Okur
984 syf.
·
Puan vermedi
SAĞIR! Sağır! Ezelî ve ebedî sağır! Allah seni en küçük çapta; fakat hikmeti icabı, kulakların gibi tıkalı kalbine ihtirasların en kuduzunu musallat etti. Mülâzimliğinden miralaylığına kadar, basit, seri malı, haddini bilir bir ömür sürdün. O güne kadar da, zifirî karanlık ruhunda saklı kalmış ihtiraslarını belirtmeye çare bulamadın! Türk milletinin ana baba günleri doğup da kasırgalar meydanda hiç kimseyi bırakmayınca, aynı kasırganin garip bir cilveyle seni bir kağıt parçası gibi işin merkezine atması yüzünden göze göründün ve emr ü kumanda altında, yüksek kumanda makamlarında boy gösterdin. Askerlik hayatindaki gaflarını, korkaklıklarını, bilgisizliklerini, yanlış emirlerini ve kötü sevk ve idareni, başta Mareşal Fevzi Çakmak bulunmak üzere, bilmeyen ve ibretle anlatmayan kalmamıştır. En büyük lüpçülükle kıvırdığın bu payelerden sonra, bir de siyaset ve hükûmet temsilciliği sahasında rütbe üzerine rütbe kazandın! Hangi hakla, hangi salâhiyetle, hangi çileyle, hangi irfanla, hangi eserle, hangi şahsiyetle?... Bütün kazançlarını, sadece misilsiz derecedeki siliklik, şahsiyetsizlik, tâbilik ve uşaklık seciyeni borçluydun! Bu seciye, senin tâbilik devrinde öyle bir madendi ki, insani o devrin nihaît uşaklık makamı olan Başvekilliğe kadar yükseltebilirdi. Elhak; sahibi olduğun plâtin değerinde uşaklik madeni yüzü suyu hürmetine, devrinin en yüksek “Peki efendim!"cilik makamına kadar yükseldin. (Lozan)dan itibaren ne emir verildiyse yaptın, ne dendiyse “Hu!" diye cevaplandırdın! Nihayet, hudutsuz menfaat ve şatafat hürriyetine rağmen mevkiinin tek zerre şahsiyete imkân bırakmayan ruhí sefaletini için için hissetmekten ve artık dayanamamaktan mıdır, nedir; şöyle ağzını açıp da: “Ben rakı masasından emir almam!" deyince, sağır kulaklarının nasırlı yumuşaklarından tutulur tutulmaz, bir çekilişte, gedikli makamından atıldığına şahit oldun! Dünyanın en müfteris kindar ve en muhteris içten pazarlıklısı olan sen, elbette silsileni idam etseler affedebilirdin de böyle bir muameleyi müsamaha edemezdin. Buna rağmen, seni en üstün makama kadar yükselttikten sonra en aşağı dereceye kadar alçaltan “veli-i nimet”inin Türkiye İş Bankasından ve şahsî hesabından sırf seni biraz daha küçültmek için her ay lûtfettiği 1000 lirayı (bin Türk lirasıdır) kabul ettin! Aynı “veli-i nimet” ölüm döşeğinde yazdırdığı vasiyetnamesinde, kendisinden sonra senin devlet reisliği makamına gelmeni o kadar uzak bir ihtimal kabul etti ki, lûtufdideleri arasına, artık hâmisiz ve çaresiz kalacaklarını düşündüğü senin çocuklarını bile kattı, onlara tahsil parası ayırmak lüzumunu bile duydu. Zira şaka değil, şu kadar yıllık bende hayatina maliktin. “Şef” ölür ölmez apışan ve bir dâvaya değil, bir şahsa bağlanmış olduğu için ne yapacağını bilemeyen ortalık, bir müddet evvel at yarışlarında halk seni alkışladı diye ölümle tehdide kadar vardığı halde, bu defa seni başa geçirmekten başka yol bulamadı. Böylece lüpçü hayatın, parsalar arasında tac payını