Sessiz Ev

·
Okunma
·
Beğeni
·
6.722
Gösterim
Adı:
Sessiz Ev
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
343
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754704440
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Baskılar:
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev’de Orhan Pamuk, dağılmakta olan bir ailenin hikâyesi üzerinden Cumhuriyet ve modernleşme tarihimizin barındırdığı gizli çatışmaları ve şiddeti araştırıyor. Orhan Pamuk yayımlanışından otuz yıl sonra, bu yeni baskıda romana bölüm başlıkları koydu ve anlatıdaki bazı tekrarları ayıklayarak kitabı yeni okurlar için daha okunaklı hale getirdi.

Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki evinde babaannelerini ziyaret ederler. Dedelerinin yetmiş yıl önce siyasi sürgün olarak kasabaya geldiğinde yaptırdığı bu evde bir hafta kalırlar. Bu sürede, babaannelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken, dedenin Doğu ile Batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Evde sessiz gözlemleriyle kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar, bahçe duvarlarının ötesinde ise aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır. Orhan Pamuk'un ikinci romanı olan Sessiz Ev, yayımlandığında büyük heyecanla karşılanmış, pek çok dile çevrilmiş ve ödüller almıştı.

“Bu güzel ve hüzünlü kitap, üç mutsuz kardeşin, İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte, doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor... Şaşırtıcı bir başarı...”THE TIMES LITERARY SUPPLEMENT

"Önemli sorular soran değişik bir kitap - hem klasik hem modern. Bana Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor."LE MONDE

“Orhan Pamuk, gerçek bir romanın işareti olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler, topografya, imgeler, zengin ayrıntılar...” LE MONDE DIPLOMATIQUE
Kitap, beş farklı karakter gözünden anlatılan bir haftalık kısa bir tatili konu ediyor gibi gözükmekle beraber aslında ana karakterlerin anıları ve diğer karakterle olan diyalogları üzerinden bir ailenin üç kuşağının hayat hikayesini anlatıyor. Her bölümde anlatımın karaktere uygun şekilde değişmesi, karakterler arasındaki benzerlikler ve tezatlar, doğu/batı çatışmasının işlenişi ve ailenin gizemlerin kitap boyunca aydınlanması gibi öğelere bakınca, henüz ikinci kitabını yazan 30'lu yaşlarının başındaki O.Pamuk'un kurgusunu takdir ettim. Anlatıcı olarak babaanne karakterini ekstra başarılı buldum, diğerleri de o seviyeye çekebilseydi enfes olurdu.
Not: Bu incelemede Orhan Pamuk’un ‘’Sessiz Ev’’ kitabını dil, anlatım, kurgu, konu olarak dört başlıkta inceleyeceğim. Kitabın içeriğinden bolca örnek vereceğim. Böyle tafsilatlı bir inceleme okunurken kitabın içeriğinden detaylıca bahsedileceği unutulmasın, ona göre okunsun. Yazarın olayları nasıl ele aldığı ve onun yazarlığı da söz konusu kitaba dayanarak açıklanacaktır. Okumadan önce bu yazının ne bir övgü yazısı, ne de bir sövgü yazısı olduğu unutulmasın. Bu yazı sadece ELEŞTİRİ mahiyetindedir. Okuyucuya duyurulur.

Bundan daha önce bazı konuşmalarda da bahsettiğim gibi, etrafım Orhan Pamuk’u hiç sevmez. Kişilik olarak, karakter olarak ben de sevmem. Bunu bir kenara bırakarak onun romanına adeta bir roman perspektifiyle yaklaşmalıyız. Öyle ya, ben onun romanlarını da roman olarak saymıyordum! Orhan Pamuk’un nasıl bir romancı olduğunu henüz keşfetmiş değilim. Sessiz Ev kitabı bana yalnızca onun tarzını ve anlatımını öğretti. Oysa daha önemli addedilen diğer kitaplarını okumuş değilim. Yalnız şundan başlayalım: Bir defa bu kitabın yazılış zamanı 1980’li yılların başlarıdır. Tahmin edileceği üzere o yıllarda solun elinde kalan tek cephe olarak edebiyat-sanat cephesi bulunuyordu. Orada da edebiyat otoritelerine karşı(Fethi Naci gibi) genç yeni-sol edebiyatçılar çıkıyor, romanlara farklı bir perspektif getirerek bu otoritelere savaş ilan ediyorlardı. Çünkü edebiyat piyasalaşmaya başlamıştı. Piyasa olan bir şeyin eleştirmenler tarafından beğenilmemesi söz konusu olamazdı; bunlar sanatımızı kısıtlayan, dünyaya entegre olmamızı engelleyen ve artık aşılması gereken şeylerdi. Bir defa eleştirmenlerin edebiyatı artık köhnemişti. Bu sözlerle yola çıktılar; Doğan Hızlan vardı bu işleri yürütenlerden. Orhan Pamuk da daha o yıllardan bu kadronun içindeydi. İşte Sessiz Ev böyle koşullarda, böyle bir iddia taşıyarak ortaya çıkmıştı. O otoriteler de ne yapsınlar? Mecbur bu sürece boyun eğmek durumunda kaldılar. Gene de roman kriterlerinde ve eleştirilerinde ufak bir esneme yapmadılar. Onlar kararlı kaldılar.

