin delisi olmadan velisi olamazsın" sözünü hikayeleştirmiş bir kitap. Aylarca dört duvar ve bir yataktan başka hiç bir şey görmeyen tutsak bir adamın, aylar sonra gizliden koğuşuna soktuğu kitabın satranç oyunu üzerine yazılmış olması ile hikaye can buluyor. (Öncesi pek de sürükleyici değildi) Adam haftalar içinde hiç bir şey görmediği boş odasında sıkıntıdan patlamamak için tutunduğu tek şey olan kitabı defalarca okuyup uygulamaya koyuluyor ve bütün satranç hilelerini ezberliyor. Kendi kendiyle satranç oyunu müsabakalarına
girmesi sonrasında kişilik bölünmesi yaşıyor. Az bir zaman sonra psikolojisi iyiden iyiye bozuluyor. Zaman içinde bu işte ustalaşıyor fakat mahpus hayatından kurtulduğunda, hapis hayatı boyunca tek düşündüğü ve yaptığı şeyden tiksinmiş bir halde bir daha asla satranç tahtası görmek bile istemiyor. Ve yıllar sonra en ünlü dünya şampiyonuyla karşı karşıya kaldığında maharetini gösteriyor...
Bir şeye sahip olmak, elde etmek, ona ulaşmak ve ya bir şeyi başarmak istiyorsanız önce o şeye bütün kalbinizle bağlanmalısınız, delisi olmalısınız. Bütün düşüncelerinizi ona yoğunlaştırmalı, tam bir konsantrasyon içinde gereken neyse yapmalısınız. Unutmayın, sizin oturduğunuz yerde, mücadele etmeden size isabet etmesini beklediğiniz şeyler, birileri tarafından ısrarla arzulanıp uğruna çaba harcanıyor. Sahip olmak istediğiniz şeyi elde edemiyorsanız, bu sizin yeterince samimi ve içten olmadığınızı ve ya yeterince istemediğinizi, hakkıyla mücadele etmediğinizi gösterir. Kimseyi suçlamayın. Hayat size uğruna mücadele etmediğiniz şeyleri vermez. Bir şeyin delisi olmadan velisi olamazsınız...
Satranç kitabı şu çok önemli gerçeği vurguluyor benim için. Yaşama, hayatta kalma isteği çok güçlüdür. Ve bu istek bazen bir insan bazen bir film bazen de bir kitap görünümde bizlere ulaşabilir. Aslında bizi hayata bağlayan kişiler ya da nesneler değildir. Asıl olan içimizdeki o bitmek bilmeyen yaşama arzusudur. Bunu nasıl kullanabileceğimiz de bizlere bağlıdır...
Kısa zaman da bitireceğiniz ama uzun zaman etkisinden çıkamayacağınız ayrıca satrancın bir oyundan fazlası olduğunu da gösteren güzel bir eser sizleri bekliyor..
Keyifli okumalar.
Bu kadar ince bir kitaptan bu kadar mana çıkarmak gerçekten büyük yetenek...Basit gibi görülen birkaç saatte okuyup bırakırım diyeceğiniz bir kitabın düşüncelerinizi birkaç saatten çok daha uzun süre esir etmesi ancak böyle usta bir yazarın eseri olabilirdi. O kadar çok süslü cümleye ihtiyaç duymadan fazlaca açıklamaya yer vermeden basitçe anlatılan bir öykünün insan üzerinde bu kadar etki bırakıyor olması gerçekten inanılmaz. İnsan beyninin boşlukta bırakıldığında hiçbirşey düşünemediğinde, yapamadığında çıldırma noktasına geldiğinde neler olabilir onu görüyoruz aslında. Kitabın baş karakteri Dr. B. küçük bir odada esir tutulduğu günlerde dayanılmaz bir boşluk hissi ile mücadele etmiştir. Çünkü sürekli aynı oda, aynı masa, aynı yatak, aynı lavabo ve aynı duvar ile sürekli aynı boşluğu yaşamıştır. Raslantı sonucu elde ettiği bir satranç kitabı ile kendine yeni bir uğraş bulduğunu sanarken satranç zehirlenmesi yaşamıştır. Bir insanın kendine karşı oynaması ve yapacağı hamleleri önceden bilmesine rağmen kendine tekrar rakip olmaya çalışması beyni tamamen bu şekilde zorlamak onda kişilik bölünmesine de yol açmıştır. Beynin çalışmadan boşlukta düşünemiyor yada birşey yapamıyor olması insanı çıldırma noktasına getirse de beyni bu şekilde zorlamak da onun psikolojisini altüst etmişti. İnsan düşünmek isterken bile o boşluğu beyin bunu reddediyor ve o anı yaşatmıyor size. Peki bunu yaşamak zorunda kalmak? Yaşarken bir umuda tutunmak ve tutunduğunuz şeyin sizde zehirlenmeye yol açması... Ve daha ilginci sizin bunu hala tutkuyla istiyor oluşunuz...