kazanmış oluyordu. Pek soğuk ve sun'i lâflarla eski "Şef'in sevmediklerini ve onu sevmeyenleri toplayıp kıymetlendirmek oldu. Fakat bunları sadece nefsanî bir kin ve garaz saikiyle yaptığın için, hareketinin herhangi bir dâva, hak ve dünya görüşüyle alâkası yoktu. Bu incelik en kısa zamanda belli oldu. Onun “Ebedî Şef” unvanına mukabil kendine derhal bir “Millî Şef” yaftası peyledin! Onun nerede, hangi tavır ve azamette bir heykeli varsa, yanıbaşında ve aynı tavır ve azamette heykeller ismarlattın! Seni Başvekillikten atıp aylarca ölüm ve hayat arası bir boşlukta beklettiği için, sen de onun ölüsünü, yıllarca toprak ve mermer arası bir çukurda beklettin! Bu hain üslûp, sana ne de yakışıyor, sinsi ve arkadan vurucu tab'ını ne de parlak destanlaştırıyordu. Nihayet cihan fırtınası koptu; ve İkinci Dünya Harbi patladı. Bir nevi kedi insiyakiyle bir köşede saklanmayı ve meydana çıkmamayı becerdiğin için, tarihte ve hiçbir din ve mezhepte eşi ve benzeri görülmemiş "varlık vergisi'nden sonra, Türk milletine hayat vergisi tarh etmeye kadar gidecek bir gurur tavrı takındın! Gûya senin dehan yüzünden (halbuki sen kazdan daha ahmaksın!) kurtulmuş olduk! Memlekette ihtikâr, rezalet, fuhuş, ahlâksızlık, suistimal, idaresizlik ve iç düzensizlik o hale geldi ki, İsviçre gazeteleri şöyle yazdı: "-Bu harbden en ziyade faydalanması gereken Türkiye'nin bu müflis hali, ne siyasî, ne idarî, ne içtimaî, ne iktisadî hiçbir faktörle izah edilemez; ancak ruhî faktör bunu izah edebilir. İnsanın çokluk içinde bu yokluğa düşmesi için sadece çıldırmış olması lâzımdır!" Vatanı gûya dışından masuniyete erdirmiş olan (sadece Allahın lütfuydu bu) politikan, onu içinden mahvolma yoluna sokmuş; yakın maziden beri üst üste yığılan felâketlerin birdenbire yekûn hattını çekerek, ortaya Bizans ve (SodomGomore) örneklerinden daha mütefessih içtimaî bir veba tablosu çıkarmıştı. Hiçbir şeye aldırmadın; ne dinledin, ne söylettin! “Büyük Doğu" bundan birkaç yıl evvelki bir nüshasının kapağına mücerret bir kulak resmi koyup üzerine "Başımızda kulak istiyoruz!" diye yazdığı için Örfî İdare Komutanı yaverine emir verip onu irtica ile itham ettirdin ve müddetsiz olarak kapattın! Her sahada, Başbakanlarından Bakanlarına kadar bu memlekete en korkunç cellâtlığı edecek adamları seçtin! Saracoğulları, Recep Peker'ler, Hasan Saka'lar, Şemseddin Günaltay'lar gibi Başbakanlarla; Hasan Âli'ler, Atıf İnan'lar, Fuat Ağralı’lar, Fuat Sirmen'ler gibi Bakanlar ayarında felâket kalfalarını bir araya toplamış bir menfi âbide mimarına, tarih, bugüne kadar gelen misalleriyle şehadet etmekten âcizdir. İhtiyar ve o da senin gibi uzun bir tâbilik hayatına malik, binaenaleyh şahsiyetsiz bir Mareşalden o kadar korktun ki, hiç olmazsa senin gibilere nisbetle Zemzemle yıkanmış derecede temiz olması lazım gelen bu zatı, ismine ve mazisine hürmeten olsun, makamında alıkoyucu cesareti gösteremedin. Adamı kulağından tuttuğun gibi, seni bir zamanlar nasıl attılarsa öylece evinin kerevetine fırlattın! Nihayet her