Her şeyden önce Sessiz Ev bir postmodernizm ilanıdır. Sessiz Evin sakinleri olan Recep, Fatma Hanım, Metin, Nilgün, Faruk hep postmodern bir bakışla ele alınmışlardır. Zannediyorum ki yazarımızın her bölümde farklı bir kişinin ağzıyla olaylara yaklaşması, sonra neredeyse her bölümde olan bir iç sorgulama, bir benliğin sorgulanması, ferdi duyguların artık Peyami Safa’ların ötesinde yorumlanması bunun en büyük kanıtıydı. Tabii bir şey daha vardı: Doğu-Batı çatışması. Metnin konusundan ve anlatımından söz açtıysak, devam edelim. Açıkçası bu anlamda ben Orhan Pamuk’un hiç de başarılı bir yazar olduğunu düşünmemiştim. İlk açıklamamda olduğu gibi onun romancılığının da kendisi kadar berbat olduğunu düşünürdüm. Lakin kullandığı dili saymazsak eğer, o gerçekten anlatımda ve kurguda başarılı bir yazardır. Bunu maalesef bu konularda o kadar eleştirimin üstüne söylemek durumundayım. Çünkü o, gerçekten çok az yazarın yapabileceği bilinç akışını farklı bir teknikle yorumlamıştı: Onu diyalogların içerisine serpiştiriyordu(syf.244-245) ve daha önce hiç rastlamadığım şekilde bunu hem anlatımı kopararak(anılarıyla araya devamlı girmesi) hem de nedenselliği(yani anlamı) bozmadan yapıyordu. Yani o anılarıyla sürekli araya girse de, diyalogların kenarına köşesine akıl yürütmeler soksa da metin yine anlaşılıyordu. Bu da benim postmodern romanda/öyküde ilk defa karşıma çıkan garip bir anlatımdır. Zira daha önce öyküde Vüs’at O. Bener’i biliyordum. Bilinç akışı yapacağım diye anlamın canına okumuştu. Bilge Karasu’nun birkaç öyküsünü okulda okumuştuk. Onlara göre bu metin çok daha anlaşılır, hem de anlatım özellikleri açısından da çok nitelikliydi. Bu da yine bize çok önemli bir şeyi kanıtlıyor: Her yazar kendi üslubuyla, tarzıyla okunmalıdır. Mensup olduğu akım, yazar özelinde değerlendirmeler yapmaya yetmez. Yazarların bu özerkliği de daha çok postmodernizmde görülür zaten.