Satranç öğrenmeye çalıştığım şu zamanlarda listemde bulunan Zweig'in Satranç kitabı sürekli aklıma takılıyordu. Geç okumuş olmanın verdiği pişmanlıkla birlikte iyi ki okudum dediğim bir kitap oldu benim için. Yazar, yine kısa ama çok etkileyici bir eser kaleme almış. Psikolojik analiz yeteneği ve kendine özgü betimlemeleriyle kendine hayran bırakan bir eser daha ortaya çıkarmış.
Kelimenin tam anlamıyla bir şah eser! İnsan ruhunun derinliklerini, birden fazla mevzunu kendisinde cem eden, insanın hayatında psikolojisinin çok önemli bir rolu olduğunu gösteren bir kitabdır. Kücük hacimli olmasına rağmen çok akıcı, derin manalı olması ile insanı adeta kendine büyülüyor. Ve okudukdan sonra sana yeni bir bakış açısı kazandırdığının da farkına varıyorsun.
Kitabı 2 saatte okudum. güzeldi. Sanki bir filmin içindeymişsiniz gibi hissettiriyor Âdeta gözünüzde canlanıyor. Ancak bazı yerlerde sıkıldım örneğin,bay b.nin hikayesinde
Nasıl anlatmalıyım? Okumayı duru bir su kenarında, tahta bir masanın başında yazarlarla buluşmaya benzetirim derim ya hep; işte Stefan Sweig o masanın başına geldi, tuttu omuzlarımdan beni sarstıkça sarstı, sarstıkça sarstı. Bir heyecan, bir sabırsızlanma; kitabın sonuna yaklaştıkça içim içime sığmadı. Acaba neler olacaktı? İyi ki dedim yalnızca 85 sayfa. Ya 500 sayfa olsaydı?
Olay örgüsünün verdiği heyecan bir yana, beni asıl evrenine çeken şey Dr. B. Ve Nazi döneminde yaşadıkları. Kaba, kültürsüz, yalnızca paraya önem veren Satranç ustası Czentoviç’e hiç mi hiç değinmeye niyetim yok. Karakterlerin simgeledikleri şeylere, Nazi rejiminin temellerine, yazılanların yazarın hayatı ile ilişkisine girmeye de niyetim yok.
Avukat Dr. B nazi rejimi tarafından tutuklanır ve sorgulanmak üzere aylarca alıkoyulur. Diğer tutuklular gibi nazi kampına gönderilmez fakat kendisininde deyimiyle, kendini daha büyük bir işkence bekler: hiçliğe mahkum edilmek.
Kalemin, kağıdın, kitabın, yatağı dışında hiçbir şeyin olmadığı bir otel odasında düşünceleri ile baş başa bırakılır Dr. B. İşte şimdi düşüncelerinin hapishanesindedir ve belki de işkencelerin en ağırı sayılabilecek psikolojik şiddet başlar onun için.
Düşüncelerinizin içine hapsolmak esaretlerin en büyüğüdür, özgür gökyüzünün altında alabildiğine koşabilseniz bile. Hele yazamamak, hele suskunluğun esiri olmak… Kimisi bunu kalabalığın içinde yaşar, kimisi bir hapishanede, kimisi bir ilişkinin içinde. Dr. B.ninki dışardan gayet iyi görünen bir otel odasında olmuştu. Hatta muhtemelen nazi kampından birileri onu görse; haline şükret bak biz neler çekiyoruz derdi. İşte tam da bu noktada çok farklı bir bakış açısı getiriyor olaya Dr. B. Esaretin belki en çetinini; dokunamadığımız, söküp atamadığımız, elimizle alıp görmeyeceğimiz başka
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,1bin okunma
Kitap, anlatıcının dünyaca ünlü bir satranç şampiyonunun hikayesini anlatması ile başlıyor.