türlü uşaklığına rağmen, bu kaypak, sinsi ve müflis halin yüzünden sana en küçük bir hürmet ve muhabbet duyamayan Batı Demokrasyalarının istibdat (dikte)siyle verdiği hürriyet (!) emri üzerine, başına göstermelik bir muhalefet çıkartmak bedbahtlığına uğradın! Ve malûm şekilde, oyuncak telâkki ettiğin bu harikulâde ince nasip cilvesi karşısında, Nemrud’un burnuna kaçan sinek gibi bir hale mahkûm oldun! Her türlü emniyet duygu ve hesabına rağmen başaşağı geldin! İşte bugün de "Başımızda kulak istiyoruz!" gibi mücerret bir ibare yüzünden kapattığın mecmuanın, sana, isminle ve cisminle: -Sağır, sağır, sağır! Ezelî ve ebedî sağır!!! Diye hitabına mazhar oluyor; ve buna karşı herhangi bir vatandaş hakkından fazla bir mukâbele imkânına malik bulunmuyorsun! Şimdi de muhalefetin başındasın, öyle mi? Ayol, senin muhalefette bulunman şartıyle muvafakati Nemrud, Firavun, Ebucehil temsil etse, baş tacı edileceğine şüphe yoktur. Demokrat Parti iktidarı, bütün devlet bütçesini sana bahşiş diye verip (Zira sen paraya bayılırsın!) muhalefetini ödese, yine mücerret olarak senin muhalefetinle temin edeceği fayda önünde, topyekûn devleti harcamış olmanın gafını tamir ve telâfi etmiş olur. Sen muhalefette kaldıkça, hiçbir haksızlik cinsi yoktur ki, nazarlara bir ışık ve in'ikâs hilesi yüzünden hak şeklinde görünmesin... Ne mesuttur o sistem ve rejim ki, senin tiynet ve mahiyetinde bir muhalefete maliktir! Yazık ki, Demokrat Partide, senin gibi bir şahsın muhalefetiyle faziletlenmeye mahsus ehliyet yoktur! İntihar et, ey müfteris kin ve muhteris şahsiyetsizlik! Bir gün hiç ummadığın bir çığır açılır da, kimbilir seni ne hale koyar? Biraz açıkgöz ol da intihar et!!! Büyük Doğu Dergisi 6 Ekim 1950, S.29, sh.8-9 Necip Fazıl Kısakürek / Hücum ve Polemik
Defterler
10.0/10
· 9 okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
1
SAĞIR! Sağır! Ezelî ve ebedî sağır! Allah seni en küçük çapta; fakat hikmeti icabı, kulakların gibi tıkalı kalbine ihtirasların en kuduzunu musallat etti. Mülâzimliğinden miralaylığına kadar, basit, seri malı, haddini bilir bir ömür sürdün. O güne kadar da, zifirî karanlık ruhunda saklı kalmış ihtiraslarını belirtmeye çare bulamadın! Türk milletinin ana baba günleri doğup da kasırgalar meydanda hiç kimseyi bırakmayınca, aynı kasırganin garip bir cilveyle seni bir kağıt parçası gibi işin merkezine atması yüzünden göze göründün ve emr ü kumanda altında, yüksek kumanda makamlarında boy gösterdin. Askerlik hayatindaki gaflarını, korkaklıklarını, bilgisizliklerini, yanlış emirlerini ve kötü sevk ve idareni, başta Mareşal Fevzi Çakmak bulunmak üzere, bilmeyen ve ibretle anlatmayan kalmamıştır. En büyük lüpçülükle kıvırdığın bu payelerden sonra, bir de siyaset ve hükûmet temsilciliği sahasında rütbe üzerine rütbe kazandın! Hangi hakla, hangi salâhiyetle, hangi çileyle, hangi irfanla, hangi eserle, hangi şahsiyetle?... Bütün kazançlarını, sadece misilsiz derecedeki siliklik, şahsiyetsizlik, tâbilik ve uşaklık seciyeni borçluydun! Bu seciye, senin