Velhasıl Sessiz Ev iyi bir ‘’roman’’dı. Tırnak içinde aldım çünkü bundan ve şu yukarıdakilerden fazlası değildi. Kitabın arka kapağında yazdığı gibi ‘’şaheser’’ filan da değildi. Roman olarak iyiydi. İçeriği bakımından ve kurgusu bakımından da güzeldi. Lakin postmodern gericiliğin, o ferdi dünyalara hapsolmuş anlayışın kitabıydı. Kurgu da anlatım da hep buna özgüydü. Türk toplumuna özgü milli, tarihi, edebi(özellikle divan şiirinden aldığı kısımlara bayıldım) unsurlar da barındırıyordu. Ancak bu saydıklarımın hepsi bir dünya görüşü etrafında olmadığından, bir toplum mesajı içermediğinden ne ele alınan konuların bir kıymeti harbiyesi kaldı ne de diğerlerinin. Doğu-Batı gibi o kadar cemiyeti ilgilendiren meseleleri sen tutup Cennethisar’daki köşke hapsedersen belki anlatımından iyi bir romancı olursun ama iyi bir aydın olamazsın! Ele aldığın konu o kadar zengin ama anlattığın çevre o kadar kısıtlı ki bu yüzden konuyu da ancak sathi yönleriyle ele alabilmişsin. O yüzden mesela bu sorunu çok daha incelikli bir şekilde ele alan Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün yanından geçemez bu kitap. Zaten iyi bir aydın olamadığın için, bu konularda söz sahibi olamadığın için de verdiğin mesajlar ancak cahillere göre olmuş. Mesela Batının timsali olarak sunduğun Selahattin Darvinoğlu senin romanınla birebir ters düşen bir karakter. Adam toplumcu bir bilince sahip ama Orhan Pamuk Beyefendi onun bu toplumcu yanını görmüyor, bireysel yanını görüyor ve bunun neticesi olarak tam karakteriyle zıt bir biçimde sayfa 83’te ona ‘’Bırak o İstanbul’dakileri, suçları, acıları ve birbirlerine zevkle çektirdikleri işkenceleri içinde çürüsünler!’’ dedirterek her yere aydınlığı ulaştırmak isteyen adamın söyledikleri bu mu diye düşünmemize yol açıyor. Gerçekten büyük bir tezat ve affedilemez bir kusur olarak görüyorum bunu. Adeta her karaktere alelade yapıştırdığı bu bireysel çıkışlar özellikle Selahattin’de fazlasıyla sırıtıyor. Mesela Metin’e müzikli ve danslı bir mekanda söyletilen ‘’Dizlerini bükerek titriyorlar ve aptal tavuklar gibi kafalarını sallıyorlar! Ahmaklar! Bütün bunları, zevk aldıkları için değil, başkaları öyle yapıyor diye yaptıklarına yemin ederim!’’(syf. 114) sözü anlaşılabilir. Çünkü yazar benzer vakalar karşısında Hasan’a da benzer şeyler söyleterek onların benzerliğine dikkat çekme amacı güdüyor. Ancak Selahattin’e yukarıdaki sözleri söyletirken ne amacı güdüyor, belli değil! Anlatım ne kadar başarılı olsa da bir eserin değerini tek başına anlatım belirlemez. Onu yazarın kültürü ve dünya görüşü de, düşünceleri de belirler. Nitekim eserin bu yönden fakirliğini sayfa 188’de bizzat yazarın kendi görüşü olduğunu düşündüğüm pasajı aktararak da ispatlamak isterim: ‘’Dünya da var olan ve huzurla, olsa olsa bazen coşku, bazen neşeli bir hüzünle tasvir edilecek ve yaşanılacak bir yerdi; eleştirilecek ve değiştirme ve ele geçirme tutkusuyla içinde kızışarak öfkelenilecek bir yer değil.’’ Böylece zannediyorum artık yazara dar bakışlı diyince bana kızmazlar ve bir kere daha düşünürler. Karşıma çıkan en sefil, en berbat ve tamamen postmodern felsefeye uygun olan bu düşünce, Faruk’un ama aslında yazarımızın aklından geçenlerdir. O, değişim ve dönüşümü dünyaya verilmiş zarar olarak görüyor. ‘’Elde olan neyse onunla yetinin’’ anlamına da söylüyor bunları. Ne yazık ki yazarımızın gözü o yıllarda işkencelerle, katliamlarla imha edilen gençleri görmüyor. Üç kuruş para için çalışan işçileri istismar edenleri görmüyor. İşte kültür dediğimiz ve bir aydını aydın yapan şeyler bunları görmektir ve bu haksızlıkları değiştirmeye çalışmaktır, onları aklamak değil. Buralar ise zannediyorum artık iyi bir romancı ve reklamcı olmanın ötesinde bir şeydir. Yani Orhan Pamuk gibilerinin anlayacağı bir şey değildir. Kitap baştan sona bu Cennethisar’daki köşkün hikayesidir. Orada yaşayan babaannelerini torunlarının ziyaret etmesiyle başlar. Onların bu evde bulundukları müddetçe olaylardan ziyade anılar ön plandadır. Onun arkasından yukarıda anlattığım gibi her kişinin kendi bakışından çevre hakkındaki izlenimler gelir. Metin ve Hasan’ın başına gelenleri saymazsak daha çok çevrenin kişiler üzerindeki psikolojik tezahürleri vardır. Tabii bir yandan biz o yıllarda toplumdaki kutuplaşmayı da hissederiz. Bu da Hasan ve Nilgün karakteri üzerinden anlatılır. Nilgün komünisttir, çok fazla kitap okuyan ve düşünen, oldukça nahif bir kızdır. Hasan ise mahkum olduğu yoksulluk içerisinde ülkücüler tarafından kandırılmış, onların yönlendirmeleriyle hareket eden, ama aslında bundan rahatsızlık duyan bir karakterdir. Ülkücüler Cennethisar’da zorla para toplarlar, vandallık yaparlar. Hasan da maalesef onların zoruyla bu eylemlere iştirak etmektedir. Kitabın bu kısmı çok eleştirilmiş. Ancak ben burada eleştiriye uygun bir kısım göremedim. Ülkücülerin ve komünistlerin tanımlanması gayet de gerçekçi. Günümüzde de gerçekçi. Zira hepimiz ülkücü denilen kişilerin aydınlanmayla, okumayla uzaktan yakından bir ilgisi olmayan, ancak kırıp dökmeyi bilen 3-5 cahil ya da kandırılmış yoksullardan teşekkül ettiğini az çok biliyoruz. Hatta denebilir ki romanın bu kısmı toplumsal kutuplaşmaya değindiği için artık bireyin sınırlarını aşmıştır. Bu bakımdan eleştiriden ziyade bir övgüye mazhar olmalıdır. Bu kutuplaşmayı bir yana bırakarak ben Hasan karakterine ayrıca değinmek isterim. O, aynı zamanda bulunduğu maddi koşulların ve toplumsal bakışın dışında oldukça idealist biridir. Ben onu Mai ve Siyah’taki Ahmet Cemil’e ziyadesiyle benzettim. Mai hayaller kuran ama siyah gerçeklerle muttasıl yüz yüze olan biri. Kitapta onunla benzerlik taşıyan bir karakter de Metin’dir. Metin de para sahibi olmakla övünen ama bir yandan da elindeki paranın kendisini memnun etmediği açıkça ortada olan biridir. Yukarıda müzikli ve danslı bir ortamda söylediği sözlerden alıntı yapmıştım. Ona dayanılarak aslında iç huzuru aradığını, bunca gürültü patırtıdan ve sahtelikten uzak kalmak istediğini görürüz. Nitekim Ceylan’a olan aşkının sonuçlanmaması da bu isteği doruk noktasına çıkartır. Fark edilirse Hasan da benzer bir biçimde bulunduğu çevreden ve onun iradesini zorla elinde tutan ülkücülerden memnun değildi. Yazarın bu anlamda ikisi arasında kurduğu bağlantı aşikardır. Yazarımız kendi fikirlerini beyan etmek amacıyla bir de Faruk karakterini yaratmış. Faruk, tarihçi olan ve ekseriyetle alkol alarak yalnızlığını tatmin eden biridir. Mesleğine çok sıkı bir şekilde bağlı olması, başka bir uğraşısının olmamasından ve yalnızlığını tatmin eden yegane şeylerden biri olmasından ötürüdür. Karısı tarafından terk edilmiş ve o da elbette sistematik bir biçimde yalnızlığa itilmiştir. Zaten kitapta bir anlamda yalnızlık çekmeyen herhangi bir karakter yok. Bizim tüm bu kişilerden ziyade en çok Selahattin-Fatma ilişkisine değinmemiz gerekir. Çünkü yazar burada romanının temel çatışması olan doğu-batı meselesini ele almıştır. Yazarı ben daha çok bu kısımda eleştirmiştim. Selahattin karakteri Allah’a inanmayan, inananları da küçümseyen ve o da bu şekilde yalnızlığa itilmiş, fakat nasılsa bu yalnızlıkla tezat oluşturacak biçimde aynı zamanda insanları aydınlatmayı temel ülkü edinmiş biridir, bir doktordur. Şimdi benim eleştirim bu noktada şöyle oldu: Bu kişi hem toplum tarafından kenara itilmiş hem de topluma hizmet etmeyi amaçlayan biri nasıl olabilir? Bu kişi eğer topluma hizmet etmeyi, onları eğitmeyi amaçlıyorsa yalnızlaşması boşunadır. Ancak yalnızlaşmış ve tamamen yazacağı ansiklopediyle kabuğuna çekilmiş biriyse de(ki romana göre böyle) toplumcu düşünmesi mümkün değildir. Nitekim Selahattin’in de bazen toplumcu, ilerici düşündüğü, bazen de bireyci bir bocalamayla sarsıldığı romanda görülüyor. Ancak Selahattin’in hangisini seçtiği(toplumculuğu mu bireyciliği mi?) konusunda yazar çok müphem davranıyor. Bence bu davranış ele aldığı çatışma açısından değerlendirilirse romanın bir kusurudur. Zira sen burada doğu-batı çatışmasını anlatmayı amaçlıyorsun, doğu ve batıyı net kişiliklerin temsil etmesi lazım. Evet doğuyu temsil eden Fatma karakterinde bir sorun yok, o gayet net. Romanı okuyan muhtemelen çoğu kişinin nefret ettiği ya da yaşlılığına vererek müsamaha gösterdiği Fatma karakteri, oldukça gelenekçi, acımasız ve geri kafalı bir kadındır. Selahattin’le olan birlikteliğinden başlayarak tüm hayatında bu gericilik kendini gösterir. Hizmetçisi Recep’e olan kini de iç sorgulamalarında sürekli ortaya çıkar. Yazar, Selahattin’in karşısına çıkarttığı Fatma karakteriyle gerçekten de doğu-batı çatışmasını bir ucundan yakalamıştır. Ancak yine de toplumcu yaklaşmadığı için başarısız olmuştur. Hizmetçileri Recep’ten de bahsetmek isterim. Tüm bu doğu-batı çatışmasından ya da toplumdaki kutuplaşmalardan zerre kadar etkilenmeyen(nasıl işse bu?) Recep, evin hanımına hizmet eden ve evi geçindiren bir ‘’robot’’tur. Kitabın ilk kısımlarında biraz onun duygularına şahit olsak da genele baktığımızda sıradan bir hizmetçi parçasıdır. Zaten Orhan Pamuk’un hizmetçilerin ya da işçilerin iç dünyasını incelemesi de çok garip olurdu. Zenginlerin dışına çıkamayan Pamuk, tutup da işçilerin ya da hizmetçinin dünyasını yazamaz. O halde kitapta bu karakter fazlalıktır, madem anlatmıyorsun süs olsun diye mi oraya koydun. Keza aynı şekilde onun kardeşi İsmail de hiç üzerinde durulmayan biridir. Bunların hepsi işte kitaptaki fazlalıklardır. Yani genel anlamda oluşturulan karakterleri ve onların iç dünyasını ele alış biçimini beğendim. Fazlalıkları çıkartırsak bence kitabın 150-200 sayfa civarında olması gerekirdi. Bunlara rağmen gene de hem kurgu açısından hem de anlatım açısından iyi. Ancak dediğim gibi, konuyu ele alış biçimi açısından ne yazık ki yetersiz.