“Yolcu gemisinde satranç şampiyonu Mirko Czentovic var!”
Aslında olay örgüsünün bu karakter üzerine kurgulanacağı düşünülse de asıl kurgu, Czentovic’e karşı satranç oynayan yarım düzine adama dahil olup, inanılmaz taktikler vererek beraberlik duygusunu tattıran Dr. B ile şekilleniyor.
Bu beraberliği kendine yediremeyen Czentovic aniden çıkan bu Bey’e bir rövanş teklif ediyor. Hikayenin bundan sonraki kısmında anlatıcının Dr. B’ yi ikna çabaları sonucunda Dr. B hikayesini anlatmaya koyuluyor.
Açıkçası kitapta basit bir anlatım var ve pek ilgi çekici değil ama bir solukta okunabilecek 62 sayfalık(bendeki basım 62 sayfa) bir kitap için yeterli sayılabilecek bir olay örgüsü mevcut.
Kitap üzerine anlatılacak pek bir şey yok ama kitapta geçen “Ben satrancı sadece oynuyordum.”
Cümlesine benzer bir cümle kurup “Ben kitabı sadece okudum.” dememek adına kitaptan birkaç alıntı çıkardım ve en azından karakterin bu cümleler üzerine ne düşündüğünü kendi açımdan sizlere aktaracağım.
Dr. B, bu cümleleri bir hücrede tutuklu (tam anlamıyla hücre sayılamaz) kaldığı süreci anlatırken kullanıyor.
Not: tam olarak hücre sayılmaz çünkü psikolojik bir etki yaratmak adına Dr. B diğer tutuklular gibi bir hücreye değilde daha temiz şahsi bir odaya kapatılıyor burada amaç kimseyle ve hiçbir şeyle etkileşim kurmayıp tutukluyu yalnız bırakmak ve bir süre sonra bu “kendi ile baş başa kalma” hâline dayanamayacak boyuta getirip itirafı sağlamak.
Dr. B tutukluluk sürecinde devamlı sorguya götürülüyor ve bilinçli olarak sorguya alınmadan önce saatlerce bekletiliyor. Ve bu bekleyişi şöyle ifade ediyor;
“Beklemek korkunçtu. Anlamsızca, bir saat, iki saat, üç saat bekletiyorlardı.”
Normal bir insan için
Kitap bir geminin limandan hareket etmesiyle başlar. Ünlü dünya şampiyonu Mirko Czentovic gemiye binmiştir.Öykünün kahramanı, arkadaşının uyarmasıyla şampiyonu farkeder ve O’nunla tanışmak belki de bir maç yapmak için çeşitli denemelere girişir. Bu denemelerin ortasında iş rayından çıkar. Olayların akışı ana karakter tarafından kontrol edilemez bir biçimde gelişmeye başlar. İki ana karakter etrafında yer alır kurgu: Czentovic ve Dr. B. İyi ile kötünün, siyah ile beyazın karşılaşması. Dünya satranç şampiyonu olan Czentovic, yetim kaldığı için bir papaz tarafından büyütülen, zar zor okumayı öğrenebilen, zekası yetersiz, dünyaya ilgisiz, duygusal açıdan da oldukça sığ biridir. Başka tüm alanlara kapalı olan aklının satrançta inanılmaz derecede başarılı olduğu tesadüfen ortaya çıkar. Ancak kabalığı ve kültürsüzlüğü ile sadece paraya önem verir. Dr. B. ise Avusturya’lı bir avukattır. Nazi yönetimi tarafından, saray ve kiliseden olan müvekkilleri hakkında bilgi edinmek amacıyla tutuklanır. Toplama kamplarına gönderilmez ama başka bir psikolojik işkence yöntemi uygulanır: Hiçlik duygusu ile benliğini yok etmek. Tek başına, yanına kalem bile verilmeden, insan yüzü görmeden bir otel odasında yaşamak zorunda bırakılır. Bir gün sorgulama için beklerken bir kitap çalar. Bu kitap, bir satranç albümü, yüz elli ustanın oyunundan oluşan bir toplamadır. Dünyaya tutunacak başka bir dalı olmayan Dr. B., bu kitaptaki her oyunu kafasında defalarca oynamaya başlar. Dünyası siyah-beyaz taşlar üzerine kuruludur artık. Ancak, aklını yitirmemek için sarıldığı bu oyun onu deliliğin sınırına getirir.