tâbilik devrinde öyle bir madendi ki, insani o devrin nihaît uşaklık makamı olan Başvekilliğe kadar yükseltebilirdi. Elhak; sahibi olduğun plâtin değerinde uşaklik madeni yüzü suyu hürmetine, devrinin en yüksek “Peki efendim!"cilik makamına kadar yükseldin. (Lozan)dan itibaren ne emir verildiyse yaptın, ne dendiyse “Hu!" diye cevaplandırdın! Nihayet, hudutsuz menfaat ve şatafat hürriyetine rağmen mevkiinin tek zerre şahsiyete imkân bırakmayan ruhí sefaletini için için hissetmekten ve artık dayanamamaktan mıdır, nedir; şöyle ağzını açıp da: “Ben rakı masasından emir almam!" deyince, sağır kulaklarının nasırlı yumuşaklarından tutulur tutulmaz, bir çekilişte, gedikli makamından atıldığına şahit oldun! Dünyanın en müfteris kindar ve en muhteris içten pazarlıklısı olan sen, elbette silsileni idam etseler affedebilirdin de böyle bir muameleyi müsamaha edemezdin. Buna rağmen, seni en üstün makama kadar yükselttikten sonra en aşağı dereceye kadar alçaltan “veli-i nimet”inin Türkiye İş Bankasından ve şahsî hesabından sırf seni biraz daha küçültmek için her ay lûtfettiği 1000 lirayı (bin Türk lirasıdır) kabul ettin! Aynı “veli-i nimet” ölüm döşeğinde yazdırdığı vasiyetnamesinde, kendisinden sonra senin devlet reisliği makamına gelmeni o kadar uzak bir ihtimal kabul etti ki, lûtufdideleri arasına, artık hâmisiz ve çaresiz kalacaklarını düşündüğü senin çocuklarını bile kattı, onlara tahsil parası ayırmak lüzumunu bile duydu. Zira şaka değil, şu kadar yıllık bende hayatina maliktin. “Şef” ölür ölmez apışan ve bir dâvaya değil, bir şahsa bağlanmış olduğu için ne yapacağını bilemeyen ortalık, bir müddet evvel at yarışlarında halk seni alkışladı diye ölümle tehdide kadar vardığı halde, bu defa seni başa geçirmekten başka yol bulamadı. Böylece lüpçü hayatın, parsalar arasında tac payını kazanmış oluyordu. Pek soğuk ve sun'i lâflarla eski "Şef'in sevmediklerini ve onu sevmeyenleri toplayıp kıymetlendirmek oldu. Fakat bunları sadece nefsanî bir kin ve garaz saikiyle yaptığın için, hareketinin herhangi bir dâva, hak ve dünya görüşüyle alâkası yoktu. Bu incelik en kısa zamanda belli oldu. Onun “Ebedî Şef” unvanına mukabil kendine derhal bir “Millî Şef” yaftası peyledin! Onun nerede, hangi tavır ve azamette bir heykeli varsa, yanıbaşında ve aynı tavır ve azamette heykeller ismarlattın! Seni Başvekillikten atıp aylarca ölüm ve hayat arası bir boşlukta beklettiği için, sen de onun ölüsünü, yıllarca toprak ve mermer arası bir çukurda beklettin! Bu hain üslûp, sana ne de yakışıyor, sinsi ve arkadan vurucu tab'ını ne de parlak destanlaştırıyordu. Nihayet cihan fırtınası koptu; ve İkinci Dünya Harbi patladı. Bir nevi kedi insiyakiyle bir köşede saklanmayı ve meydana çıkmamayı becerdiğin için, tarihte ve hiçbir din ve mezhepte eşi ve benzeri görülmemiş "varlık vergisi'nden sonra, Türk milletine hayat vergisi tarh etmeye kadar gidecek bir gurur tavrı takındın! Gûya senin dehan yüzünden (halbuki sen kazdan daha ahmaksın!) kurtulmuş olduk! Memlekette