O dönemde kızlar, erkeklere tanınan eğitim olanaklarından yoksun olduğu için; grup içinde, eğitim yönünden kendisinin yetersiz olduğunu düşünen Virginia Woolf, Kendine Ait Bir Oda, 'Kadın Eğitimi' makalesi ve Three Guineas'de bu eşitsizliği vurgulamış; feminist görüşlerini ortaya koymuştur. Örneğin, Oxford'a kadınlar ancak 1920 yılından sonra kabul edilmeye başlanmış; devlet memurluğu için sınavlara ise ancak 1926'da girebilmişlerdir. Çocukluğundan başlayarak, babasının kişiliği üzerindeki baskısını duyumsayan Virginia, yürüyüşe çıkarken onu köpeğiyle birlikte çağırmasını, babasının kendisine değer vermediği şeklinde yorumlamıştır. O dönemde, erkek çocuğu ölmeyen bir kişi öldüğünde, malları erkek kardeşine/kardeşlerine geçiyor; kızının/kızlarının miras hakkı bulunmuyordu.
Hayatımızın akışında önemli bir rol üstlenecek, yönümüzü değiştirecek seçimleri etkileyecek ya da belirleyecek insanlarla yollarımızın tesadüf eseri kesiştiğini düşünmek ne garip. Belki de tesadüf değildir. Karşımızdaki insanın, bilinçli ya da bilinçsiz, gitmek istediğimiz yöne bizi itekleyeceğini seziyor olabilir miyiz? Belki davete icap etme sebebimiz budur. Karşımızdaki insanın yürümek istediğimiz yoldan bizi döndüreceğini, karşımıza engeller çıkaracağını hissedince onu yeniden görme isteği duymuyor olabilir miyiz?