Bu kadar şeyden sonra son olarak kitabın dilinden söz etmek isterim. İlber Ortaylı, Orhan Pamuk’la ilgili olarak ‘’Onun Türkçesi bozuk, öğrencilerime hiç tavsiye etmem’’ diyor. Haklılık payı var. Zira Orhan Pamuk kurduğu cümleler açısından hem çok garip bir cümle yapısı, hem de gereksiz yere uzun cümleler kullanıyor. Böyle cümlelerde Türkçe cümle yapısının bozulması da kaçınılmaz. Aynı zamanda çok fazla bağlaç kullanıyor, lüzumsuz yere eylemsiler kullanıyor. Bu da elbette metnin akıcılığını kısmen yok eden şeyler. Bir yazarın böyle hatalar yapmasını tasvip etmiyorum. Örneğin sayfa 240’ta kurduğu bir cümlenin başında: ‘’Cesetlerimiz, toprağın iğrenç ve buz gibi sessizliğinde çürürken ve savaş kurbanlarının, içinde yumruğum kadar delikler açılmış gövdeleri ve paramparça olmuş kafatasları ve toprağa dağılan beyinleri, akan gözleri ve kan içindeki yırtık ağızları beton yıkıntıları arasında kokarken, bilinçleri, bilinçlerimiz ah, Hiçliğin bu başsız sonsuz karanlığına gömülüyor;…’’ derken yazarın kitabın genelinde kurduğu cümleleri görmüş oluruz. Aslında yazar bu hataları genelde bilinç akışını kullanırken yapıyor. Yani bilinç akışı yapacağım diye dili bozuyor. Nitekim benzer bir örnek sayfa 82’den verilebilir: ‘’Ilık uykudan kalkışın sıcaklığı yanaklarımda ve aklımda: Rüyayı düşündüm; rüyanın hayalini: Küçükmüşüm, İstanbul’dan çıkıp giden bir tren içindeymişim, tren gittikçe bahçeler görüyormuşum, birbirinin içinde, güzel, eski bahçeler: İstanbul uzakta, biz o bahçeler bahçeler içindeki bahçelerdeyken.’’ Ne demek oluyor bu ‘’Bahçeler bahçeler içindeki bahçeler’’? Yazarın kimi yerlerde bu şekilde saçmaladığını da görmekteyiz. Başka bir yerde, sayfa 45’te yazar düşünüyor, sonra ‘’Düşündüğüne inandığına inanıyor’’. Anlatımı bu şekilde dolaylaması elbette akıcılığa zarar vermiş. Sonra sayfa 239’da ‘’İki saat önce, gazetedeki ölülere dalgın dalgın bakarken, Tıbbiye’de, hastanelerde kırk yıl önce kadavralara bakarken duyduğum korkusuzlukla bakarken,…’’ diye devam eden bir cümle kuruyor ki akıllara zarar. Eylemsilerin bu şekilde tekrar etmesi de metnin akıcılığını zedeliyor. Bunun gibi bir yığın örnek var. Orhan Pamuk’un kitap yazmadan önce çok ciddi bir dil eğitimi alması gerektiğini düşünüyorum. Zira roman böyle yazılmaz. Ancak bu konuda yapılan eleştiriler çoğu sefer sınırı aşmış, eserin kendisine yönelik bir eleştiri haline gelmiş. Ben buna karşıyım. Eserin dili de önemlidir ama hep dediğim gibi tek başına önemli değildir. Nitekim diğer kriterlere yukarıda değindik.