ihtikâr, rezalet, fuhuş, ahlâksızlık, suistimal, idaresizlik ve iç düzensizlik o hale geldi ki, İsviçre gazeteleri şöyle yazdı: "-Bu harbden en ziyade faydalanması gereken Türkiye'nin bu müflis hali, ne siyasî, ne idarî, ne içtimaî, ne iktisadî hiçbir faktörle izah edilemez; ancak ruhî faktör bunu izah edebilir. İnsanın çokluk içinde bu yokluğa düşmesi için sadece çıldırmış olması lâzımdır!" Vatanı gûya dışından masuniyete erdirmiş olan (sadece Allahın lütfuydu bu) politikan, onu içinden mahvolma yoluna sokmuş; yakın maziden beri üst üste yığılan felâketlerin birdenbire yekûn hattını çekerek, ortaya Bizans ve (SodomGomore) örneklerinden daha mütefessih içtimaî bir veba tablosu çıkarmıştı. Hiçbir şeye aldırmadın; ne dinledin, ne söylettin! “Büyük Doğu" bundan birkaç yıl evvelki bir nüshasının kapağına mücerret bir kulak resmi koyup üzerine "Başımızda kulak istiyoruz!" diye yazdığı için Örfî İdare Komutanı yaverine emir verip onu irtica ile itham ettirdin ve müddetsiz olarak kapattın! Her sahada, Başbakanlarından Bakanlarına kadar bu memlekete en korkunç cellâtlığı edecek adamları seçtin! Saracoğulları, Recep Peker'ler, Hasan Saka'lar, Şemseddin Günaltay'lar gibi Başbakanlarla; Hasan Âli'ler, Atıf İnan'lar, Fuat Ağralı’lar, Fuat Sirmen'ler gibi Bakanlar ayarında felâket kalfalarını bir araya toplamış bir menfi âbide mimarına, tarih, bugüne kadar gelen misalleriyle şehadet etmekten âcizdir. İhtiyar ve o da senin gibi uzun bir tâbilik hayatına malik, binaenaleyh şahsiyetsiz bir Mareşalden o kadar korktun ki, hiç olmazsa senin gibilere nisbetle Zemzemle yıkanmış derecede temiz olması lazım gelen bu zatı, ismine ve mazisine hürmeten olsun, makamında alıkoyucu cesareti gösteremedin. Adamı kulağından tuttuğun gibi, seni bir zamanlar nasıl attılarsa öylece evinin kerevetine fırlattın! Nihayet her türlü uşaklığına rağmen, bu kaypak, sinsi ve müflis halin yüzünden sana en küçük bir hürmet ve muhabbet duyamayan Batı Demokrasyalarının istibdat (dikte)siyle verdiği hürriyet (!) emri üzerine, başına göstermelik bir muhalefet çıkartmak bedbahtlığına uğradın! Ve malûm şekilde, oyuncak telâkki ettiğin bu harikulâde ince nasip cilvesi karşısında, Nemrud’un burnuna kaçan sinek gibi bir hale mahkûm oldun! Her türlü emniyet duygu ve hesabına rağmen başaşağı geldin! İşte bugün de "Başımızda kulak istiyoruz!" gibi mücerret bir ibare yüzünden kapattığın mecmuanın, sana, isminle ve cisminle: -Sağır, sağır, sağır! Ezelî ve ebedî sağır!!! Diye hitabına mazhar oluyor; ve buna karşı herhangi bir vatandaş hakkından fazla bir mukâbele imkânına malik bulunmuyorsun! Şimdi de muhalefetin başındasın, öyle mi? Ayol, senin muhalefette bulunman şartıyle muvafakati Nemrud, Firavun, Ebucehil temsil etse, baş tacı edileceğine şüphe yoktur. Demokrat Parti iktidarı, bütün devlet bütçesini sana bahşiş diye verip (Zira sen paraya bayılırsın!) muhalefetini ödese, yine mücerret olarak senin muhalefetinle temin edeceği fayda önünde, topyekûn devleti harcamış olmanın gafını tamir ve telâfi etmiş