Bu kitabı, LULU Gül ablamın incelemesini okuduktan sonra merakımdan okumaya karar verdim ve gerçekten çok beğendim. Stefan Zweig’in Satranç kitabı, bana hem insanın aklının gücünü hem de yalnızlığın ne kadar zor bir şey olduğunu hissettirdi. Kitapta Dr. B adında bir adamın hikayesi anlatılıyor. O, esaret altında kalmış bir insan ama kendini tamamen kaybetmemek için satranç oynamayı öğreniyor. Sadece bir kitapla kendi kendine satranç oynaması bana çok ilginç geldi.
Kitabı okurken bazı yerlerde olaylar yavaş gidiyor ama dili sade olduğu için sıkılmadan okunuyor. Zweig, karakterlerin iç dünyasını çok güzel anlatmış. Dr. B’nin aklıyla hayatta kalmaya çalışması beni gerçekten etkiledi. Satranç oyunu sanki hayatta yaşadığımız mücadeleleri anlatıyor gibiydi.
Bence Satranç, kısa ama çok anlamlı bir kitap. Okuduktan sonra insana düşünmeyi öğretiyor. Zaman zaman insanın kendi iç dünyasıyla savaşması gerektiğini hatırlatıyor. Kısacası, Stefan Zweig’in bu kitabı hem duygusal hem de düşündürücü bir eser olmuş.
@Turkmnoglu6327 arkadaşımla birlikte okuduk çok beğendik
Stefan Zweig, Avusturyalı yazar ve gazeteciydi. Edebi kariyerinin zirvesinde olduğu 1920'li ve 1930'lu yıllarda, dünyanın en çok çevrilen ve en popüler yazarlarından biriydi.
Zweig, Viyana, Avusturya-Macaristan'da büyüdü. Honoré de Balzac, Charles Dickens ve Fyodor Dostoyevski gibi ünlü edebiyatçılar hakkında Üç Büyük Usta (1920) ve belirleyici tarihsel olaylar hakkında Yıldızın Parladığı Anlar (1927) adlı tarihsel incelemeler yazdı. Ayrıca Joseph Fouché (1929), Mary Stuart (1935) ve Marie Antoinette'nin biyografilerini yazdı. Zweig'ın en bilinen kurgu eserleri arasında Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu (1922), Amok Koşucusu (1922), Korku (1925), Karışık Duygular (1927), Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat (1927), psikolojik roman Sabırsız Yürek (1939) ve Satranç (1941) yer almaktadır.
1934 yılında Almanya'da Nazi Partisi'nin yükselişi ve Avusturya'da Ständestaat rejiminin kurulmasının bir sonucu olarak Zweig, İngiltere'ye göç etti ve 1940 yılında kısa bir süre New York'a ve daha sonra yerleştiği Brezilya'ya taşındı. Son yıllarında bu ülkeye aşık olduğunu ilan edecek ve Brezilya, Geleceğin Ülkesi adlı kitabında bu ülke hakkında yazacaktı. Yıllar geçtikçe Zweig, Avrupa'nın geleceği konusunda giderek daha fazla hayal kırıklığına uğradı ve umutsuzluğa kapıldı. 23 Şubat 1942'de Petrópolis'teki evlerinde eşi Lotte ile birlikte aşırı dozda barbitürattan ölü bulundu. Eserleri birçok film uyarlamasına temel oldu. Zweig'ın anı kitabı Dünün Dünyası (1942), I. Franz Joseph yönetimindeki Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun çöküş yıllarındaki yaşamı betimlemesiyle dikkat çeker ve Habsburg İmparatorluğu hakkındaki en ünlü kitap olarak anılır.