Nihayet yaza yaza bitiremediğim Sessiz Ev incelemesinin sonuna geldim. Eserin neyi anlattığından, yazarın konuları nasıl ele aldığından, dilinden ve anlatımından detaylı olarak bahsettim. Muhtemelen bunu yaparken okuyucuyu da sıktım, ancak detaylı bir incelemede asla atlanmaması gereken şeyleri anlattım. Yazıya başlamadan önce dediğim gibi, bu bir övgü ya da sövgü yazısı olmadı. Bir eleştiri yazısı oldu. Kitap hakkındaki genel kanaatim 10 üzerinden 6’dır. Puan verirken olaylar zincirinden, kurgudan, anlatımdan verdim. Puan kırarken konudan, yazarın ufuksuzluğundan ve dilinden kırdım. Genel anlamda iyi bir romandı ancak ufkumuzu genişleten, bizi derin düşüncelere sevk eden bir kitap değildi. Ancak boş zamanlarımızda okuyabileceğimiz, yorgun zamanlarımızda bize eşlik eden bir kitap olabilir. Bu yüzden kitaptan çok fazla bir şey beklemeyin. Anlatımını ise taktir ettiğimi söylemiştim zaten. Sessiz Ev kitabı hakkında söyleyebileceklerim bu kadardır, umarım bu inceleme faydalı olmuştur. İyi okumalar.
melankolik,huzur dolu...bide eskihisar,darica taraflarini biliyosaniz demeyin keyfinize...ayrica kurgusu cok iyidir ve sıkıcı degildir tabi eger okumasini biliyorsaniz.
Kelimeler! Kopar onu cennetin ağacından bilginin elmasını Recep, korkma kopar, o zaman belki acılar içinde kıvranacaksın, ama özgür olacaksın ve herkes özgür olduğu zaman asıl cenneti, gerçek cenneti bu dünyada kuracaksın çünkü o zaman hiçbir şeyden korkmayacaksın. kelimeler diye düşünüyordum ben kelimeler havaya yayılmaz yok olan birtakım sesler kelimeler... Uyudum kelimeleri düşünerek." s-312

Sessiz Ev, Orhan Pamuk'un ikinci romanı. İlkiyse Cevdet Bey ve Oğulları. Henüz ikinci romanıyken bu kadar yetkin bir roman sunması; sabrının mükafatı çünkü Orhan Pamuk yazmak için ilham değil; sabrın ve çalışmanın gerektiğine inanan biri. Kelime işçiliğine edebileceğim tek bir olumsuz eleştiri dahi yok. Hayranlıkla eserlerini bitirmek gibi bir idealim var; okuduğum en güzel kitaplarından. Hatta o kadar ki ikinci kez okuduğum sessiz ev kitabından aldıklarım bana epey şey kattı.

Buraya kimi alıntılar bırakmak istedim. evet böyle düşündüm girişte, epeyce alıntı not ettim; kitap alıntılarını yazdığım defterime çünkü kitabı çizmek pek bana göre bir iş değil çünkü zarar vermek gibi geliyor kitaba. Kitap incinir gibi geliyor. bunun yerine arada bir açacağım defterden alıntıları okumak, bununla biraz zaman doldurmak daha insanî. Bize böyle öğrettiler; sevdiğinin canını yakmazsın, onu incitmezsin dediler. Ben de bu öğretiye gönülden inandım. Sevdiğim çiçekleri koparmadan dalından kokladım, sevdiğim cümlelerin altını çizmeden, deftere kaydettim. İyi de ettim.

Sessiz Ev'de ben diliyle bir anlatım hakim. Karakterler hakikaten oldukça orijinaller.
Babaanne, Selahattin, Metin, Nilgün, Faruk, Hasan ve elbette Recep.

Ben diliyle anlatırken konuşturulan karakterler;
Babaanne: o kadar içine alan içten şeyler düşünüyor ki, aksiliğine, dogmalarına, huysuzluğuna inanıyor ve "ama lütfen böyle davranmayın hanımefendi" diyesiniz geliyor çünkü aksi olduğu kadar da bir hanımefendi zarafeti var. İstanbul görgüsüyle yetişmiş biri.

Recep: Recep, sen o kadar farklısın ki ve o kadar bizden... Hani ilk bölümde anlattın ya cüceler evi yapılacakmış üsküdar'da diye. Gazeteden okudular da kahvehanede sen de buna çok içerledin ya, ben de çok üzüldüm Recep seninle. vallahi, allah şahit. Önce anlamadım niye bu kadar içerlediğini sonra da ayrıştırılmanın derin sızını hatırladım. İnsan bazen unutuyor, yaşamayınca bilmiyor. Acımadım ama sana çünkü sen kendi ayaklarının üzerinde duran ve diğerlerinden daha az boya sahip olmanın acınacak bir şey olmadığını güçlü karakterinle ve merhametli yüreğinle gösterdin. Babaanne'ye tahammül ederek, sabırlı karakterini hepimize gösterdin. Recep, senin gibiler sadece romanlarda. Olsun, yine de varsın bir şekilde seni tanıdığım için mutluyum.