olur. Sen muhalefette kaldıkça, hiçbir haksızlik cinsi yoktur ki, nazarlara bir ışık ve in'ikâs hilesi yüzünden hak şeklinde görünmesin... Ne mesuttur o sistem ve rejim ki, senin tiynet ve mahiyetinde bir muhalefete maliktir! Yazık ki, Demokrat Partide, senin gibi bir şahsın muhalefetiyle faziletlenmeye mahsus ehliyet yoktur! İntihar et, ey müfteris kin ve muhteris şahsiyetsizlik! Bir gün hiç ummadığın bir çığır açılır da, kimbilir seni ne hale koyar? Biraz açıkgöz ol da intihar et!!! Büyük Doğu Dergisi 6 Ekim 1950, S.29, sh.8-9
1
3
Türk boyları
Soyumuz, Oğuz Han‘dan gelmektedir. Atamız Oğuz Han’ın “Gün Han, Ay Han, Yıldız Han, Gök Han, Dağ Han, Deniz Han” adlarında 6 (altı) tane oğlu vardır. Oğuz Han‘ın her oğlunun da dört tane oğlu vardır. İşte Atamız Oğuz Han’ın altı oğlundan olan 24 tane torunu, bugünkü “24 Oğuz Boyu“nu meydana getirmiştir. Bütün dünyaya yayılan Oğuzlar, bu 24 boya dayanmaktadır. Boz-Oklar: Dış Oğuzlar da denip, Sağ kolu teşkil ederler. 1. Gün-Alp/Gün-Han: Sembolü şâhin. Oğulları: a) Kayıg/Kayı-Han: “Sağlam, berk” anlamındadır. Üç kıta ve yedi denize altı yüz yıldan fazla hâkim olan Osmanlı sülâlesi bu boydandır. Kayı Boyundan Ertuğrul Gâzi ve her biri birer müstesnâ şahsiyete sâhip, çoğu dâhî, cihangir, kumandan, şâir ve sanatkâr olan Osmanlı sultanları, Kayı Han neslinin kıymetini göstermeye kâfidir. b) Bayat: “Devletli, nîmeti bol” anlamındadır. Maraş ve çevresine hâkim olan Dulkadiroğulları, İran’da Kaçarlar, Horasan’da Kara Bayatlar, Maku ve Doğubeyazıt hanları, Kerkük Türkmenlerinin çoğu, bu boydandır. Dede Korkut kitabını 1480’de Hicaz’da yazan Tebrizli Hasan ve meşhûr şâir Fuzûlî bu boydandır. c) Alka-Bölük/Alka-Evli: “Nereye varsa başarı gösterir” anlamındadır. Türkiye ve Âzerbaycan’daki Alaca, Alacalılar adı taşıyan yerler bu boyun hatırasıdır. d) Kara-Bölük/Kara-Evli: “Kara otağlı (çadırlı)” anlamındadır. Karalar ve karalı gibi coğrafî yer adları bunlardan kalmadır. 2. Ay-Alp/Ay-Han: Sembolü kartal. Oğulları: a) Yazgur/Yazır: “Çok ülkeye hâkim” anlamındadır. Ab-Yabgu devrindeki Yenibent Yabguları, Batı Türkistan’daki Cend Emirleri, Kara-Daş denilen Horasan Yazırları, Ahıska’dan aşağı Kür boyundaki Azgur-Et (Azgur Yurdu) Kalesi, Kürmanç Kürtlerinin Azan Boyu, Toroslardaki Gündüzoğulları Hanedanı bu boydandır. b) Tokar/Töker/Döğer: “Dürüp toplar” anlamındadır. Yenikentli Vezir Ayıdur, Harput-Diyarbakır-Mardin hâkimleri, Artuklular, Sincar-Siverek, Suruç arasında hâkim eski Caber Beyleri, Memluklar devrinde Halep Döğeriyle Hama Döğerleri, bugünkü Mardin-Urfa arasında yirmi dört oymaklı Kürt Döğerleri, Hazar Denizi doğusundaki Saka Boyu Takharlar; Şavşat’taki Ören kale, To-Kharis ve Malatya’nın Tokharis bucağı, Dağıstan’daki Digor ve Kars ve Arpaçay sağındaki Digor kazası bu boydan hatıradır. c) Totırka/Dodurga/Dödürge: “Ülke almak ve hanlık yapmak” anlamındadır. Sivas doğusundaki Tödürgeler bu boydandır. d) Yaparlı: “Misk kokulu” anlamındadır. Zaza Çarekliler ve misk ticareti yapan Yaparı Oymağı bu boydandır. Yaparı Oymağının Akkoyunlu ve Giraylı camilerinin mihrap duvar harcına bu güzel ıtriyattan kattıklarından hâlâ hoş kokmaktadır. Diyarbakır ve Kırım’da hatıraları vardır. 3. Yıldız-Alp/Yıldız Han: Sembolü tavşancıl. Oğulları: a) Avşar/Afşar: “Çevik ve vahşî hayvan avına hevesli” anlamındadır. Hazistan Beyleri, Konya’daki Karamanoğulları, İran’daki Avşarlı Nâdir Şah ve hanedanı, Ürmiye ve Horasan Afşarları bu boydandır. b) Kızık: “Yasakta pek ciddi ve kuvvetli” anlamındadır. Gaziantep, Halep ve Ankara çevresindeki Kızıklar, Doğu Gürcistan’da ve Şirvan batısındaki ovaya Kızık adını verenler bu boydandır. c) Beğdili: “Ulular gibi aziz” anlamındadır. Harezmşahlar, Bozok/Yozgat-Raka/Halep çevresindeki Beğdililer, Kürmanç Badılları bu boydandır. d) Karkın/Kargın: “Taşkın ve doyurucu” anlamındadır. Akkoyunlu-Dulkadiroğlu ve Halep-Hatay bölgesindeki Kargunlar, Doğu Anadolu ve Âzerbaycan’daki ilkbaharda eriyen karların suları ile kopan sel ve su kabarmasına da Kargın/Korkhun denilmesi bu boyun adındandır. Üç-Oklar: İç Oğuzlar da denilip, sol kolu teşkil ederler. 1. Gök-Alp/Gök Han: Sembolü sungur. Oğulları: a) Bayundur/Bayındır: “Her zaman nîmetle dolu yer” anlamındadır. Akkoyunlular sülâlesi, İzmir’den Âzerbaycan’daki Gence’ye kadar Bayındır adlı yerler bu boydan gelir. b) Beçene/Beçenek/Peçenek: “İyi çalışkan, gayretli” anlamındadır. Karadeniz kuzeyi ile Balkan Yarımadasına göçen ve 1071 Malazgirt ile 1176 Miryokefalon Meydan Muhârebelerinde Bizanslılardan ayrılarak Selçuklular safına geçen Peçenekler, Dicle Kürmançlarının iki ana kolundan güneydeki Beçene Kolu, Ankara-Çukurova Halep bölgelerindeki Türkmen oymaklarından Peçenekler bu boydandır. c) Çavuldur/Çavındır: “Ünlü, şerefli, cavlı” anlamındadır. Türkmenistan’da Mangışlak Çavuldurları, Çorum çevresindeki Çavuldur ve Anadolu’daki Çavdar Türkmen oymakları, Erzurum ve çevresindeki Çoğundur adlı köyler bu boyun adından gelmektedir. d) Çepni: “Düşmanı nerede görse savaşıp hemen çarpan, vuran ve hızlı savaşan” anlamındadır. Rize-Sinop arasındaki çok usta demirci Çepniler ve Çebiler, Kırşehir, Manisa-Balıkesir çevresindeki ve Kars ile Van bölgelerinde Türkmen Oymağı Çepniler bulunmaktadır. 2. Dağ-Alp/Dağ Han: Sembolü uçkuş. Oğulları: a) Salgur/Salur: “Vardığı yerde kılıç ve çomağı ile iş görür” anlamındadır. Kars ve Erzurum hâkimi Salur Kazan Han Sülâlesi, Sivas-Kayseri hükümdarı âlim ve şair Kadı Burhâneddin Ahmed ve Devleti, Fars Atabegleri, Salgurlular, Horasan’daki Teke-Yomurt ve Sarık adlı Türkmenlerin çoğu bu boydandır. b) Eymür/Imır/İmir: “Pek iyi ve zengin” anlamındadır. Akkoyunlu, Dulkadirli ve Halep Türkmenleri içindeki Eymürlü/İmirlü oymakları, Çıldır ve Tiflis’teki iyi halıcı ve keçeci Terekeme Oymağı bu boydandır. c) Ala-Yontlup/Ala-Yundlu: “Alaca atlı, hayvanları iyi” anlamındadır. Yonca kelimesi bu boyun hatırasıdır. d) Yüregir/Üregir: “Daima iyi iş ve düzen kurucu” anlamındadır. Orta Toros ve Çukurova Üç-Oklu Türkmenlerinin çoğu, Adana’daki Ramazanoğulları bu boydandır. 