Hasan: Ülkücülüğü tastamam doğru anlamış biri. Zayıf, hastalıklı biri. Uluyan tiplerden, tipik faşist. Hayır ben yaftalamıyorum seni Hasan, sen Nilgün'ü öldürdüğün zaman anladım ben faşist olduğunu, Metin denen Amerika hayranı eziğin parasını gasp ederken ses çıkarmadığında, hırsızlığı ikinci kere yaptığında hiç kalbin hızlı hızlı çarpmadığında, o defteri çöpe atarken anladım. Hasan, etraf senin gibilerle dolu. Sana hastalıklı dediğim için de kızma boşuna; çünkü faşistlik, ruh hastalığıdır.

Metin: Manevi duyguların ne olduğunu bilmeyen, hezeyanlar içinde bir ergen. Amerika sevdalısı. Onun tanrısı para ve Amerika.

Faruk: İlginç biri, bu denli bilgiliyken bu kadar özgüven problemi yaşayan kaç kişi vardır acaba? Kendisine karşı olan kayıtsız tavırları okuyucuyu yıpratıyor.

Ben diliyle konuşmayan iki karakter var;
Selahattin ve Nilgün.
Dr. Selahattin'in fikirlerini açık seçik, babaanne sayesinde öğreniyoruz ancak Nilgün'ün ben diliyle konuşmasını çok isterdim. Bunu yapmamasını iki şeye bağlıyorum.
Orhan Pamuk'un kadın konuşturmadaki büyük hırsı fakat kendini bu konuda yetersiz buluşu; -babanneyi dahil etmeyelim, çünkü o pek kadın gibi düşünmüyor, duyguları o kadar hiç konumunda ki dogmaları hislerinin önüne geçiyor.-
Bir diğeri ise, nilgün'ün komünist oluşu ve komün sistemi anlatırsa oldukça kişisel birtakım fikirlerini açığa sermekten imtina edişi.

Tabi, bunlar varsayım ancak şunu belirtmekte fayda var; yazar hiçbir zaman anlatmak istediklerini açık açık anlatmaz, anlaşılmayı istediği şeyler vardır, daha anlatmadan, kelimelere dökmeden.

Şevket ve Orhan karakterlerine çok az yer vermesine pek anlam veremedim, eğlenceli bir içerik çıkabilirdi.

Son olarak; bu kitap islamiyet konusunda aşırı hassas olan insanların okuyabileceği bir kitap değil, biraz daha "insanlar nasıl düşünüyor? Selahattin gibileri nasıl bakıyor? Metin gibileri nasıl düşünüyor?" diye pencere aralamak isteyenler için.

Orhan Pamuk, seni değerli buluyorum. daha ölmeden hak ettiğin değeri kısmen bulduğuna inanıyorum, tek eksik doğduğun topraklarda anlaşılamamış olman. Seni okudukça karşımda bir dünya vatandaşı görüyorum. Orhan Pamuk, sen körün ölüp badem gözlü olduğu bu topraklarda biliyorum öldükten sonra kıymetleneceksin ama bilesin ki seni daha yaşarken anlamaya gayret edenler var, yaz. Hükümet politikaları, insanlar ne der telaşesi olmadan. İkincisini pek ciddiye almadığını biliyorum ancak ilkine kulak asıyorsun, bu aşikar, inkar ettiğin röportajları da dinledim ancak senin anlatmak istediklerini; yine seni okuyanlar anlar. çizginin ne denli değiştiğini, Kafamda Bir Tuhaflık ile Kar arasındaki o derin çizgiyi seni bilenler anlar. Hiç eksilmeden, çekinmeden ve lütfen daha gür!
Kitaptan genel olarak çok etkilendiğimi söyleyemem. ancak, yazarın emeğini de tümden gözardı etmek haksızlık olur. Başarılı bulduğum bölümler; Hasan karakterinin iç konuşmaları, sosyal çevresiyle olan ilişkileri, psikolojisi oldukça inandırıcı ve yalın bir şekilde verilmiş. Metin içerisinde; toplumsal dönüşümün izleri okuyucuda didaktik bir etkiye yol açmadan başarıyla verilebilmiş. Fatma karakterinin yaşlı ruh hali ve çevresiyle olan yalıtılmış ilişkisi yine etkileyici bir şekilde işlenmiş.
Yazarın genç yaşta kaleme aldığı bu romanda, yer yer başarılı gözlem becerisinin izlerine rastlanabilir.
Bütün üzerinden bakıldığında; kurgu, yan karakterler, ve anlatım sıkıntılı. Bazı bölümlerde tekrar etkisi uyandıran anlatımlar ve gereksiz uzatılmış cümleler dikkatin kopmasına yol açıyor. Yazar, kitabın sonunu nasıl bağlayacağına tam karar veremeden yazımı bitirmiş hissi uyandırıyor.
Orhan Pamuk, Sessiz Ev için; o evdeki gençlerin her biri bendim, her birinde gençliğin ayrı ayrı ruh hallerini kurcaladım ve eğlendim demiş. Karakterlerin özellikle birini sevmiyor ya da özellikle birinden nefret etmiyorsunuz okurken. Hepsine aynı uzaklıktan bakıyorsunuz. Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı isteyen üç kardeşin dedelerinin evinde geçirdikleri bir haftayı anlatmış Pamuk. Gerçi internette kısa bir gezinme ile kitaba dair pek çok bilgiye ulaşabiliyor insan.
O yüzden belki de sadece keyifle okuduğumu, beni başka dünyalara başka pencerelerden baktırttığını söylesem yeter!
Orhan Pamuk'un harika betimlemelerine, hikayeyi anlatma biçimine hayli aşinayım ve de hayranım. Bu kez de yine beni şaşırtmadı. Kurgu sıradan görünsede değinilen konuların derinliği, her biri hayatı farklı bir pencereden gören karakterlerin düşüncelerinin uzun uzadıya aktarılışı yine hayranlık uyandırdı. Bana göre çok çok ağır bir kitap öyle ha deyince okudum sizde okuyun denmiyor. Son olarak kitapta karakterlerin dilinden anlatılan bölümlere yeni bir karakter olarak beni de eklese belki şunları yazardı canım yazarım...:) ; bir kaç zamandır kendimi o kadar berbat hissediyorum ki olan biten her şey boğazıma dizilmiş gibi böyle içimde kocaman bi yumruyla ve onun hiç geçmeyen ağrısıyla yaşamaya çalışıyorum nedenlerini sorguluyorum ve anlamıyorum asla anlamıyorum hayatımdaki herkes bi şekilde kendinde sorumsuzluk ya da hata yapma lüksü bulabiliyor her şeyi toparlamaya çalışıyorum ama yetişemiyorum haliyle düşünüyorum bi zamanlar çok yakın hissettiğim insanların sanki hiç öyle olmamışız gibi çok uzaklarda oluşunu ve bunun içimde bıraktığı boşluğu kütlelerce yük bindirmişler gibi kaldıramıyorum çünkü insanlara salt bi şeyler hissetmeyi unuttum affedemiyorum hiç kimseyi nasıl bu kadar sadece kendilerine bakabilirler nasıl işlerin ne noktaya geleceği umurlarında olmaz anlamıyorum dikkatsizliklerinden düşüncesizliklerinden sıkkınlıklarından her şeylerinden gına geldi. geçip giden zamansa sadece bi şeylerin düzeleceğine olan inancımı tamamen kaybetmeme yarıyor.
Bitti !!!
Üç kardeşin İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte yaşayan doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatan bir kitaptı.
Biri tarihçi Faruk, biri devrimci Nilgün, biri de zengin olmayı kafaya koymuş Metin. Aynı zamanda iki platonik aşktan da bahsediliyor. Hasan’ın Nilgün’e olan aşkı ve Metin’in Ceylan’a olan aşkı...
Ve siyasi olaylar. Sağ-sol tartışmasında heba olan bir gençlik.
90 yaşında eskileri devamlı kafasının içinde tekrar yaşayan bir kadın ve cüce yardımcısı Recep.