3. Deniz Alp/Deniz Han: Sembolü çakır. Oğulları: a) Iğdır/Yiğdir/İğdir: “Yiğitlik, büyüklük” anlamındadır. İçel’in Bozdoğanlı Oymağı, Anadolu’da yüzlerce yer adı bırakan İğdirler, İran’da büyük Kaşkay-Eli içindeki İğdirler ve Iğdır adı, bu boyun hâtırasıdır. b) Beğduz/Bügdüz/Böğdüz: “Herkese tevâzu gösterir ve hizmet eder anlamındadır. Dicle Kürtleri ilbeği olup, Hazret-i Peygamber’e elçi giden (622-623 yılları arasında Medîne’ye varan), Bogduz-Aman Hanedanı temsilcisi ve Kürmanç’ın iki ana kolundan Bokhlular/Botanlar, Yenikent-Yabgularından onuncu yüzyıldaki Şahmelik’in Atabegi Kuzulu, Halep Türkmenlerinden Büğdüzler bu boydandır. c) Yıva/Iva: “Derecesi hepsinden üstün” anlamındadır. Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh (1072-1092) devrinde Suriye ve Filistin’i feth eden Atsız Beğ, 12. yüzyılda Hemedân batısında Cebel bölgesi hâkimleri Berçemeoğulları, Haçlıları Halep çevresinde yenen Yaruk Beg, Güney-Âzerbaycan’daki Kaçarlu-Yıva Oymağı bu boydandır. Ankara’da çok makbul yuva kavunu bu boyun yerleştiği ve adları ile anılan köylerde yetişir. d) Kınık: “Her yerde aziz, muhterem” anlamındadır. Büyük ve Anadolu Selçuklu devletleri, Orta Toroslardaki Üçoklu Türkmenler, Halep-Ankara ve Aydın’daki Kınık Oymakları bu boydandır. Oğuzlarla ilgili diğer bilgiler: Oğuzlar, Oğuz Boyu Bugün; Türkiye, Balkanlar, Azerbaycan, İran, Irak ve Türkmenistan’da yaşayan Türklerin ataları olan büyük bir Türk boyu. Oğuzlara, Türkmenler de denir. Oğuz kelimesinin türeyişiyle ilgili çeşitli fikirler ileri sürülmüştür. Kelimenin boy, kabile mânâsına gelen “Ok” ve çokluk eki olan “z”nin birleşmesinden “Ok-uz” (oklar, koylar) anlamında olduğu ileri sürüldüğü gibi, oyrat (haşarı, yaramaz) kelimesinin eş anlamlısı olduğunu iddiâ edenler de vardır. Ancak kelime, Anadolu ağızlarında “halim selim, ağırbaşlı” mânâlarına da kullanılmaktadır. Arap kaynaklarında ise “guz” veya “uz” şeklinde geçmektedir. İlk zamanlar Üçok ve Bozok adlarıyla iki ana kola ayrılmış olan Oğuzlar, daha sonraki devirlerde, Dokuz Oğuz, Altı Oğuz, Üç Oğuz adlarında boylara da ayrıldılar. Oğuzlar, yirmi dört boydan meydana gelmişti. Bunlardan on ikisi Bozok, on ikisi Üçok koluna bağlıydı. Tarihçiler, hazırladıkları cetvellerde Oğuz boylarının adlarını, sembollerini ve ongunlarını (armalarını) göstermişlerdir. Buna göre, Bozoklar; Kayı, Bayat, Alka Evli, Kara Evli, Yazır, Dodurga, Döğer, Yaparlu, Afşar, Begdili, Kızık, Kargın; Üçoklar ise; Bayındır, Peçenek, Çavuldur, Çepnî, Salur, Eymur, Ala Yundlu, Yüreğir, İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık boylarına ayrılmışlardı. Bugün Türkiye’de yirmi dört Oğuz boyuna ait işaret ve yer adlarına çok rastlanmaktadır. Oğuz adına ilk defa Yenisey Kitabelerinde rastlanmaktadır. Barlık Irmağı yöresinde bulunan bu kitabelerde; “Altı Oğuz budunda” sözü yer almaktadır. Öz Yiğen Alp Turan adlı bir beye ait olan bu kitabelerin yazıldığı devirde, Oğuzlar, Göktürkler’in hakimiyeti altında altı boy hâlinde Barlık Irmağı kıyılarında yaşamakta idiler.
4