Kitap çok sürükleyici değildi. Kötü değildi ama iyi de değildi. İlk defa Orhan Pamuk okudum ve kalemini sevdiğim söylenemez bazı yerlerini atlayarak okudum.
6/10
Hayatimda okudugum ikinci Orhan Pamuk kitabi oldu. Ilkini yaklasik 15 yil evvel okumustum, konusu ve icerigi aklimda kalmamis olsa da gozumun onunde hala kitaptan sahneler gelir ara ara. Ama o kitaptan nasil etkilendigimi, orhan pamuk'u ne kadar zeki buldugumu, ne kadar iyi bir gozlemci, iyi bir kurgucu, ve kelimelere can katabilen mukemmel bir edebiyatci oldugunu dusundugumu hic unutmadim.
Ve 15 yil aradan sonra okudugum ikinci Orhan Pamuk kitabi, Sessiz Ev. Yazar hakkindaki 15 yil evvelki goruslerim hala ayni...

Kitap 1970-80'ler (sanirim) doneminde 3 kardesin, babanelerinie yaptigi 4-5 gunluk bir sureci anlatir. Ama bu surecte babanenin 1900'lerin basindan beri olan hayat hikayesi, Osmanli'nin son donemleri, Cumhuriyet'in ilk yillarindan 80'lerin siyasi yapisina kadar olan surec okuyucuya cok basarili bir sekilde aktarilir.

Ozellikle karakterler cok basarili. Her donemdem her fikri, dusunceyi, akimi temsil eden birer karakter mevcut.

Son olarak sunu da belirtmem gerekir ki, ilk genclik yillari icin, ve yazildigi donemi dusundugumuzde oldukca cesur bir kitap. Ozellikle Selahattin gibi, Jose Saramago kitaplarinda bile gormeyi basaramayacagimiz ateislikte bir karakteri bir Orhan Pamuk kitabinda gormek, ve bu karakterin, toplumun yaklasik yuzde doksanlik kesimini bu kadar elestirebildigini gormek beni gercekten sasirtti. Ilk ciktigi donemlerde nasil tepki aldigini gercekten merak ediyorum.
Orhan Pamuk’un yazdığı 2. kitabı olması beni biraz şaşırttı. Daha önce 3 kitabını okumuştum ancak beni bu denli büyülememişti hiçbiri. İki gün içinde soluklanmadan okudum, akıcı bir üslubu var. Yine Orhan Pamuk’un yaşadığı gibi İstanbul’da yaşayan geniş ailelerden biri. Kitap bir hafta on gün gibi bir sürede geçiyor ancak karakterlerin düşündükleri ve hatırladıklarıyla geçmiş yılları, ölen dedelerinin hayatını da öğreniyoruz. Kitabın karmaşık bir olay kurgusu yok ancak her okuyanın kendisini bulabileceği karakterler olduğunu düşünüyorum.
Diğer romanlarına göre daha durağan bir kitap. Orhan Pamuk'un tarzı bu gerçi. Olay anlatmaktan çok tasvir etmeyi seviyor. Olayları başka başka kahramanların ağzından anlatarak anlatımı daha da güçlendiriyor bence. Annesi ve babası ölmüş Cennethisar'a babaannelerini ziyarete giden üç kardeşin hikayesi anlatılıyor. 1980'lerin sağ sol kavgalarıni da harmanlayarak güzel bir hikaye çıkıyor. Gerçekten merak ediyorum ama o dönemde bir insana "Sen solcusun ya da sen faşistsin." dediğimizde ölümü gerçekten hak ediyor muyuz ? Batsın o zaman insan hayatından daha da önemli olmayan siyaset.
(Spoiler içerir)

hayatla ilgili hemen her konuda kocasıyla farklı düşünüyor fatma. ancak selahattin’in ölümle ilgili söylediklerini, kendisi de ölüme yaklaştığını hissettiği sırada ciddiye alması dikkat çekici.

1980 yazında geçen bir romanda, en önemli karakter olan ve 38 yıl önce ölmüş selahattin darvınoğlu’nu, o konuşurken onu dinlemeyen eşi bize anlatıyor.

romanda her karakter kurguya sırayla dahil oluyor ve karşımıza çıkan yeni karakterin dış görünüşü hakkında çok fazla şey bilmeden kendisiyle tanışıyoruz.
örneğin recep’in cüceliği, faruk’un obezliği, hasan’ın serseriliği gibi karakterlerin dışarıdan algılanan kimliklerini çok sonra, genelde bir başkasından onu dinlerken öğreniyoruz.
böylece önyargılarımızı bir kenara bırakıp, karakterlerin içindeki insanla tanışıyoruz önce. elimizdekinin görsel bir eser, örneğin bir film değil, roman olmasından kaynaklı bir güzellik bu.

sonlara doğru büyükanne fatma’nın kendine sorduğu gibi, içimdeki ben mi asıl fatma, yoksa dışarıdan gördükleri mi? biz okurlar olarak içindeki fatma’yla tanışıyoruz. fatma kendini anlatırken tarafsız değil belki. ancak şunu söyleyebiliriz; dışardan görünen fatma yani 90’lık huysuz bir babaanneyle kimse vakit geçirmek istemezken biz o 90’lık babaannenin düşüncelerinin içinde hiç sıkılmadan merakla geziniyoruz. hem de onun etrafındaki dış sesleri duymaya devam ederek ve tıpkı fatma gibi o seslerden kaçmak, sadece fatma’nın düşüncelerinde kalmak isteyerek (belki de tüm yaşlıların arzu ettiği gibi).
Bir zamanlar dünyanın güzel bir yer olduğunu düşünürdüm. Çocuktum,aptaldım. Panjurları kapadım, sürgüyü çektim. Dünya orada kalsın
Aşk ikiyüzlülüğe sürüklüyor insanı, oysa aşık olduğuma inandığım için, ben, bu sürekli ikiyüzlülük duygusundan kurtulacağımı sanmıştım
Orhan Pamuk
Sayfa 112 - YKY, Metin
...biliyorum,günaha gırtlağınıza kadar batmak değil,başkasının günahsız kalabildiğini görmek daha çok acı verir sizlere.
O zaman yalnız kalmaya dayanabilecekler,o zaman yalnızlığın derin acılarını kalabalığın budala huzuruna tercih edecekler!

Kitabın basım bilgileri

Adı:
Sessiz Ev
Baskı tarihi:
Aralık 2012
Sayfa sayısı:
343
Format:
Karton kapak
ISBN:
9789754704440
Kitabın türü:
Dil:
Türkçe
Ülke:
Türkiye
Yayınevi:
İletişim Yayınları
Baskılar:
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev
Sessiz Ev’de Orhan Pamuk, dağılmakta olan bir ailenin hikâyesi üzerinden Cumhuriyet ve modernleşme tarihimizin barındırdığı gizli çatışmaları ve şiddeti araştırıyor. Orhan Pamuk yayımlanışından otuz yıl sonra, bu yeni baskıda romana bölüm başlıkları koydu ve anlatıdaki bazı tekrarları ayıklayarak kitabı yeni okurlar için daha okunaklı hale getirdi.

Biri tarihçi, biri devrimci, biri de zengin olmayı aklına koymuş üç torun İstanbul yakınlarındaki Cennethisar kasabasındaki evinde babaannelerini ziyaret ederler. Dedelerinin yetmiş yıl önce siyasi sürgün olarak kasabaya geldiğinde yaptırdığı bu evde bir hafta kalırlar. Bu sürede, babaannelerinin doksan yıllık anılarla yüklü geçmişi ağır ağır aralanırken, dedenin Doğu ile Batı arasındaki uçurumu bir çırpıda kapatacağını sandığı büyük bir ansiklopediyi yazışı hatırlanır. Evde sessiz gözlemleriyle kuşaklar arasında köprü kuran tanıklar, bahçe duvarlarının ötesinde ise aile ile ilgilenen tutkulu gençlerin hareketleri vardır. Orhan Pamuk'un ikinci romanı olan Sessiz Ev, yayımlandığında büyük heyecanla karşılanmış, pek çok dile çevrilmiş ve ödüller almıştı.

“Bu güzel ve hüzünlü kitap, üç mutsuz kardeşin, İstanbul yakınlarındaki küçük bir kentte, doksan yaşındaki babaannelerinin evinde geçirdiği bir haftayı anlatıyor... Şaşırtıcı bir başarı...”THE TIMES LITERARY SUPPLEMENT

"Önemli sorular soran değişik bir kitap - hem klasik hem modern. Bana Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor."LE MONDE

“Orhan Pamuk, gerçek bir romanın işareti olan dilsel bir yoğunlukla değişik açılar ve perspektiflerden bir olaylar dizisi kuruyor: Renkler, topografya, imgeler, zengin ayrıntılar...” LE MONDE DIPLOMATIQUE

Kitabı okuyanlar 912 okur

  • Çağlar Çavdar
  • Behiye Gezdi
  • Benodegilim
  • Şehri Kartal
  • Pınar Aksu
  • Beatrice
  • Esther. Sema
  • Melomania

Kitap istatistikleri (Bütün baskılar)

Bu baskının istatistikleri

Okur puanlamaları

10
%0
9
%0
8
%0.7 (2)
7
%0
6
%0
5
%0
4
%0
3
%0
2
%0
1
%0

Kitabın sıralamaları